Kategoriler
Söyleşiler - Röportajlar

Turana Açılan Kapı: Türkvizyon

Kişioğlu baba ocağını ana kucağını terk etmeye görsün bir daha o tarafa yönünü dönüp bakmaz. Ne yazık ki millet olarak da ata yurdundan koptuktan sonra asırlardır yönümüz hep batıya dönük kalmıştır. Son yarım yüzyıldan beri ise istedikleri her tavizi vermemize ve istenmeyen adam ilan edilmemize rağmen batının yani Avrupa’nın kapısında dilenci kılığında çöreklenip kaldık. Yıllardır hükümet olanlar bunu anlamasalar da millet olarak bu durumun ezikliğinden kurtulmamız gerekmektedir.Çare, yönümüzü doğuya, güneşin doğduğu yöne yani ata topraklarımıza dönmektir.  Bunun ne anlama geldiğini meşaleyi tutuşturacak bir kıvılcım örneğini irdeleyerek anlatmaya çalışalım.

Menfaat ilişkilerine dayanmadan, başımızı ağrıtmayacak şekilde sağlıklı ilişkiler kurabileceğimiz tek yer kardeş ülke ve topluluklardır. Kardeş topluluk ve cumhuriyetlerle aramızda oluşan olumlu en küçük kıvılcımlar bile milletimizi memnun etmektedir. Bunun en son örneğini Türkvizyon şarkı yarışmasında uzaktan da olsa doya doya yaşadık.

Bu etkinlikte bulunup bizzat üyesi olduğu ekiple açılış programını gerçekleştirenlerden Sayın Selim Demirtürk beyle oradaki heyecanı tekrar yaşamak adına bir görüşmemiz oldu. Tabi ki merak ettiğimiz sorulara cevap aradık.

Böyle bir ekip ruhunu nasıl oluşturduklarını ve nasıl bir hazırlık yaptıklarını sorduk, aldığımız yanıt: ‘‘Ekip ruhunu oluşturmak bizim için zor olmadı çünkü ekipte ki herkes Türkçü, Turancı olduğu için Arslanbek Sultanbekov komutasında tam bir askeri hiyerarşi ve disiplinle üstlendikleri göreve kilitlenerek çalışmalarını yürüttü. Sahneye çıkmadan önce 2-3 kez prova yapmamıza rağmen bu kadar güzel bir performans sergiledik bunun sebebi de üstte saydığım o ruha sahip olmamızdı.’’ şeklinde oldu.

Açılışı gerçekleştirmek için ekip olarak özel bir girişiminiz oldu mu? Sorumuza ise ‘‘Özel bir girişimimiz olmadı. TRT’nin talebi doğrultusunda Organizasyon ekibi Türk Dünyasına malolmuş, Türk gençliğinin vazgeçilmez şarkısı haline gelmiş Dombra şarkısıyla Türkvizyon açılışını yapması için Arslanbek Sultanbekov’a ulaşmış. O da Türklüğe yakışır bir sahne gösterisi için kam davulunun, at İgilin, balabanın, sazın, temir komuz’un, dombra’nın eşlik ettiği Türk tarihine iz bırakacak bir gösteriyle izleyenlerin karşısına çıkmak istemiş ve ekibimizi bu kutlu görevle taçlandırmıştır.’’ Demesi yüreğimize serpilen su gibiydi adeta.

Bizim yüreğimize su serpildi ama acaba organizasyon amacına ulaşabildi mi merakımızı gidermeye çalıştık. Bu konuda aldığımız yanıt: ‘‘TRT’nin çekimi berbattı. Açılış esnasında canlı yayında ses tv’lere aktarılamamış ayrıca kameramanlar sahnede ki o muhteşem performansı tamamen izleyenlere aksettirememiş. Ayrıca organizasyonun duyurulması noktasında da çok büyük eksiklikler vardı. Reklam yeteri kadar yapılmamış, bu önemli yarışma ulusumuza duyurulamamıştı. Bütün bu eksiklik ve problemlere rağmen amacına ulaşma noktasında ilk kıvılcımı yakması sebebiyle önemli ve güzel bir yarışmaydı.’’ Doğrusunu söylemek gerekirse ben de bana gelen bir telefonla haberdar oldum. Gönül isterdi ki böyle bir programı  Eurovision şarkı yarışmalarında olduğu gibi bütün ulusal Türk televizyonları reklamını yapıp canlı yayınla izleyiciye sunabilseydi.

Türk devlet ve toplulukları arasında gerçekleşen bu yarışmanın gelecek yıllarda da yapılması kararlaştırıldı. ‘‘Dilde-işte-fikirde birlik’’ şiarıyla ortaya konan ve TÜRKSOY’un da desteklediği bu ufak kıvılcımın acaba Türk Turan davasına hizmeti ne olabilir düşüncesiyle Türk Turan Ülküsünün bir eri olan Selim beyin düşüncelerini almak istedik bu arada. ‘‘Turan kavramının ne anlam içerdiği ve bunun gerçekleşmesi için nelerin yapılması gerektiği konusunun yeniden ortaya konması gerekiyor. Bu noktada Türkçüler tek bir sancak ve kağan etrafında toplanma hayaliyle yanıp tutuşsa da, zamanın gereklilikleri ve getirdikleri artık bunun bu şekilde olamayacağına en güzel kanıt. O yüzden Turancılık bizler için her Türk Devletinin kendi sancağı altında bağımsızlığını devam ettirip diğer dünya devletlerinin karşısında birbirlerine destek ve omuz verecek kadar güçlenmesinin yanı sıra kültürel, askeri, ekonomik, ticari işbirliklerinin yapıldığı, ‘dilde-işte-fikirde birlik’ söyleminin gerçeğe dönüştüğü bir yapılanma olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında kardeşlerin birliğinin sağlanması açısından aynı havayı soluyacağımız bu tarz ortamların hazırlanması çok büyük önem arz etmekte.’’ Yanıtıyla bazı insanların farkı anlamlar yüklediği hatta öcü gibi gördüğü veya göstermeye çalıştığı Türkçü düşüncenin ana hatlarını özetlemiş oldular.

Üyeleri değişik Türk topluluklarından olan böyle bir müzik ekibinin varlığı şahsen beni mutlu etmekle beraber varlığını sürdürüp sürdürmediği ve çalışmalarının devam edip etmediğini, başka etkinliklere katılıp katılmadıklarını da öğrenmeye çalıştım: ‘‘Ankara’da olan kandaşlarımızla bir araya gelip çalışmalarımız devam etmekte. Bunun dışında kam kıyafetim ve tüürümle (Kam Davulu) geleneksel yeni yıl, yeni gün, baharın gelişi olarak adlandırdığımız (Nevruz) etkinliklerde ve buna benzer Türk kültürünün ve gerçek inanç sisteminin tanıtılması konusunda ki faaliyetlerde sahneye çıkmam konusunda gelen davetleri şuan değerlendirmekteyim.’’ Yanıtı gelecekte daha güzel gösterilerin habercisi gibiydi adeta. Hatta Arslanbek Sultanbekov ve ekibi olarak Türkvizyon’a yarışmacı olarak katılmanın umut ışığını yaktılar ki bu değerli ekibe başarılar dilemekten güzel bir şey düşünemiyorum.

Osman Öcal

Kategoriler
Gelecek Teknoloji Genel Konular Günlük hayat Radyo Programları Söyleşiler - Röportajlar Toplumsal Konular

Siriuslu Hayal Mühendisi

Sirius Yıldızı

Türkiye’nin İlk ve Tek Tematik Ağ Radyosu Yelken Radyo, “Siriuslu Hayal Mühendisi” programını internet üzerinden canlı olarak yayınlamaya başladı.

Yelken Radyo İç Yapımlar tarafından hazırlanan ve Selçuk Erat’ın sunuculuğunu üstlendiği program, Sirius Yıldızı’ndan dünyaya gönderilen bir uzaylının, dünyayı ve insanoğlunu incelemesiyle elde ettiği bilgi ve tespitleri, bir program sunucusu ile paylaşmasını konu alıyor.

Programda, ‘Siriuslu Hayal Mühendisi’ karakterini, çeşitli dergilerde yayınladığı öyküleriyle tanınan ve ismi gizli tutulan bir yazar canlandırıyor.

Her bölümde kurulan canlı telefon bağlantısı ile program sunucusunun ve dinleyicilerin sorularını yanıtlayan Siriuslu Hayal Mühendisi, ayrıca Sirius Yıldızı ve medeniyeti hakkında da bilgiler aktarıyor.

Siriuslu Hayal Mühendisi; insanlara uzayı ve gökyüzünü sevdirmenin yanında, bu gezegende Eşref-i Mahlûkat olan insana yeniden insan olmayı hatırlatmayı amaçlamaktadır.

Program ayrıca; dünya gezegeninin ve insanoğlunun çevre, sağlık, eğitim, ekonomi gibi temel alanlarda yaşadığı küresel sorunlara dikkat çekerek çözüm önerileri sunmakta; bunu yaparken bilim, teknoloji ve tasavvuf temelli eğitici bilgileri de dinleyiciye aktarmaktadır. Zaman zaman eğlenceli, bazen de akademik anlamda ele alınan konulara, dinleyiciler de mesaj göndererek veya telefonla bağlanarak eşlik edebilmektedir.

Siriuslu Hayal Mühendisi, her Cumartesi saat 22.00’de Yelken Radyo’da canlı olarak yayınlanmaktadır. Programın tekrarı; her Çarşamba saat 22.00’de Ayça Fm üzerinden ve her Perşembe saat 22.00’de Yelken Radyo üzerinden dinleyiciyle buluşmaktadır.

Yelken Radyo;

http://www.yelkenradyo.net

http://www.yelkenradyo.com

Frekanslarında, bütün dünyada!

Kategoriler
Günlük hayat İnternet Dünyası Şarkıcı Söyleşiler - Röportajlar

Gitarıyla ve sesiyle makalecide bugün: Güneş Gürsoy’u konuk ettik!

Bu söyleşiyi daha önce yapmak istiyordum ancak uzun süredir sunucularımız saldırı alıyor, ara ara yavaşlamalar oluyordu. Bunlarla uğraşırken sağolsun Güneş Gürsoy hocamda bizi kırmayarak provalardan önceye kadar bekledi bizi. Ve işde bugün, sesiyle, müziğiyle, yüreğiyle, insanlığıyla, inanılmaz keyifli muhabbetiyle Güneş Gürsoy’u makaleciye konuk ediyoruz. Söylesi içinde harika sözleri ve müziğiyle bestelemiş olduğu şarkıları bulabilirsiniz, indirebilirsiniz. İsterseniz fazla beklemeden bu güzel söylesi ile sizleri baş başa bırakalım…

Makaleci: Başlamadan önce kendinizden kısaca söz edermisiniz. Siz kimsiniz ?
Güneş Gürsoy: Sanırım gelecek en zor soru buydu… en zor kısmı kendimden bahsetmek  küçük yaşlarda enstruman çalmaya başlayan ve hayatı boyunca müzik diyen birisiyim… zaten, kendimi burada veya başka yerlerde anlatacak olsaydım şarkıları yazamazdım… ben şarkılarımdaki kişiyim…

Makaleci: Bize müzik kariyerine başlama zamanlarınızdan biraz bahsedermisiniz. Nasıl olduda bu mesleğe atıldınız, neler yön verdi size bu konuda?
Güneş Gürsoy: Aslında bu bir meslek değil benim için. hava su gibi bişey.. sbah kalkarım gözlerimi açmadan gitarı alırım… belki bir kaç saniyedir ama yüzümü yıkamadan önce o vardır….  müzik kariyerime gelince… 8 yaşında enstruman çalmaya başladım ve 15 yaşında kendi parçalarımı yapmaya başladım. 3 sene kakadar sadece enstrumantal müziker yaptım klavye , piano ile…

Sonrasında özlemi duyulan gitar girince hayatıma olan oldu  şarkılar bestelendi sözler yazıldı bir şeyler anlatıldı…. Yön veren şey birileri  olmadı… dediğim gibi hava su gibi.. kendi özümde var bu. şarkıları yapmak benim isteğimle olmuyor onlar kendileri geliyor.. gelmeden öncede kendilerini belli ederler zaten.. sonra bakmışsınız bir şarkı çıkmış ortaya… bir düşünce bir fikir değil müzik… yaşamın saf cümleleri benim için…

Makaleci: Şarkılarınız, ses tonunuz, helede gitarınız çok kuvvetli. Söyleşiden önce bir kaç arkadaşıma dinlettiğimde, Bu kim? demişlerdi. Gitar harika, ses harika, kafa patlatmıyor başkaları gibi, yorumlarından ve sözlerinden sonra sizi onlarla tanıştırdım. Şuanda söylesi yaparkende sizin şarkılarınızı dinliyorum, gerçekten etkilenmemek mümkün olmuyor, dinleyen kişi bi bakmışsınız şarkılarınızda, o son derece etkili müziğinizde kayboluyor, anılarının yada hayallerinin içinde. Tahmin ediyorum bu sözler bir ilham perisi olmadan gelmez, çok zor. Bunları size kim yazdırıyor? yada etkilendiğiniz birileri varmi?
Güneş Gürsoy: Birşeyler birikir… zaman alır sizi ne kuracağınız cümleler etkili olur artık ne bir mucize…arkasından Allah’tan bir lütuf dediğim sıkıntı gelir ki onun sayesinde artık “ben” çekilir aradan, cümleler dökülür…bir kelime olmazsa yerinde , o şarkıda olmaz… ne zamanki demek istediğimi anlatırım kelimesine kadar o zaman tamamdır…. ama bu herkese yazılır anlamında değil… yazdıran birileri derken tabiki ama ben sadece kişiye bakmam orada olsun yada olmasın arada geçen saygınlık önemli çünkü bilirimki yıllar sonra ben bu sözleri bir şarkıda söyleyerceğim… ne günlük tutarım hayatım için ne bir kitap yazabilirim ama ben bir şarkıda dinleyenlerin paylaşacağı ve de bana özel şeyleri yaşayacağım anları bir kaç dörtlüğe sığdırırım… o dörtlüklerin doluluğu çok önemli.. içine girildimi yaşamalı herkes… kaybolmalı…

Makaleci: Şu anda türkiyedeki müzik piyasasına baktığımda sizin müzik tarzınıza yakın çok büyük isimler görüyorum. Ancak Sizi onların yanına koyduğumda pek bir fark olmadığını farkettim. Hatta sizi daha çok dinlediğimide söyleyebilirim. Belli bir hayran kitleniz tabiki vardır, ancak sizi bilmeyen çok da büyük bir taraf olduğunu düşünüyorum. Bu bilinmeyen taraflara ulaşmak için projeleriniz yada düşünceleriniz varmı? Sizide Türkiyede en çok bilinen müzisyenler arasında ne zaman göreceğiz ??
Güneş Gürsoy: bu reklam ile ilgili. ve bu genelde şirketlerin ayırdığı bütçe ile ilgili. ben uzun zamandır Türkiye’deki şirketlerle ilgilenmiyorum. Kendi müziğimin doğallığını piyasaya uymak için bozamam. Beklentiler piyasa şartlarına uymak gibi oluyor ve bu düşüncede ben yokum. ben inandığım müziği içime sinecek şekilde yapayım, bilinirliğinin bir önemi yok benim için…..

kayda değer işler yaparsanız er yada geç bir yerden emeğiinizin karşılığını alırsınız.. adalet dünyası. ama dediğim gibi benim bilinirlik yada ünlü olmak gibi dertlerim yok…

Makaleci: Türkiyedeki şirketlerle ilgilenmedim diyorsunuz uzun süre, daha önce farklı bir ülkedemiydiniz acaba?
Güneş Gürsoy: Yok hayır… en son 2005 yılında demolarımı şirketlere sunmuştum… sonra anladımki aynı dili konuşmak önemli…

Makaleci: Kendi adıma söylüyorum o şirketler ne kaybettiklerinin farkında değiller. Neyse, kalite er yada geç hakettiğini alacaktir. Canlı olarak müzik yaptığınız mekanlar varmi? şuanda nasıl zaman geçiriyorsunuz ?
Güneş Gürsoy: önümüzde bir konser var 4 nisan izmit’te… sonra diğer konserler… bunun yanında zamanım işyeride geçiyor. akşamları çalmaya devam tabi ama konser dışında müzik ile ilgili programlar şuan yok..

Makaleci: Bize bira Albumlerinizden bahsedermisiniz, varmı? yada yakında çıkacak mı?
Güneş Gürsoy: Ocak ayında Amerika’da çıkan Derleme bir albümde “istiklal’de…” adlı parçamla yer aldım. Avrupanın bir çok ülkesinden , amerika ve diğer ülkelerden de müzisyenlerin olduğu bir albüm. bunu dışında ben şarkılarımı internetten yayınlıyorum.  ilerleyen zamanlarda bir albüm daha yapabilirim belki yine internetten yayınlarım belki cd olarak çıkar
belki grubum SOKAK LAMBASI (Volkan Zambak – Güneş Gürsoy) adıyla çıkar… biraz zaman sanırım…

Makaleci: Müzik grubunuzdan bahsedermisiniz biraz, ne zaman kurdunuz, nasıl bir araya geldiniz?
Güneş Gürsoy: 1999 yılında bir yarışma vardı… bu yarışmaya katılmak istedim ve iki arkadaşımı gruba alarak o yarışma için grubu kurdum. aynı yıl bir arkadaşımın tavsiyesi ile ( Mutlu Tuncaalp) Volkan’ı izlemeye gittik. bir yerde çalıp söylüyordu. dedim tamamdır artık vokal bulunmuştur…  Güneş şarkı söylemeyi sevmezde … ve Volkan Zambak ile SOKAK LAMBASI yoluna devam etti bugüne kadar..arada bizimle çalan arkadaşlarımız tabi oldu ama çekirdek kadro Volkan Zambak ve ben…

Makaleci: Uzun zaman önce söz/müzik Hakan Müştak’a ait bir şarkı ile önemli çıkış yapmıştınız? Hala size beste veriyormu?
Güneş Gürsoy: Hakan ile liseden tanışıyoruz… 16-17 sene önce… bir gün bir sınıfın kapısını açtım baktım hakan kızlara gitar çalıyor söylüyor… bu melodi tanıdık diyorum… sözlerde. sağolsun… o gün benim şarkım = söz müzik: hakan müştak oluvermişti…. eşi okumaz umarım bunu

Makaleci: Her muzisyenin kendisine ait ozel bir sarkisi vardir. Peki sizin en çok sevdiginiz ve etkilendiginiz parçaniz hankisi ?
Güneş Gürsoy: “Bana ihtiyacın yok artık”

Makaleci: Bize son şarkınızdan bahsedermisiniz..
Güneş Gürsoy: “içimden gelen vedaların şehri bu…”
yazdığım ve kaydettiğim son şarkı… 2008 Temmuz / Ağustos… bu şarkıdan sonra ki hiç bir şarkı bitmedi. son dizesi “içimde biten öykülerin şarkısı bu…”

Makaleci: O şarkıdan sonrasını anlatmanı istemeyecem, kesin hatırlamak istemedigin seylerdir..
Güneş Gürsoy: Yok hayır hayır… bitmedi işte nedense hiç bir şarkı… vardır elbet bir günü. Nadastayım
yazdıracak derin hayatlar yaşamadım belkide…

Makaleci: Ozaman söyle diyelim, kalbiniz mi boş, yoksa düşünceleriniz mi?
Güneş Gürsoy: inandıracak kişi yok…

Makaleci: ilerde ki planlarınız neler? Aklınızda ne gibi düşünceler var?
Güneş Gürsoy: ben bir Gitaristim hayatımın sonunda da bunu söylemek istiyorum. sözleri öncekileri aratmayacak şekilde şarkılar yapmak ve hayata sadece böyle devam etme arzum var… ben dinleyicimle paylaşmak istiyorum bu şarkıları bu sözleri. “Başka bir şeyin önemi yok”

Makaleci: Müzik birgün biterse ne yaparsınız ?
Güneş Gürsoy: Yaşamıyorumdur o zaman..

Makaleci: Sevgiliniz ya gitar ya ben derse ne yapardınız ?
Güneş Gürsoy: bunu sorabiliyorsa beni sevmiyordur. yüzeyseldir demekki.. kalbi benimle atıyorsa bu soru aklına gelmez bile…

Makaleci: Müzik tarzınızı kendinize özel olarak görüyormusunuz, sizinle eş değerde gösterebileceğiniz müzisyenler varmıdır ?
Güneş Gürsoy: Ben bunu hiç düşünmem. belli bir tarz yapayım diye bir düşüncemde yoktur… düşüncelerim çekilir içimden gelen neyse o ortaya çıkar…

Makaleci: Son olarak sevenlerinize ulaştırmak yada söylemek istediğiniz bir şey varmı ?
Güneş Gürsoy: sessizliğin kıymetini bilin…daha derin cümleleri başka türlü ifade edemezsiniz… bunları ifade edeceğim şarkılarda beraber yaşamak üzere…

Soylesiyi bitirdikten sonra Güneş Gürsoy’un o guzel muzikleriyle sizi bas basa birakalim. Dinleyin, dinlettirin, indirin hergun acip sabahlari 2 aksamlari 3 kere dinleyin, insani ne kadar rahatlattigini sizde farkedeceksiniz eminim :) (guluyorsaniz guzel espiriydi demektir)

BANA İHTİYACIN YOK ARTIK ( Bu parçayi indir)

İNCELİKLER ( Bu parçayi indir)

İÇİMDEN GELEN VEDALARIN ŞEHRİ BU ( Bu parçayi indir)

NE ÇARE ( Bu parçayi indir)

İÇİM SANA YANARKEN ( Bu parçayi indir)

Daha fazlasina buradan ulasabilirsiniz, sarkilarin parcalarinida gorebilirsiniz..

Kategoriler
Günlük hayat iletişim Şair Söyleşiler - Röportajlar Yazar

Selçuk Erat Özel Söyleşi!

Çok sevdiğim bir arkadaşım, yazar, şair, Radyocu Selçuk Erat. Söylesi teklifimi kırmadı sağolsun. Fazla uzatmadan söyleşiye geçiyorum arkadaşlar..

Makaleci: Bize kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Erat: 1982 İstanbul (Şişli) doğumluyum. Kütüğümüz, Kastamonu’nun Çatalzeytin ilçesine bağlı olsa da kendimi hep İstanbullu gördüm ve İstanbul’da yaşamaktan mutlu oldum, gurur duydum. Kova burcuyum ve özelliklerini tamamen taşırım. Yaşamımı sürdürmek için para kazandığım bir işte çalışıyorum; varlığımı devam ettirmek için ise çeşitli uğraşlarım var: Edebiyat, sanat, web tasarım ve radyo yayıncılığı… Okul yıllarım, varlığım ve ruhumla çelişkiye düşen bölümlerde eğitim almakla geçti. Lisede makine, üniversitede işletme eğitimi aldım. Fakat mesleğimi sürdürmeyi tercih etmedim. Dergi ve gazete çıkardım; kültür – sanat siteleri kurdum ve etkinlikler düzenledim; şimdiyse bu faaliyetlere ek olarak web tasarım işleri ve radyo yayıncılığı yapıyorum. Birçoğumuz gibi aslında basit ve çok hareketli olmayan bir yaşamım var ve henüz evlilik düşünmüyorum. :)

Selcuk Erat - ISTANBUL
Selcuk Erat – ISTANBUL

Makaleci: Yaşamı sürdürmek ve varlığı sürdürmek ne anlama geliyor?

Erat: Yaşamı sürdürmek derken, aslında bir işte çalışmak zorunda olduğumu ifade etmek istedim. Kiralar, faturalar, taksitler, mutfak ve yol masrafları… Ve diğer bütün harcamalar… Hepsi dünya için, hepsi para için. Ortalama 70 yıl gibi kısacık bir yaşam süresinin çok büyük bir bölümü bunlardan ibaret. Çalışır, kazanır ve iyi – kötü yaşamınızı tamamlarsınız. Bu bence dünya sahnesinin en basit ve en kolay oynanabilir oyunudur.

Varlığı tamamlamak veya sürdürmek ise bambaşka bir şeydir, oynaması çok zordur. Yaşarken, varlığınızı sürdürmek zorunda değilsiniz. Ama varlığınızı sürmek için aynı zamanda yaşamanız gerekir. Sıradan bir insan gibi doğar, ergen olur, çalışır, evlenir, emekliliğe ayrılır ve ölürsünüz… Arkanızda ne kalır? Veya Mozart, Mevlâna, Atatürk, Van Gogh gibi varlığınızı devam ettirirsiniz. Arkanızda neler kalır!

Ben de bunu yaparken edebiyat ve sanat alanındaki çalışmalarımla bir yandan da varlığımı sürdürmeye gayret ediyorum. Tanrı’nın bana vermiş olduğu yaratma, ortaya çıkarma, oluşturma yeteneğimi, dünyaya faydalı olabilecek şekilde sürdürme gayreti… Bundan taltif, takdir, alkış dışında henüz maddi anlamda bir kazancım yok. Mutlu muyum, evet! Umarım ifade edebilmişimdir.

Makaleci: Daha en başta İstanbul’a vurgu yapmanızın sebebi nedir?

Erat: İstanbul, biliyorsunuz ki sevgili Kılıç, 2010 Avrupa Kültür Başkenti. Şu günlerde bu konuyla ilgili gelişmeleri yakından takip ediyorum. Şüphesiz, sanatın birçok dalıyla ilişkisi bulunan biri için bu mesele fevkalade önemlidir. Ben İstanbul’u seviyorum. İstanbul, ruhlu bir şehirdir. Tarihten gelen bir varlığı, ağırlığı vardır. Şehirler, insanları şekillendirir. İnsanları büyüten anne babalar gibi görünse de, aslında onlar değil, şehirlerdir. İnsanlar şehirlere göre giyinir, şehirlere göre yer ve içerler, şehirlere göre uyur ve uyanırlar, şehirlere göre suç işler, iyilik yaparlar… Şehir, insanın âdeta ikinci kalbi gibidir. Bu kalp ne kadar güzel çalışır, ne kadar sağlıklı olursa, topluma ve ülkeye o denli çalışkan ve sağlıklı bireyler sunar… Yoksa yanılıyor muyum?

Selcuk Erat
Selcuk Erat

O nedenle, kendimi kısaca ifade ederken, İstanbul’a hakkını vermeden geçmek istemedim…

Makaleci: Edebiyata olan ilginiz nerden geliyor? Bu konudaki tecrübeleriniz nelerdir?

Erat: Edebiyatla tanışıklığım 1997’de başladı. O döneme kadar bir süre resimle ilgilendim. Okul dönemim boyunca resim yarışmalarında derecelerim oldu. Ancak profesyonel anlamda ilgilenemedim. Zaten, lise döneminde teknik resme geçip, o disiplini kazanınca resimle bağım da koptu. Bir dönem mimarlığa ilgi duydum. Küçük maket şehirler ve bina tasarımları ile ilgilendim. Kendi tasarımlarımı yine kendi malzemelerimle makete çeviriyordum. Heykelle ilgilendiğim de oldu. Alçı, çimento ve kilden heykeller yaptım. Elbette bunların hiçbiri beni tatmin etmedi. Aslında bütün bu ilgimin kaybolmasında veya ileri düzeye taşıyamamamda, okulumun payı büyük oldu. Asla istediğim bölümleri okuyamadım. Gazetecilik, televizyonculuk, mimarlık, inşaat gibi bölümler isterdim, fakat makine okumak zorunda kaldım.

Hazırlık sınıfında İngilizce ders saatimiz 24 saatti. İngilizceyle yatıp kalkıyorduk adeta. Öykü, makale yazma gibi ödevlerimiz olurdu. Ben edebiyata ilk kez bu ödevler sayesinde ilgi duymaya başladım. İngilizce öğretmenim Fatih Bey (kulakları çınlasın) yazdıklarımla ilgili güzel şeyler söyledikçe ve moral verdikçe, ilgim de bu yöne doğru kaydı. Yeterince ilgilenemeyip bırakmak zorunda kaldığım resim, heykel ve mimari çalışmalarımdan oluşan boşluğu bir şekilde doldurmalıydım.

Daha sonraki yıllarda öğretmenleriminin de tavsiyeleri ile edebiyata ağırlık verdim. Bu dönemde, edebiyat öğretmenim sevgili Dilek Sezen’in bana katkıları büyük olmuştur. Hatta kendisinin armağan ettiği bir şiiri hâlâ saklarım.

Özetlemek gerekirse, 1997’den bu yana edebiyatla ilgileniyorum. 2 şiir kitabım var. 30’un üzerinde dergi ve gazetede şiirlerim, yazılarım ve yaptığım söyleşiler yayınlandı. Antoloji.com’daki şiir ve Makaleci.com’daki makale birinciliğim dışında edebiyat ödülüm yok. Yazmaya devam ediyorum.

Makaleci: Dilek Sezen öğretmeninizin size armağan ettiği şiiri hâlâ hatırlıyor musunuz? Mümkünse okurlarımızla paylaşır mısınız ?

Erat: Elbette. Şiir, sevgili öğretmenime ait bir şiirdir. Kompozisyon yarışmalarından birinde hediye ettiği kitaplardan birine iliştirmişti. Kendi internet sitem www.selcukerat.com ‘un girişinde var, buraya alıntılamaktan da memnuniyet duyarım.

Değişiyor değer yargılarımız.
Değişiyor anımsadıklarımız,
Sonuçlara bakışımız.
Yaşadıklarımız farklı;
Farklı sonuçlarımız.
Kimse aslında
Yaşayamaz birbirini.
Birbirinin yerine,
Olamaz biri gibi.
İnsanları anlasak da
Anladığımız biri, o değil,
Kendimizdir aslında.
Kılavuzun ilim; kalbin Allah’ın sevgisi olsun…
Dilek Sezen (03.06.1998)

Makaleci: Yaşamınız boyunca, edebiyat konusunda sizi en çok mutlu eden, ya da üzen konular nelerdir ?

Erat: Aslında bu soru, başlıbaşına bir söyleşiye konu olacak türden. Kısaca ifade etmek gerekirse, edebiyat, ona ilgi duyan insanlara huzur ve rahatlama hissi veren bir sanat ve düşün dalı. İyi veya kötü sonucu olsa da, sonuçta edebiyatla uğraşan insanların mutlu olduğunu görürsünüz. Aç kalsalar, yaşam şartları çok kötü olsa da, yine edebiyatı yüceltirler. Okurun taltifi, takdiri, alkışı, sempatisi, desteği… bunların maddi hiçbir karşılığı yoktur. Fakat ben de birçok şair veya yazar gibi maddi anlamda da mutlu olabilseydik diye düşünüyorum. Keşke ülkemizde edebiyatla uğraşan insanlar daha iyi şartlarda çalışmalarına devam edebilselerdi. Bu hususta bir üzgünlük, bir kırgınlık söz konusu olabilir belki ancak genel anlamda, ben mutlu oluyorum. Ortaya koyduğum ürünlerle de okurumu mutlu ettiğimi düşünüyorum.

Makaleci: Şiir kitaplarınız olduğunu söylediniz. Kitaplarınızdan söz eder misiniz? Ayrıca bu kitapları yazmanızda etkili olan ilham kaynaklarınız nelerdir?

Erat: Evet, ilk kitabım olan “Yaş” Nisan 2003’te kendi imkânlarımla yayınlandı. Bu kitabımı şimdilerde büyük bir rahatlıkla reddediyorum ve bunu her söyleşimde dile getiriyorum. O dönemde, bana destek olan, Yazar sevgili Ata Türker’in çok ısrarı olmuştu ve bir dosya hazırladık. İlk kez yayınlanacak bir kitap için, evet başarılıydı. Şiirler, acemi fakat iyiydi. Ancak bir kitapta buluşabilecek kadar olgunlaşmamıştı.

Yaş
Yaş

İyi eleştiriler ve değerlendirmeler aldım fakat şimdi geriye baktığımda, erken ve gereksiz bir çalışmaymış diyebiliyorum sadece. İkinci kitabım, “Toz Yanığı” Ağustos 2008’de Ada Yayınları’ndan çıktı. Keşke Toz Yanığı, ilk kitabım olsaydı. Toz Yanığı’nda, daha şiirsel, daha olgun ve kalemi daha oturmuş bir Selçuk Erat görüyorum.

Toz Yanığı Kapak
Toz Yanığı Kapak

İlham dediğimiz şey, duruma, mekâna ve ruh haline göre değişiyor. Sanki bunu kitap için değil de, her şiir için ayrı ayrı ele almak lâzım. Bunu umarım ilerleyen söyleşilerimizde değerlendiririz. Kısaca yanıtlamam gerekirse şöyle söyleyebilirim: Her iki kitaba da ilham veren, insanlar oldu. İnsanlar ve yaşamları… Selçuk Erat’ın o insanlara farklı pencerelerden bakmalarıydı.

Aslında bu soruyu en güzel okurlar yanıtlar diye düşünüyorum ve bu bağlamda sözü, sevgili H. İhsan Sönmez’e vermeyi arzu ediyorum. Kendisinin tespitleri beni benden daha iyi anlatıyor, benim kendime ve kitaplarıma ilişkin yapamadığım değerlendirmeyi yapıyor. Bakınız, kitaplarımdaki ilham kaynağını veya konusunu nasıl tanımlamış, şöyle söylüyor kendisi:

Selçuk Erat; düşünsel, mitolojik, tarihsel, tanrısal ve toplumsal göstergelerle metinsel malzemeleri işleyerek yeniden güncel anlamlar veya öte anlamlandırmalar ürettirmeyi başarıyor. Bugünü değerlendirerek yarının düşünü kurma bilinci açıkken, aşk ve ölüm temaları, insana ve nesneye bakışta sık sık başvurulan öğeler olarak karşımıza çıkmaktadır. Selçuk Erat şiirleriyle tinsel algımıza yardımcı olurken, sık sık insan yaşamına ve güncel gerçeğimize parmak basmaktadır. Göstergebilimsel ve yan metinsellik açısından okunması, göndermelere dikkat edilmesi gereken şiirlere imza atıyor.

Makaleci: Radyo yayıncılığı dediniz, söz eder misiniz?

Erat: Profesyonel anlamda bir yayıncılıktan söz etmiyorum ama (belki birçok kişi büyük bir ukalalık örneği sergilediğimi düşünebilir) kendimin bu alanda bir numara olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. İnternet radyoculuğundan bahsediyorum. Yaklaşık dört yıldır, çeşitli internet radyolarında program hazırlayıp sunuyorum. Canlı sunduğum bu programlara edebiyat, sanat ve düşün dünyasından şahsiyetler davet ediyor ve bir konu etrafında yayın yapıyorum.

Bir ay önce de kendi radyomu faaliyete geçirdim: Yelken Radyo. Türkiye’nin ilk ve tek tematik ağ radyosu. İnternet üzerinden tematik yayın yapan tek radyo. Tematik şekilde internet üzerinden yayın yapan başka bir radyo varsa bile ben bilmiyorum. Son zamanlardaki en büyük uğraşım budur.

Makaleci: Yazmakla konuşmak arasında bir fark var mı peki? Yani yazmayı mı, konuşmayı mı tercih ediyorsunuz?

Erat: Hem de çok. Kesinlikle kitlelere konuşarak hitap etmek çok farklı ve insanın ruhunu okşayan bir duygudur. Dört yıl önce kendimi denemek için mikrofon karşısına geçtim ve bir daha bırakamadım. Şimdi bu eylemimi, yavaş yavaş daha profesyonel platformlarda sürdürmeyi düşünüyorum. Bu alanda da geride başarıdan mülhem bir iz bırakabilirsem ne mutlu bana.

Konuşmak da tıpkı yazmak gibi başlı başına bir sanattır. Ben şimdilik amatörce de olsa bu sanatla ilgilenmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. İnternetin her şeyde egemen olduğu bir dünyada, konuşmak, yazmanın sanki birkaç adım daha ötesinde gibi geliyor bana. Artık okumuyor, dinliyoruz veya izliyoruz. Bu anlamda konuşmak, mikrofon ve radyo oldukça önemlidir.

Evet, konuşmayı, yazmaya tercih ediyorum…

Makaleci: Hayatınız boyunca yapmayı istediğiniz ama yapamadığınız seyler var mı? Varsa nelerdir?

Erat: Hayatımda birçok şeyi yaptığımı düşünüyorum, o anlamda mutluyum. Hiçbir zaman şunu da yapmalı, bunu da denemeliyim diye düşünmedim, özenmedim. Hayatta en çok yaptığım işi lâyıkıyla yapıp mutlu olmayı yeğledim.

Elbette hâlâ yapmayı istediğim birçok şey vardır, şimdi aklıma gelmiyor. Örneğin, dünya turuna çıkmak isterdim. Türkiye’nin birçok yerini gezip gördüm, belki ileride, param olursa bir bisiklet veya motorsikletle dünya turu yapmayı arzu ederim. Yeni şehirlere, yeni insanlara ve yaşamlara yelken açmak… Başka bir şey şu an aklıma getiremiyorum. Belki de benim artık ciddi bir tatile ihtiyacım var, sevgili Kılıç. :)

Makaleci: Şimdiki uğraşılarınız nelerdir? Nasıl geçiyor günleriniz Sevgili Erat?

Erat: Şu anda ağırlığı radyoya verdim. Radyo’yu adına yakışır bir içeriğe ve ekibe kavuşturma çabasındayım. Elbette bir yandan edebi çalışmalarım sürüyor. Bunun dışında web tasarımları ve bilişim işleri alıp, onlarla ilgileniyorum. Bütün bunlara ek olarak da para kazandığım bir işim var. Uluslararası bir sivil toplum kuruluşunun genel sekreterliğini yapıyorum. Bu dünya uğraşılarından pek zaman kalmıyor ama kaldığı zamanlarda kendimi dinliyorum, kendimle ilgileniyorum… Şimdilik bu kadar.

Makaleci: Bu kadar çok karpuzu taşımak güç olmuyor mu?

Erat: Şairler veya Kova burcu insanları diyeyim; hırslıdırlar. Çünkü onlar, yaratıcı ve üretken insanlardır. Onların bu yetisi, şüphesiz birçok alanda başarılı olmalarının da anahtarıdır bence. Şiir dediğimiz sanat; müzikten resme, plâstik sanatlardan heykele, doğadan teknolojiye, edebiyatın diğer türlerinden sanatın bütün dallarına tiyatroya, sinemaya, hatta bilime kadar, yaşamın bütün alanına bulaşabilen, yansıyan, yaşayabilen bir sanat. Bu anlamda şairlerin, şiir dışında birçok sanat veya meslekle uğraşması şaşırtıcı olmamalıdır. Ben bütün bu karpuzları büyük bir hazla taşıyorum ve yeri geldiğinde büyük bir keyifle yiyorum. Kaç koltuğum varsa, o kadar da karpuzum olmasını isterim, çünkü benim için yaşamın anlamı budur…

Makaleci: Bir şiirinizi paylaşır mısınız bizle?

Erat: Memnuniyetle. Çok uzun zamandır üzerinde çalıştığım veya tamamlayabildiğim bir şiirim yok, ancak benim sevdiğim, anıları ve hisleri bende kuvvetli olan bir şiirimi, “Barış’a Övgü”yü paylaşayım sizlerle, arzu ederseniz.

Barış’a Övgü

şiirler, neden hep aşka gereksinim duyar, yazılmak için?..
ve aşklar, niçin övgüyle biter?..

– I –

yeryüzü,
suların çekilip, havanın kurumasıyla büzülen,
çölden öte, kum yığınına dönmüşken;
insan, hayvansı bir yaratık olmuşken;
sözün özü, her şey, tastamam bitmişken;
seni büyüttüm…

– II –

koca tufandan sıyrılıp, köknar yaprağına sığınan,
gülücüklü bir yıldızdın.
sırlı evrenin eşiğinde, bana bakarak ışıldayan,
heybetli bir müjdeydin.
dudaklarından süzülen parıltıyla beni bürüyen,
peygamber nefesi gibiydin…
ve sen,
sen’in ötesinde, hepsinden ziyade,
tarifsizdin…

– III –

hiçbir edebiyata sığmadı adın;
diller, yetmedi seni anlatmaya.
şairler, bir dize dahi yazamadı.
çizemedi fırçalar, rengini ve şeklini;
ressamların usu, eremedi hayâline.
notalar, asla yan yana gelemedi;
ne bir çalgı çalabildi müziğini,
ne de bir şarkıcının dili döndü söylemeye.
heykeller, ulaşamadı kıvrımlarına;
heykeltıraşların parmakları, sana yetmedi.

– IV –

bir bilim var mıdır, seni izah etsin!
bir kanun var mıdır, yasaklasın seni!

– V –

hangi tanrı vardır ki,
suretini yaratsın!..

Selçuk Erat, 17 Ocak 2009, İstanbul

Makaleci: Son olarak okurumuza iletmek istediğiniz bir konu var mı?

Erat: Öncelikle size bana yer verdiğiniz için teşekkür ederim, sevgili Kılıç. Bütün makaleci.com ekibine de sevgilerimi sunuyorum.

Selçuk Erat
Selçuk Erat

Okura gelince… Okur ve dinleyenler, benim için önemlidir. Onların beğenisi için, onlara bir değer katmak için yazıyor veya sesleniyoruz. Sevdikleri ve ilgi duydukları herkesi desteklemelerini öneriyor ve önemsiyorum. Çünkü, insanların en büyük gücü, bu sevgiden ve ilgiden geliyor. Yaşamamız için oksijen ne kadar gerekliyse, sanatın doğması ve sürmesi için de destek ve ilgi o kadar gerekli. Sanatla uğraşan herkesin, bunu başarabilen okurlara ve dinleyenlere sahip olması dileklerimle, bu söyleşiyi okuyan herkese sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Teşekkür ederim.

Bu arada, reklam yapacağım izninizle… :) Yelken Radyo‘yu da arada bir açıp dinleyin…

Teşekkürler Erat, bu güzel ve heyecanlı söylesi için tekrardan size teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Hayatınız boyunca isteklerinizin ve temennilerinizin gerçekleşmesi dileğiyle, Sağlıcakla kalın.

Söyleşi Yazar: Selçuk Kılıç

Kategoriler
Güncel Haberler Günlük hayat İnternet Dünyası Şarkıcı Söyleşiler - Röportajlar

Makaleciye bugün Ertürk konuk oluyor!

Merhaba arkadaşlar, bu gün sizlere Ertürk arkadaşım ile yaptığımız söyleşiyi paylaşmak istiyorum. Sevidiğim bir arkadaşım olmasının yanında, yaptığı müzikleri, şarkıları ve besteleri zevkle dinlediğim bir hayranıyım aslında onun.

Ertürk
Ertürk

7 yıllık profesyonel radyoculuk hayatından sonra ailesinden gelen bu yeteneğini ve bitmek tükenmek bilmeyen o sıcak enerjisini siz okurlarımızla ve sevenleriyle paylaşmak istedik. Söyleşiye başlamadan önce Ertürk’ün makaleci.com için söylediği ‘Üflediler Söndüm‘ şarkısını ekliyorum. Sonrasında hemen söyleşimize başlıyoruz.

Ertürk’un makaleci.com için seslendirdiği “Üflediler Söndüm” Türküşü: (indir)

Makaleci: Bize müzik kariyerinize başlama dönemine kadar neler yaptığınızı anlatabilirmişiniz ? Nerde dünyaya geldiniz ve nerde büyüdünüz gibi..
Ertürk: Merhaba. Öncelikle sitenizde bana yer ayırdıgınız için cok tesekkur ederim. 24 Şubat 1983 te Artvin / Şavşat’ta dünyaya geldim. 93 senesine kadarda orada kaldık. Daha sonrasında babamın tayini ile Samsun / Bafra’ya yerleştik. Bafra benim için çok özel bir yer…

Ugrastıgım bir cok iş var aslında. Keyif aldıgım ve başaracagıma inandıgım herseyi yapmaktan mutluluk duyuyorum. Eger bilmediğim ve merak ettiğim bir konu varsa en ince ayrıntısına kadar araştırıp sorup sual etmek gibi bir takıntım vardır. Bu yuzden bir çok işe elimi attım. Fakat asıl işim Web tasarım ve Yazılım. Bunun yanı sıra 7 senelik profesyonel radyoculuk yaşantım bulunmakta.

Asıl mesleğim (Lise ve Üniversite eğitimlerim) Elektronik. Yani bilgisayar ve teknolojiyi yakından takip ediyorum.Etmek zorundayım. 2 universite okudum. İlkini 3. yılda bıraktım ve daha sonrasında 19 Mayıs üniversitesini bitirdim. Askerden önce iş yerim vardı web tasarım üzerine. Ama askere gidince kapatmak zorunda kaldım. Şimdi ise free takılıyorum tabiri caizse.

Makaleci: Profesyonel radyoculuk döneminden önce amatör olarak bu işle uğraştınızmı ?
Ertürk: Aslında evet. Garip ama alışık oldugumuz bir hikayesi var bunun. Lise yıllarında dönem ödevi olarak Radyo vericisi yapmam gerekiyordu. Yaptım fakat calısmadı. Sınıfta tek calısmayan sistem benimkiydi. Cok dalga gecmişlerdi. İkinci dönem ise biraz daha güçlüsünü yaptım. Hatta bu radyo vericisiyle evimizin bulundugu sitede radyo yayını yapmaya baslamıstım. Eski bir kaset çalarım vardı ve ordan şarkı yayını yapardım. O dönemler kendimi cok mutlu hissederdim.

Daha sonrasında takvim yaprakları 2000 yılını gösterince Kırıkkale Universitesi Haberleşme Teknolojileri bölümünü (Tamda istediğim bölümdü) kazandım. İşimiz haberleşme oldugu için radyo tv internet gibi bir çok iletişim yöntemlerinin altyapılarını detaylı inceliyorduk. Ev arkadaslarım Radyo Tv Yayıncılıgı bölümünde okuyorlardı ve devamlı okul radyosunda yayın yaparlardı. Zaten işin özünü biliyorduk onlar sayesinde programcılığıda keşfettik. Ve bu sekilde devam etti.

Makaleci: Bildiğimiz kadarıyla müzik enstrümanlarıda çalabiliyorsunuz. Bunlar hankileri ve çalmaya başlamanıza ilham kaynağı neler ?
Ertürk: Evet kendimce bir kac enstruman çalmaya çalışıyorum.Ailemizdeki hemen hemen butun gencler enstruman calabiliyor. Bunu başaramıyan yada yapmak istemeyen ise şarkı soyluyor. Halen keşfedemedik ama sanırım aileden gelen birşey bu. Birde Allah vergisi diyelim. Cunku dogru durust nota bilmememe ragmen heves edipte calamadıgım hic bir enstrüman yok diyebilirim. Bunlardan bazıları, Org, Baglama, Ud, Keman, Darbuka,  Çok azcık Klarnet ve bu aralar Ney. O an aklımdan gecen bır melodiyi cıkartmak için herhangi bir enstrüman ile 5-10 dakika ugrasmam kafi.

Ertürk
Ertürk

İlk müzik deneyimim ise cok eskiye dayanıyor. 8-9 yaslarındayken yasadıgımız yere (Artvin – Şavşat) rus pazarı kurulurdu. gercek ruslar gelirdi. ve babam bir gün EK 88 marka ufacık tefecik bir org almıştı. İlk çaldıgım sarkı “İki gözüm iki çeşme yanaklarım ıslanır…” sarkısıydı. Ve boylece devam etti.

Makaleci: Bize biraz profesyonel radyoculuk zamanlarınızdan bahsedermisiniz! Mutlu olduğunuz yada üzüldüğünüz, istediğiniz ama yapamadığınız şeyler varmiydi?
Ertürk: Kırıkkale universitesi donemindeyken ogrendiğim seyleri hayata gecırmenın ilk yolu okulu bırakıp Samsun’a dondugumde bir radyoda yayına baslamaktaydı. Samsundaki kapı komşumuz Bafranın en cok dınlenen radyosunu sahibiydi. Okulu bırakıp o psikolojiyle eve donunce ev halkı pek hos karsılamadı.Malum yıllarca oku ve diploma alamadan gel . O moral bozuklugunu atmak ıcın radyoya basvurdum. o gun benden baska 3 kişi daha vardı demo kayıdı yapmak için gelen. Studyoaya girip “Merhaba. Şu anda 103.2 Radyo Barış dinliyorsunuz ve mikrofondaki ses Ertürk’e ait” diye baslayan bir kayıt yapınca aynı gece yayına basladım.

Ve yaklasık 5 sene aynı radyoda devam ettim. Yayın sorumluluguna kadar yukseldim. Bu donem içerisinde Karadeniz de bir ilki yapmak bu alandaki en buyuk mutlulugumdu.6 ay boyunca her hafta sonu bır sanatcıyı yayınıma konuk alıyordum. Gerek telefonla gerek stüdyo olarak (Samsuna konsere gelenler vs vs).

Radyoculuk yaşantım boyunca üzüldüğüm tek sey, devamlı mektup gonderen bir dinleyicimin mektubuydu. O gün kan kanseri oldugunu ogrenmişti ve bu duygularını dile getirerek benden “Nereden sevdim o zalimi” sarkısını canlı canlı okumamı ıstemıstı. Sanırım sene 2003-2004 filandı. O kayıt halen durur elimde. Ona cok uzulmustum. Şu anda yasayıp yasamadıgını hıc bilmiyorum. En sevindigim olay ise, Volkan isimli bir programcı arkadasımız ile bir gün ortak yayın yaparken sıkı dinleyicilerimizden birisinin hastahanede yattıgını, sancılarının arttıgı ve dogum yapacagı haberini almamızdı. O gun sabah 6 ya kadar yayın yapmıstık. Sırf o dinleyicimizin dogum neticesini ogrenmek için. En nihayetinde ikiz erkek cocugu olmustu ve birine Ertürk birinede Volkan adını koymustu. Cok güzeldi.
Son soruya gelecek olursak, şu ana kadar çok şükür isteyipte yapamadıgım birsey olmadı.

Makaleci: Programınıza konuk ettiğiniz sanatçılardan isimlerini hatırladıklarınız varmi? kimlerdi ?
Ertürk: Evet. Birkaç isim sayabilirim. İlk göz agrım Güçlü Soydemir’dir. Hakkı Bulut, Adnan Yılmaz (Kont Adnan) , Jale, Sinan Zorbey, Tuncay Tuncel, Fahrettin Karaardıç, Orhan Ölmez, Erol Budan, Dilek Budak, Ahmet Şafak, Mustafa Yıldızdogan, Deniz, Murat Basaran, Cankan, Melih Görgün, Rumelili Ekrem, Ercan Aydın, Hakan Tasıyan, İzzet Aktaş, Mehmet Akyıldız , Neslihan, Ziynet Sali, Yağız vs vs . Şu anda aklıma gelenler bunlar.

makaleci: Radyoculuk zamanlarınızda yapmaktan keyif aldığınız şeyler nelerdi ?
Ertürk: Radyoculuk cok ayrı bır atmosfer. Yanı stüdyoya girip mikrofon karısına gecınce bır basınıza ıcınızden gelenlerı dilediginiz gibi soylemek baslı baslına bır keyif. Radyoculuk donemimin her dakikası keyifliydi.

Makaleci: Profesyonel radyoculuk döneminden sonra nelere zaman ayırdınız ?
Ertürk: 2006 yılında bölgede ilk kez resmi Internet Hizmetleri veren bir firma kurdum. YUREGIM adıyla. Turkiye’nin bır cok yerel ve bolgesel radyosuna prodüksiyon hizmeti vermeye basladım. Reklam seslendirmeleri, program tanıtımları vs vs. Ayrıca Web tasarım ve Yazılıım uzerine cok guzel bir ekip kurarak bölgede bir ilki baslattım. Halende aynı ekip ile devam ediyorum. Askerlik gelip cattıgında (Normalde 2000 de gitmem gerekiyordu) iş yerini kapatmak zorundaydım. Askerlik sonrasında ise istanbulda 4-5 ay gibi bir sure kaldım. Bu süre içerisinde web tasarım konusunda bır cok projeye imza attım. Bunlardan en keyiflisi sayın Hasan KARACADAĞ’ın yapımcılıgını ve yonetmeliğini yaptıgı [email protected] 2 filminin resmi web sitesini hazırlamaktı. İstabuldaki işlerim bitince 2009 kurban bayramında kardeşimin görev yaptıgı Ardahan/Posof’a geldim. Ve halende buradayım. Devamlı web tasarım ve yazılım işi yapıyorum. Ara sıra müzik yapıyor ve bazende Yurtdışına (Gürcistan) cıkarak zaman öldürüyorum. Şu anda bu röportajı yaparken bır yandanda Sivas Belediyesi’nin sitesini hazırlıyorum

Makaleci: Amatör olarak şarkı söylediğinizıda biliyoruz. Bu hevesin yada yeteneğin aileden geldiğini söylediniz. ilerletmeyi hiç düşündünüz mu ?
Ertürk: Ben bunu keyf aldıgım ıcın yapıyorum. Evet imkanımda vardı aslında. Bir cok sanatcı abimiz ablamız “Gel” dedi ama ne yalan soyleyeyim korktum.Rahat bir yaşantım varken bir anda farklı bir dunyaya adım atmaktan korktum. Bana gore degil o dünya…

Makaleci: Yaptığınız müziklerde, söylediğiniz şarkılarda yada bestelerinizde ilham aldığınız birileri varmı ? Varsa bunlar kimler ?
Ertürk: Ozel bir soru oldu bu Ilham cok farklı birsey.Bunu anlatmak cok zor benım icin. Ama o ilham ile bırseyler anlatmaya calısıyorum elimden geldiği, dilimin döndügü kadar. Bazen yaşadıgım en ufak bır olay bıle soz yazmama yada birseyler mırıldanmama yetebiliyor. Bazense en acı sey bile hic bir ilham vermiyor. Mesela askerde ilk tuttugum nobette bir sarkı yapmıstım. Onuda yakında aranje etmeyi planlıyorum. “Yoklugunda agladıgım gecelerden haberin yok. Hasretin yakar beni durduracak dermanım yok. Can özüm hasretimsin, Son sözüm: HERŞEYİMSİN!. Yine sevdan dört yanımda, isyanlarım degil sana, şu ayrılık akşamında HASRETİMSİN!” diye hafif ritmli damar bir sarkı
Yani durup dururken gelebiliyor bu birseyler yapma ve yazma isteği.

Makaleci: Hayatınız boyunca sizi en çok mutlu eden ve en çok üzen olaylar nelerdi ?
Ertürk: Aslında üzüldüğüm herseyden bır mutluluk cıkartmaya calısırım. Polyanna misali degil ama nasıl desem, pek üzülmemeye calısırım.Muhakkakki en sevdıgım ınsanları ruhen yada bedenen kaybetmek buyuk bır uzuntu. Detaya inilirse hayatımın her alanında mutluluk var dıyebilirim.Cunku keyf aldıgım seylerı yapıyorum. Ama ilk aklıma gelen mutluluk şu anda birlikte oldugum insanı tanıdıgım ilk gün! Heyecandan titrediğim dün gibi aklımdadır. Süper bir duygu.

Makaleci: Şuandaki meseleğiniz yada uğraşlarınız neler? hala amatör olarak müzikle uğraşıyormusunuz ?
Ertürk: Şu anda profesyonel anlamda Web tasarım ve yazılım hizmeti veriyorum. Hayatımın en buyuk payına bu meslek sahip. Yaklasık 11 senedir bilgisayar kullanıyorum. Allaha şükürler olsunki dolu dolu yasayabilecegim bir hayat ve bu hayatı renklendirebilecegim marifetler var. Halen , ve ömürümün sonuna kadar müzik yapmaya devam edecegim. “Müzik yapmak” deyimi biraz iddaalı gelebilir. Aslında hic bir iddaam yok. Bastada soyledıgım gibi kendim için yapıyorum. Yani tamamen zevk

Makaleci: Şimdi tekrar profesyonel müzik kariyeri imkanı doğsa önceki gibi korkar başlamazmıydınız ? yoksa bu sefer korkularınızı bırakıp profesyonel olarak müzik kariyerini düşünürmuydunuz ?
Ertürk: Acıkcası ilerlemek istediğim sektör bilişim sektörü. Şu anda yeterli bir seviyede olduğuma inanıyorum. Ki yaptıgım işlerde bunun aynasıdır. Şu anda Türkiyenin diger ucundayım çunku hayattan bir beklentim var.İlkkez hayatım adına yaptıgım bir plan bu. Sakin ve sessiz bir yaşantı istiyorum. Evimde eşim cocuklarım ve en onemlisi huzur. Turk Telekom Bilişim Ağları’nda calısma durumum var. Bu yuzden beklemedeyim. Bu bekleyişide dolu dolu gecırıyorum. Gerek muzik yaparak gerek gezerek gerek calısarak. Ama şu anda teklif gelse – ki halen geliyor – cevabım yine hayır olur sanırım. Bu benim işim degil. Yeteri kadar profesyonel olduguma ınanmıyorum cunku. Bütün enstrumanları kendi kendime ogrendim. Ki daha saymadıgım bir cok enstrumanı 10 dakika kullandıktan sonra bir kac melodiyi rahatlıkla cıkartabilirim. Ama yaşım şu anda 27 ve bu yaştan sonra muzik konusunda cok iyi olmak için epey bir zaman ve caba harcamam gerekır. Bunun altından kalkabilecegimi zannetmiyorum.

Makaleci: En büyük korkunuz nedir?
Ertürk: Hayattaki en buyuk korkum yanlıs anlasılmaktır. Balık burcuyum ve burcumun hemen hemen butun ozelliklerini tasıyorum. En agır şeylere bile göğüs gerer, umursamam ama hic umulmadık bir anda en ufacık birşeye alınabilirim.Şu anda birlikte oldugum ve ömrümün son 3 senesini paylaştıgım dunyalar güzeli kız arkadasımı kaybetmekten cok korkuyorum. Kendisi epey kıskanctır ve bundan buyuk keyif alıyorum. Kıskanılmak guzel bir duygu cunku. Bilgisayarı ve ona baglı olan hic birseyi sevmez. İşimi bile zor zahmet kabullendi. Ozellikle işim dısında bırsey yaptıgımda (mesela şu anda yaptıgımız röportaj bile onu sinir etmek için yetecektir) hemen küplere biner. Onu deliler gibi seviyorum ve kaybetmektende cok korkuyorum. Ama bu yazılarıda gonul rahatlıgıyla yazabiliyorum cunku makaleci.com ailesini gercekten cok seviyor ve taktir ediyorum. Sanırım anlayısla karsılayacaktır.

Makaleci: Ne tür müziklerden hoşlanıyorsunuz ?
Ertürk: Kulaga hoş gelen her müziği dinlerim ama Hard Rock yada Metal kesinlikle dinlemiyorum, dinleyemiyorum. Anlamdan ziyade duygu bulamıyorum. Benim için sözlerden ziyade muzik biraz daha ön planda şarkılarda. Bazen bir sarkıyı dınlerken altyapıya o kadar konsantre oluyorumki sanatcının sesını bıle duymuyorum. Arabesk müzik benim için vazgecilmezdir. Koyu bir damarcı olmama ragmen oturup buyuk bir keyfle Bryan Adams bile dinlerim. Arap müziklerini seviyorum. Rap (Hepsi degil. Sadece Sagopa Kajmer ve bir kac belirli sarkı) , R&B , Pop , Türkü , Sanat Müziği vs vs kısacası güzel olan herseyı dinlerim.

Makaleci: Tamamıyla size ait olan ilk şarkınız, ilk besteniz hangisidir?
Ertürk: Yanlıs hatırlamıyorsam 2005 yılındaydı. Bir gece radyoya yayın için inerken ellerim cebimde, dudagımda ıslık karanlıkta sakin sakin birseyler dusunuyordum. Düşüncelerimden kurtulup dudagımdaki ıslığa kulak verince bu melodi cıktı. Radyoya iner inmez muzigi mırıldanıp kaydettim. Cok heyecan vericiydi. En nihayetinde sıfırdan bırsey yapmaya kalkışıyorsunuz. Org’um olmadıgı için cok sevdigim bir abimden (Muhammed BICAKCI) ödünç almış ve bu muzigi yapmıstım. Epey ugras verıcıydı. Sagolsun kendiside bazı yerlerde yardımcı olmustu. Daha sonrasında org ile yapılacak işlemler bitince altyapıyı istanbula gönderdim. Müşterim olmasından ziyade kardeşimden ayrı gormedigim sevgili Kadir KAMACI kardesim altyapının ustune keman ile cevap verdi. (Profesyonel bir müzisyendir. Bircok sanatcının arkasında keman caldı ki halende calıyor). 1 haftalık süre boyle gecince söz sıkıntısı cıktı. İlham dedikleri şey gelmiyordu… Almanyada cok sevdigim ve yine kardeşimden ayrı görmediğim bir dinleyicim vardı. Kulakları çınlasın. Nuray DURMUŞ (Almanyadan samsuna bile gelmişti sırf benim için) sözlerini yazdı

Ve ilk kayıdımı bu sekilde tamamlamış oldum. Tamamıyla bana ait olmasada bu sarkı ilk göz agrımdır. Şu anda dinlerken bir cok eksik görebiliyorum ama degiştirmek istemiyorum. Halen oturup durduk yere bu sarkının altyapısını dinlediğim günler vardır… Yine Sensiz benim ilk bebegim.

Ertürk’ün Yine Sensiz şarkısı: (indir)

Makaleci: Besteleriniz arasında en begendiğiniz şarkı hangisidir ve neden?
Ertürk: Aslında hepsini seviyorum. Ama her ne kadar sözleri ayrılığı anlatsada Kapak Olsun isimli şarkımı cok begenıyorum. Şu anda bile dinlerken yüzümde tebessüm oluşabiliyor. Kız arkadasımla tanıstıgımız donemler radyo programım cok dinleniyordu. Ara sıra canlı canlı sarkılar soylerdim. Bestelerimden mırıldanırdım. Daha aramızda hic birsey yokken “Benim içinde bir şarkı yapsana” lafıyla karşılaşınca “Birseyler yazabilmek için birseyler hissetmek yada yasamak lazım” cevabını vermıstım. Ki istediği cevapta buydu. Bu sayede bu yola başkoyunca bir süre sonra bu lafı tekrar duydum. Bu sefer “Senin için hic birsey ifade etmiyormuyum?” manasındaydı. Ondan gizli gizli ofisimde yazıyor çiziyor ve bu şarkının altyapısını hazırlıyordum. Ve altyapının bitmesine bir süre kala ilk ayrılıgımızı yaşadık. İşte o gün besledigim asıl duyguları dile getiren sozleri bir anda yırtıp bu sarkının sozlerını yazdım ve o gun kayıt aldım. Sozleri benim için cok anlam tasıyor… Özellikle sarkının en son nakaratı sanırım biraz agır kactı ama güzeldi, yaşandı ve sımdı cok mutluyuz…

Ertürk’ün Kapak Olsun şarkısı: (indir)

Son olarak Ertürkden Anlamı yüksek başka bir şarkısını paylaşmasını istiyoruz ve ekliyor..

Ertürk: Bu şarkı yüreğimdeki sevgiyi anlatıyor. 2007 de, şu an birlikte olduğum ve hayatımı noktalandırmayı hedeflediğim kişi için yapmıstım. Muzik Punjabi MC nin bir sarkısından alıntı. Düzenleme ve sözler bana ait. Sevmek güzel birşey, sevilmek apayrı…

Ertürk’ün Bitmesin şarkisi: (indir)

Ve söyleşimiz son buluyor. Konuyu kapatmadan önce Ertürk arkadaşımızın bizimle paylaştığı ve seslendirdiği diğer şarkıları hemen konunun altında isimleriyle beraber paylaşıyorum. Online şekilde dinleyebilir yada indir linkinden indirebilirsiniz.
Bu güzel söylesi için Ertürk arkadaşımıza çok teşekkür ediyor, herzaman böyle sıcak kanlı ve enerjik kalmasını temenni ediyoruz.

Ertürk’ün seslendirdiği ve bestelediği diger şarkılardan bir kısmi:

Batsin Bu Dunya (indir)

Bakırköyden Mektup Var (indir)

Ates Donar Su Yanar (indir)

Adı Bende Saklı (indir)

Yine Sensiz (indir)

Tanrı İstemezse (indir)

Raki Sofrasi (indir)

Ozledim (indir)

Söyleşi yazarı: Selçuk kılıç

Kategoriler
Günlük hayat Komedyen Söyleşiler - Röportajlar

Mesut Yar ile Söyleşi

Benim için tüm anılarım unutulmaz; ama matematik dersinde hoca son notu verecek. Beni sözlüye kaldırdı. Ondan sonra takıldım kaldım bir formülde, çıkamıyorum. Kafaya bir tebeşir yolladı. Hemen aklıma geldi nasıl olduysa. Öyle geçtim dersi. Sonra gittim elini öptüm. Belki de ondan sonra açıldı benim öğrencilik hayatım.

Öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkür ederiz Biz ve Söz adına. Sempatik bir insan olmanız ve bizim okuldan mezun olmuş olmanız size ulaşmamızda en büyük etken oldu; ancak Mesut Yar’ı biraz araştırdık ve karşımıza çok yönlü bir insan çıktı. Kendi Web sitenizde “Ben sahici bir adamım, Kurtuluşla yürürken beni her an görmeniz mümkün.” demişsiniz. Gerçekten de kendinizi bu yaşamın ve halkın içinde hissediyor musunuz?

Mesut Yar ile Söyleşi
Mesut Yar ile Söyleşi
Kategoriler
Eğitim - öğretim Güncel Haberler Günlük hayat iletişim Şair Söyleşiler - Röportajlar Toplumsal Konular Türkiye üzerine Yazar

Mahmut Kuru ile Selçuk Erat Söyleşisi

Sayın Mahmut Kuru’nun Selçuk Erat ile Yaptığı

26 Kasım 2009 Tarihli Kocaeli Öncü Gazetesi’nde Yayımlanan

Söyleşi Metni

***

Selçuk Erat kimdir? Kendinizi nasıl tanımlarsınız okurlarımız için?

Selçuk Erat, 1982 Şişli doğumlu. Kova burcu. Bekâr. Para kazandığı bir işi var. Bu arada burcunun bütün özelliklerini istisnasız taşır. Herkes gibidir. Sabah kalkar, alelacele hazırlanır, işe gider, akşam eve döndüğünde alelacele bir şeyler yer, bilgisayarının başına oturur, gecenin rüzgârı O’nu taşımaktan yorulduğu an, yatağına girer ve uyur. Zaman zaman dışarı çıkar, gezer, seyahat eder… Uzun yıllardır bu hep böyledir… Ben, kendime baktığımda başka bir şey göremiyorum, ya siz?

Selçuk ERAT
Selçuk ERAT

Şiir kitaplarınızdan söz edebilir miyiz? Yeni çalışmalarınız var mı?

Evet, yeni bir kitap hazırlığım var, ama bu kez şiir olmayacak. Roman mı, deneme mi, öykü mü yoksa çok farklı değişik bir tür mü olacak, bu bilgiyi henüz vermek istemiyorum.

Sizin de bildiğiniz gibi Sevgili Kuru, 2003’te kendi imkânlarımla bastırdığım “Yaş” adında bir kitabım var; ilk şiir kitabım. Bu kitap hakkında hiç konuşmak istemiyorum, çünkü tam bir facia idi! Sevgili Ata Türker’in ısrarı ve teşviki ile bastırmıştım. Bana çok güveniyordu Türker, o zamanki çaylaklığımla elbette ben de kendime güveniyordum. Fakat şimdi geriye baktığımda, zamansız ve gereksiz bir kitapmış diyebiliyorum sadece!

5 yıl aradan sonra, “Toz Yanığı” geldi, 2008’de. Ada Yayınları tarafından okura sunuldu. İçime sinen bir çalışma oldu. Keşke Toz Yanığı, resmi anlamda ilk kitabım olsaydı…

Şiirinizde İkinci Yeni şiirinin izleri yoğun olarak görülüyor, Toz Yanığı’ndaki şiirlerin çoğu bu tarza ait şiirler, kendinizi nereye ait görüyorsunuz?

Açıkçası ben bu konumlandırmadan pek hoşnut değilim. İkinci Yeni şiirlerini ve şairlerini, elbette yakından takip ediyorum ve bu alandaki ürünler, gerçekten başarılı. Fakat benim kendime has bir tarzım var, oturması için elimden gelen gayreti gösteriyorum. Kendi tarzımla anılmak isterim. Zira bu çok uzun zaman alacak ve emek harcanacak bir iş…

Ve Toz Yanığı’ndan sonra gördüğüm tepkiler hep bu yöndeydi, beni her zaman İkinci Yeni’ye yakın bir konuma oturttular veya öyle olmasını istediler (!). Eğer ölmeden evvel, geride bir Selçuk Erat tarzı, akımı, biçemi, ne derseniz deyin, bırakabilirsem mutlu ölmüş olacağım. Evet, kısacası hiçbir yere ait değilim, olmayı düşünmedim veya bir yere ait olmak adına edebi çalışmalarda bulunmadım.

Altay Öktem, sizin için “imgelerin peşine düşmüş bir şair” diyor? Sahi imgelerle aranız nasıl? Bu anlamda imgeleriniz genelde nelerin üzerinde yoğunlaşıyor?

Sevgili Altay Öktem üstadın bu takdiri, beni daima mutlu etti. İmgeyi seviyorum, doğru; ama hâlâ kendimi bu yönde yeterli bulmuyorum. İmge dediğimiz o okyanusa açılmak için iyi donanımlara sahip olmanız gerekli; küreğiniz, botunuz, geminiz, yelkeniniz, her neyse sağlam olmalı! Gelen tepkilerden ve eleştirilerden okyanusa açılmak üzere olduğumu görerek seviniyorum, ama henüz bunun zamanının gelmediğini belirtmem lâzım.

Ne üzerinde yoğunlaştığına gelince, burada sözü Sevgili İhsan Sönmez’e bırakmak istiyorum. Şöyle diyor kendisi:

Selçuk Erat; düşünsel, mitolojik, tarihsel, tanrısal ve toplumsal göstergelerle metinsel malzemeleri işleyerek yeniden güncel anlamlar veya öte anlamlandırmalar ürettirmeyi başarıyor. Bugünü değerlendirerek yarının düşünü kurma bilinci açıkken, aşk ve ölüm temaları, insana ve nesneye bakışta sık sık başvurulan öğeler olarak karşımıza çıkmaktadır. Selçuk Erat şiirleriyle tinsel algımıza yardımcı olurken, sık sık insan yaşamına ve güncel gerçeğimize parmak basmaktadır. Göstergebilimsel ve yan metinsellik açısından okunması, göndermelere dikkat edilmesi gereken şiirlere imza atıyor.

Şiirlerde kadını sorguluyorum uzun zamandır, kadın hayatın neresinde durmalı sence, ya da soruyu ters çevirmeliyim belki de, kadın hayatın neresinde ki şiirin neresine yerleşmeli, kadını ve şiirindeki yerinden de söz eder misin bu arada?

Güzel bir sorgulamada bulunuyorsunuz Sevgili Kuru, ancak “kadın” öğesi, benim edebi ürünlerimde çok fazla kullanmadığım, ele alıp işlemediğim veya üzerinde düşünmediğim bir husus. Ancak “Anne” öğesini sık sık ele alırım çalışmalarımda.

Bütün kadınlar, “anne”dir. Hz. Peygamber, “Cennet, anaların ayakları altındadır” derken, kadını ve kadının önemini bakınız nasıl yüceltiyor. Aynı şekilde Büyük Önder Atatürk’ün kadınlara bakışı ve Türk Kadını’na sunduğu ayrıcalıkları da unutamayız, unutmamalıyız. Kısacası, yaşadığımız şu dünya, hep annelerin, kadınların sayesinde dönüyor. Kadınların her işte parmağı var! Kadınlar bu kadar önemli ve yüce varlıklarsa, şiire yapacakları veya yaptıkları katkılar ve bu anlamda elde edecekleri konum, aynı şekilde yüksek olmalı. Sanırım buradan kadının yaşamdaki ve şiirdeki yeri hakkında bir fikir sahibi olabiliriz?

Şimdi, “kadın” dediğiniz için, Engin Turgut ve “Bahar Hanım” adlı şiiri gelip, oturdu usuma. Aslında sürekli aklımın en tenha ve en güzel yerlerinde gezinen bu şiiri, radyo programlarımda sık sık okuyorum dinleyenlerime ve nedense bence “kadın” üzerine yazılmış ender şiirlerden biridir bu şiir.

Gebzeli şair olarak tanıdım seni, şimdi de uluslararası bir sivil toplum kuruluşunda görevlisin, ayrıca radyo programlarının sürdüğünü de biliyorum. Selçuk Erat kaç karpuzu koltuğuna sığdırmaya çalışıyor? Ya da şairlerin makûs talihi mi bu her yere dokunabilmek arzusu, çok mu hırslıdır şairler sence?

Öncelikle, Gebzeli olmadığım gerçeğinin altını kalın ve çift çizgiyle çizelim. 8 yılımın Gebze’de geçmiş olmasından son derece üzgünüm, rahatsızım. Yanlış anlamayın lütfen, dikkat ediniz Gebze Şehri’nden söz ediyorum, Gebzelilerden değil. Ancak şu da bir gerçektir ki, edebi anlamda en faal olduğum dönemler Gebze’de geçmiştir, keza bu da büyük bir talihsizlik!

Şairler hırslıdır, katılıyorum. Çünkü şairler, yaratıcı ve üretken insanlardır. Onların bu yetisi, şüphesiz birçok alanda başarılı olmalarının da anahtarıdır bence. Şiir dediğimiz sanat; müzikten resme, plâstik sanatlardan heykele, doğadan teknolojiye, edebiyatın diğer türlerinden sanatın bütün dallarına tiyatroya, sinemaya, hatta bilime kadar, yaşamın bütün alanına bulaşabilen, yansıyan, yaşayabilen bir sanat. Bu anlamda şairlerin, şiir dışında birçok sanat veya meslekle uğraşması şaşırtıcı olmamalıdır.

Benim para kazandığım bir işim var! Bunu ayrı bir kefeye koyalım bence. O kefede sadece bu olsun. Diğer kefeye gelince, orada da; şiir, edebiyat, sanat, tasarım, yayıncılık gibi çalışmalarım var. Hatta bu kefeye bir dönem ilgilendiğim ve sonraları edebiyat ağır bastığı için terk ettiğim resim, müzik ve mimari çalışmalarımı da ekleyebiliriz.

Son olarak şunu söyleyebilirim size: Kaç koltuğum varsa, o kadar da karpuzum olmasını isterim, çünkü benim için yaşamın anlamı budur…

Sevgili Selçuk Erat, Gebze’de şiiri ya da geniş anlamda sanatı ve kültürü sorgulasak seninle? Ne olacak bu Gebze’nin hali diye sorsam?

Gebze’de yaşayan insanlar için üzülüyorum! Gebze’de yaşamış olduğum için kendime de üzülüyorum! Gebze’de sayısız kültür – sanat ve şiir etkinliği yapmış biri olarak ifade etmeliyim ki, Gebze; kültür – sanata değer veren, kültür – sanatın hem şehir hem de sakinleri için önemine vâkıf, ileri görüşlü, aydın bir yöneticiye kavuşamadığı sürece ve Gebze Halkı bu yönde bir belediye başkanını kendilerine lider olarak seçemedikleri (!) müddetçe, Gebze’den sadece koca bir beton yığını ve köy olur. Köy diyerek, köylerimizi ve köylülerimizi küçümseme, dışlama anlamında değil, şehircilik anlamında söylüyorum.

Bir şehrin kalkınmasında veya gelişmişlik düzeyinin ölçülmesinde önce kültür – sanat faaliyetlerine bakılır ve ona göre bir değerlendirmede bulunulur. Eğer günlük nüfusu bir milyonu bulan bir şehirde, hâlâ sinema yoksa ve insanlar kültür – sanat faaliyetlerine katılım göstermiyorsa, burada ciddi bir sorun vardır ve bu iyi analiz edilmelidir, diye düşünüyorum.

Selçuk Erat, son olarak size bıraksam sözü ne dersiniz okurlara?

Her zaman “kimlikli” bir okurum olsun isterdim; bilgili, araştıran, sorgulayan, hevesli, yapıcı, doğruların peşinde, aydın, kültürlü… Hem radyo programlarımda, hem de edebi çalışmalarımda aldığım mesajlar, gösterilen tepkiler, bu arzumun giderek gerçekleştiğini işaret ediyor. Edebiyatla uğraşan bir bireyin en büyük tatmini, paradan ve maddi değerlerden çok önce, okuru ve okurunun ilgisi, taltifi, takdiridir. Okur, yazarına destek verdikçe, yazar da daha engin deryalara açılmak için yeni moral kapıları keşfedecektir. O nedenle okura son mesajım, sevdiği ve takip ettiği şairleri, yazarları ve sanatçıları desteklemeleri ve bu eylemlerine devam etmeleridir.

Bu sayede yapılan her “doğru” ve “güzel” işte okurun da payı olmuş olur. Çünkü edebiyatta ve sanatta, istisnalar hariç, genelde hep güzel ve doğru ürünler ortaya konur, konmalıdır diye düşünüyorum ve şu anda bu söyleşimizi okuyan herkese bu vesileyle selâmlarımızı iletmiş olalım.

Sevgili Selçuk Erat, bize vakit ayırdığın için çok teşekkür ederim.

Sevgili Mahmut Kuru, ilginiz için ben teşekkür ederim. Keyif aldım. Başta Size olmak üzere, bütün Kocaeli Öncü Gazetesi çalışanlarına başarılar ve kolaylıklar diliyorum.

Selçuk Erat

21 Kasım 2009, İstanbul

Kategoriler
Azerbaycan üzerine Gazeteci Geçmiş Tarih Genel Konular Şair Şarkıcı şiir edebiyat Şiirler siyasetci Söyleşiler - Röportajlar

Şeki’ye kar düşende

ŞEKİ’YE KAR DÜŞENDE

Bahtiyar Vahabzâde, bir neslin namusu olmayı seçmiş bahtiyarlardandı. Bilinen ölçülere göre bahtiyar yaşamadı. Çilesi büyüktü. Gönül ağrısı, ruhunun ve sanatının gıdasıydı; aynı zamanda hayatının karabasanı olacak şartları da hazırladı. Dolayısıyle, genel-geçer ölçülere göre gün görmedi. Dünyevî tadlara uzak değildi, hatta, hemcinslerine “nümûne” olacak kadar dünyalıydı ve dünya zevklerine de yolu pek çok şekilde uğramıştı; lakin satıh üstü değerlerde konaklayacaklardan değildi. Derdi vardı ve bu dert, başına türlü türlü dertler açacaktı.

Evvela “şâir” doğmuştu. Bu, yaradılışı yorumlamakta ve hayatı yaşamakta, zaten başlı başına derin bir fark yaratmaya yeterdi. Öyle sıradan bir şair de değildi. Sarsıcı bir kabiliyetle doğmuştu. İçinde volkanlar vardı. Önüne durulamaz patlamalar olması kaçınılmazdı. Gelecek yıllar, bu yanardağın faaliyetine şahid olacaktı.

Doğduğu 1925 yılı, Sovyet inkılabının ve özellikle Stalin rejiminin tamamiyle yerleştiği yıllardı. Korku kol gezerken, çocukluğun hür ikliminde yaşamak mümkün olmadı. Daha dilleri yeni açılmışken, büyüklere öğretilen yaşama kalıpları, çocuklar için de uygulanmaya başlanıyordu. Rejim, kendi sistemini körpe dimağlarda yeni baştan yaratıyor, eğiyor, büküyor, bozuyor, olmadı yine bozuyor ve insanlık tarihinin en insafsız toplum mühendisliğinin örneklerini vermekten çekinmiyordu. Bu sistem, o yıllar için söyleyecek olursak, merkezde çok kuvvetli, taşrada nisbeten daha zayıf ölçülerde uygulanıyor gibiydi. Bahtiyar Bey de bir bakışla taşralı sayılırdı.

Bahtiyar Vahabzade, o tarihlerde bile temiz kalabilmiş Türk muhitlerinden birinde doğmuştu. Şeki, Bolşevik İhtilali’nden evvel, Kafkasya’daki Türk Hanlıklarından birinin merkeziydi. Devlet başkenti olsa da Bakü’ye göre, hatta Gence’ye göre taşraydı. Şeki Hanlığı, zaten bir vilayetten ibaret denilebilecek kadar dar bir sahada kurulmuştu. 1925’e gelindiğinde de Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin belli başlı şehirlerinden biri olmuştu.

Şeki , eski bir başkentti ve son yüzyılın bir kültür şehri olarak şanslıydı; Bakü’ye, yani merkeze uzaklığı da Şeki’nin bir şansı olarak ortaya çıktı. Yeni sisteme uyumu ve kendi değerlerini değiştirmesi veya yeni değerleri de benimsemesi bunun için zaman aldı. Bu yavaşlık, pek çok şeyin korunabilmesi imkanını da getirdi. Bahtiyar Bey, işte böyle bir Şeki’de doğdu.

Şeki, Türklerin, hayatı hâlâ – belli ölçülerde-, Dede Korkut havasında yaşadıkları bir şehirdir. 1993 yılı başında, karlar altında üşüyen, gazsız ve hatta elektriksiz haliyle gördüğümde, Karabağ harbinin en şiddetli zamanıydı. Bu haşin tabiat şartları altında ve harbin acıları içinde bile, yüksek espri kabiliyetini, gülümsemeyi ve misafirlerini gülümsetmeyi bilen bir Şeki vardı. Şeki, pek çok bakımdan farklı olduğunu hemen hissettiren, güçlü, kucaklayıcı bir şehirdir. Civar illerden oraya geçtiğiniz zaman, hava da değişir, insanlar da değişir, sanki hayat da değişir. Mirza Fethali Ahundzâde’nin ve Bahtiyar Vahabzade’nin memleketi, sizi bir aydınlık yüzle karşılar. Şimdi bunu daha iyi anlıyorum ve o zaman bir Şeki Güzellemesi yazmadığım için de mahcubiyet duyuyorum. Mazeret beyan ediyormuş gibi olmak istemem; ama, Şeki’ye bir yaz Bahtiyar Bey’le gidecektim ve Şeki ziyareti asıl mânâsını o zaman bulacaktı. Bakü’den ayrılırken, Bahtiyar Bey’in selamı ile gitmiştim. Bahtiyar Bey, o tarihte sağlıklıydı; kışı Bakü’de geçiriyor, yazları Şeki’de oluyordu. O tarihten itibaren, Azerbaycan’a gidemedim ve Bahtiyar Bey’in geliş gidişlerinde ancak Türkiye’de görüşebildik.

Bahtiyar Bey’i, biraz Şeki’den hareketle anlamak ve anlatmak isteyişim boşuna değildir. Eğer, kısaca yazdığım bu Şeki havası olmasaydı, belki de Bahtiyar Bey, Sovyet İnkılabının keskin bir muhalifi gibi görünmeyecekti. Şeki’nin kuşatıcı havası, kolayca “karşı” görünmeyi sağlayacak kadar keskin bir mizahla duyulur. Her Şekili’nin, bu manada muhalif doğduğu söylenebilir.Bahtiyar Bey de, şiirinde çok net görüldüğü gibi, hemen daima, zıtları çarpıcı bir şekilde görüp gösterme yolunu seçti. İçinde yaşanan şartlar gereği her şeyi olduğu gibi sanatını da ince eleyip sık dokuduğu bellidir. Bununla birlikte, dikkatinin inceliği bile onu sistemin gazabından koruyamadı. Bilenler bilir ki, sırasında çok kıvrak bir politikacı kadar manevra kabiliyeti yüksek bir insandı. Ancak, devir o devir idi ki, yerli hayata, yerli kültüre biraz derinlemesine değer verenler, bir bahaneyle derhal damgalanıyordu. Halk düşmanı vesair sıfatlardan biri yapıştırıldı mı, kurtuluş yoktu. Özellikle Türkler, bu konuda daha bir mercek altındaydılar; çünkü Türklük, bin yıl dünyayı yönetmiş bir milliyetin adıydı. Tabii, burada bir paradoks da vardı.

Şaşılacak şeydir: Sovyet sisteminin en belirgin özelliklerinden biri, mikro milliyetçilikleri sonuna kadar teşvik etmesiydi. Herkes kendisini bir diğerine karşı, mikro kimliğiyle ifade eder, bu kimlikler arasında kıyasıya bir yarış olur ve bu yarışın hakemi de halkların kardeşliği prensibini gözeten Moskova olurdu. Herkes eşitti ve güya kardeşlik esastı, ama çatışma da devamlı körüklenen bir durumdu. Çatışan taraflar, tek tek merkeze, yani Sovyet sitemine, yani üstü örtülü Rusluğa bağlıydılar. Rusluk bir etnisite değildi, sanki varılması gereken bir menzil, ulaşılması gereken bir hedefti . Çatışan unsurlar, her zaman Ruslukta dinlenirler, Rusluğa sığınırlar ve çatışırken aşınanlar, yorulanlar, itilip kakıldıkça Ruslukta karar kılarlardı. Bugünkü Rus nüfusunun önemli bir kısmı, bu türden kazançlarla temin edilmiştir.
Bahtiyar Bey, işte bu mikro milliyetçilik konusunda, istenenden biraz derine gitmiş gibiydi. Yani, kendini Rusluk karşısında da bir şahsiyet olarak ifade etmek ister görünüyordu. Gerçekte, kendi milletini Rusluk karşısısında bile eşit gördüğü anlaşılıyordu. Halbuki, resmî anlayıştaki “eşitlik” sadece bir retorikten ibaretti. Bu “söylem”i gerçekmiş gibi kabul edip ona göre davranmak çok tehlikeli bir görüntüydü. Birinci husus buydu. İkinci husus olarak da, kıskançlıklar devreye giriyordu. Parlak bir şâire karşı kin ve kıskançlık duyulması sıradan bir insanlık durumuydu. Onu damgalamak için de, Sovyet rejiminin jurnal sistemi sayısız imkan veriyordu. Bu imkanlar kullanıldı ve Bahtiyar Bey, rejim muhalifi olarak tescilli bir aydın oluverdi.

Gençlik çağından itibaren, yazdıkları, söyledikleri hep bu rejim muhalifi penceresinden değerlendirildi. Sık sık ifadesine başvuruldu, sık sık gözaltına alındı, sık sık hapse atıldı. Keskin bir mizacı olmasa da, yazdıkları derin kuşkular uyandırdı. Çünkü, halktan da ilgi görüyordu; yazdıkları beğeniliyor, alkışlanıyordu. Sovyet sistemi böyle bir kişi ve fikir etrafındaki kümelenmeleri hoş görmezdi. Bunun bir bedeli vardı. İnsanlar, 1956’dan önce bu bedeli canlarıyla öderlerdi. Stalin sonrasında, can bedeli, yerini büyük nisbette ağır baskılara, hapislere, sürgünlere ve işkencelere bıraktı. Bahtiyar Bey, bu son dönemin damgalılarındandı.

Bana sıkça gözyaşlarıyla bu hapis ve düşkünlük dönemlerini anlatmıştı. İşinden olduğu, kimsenin açıkça ziyaret edemeyeceği ailesinin durumu yüzünden kahrolduğu bu dönemlerde yaşananlar, onun milletine bağlılığını derinleştiren şahane örnekler de saklar. Bir defasında, hıçkırıklarını zor zaptederek, bunlardan birini anlatmıştı. “…hapse atılmıştım. Ailem perişan oldu. Ne yiyip ne içeceklerini bilmiyordum. Fakat şunu bildim: Ben hapisteyken de, çıkıp işsiz kaldığım zamanlarda da her gece, evimin kapısına, her türlü tehlikeyi göze alarak, birileri yiyecek içecek bırakıyorlardı. Onların kim olduğunu hiç bilmedik. Ailem, böyle böyle sefaleti en az seviyede hissetti… Söyle Yağmur, ben bu milleti nasıl sevmem? Uğruna nasıl tehlikeleri göze almam? Onlar için nasıl çırpınmam, nasıl ölmem?..”

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat Komedyen Söyleşiler - Röportajlar

Yavuz Seçkin ile Özel Hayatı ve Okul Yılları Hakkında Röportaj

Okul zamanında biz Yeni Karamürsel'e kaçıyorduk. Nişantaşı Meslek Lisesi'nin önüne gidiyorduk. Nişantaşında gezerdik. Taksimdeki sinemalara giderdik, Zincirlikuyu Yapı Meslek Lisesi ile kapışıyor Maçlarımız çok kavgalı geçiyordu. Bunun nedeni de belli değildi. Futbol anlamında motor meslek çok iyiydi, 1987-1988 yılı mezun olmuştum yanlış hatırlamıyorsam.

Öncelikle bu röportajı kabul ettiğiniz için teşekkür ediyorum. Dergimiz gerçekten, verilerek çıkarılan bir dergi. Şuan Şişli' de sadece birkaç okulda düzenli olarak, çıkartılmaktadır. Bunun içinde özel okullar da dahil. Çok emek vererek yaptığın çalışma ve özellikle bizim okuldan mezun olan sizin gibi sanatçıları görmek bizi\ sevindiriyor; çünkü öğrencilerimiz meslek lisesinin vermiş olduğu bir sıkıntıyla noktalara gelme anlamında biz özgüven sorunu yaşıyorlar. Sizleri gördükleri vakit o / genişliyor, inşallah çok iyi bir noktaya gelecekler.

….Tabi canım, yani bizim biraz öyle örnek alınan bir durumumuz var. Mesut YAR olsun ULUEREIM, ben tabi; hepimiz aynı yıl jenerasyonuz. Öyle bir enerji veriyorsak öğrencin mutlu bize.Temelinde eğitim var bu işin. Eğitim almadan hiçbir meslekte başarılı olur Biz de bu işin temelini iyi bir okulda aldık. Benim zamanımda Şişli Motor Meslek Lise şimdi Endüstri Meslek Lisesi olmuş. Güzel bir okul, enerjisi yüksek bir okul. Daha böyle yetenekler çıkacaktır.

Siz kendinizi bu toplumda hangi noktada görüyorsunuz? Kişilik anlamında, yaşantı anlamında Yavuz SEÇKİN dediğimiz vakit nasıl tanımlayabilirsiniz kendinizi?

….Ben komedyen, insanları güldüren, eğlendiren adam durumundayım şuan. İnsanlara pozitif elektrik vermeye çalışıyorum. İnsanların maddi sıkıntılarını, geçim sıkıntılarını bir nebze de olsa yaptığımız işle hafifletmeye çalışıyoruz. Aslında çok büyük bir yük var üzerimizde. Komedyen olmak çok büyük bir zanaat; çünkü sizdeki enerjiyi veriyorsunuz, siz de negatif kalıyor, karşı taraf pozitife geçiyor. Sevilen karakter olarak işte Avrupa Yakası'ndan kaynaklanan bir Sertaç olayı, yani her halde elektriği yüksek bir oyuncu olarak görünüyorum

Biraz farklı bir açılım yapmak istiyorum. Tiyatronun tarihi süreç içerisinde hem güldürme hem de toplumu düşündürme eğitme misyonunu taşıdığını görüyoruz. Sizin böyle bir gayeniz var mı?

…Hayır düşünmüyorum. Ben direk güldüreyim bitsin, yani elimde ne varsa hepsini vereyim bitsin. Öyle bir amacım yok; çünkü bir yandan da düşündürmek yorucu olur yani.

Tabi biraz da toplumumuzun sürekli dinamik ve değişken bir piskolojiye sahip olmasının etkisi var diye düşünüyorum. Gülme ihtiyacımız tamamen böyle anlık reflekslerden kaynaklanıyor.

…Böyle hemen anında tüketilen ayak üstü verilen espiriler artık gündemde ve dolayısıyla insanlar böyle çok ağır espirilere artık gülmüyor. Yani daha anlaşılır, daha bir anda ver gülsün bitsin, yoksa onu saatlerce gülmek için beklemeyi sevmiyor bizim halkımız. Bir esplri yap gülsün geçsin.

Farklı bir espiri anlayışımız var değil mi? Bir İngiltere'ye oranla Amerika'ya oranla veya bir Avrupa toplumuna oranla bizim kendimize has, farklı olan neyimiz var sizce?

…Bence samimi olan her şeye gülüyoruz. Sıcak olan samimi olan; yani birisi kötü bir fıkra anlatsa da anlatırken düştüğü o zor duruma dair gülebiliyoruz. Anlatıcı olmasının yanı sıra mimiklere daha çok güldüğümüzü düşünüyorum. Yıllar yılı Kemal SUIMAL, Şener ŞEN, Perhan KUTMAIM, Ayşen GRUDA sayesinde biz bunları gördük.

…hemen anında tüketilen ayak üstü verilen espriler artık gündemde ve dolayısıyla İnsanlar böyle çok ağır esprilere artık gülmüyor. Yani daha anlaşılır, daha bir anda ver gülsün bitsin, yoksa onu saatlerce gülmek İçin beklemeyi sevmiyor bizim halkımız. Bir espri yap gülsün geçsin.

Oyunculuktan çok tip, duruş, sıcaklık… Sanatçıyı halkın benimsemesi ve bir kere benimsediği zaman da asla bırakmaması. Türkiye'deki seyirci bir kere sevdiği zaman sonuna kadar seviyor, bir kere de sevmediği zaman asla sevmiyor.

Biz çok farklı bir toplumuz dünyadaki toplumlara göre. : Bir çok değişik inanıştaki insanın bir araya geldiği, dostça yaşadığı ve sıcak, iç İçe yaşadığı bir ülkedir Türkiye. Bu anlamda şimdi aslında herkese hitap edilebilecek espri tarzı diye bir şey yok. Birisini güldürebilirsin yaptığın bir espri İle. Mesela bir Karadeniz esprisi ile güldürürsün; ama Karadenizliyi belki güldüremezsin; çünkü ona mesela soğuk gelebilir veya itici gelebilir. Onun için daha bir evrensel, daha ortaya esprilerle ilerlemeye çalışıyoruz.

 

Peki şuan gördüğünüz, hani bu işin iyilerinden dediğiniz komedyen Türkiye'de kimdir?

…Türkiye'de komedyen olarak çok fazla komedyen yok; ama Cem YILMAZ'ı, Engin GÜNAYDIN'ı çok beğeniyorum, onlar iyi komedyenler, iyi oyuncular. Beyaz olsun, Okan Bayülgen olsun onlar daha çok sunucu komedyenler. Yani showmen diyebiliriz aslında, böyle ayırabiliriz. Mesela ben sunucu komedyen değilim, ben komedyenim. Sunmayı sevmiyorum çok fazla; çünkü ben direkt başladığım zaman güldürmeyi istiyorum. Yirmi dakika, otuz dakika güldürüp inmeyi seviyorum. Yani onu böyle uzun saatlere yaymak hoşuma gitmiyor.

Ağırlıkta taklitten daha çok besleniyorsunuz değil mi? Çıkış noktanız taklit mi?

.. .Yani aslında imitator de deniliyor. Bunun bir çok ismi var yurt dışında da imitasyon. Yani bir hayvanı da taklit ediyoruz, bir maddeyi de taklit edebiliriz. Yani sadece ünlüleri değil, bir masa takliti de yapabilirim, araba takliti de yapabilirim; çünkü taklitçi biraz daha basite indirgenmiş bir kelime. Taklitçi diye birşey yok zaten o suç. Bizimkisi biraz daha başka, bir sanat yan Türkiye'de tabi çok fazla kişi de görülmeyen durumdur, İstisna kişilerden biri olduğunu düşünüyorum. Türkiye' de son elli yılda belki be kişi sayabiliriz. Ateş Böceği Ercan, Yalçın, Gaffur U; Ercan Akışık. Ata Demirel, o da başarılı. Biz biraz istisnayi bir durumdayız; ama benim branşım bu, yani tipi» yaparak güldürmeye çalışıyorum ve şu anda komedi elli tane tipleme yaptım. İsmail, Ali Tuncer de yanımda çok yetenekli. Onun da hakkını yemeye Onu da ben yetiştirdim; çok yetenekli bir arkadaş İzlediğim ve takip ettiğim herkesi canlandırabilecek kapasitede…

Hani gerçekten oynadığınızda haz duyduğuna hoşunuza giden tipleme hangisi?

…Şimdi Ahmet Çakar var mesela, çok fazla sevdiğim Bir de son dönemde Güneri Civaoğlu yaptım. Ben genelde çok severek yapıyorum. Mehmet Ali Birand tipleme çok severek yapıyorum. Hepsini severek yapıyorum Aslında öyle bir ayrım yapmıyorum. Daha doğrusu bir şov, sevmeden yapmanız zaten mümkün değil: tipe girmek İçin zaten iki saat boyunca makyaj yapmak zorunda kalıyorum.

Radyoda program yapmaya nasıl başladım

…Kadir Çöpdemir'in yanına gittim on iki sene evel,Bir  de yetenek yarışmasına girmiştim, iner misin Çı mısın. O yarışmadan çıktıktan sonra yeteneğimi kullanmak istedim radyoda ve Kadir'in yanına gittim orada başladı Klas'ta.

Komedyen ve taklit yeteneğinizi ne zaman fark etim

…Esnaftım, ben ticaretle uğraşıyordum. Benden  çok esnaf arkadaşlarım fark ettiler; çünkü müşteri olmadığı dönemlerde dükkana gelip benle şakalaşırlardı.  şunu yap, bunu yap diye. Gültepe'de dükkanım vardı benim. Esnaf keşfetti, daha çok onların gazıyla iner misin Çıkar mısın'a girdim. Çok acayip bir yerlere olay, yani bir hayaldi gerçek oldu.

Yavuz Seçkin'in bu kadar çok sevilmesinin nede sizce nedir?

Yavuz Seçkin'in sevilmesinde Avrupa Yakası'nın büyük bir. bir rolü var. Radyo programcılığı da yapıyorum. Birçok iş yapmam yüzünden sevildiğimi düşünüyorum. Radyoda: her akşam 2 milyon dinleyenim var. Avrupa Yakasını izleyen bir kitle var. Komediyi çok ayrı seven kişiler Yaptığım Show programını hiç izlemeyen de var, izleyen de… Bu işlerimle kişilere pozitif enerji verdi: düşünüyorum.

Yaptığınız işten halktan nasıl tepkiler alıyorsunuz?

Tipleme yaptığım için tabi ki halktan çok olumlu tepkiler alıyorum. Yolda çevirip benim de takliti mi yapar mısın diye soranlar oluyor. Tabi bu tiplemeleri belli bir çalışma sonucu yapıyorum. Ünlü birini taklit etmek için 1 hafta 10 gün izleyip seslerini ezberliyorum. Bir kişinin taklitini 2.5 saatte hazırlanıp yapıyorum. Yolda karşılaştığım durumlar da var tabi. Hıncal Abi , Sertaç diyenler de oluyor. Benim adımın Yavuz olduğunu 5 kişiden 1 kişi tutturabiliyor. Bu durum zor; ama gene de güzel.

Okulda da böyle komik biri miydiniz?

Hayır değildim. Okulda durgun bir çocuktum. Orta ayar bir öğrenciydim. Çok çalışkan değildim, çok tembel de değildim. Sınıfta hiç kalmadım. Motor bölümündeydim. Çok eğlenceli bir okul hayatım vardı. Maçlar falan yapıyorduk. Sınıf çok keyifliydi. Hocalar da keyifliydi.

Şu andaki çocuklar Cevahir'e kaçıyorlar. Siz nereye kaçıyordunuz ?

Okul zamanında biz Yeni Karamürsel'e kaçıyorduk. Nişantaşı Kız Meslek Lisesi'nin önüne gidiyorduk. Nişantaş'ında gezerdik. Taksim'de sinemalara giderdik. Zincirlikuyu Yapı Meslek Lisesi ile kapışıyorduk. Maçlarımız çok kavgalı geçiyordu. Bunun nedeni de belli değildi. Futbol anlamında motor meslek çok iyiydi. 1987-1988 yılı mezunuyum yanlış hatırlamıyorsam.

Sizin zamanınızdaki Şişli E.M.L. ile şimdiki Şişli E.M.L arasında fark var mı?

Eskiden çok iyi öğretmenlerimiz, müdürümüz vardı. Şimdi de öyledir diye umuyorum. Diğer liselere göre daha anlayışlı öğretmenlerimiz vardı. Bizlere dostça yaklaşıyorlardı. Branş öğretmenleri, hele bizle arkadaş gibiydiler. Çok rahat derdimizi anlatabiliyorduk. Şimdiki öğretmenler daha sıcaktır diye tahmin ediyorum. Meslek lisesinde normal liselere göre daha iyi bir sıcaklık var diye düşünüyorum.

Mezun olduğunuz mesleği yaptınız mı?

Hayır yapmadım. Oto Marsan'da staj gördüm. Bir yıl boyunca otobüs kampanası yıkadım. Çok değişik bir tecrübeydi benim için. Ağabeyimin mesleği elektronik dalınçlaydı. Maçka Lisesinden kurs aldım. Hem motordan hem elektrikten anlıyorum, komedyenim de. Enteresan, yaptığım işle okuduğum bölüm uç noktalar. Evde elektrik işlerimi yapabiliyorum mesela, arabamda sorun olduğunda anlayabiliyorum ve bunlar benim çok işime yarıyor.

Lise döneminizde unutamadığınız bir anınız var mı?

Ben 2 gün görme yeteneğimi kaybettim. Kaynak atölyesinde kaynak yaparken koruyucu gözlük takmadığımdan görmemde sorun oluştu ve 2 gün göremedim. Bu durumu da aileme anlattığımda annem gözüme patates koymuştu. Bu anımı hiç unutmuyorum.

Okulumuzdaki öğrencilere iletmek istediğiniz mesaj var mı?

Meslek lisesindeki öğrenciler normal liselere göre daha çok çalışmalıdır; çünkü üniversitede biraz daha zor oluyor. Mutlaka bir dersane desteği alınması lazım. Önce eğitimi dört dörtlük alıp sonra üzerine katlayacaksınız. Ondan sonra istediğiniz yere geçmek daha kolay olur. Mesleğinde iyi olmak için öğrenciler kendilerini çok iyi yetiştirmeliler. Hepsine sevgilerimi ve selamlarımı yolluyorum. Size de başarılar diliyorum, derginiz çok güzel. Teşekkür ederim.

 

Biz ve Söz adına başarılarınızın devamını diliyoruz. Çok teşekkür ederiz; zaman ayırıp ilgi gösterdiğiniz için.

Dergi Tam İsim: Biz ve Söz
Sayı: 5

Kategoriler
Dünya ülkeleri Geçmiş Tarih Günlük hayat Günün Tarihi Kişisel makaleler Milli Görüş Orta Doğu Söyleşiler - Röportajlar Toplumsal Konular Türkiye üzerine

Türkiye maden bakımından dünyanın en zengin ülkesi, ama !

Ya doğruysa!..
GAZETECI VEDAT YENERER’IN YAZISI…..

Petrol yoksa çıkartma ruhsatı neden vermiyorsunuz?

Değerli okurlar, geçenlerde Türkiye-Suriye sınırında uydu verilerine göre petrol denizi olduğu iddiasını yazmıştım. Yazı sonrasında Silopi de madencilik yapan Beşir Yılmaz aradı. Yazacaklarımı lütfen iyi okuyun!…

Beşir Yılmaz telefonda. ‘Vedat bey, gelin Silopi’ de Cudi eteklerine sizi götüreyim de petrolü kendi gözünüzle görün!..’diyerek feryat ediyordu.

‘Nasıl yani!..’ diye sorduğumda anlatmaya başladı..

‘Biz aileden madenciyiz.Irak sınırında yaklaşık 300 km ya da bir başka deyişle yaklaşık 150 milyon ton asfaltit madeni buldum.. Bu madeni bir süre resmi olarak işlettikten sonra devlet 1978 yılında kamulaştırıyoruz’ diyerek el koydu. Rezervin de 50 milyon ton olduğu iddia edildi. Madem asfaltit rezervi az, neden el koyuyorsunuz. Dünyanın neresine giderseniz gidin asfaltit maddesi bulunan her yerin altında petrol vardır. Silopi’nin altı da petrol deniz idir. Yaz aylarında etraftaki ocaklardan resmen petrol akar ve Hezil çayına karışır. Gelin görün! Sadece petrol değil, burada çok zengin uranyum Ve nikel madeni de var’

– Nereden biliyorsunuz? ‘Türkiye’deki analizlere güvenmediğim için madenin her tarafından örnekler alarak Almanya’ya bizzat götürdüm ve analiz yaptırdım. Raporları gönderdim size ( Sonuçlar elimde Yatağan ve Tunç bilek’e göre iki misli rakamlar var)

dünyanın en önemli uranyum madenlerinden birisi buradadır ve aktif haldedir..’

Beşir Yılmaz’ın anlatacak o kadar çok şeyi var ki makineli tüfek gibi art arda sıralıyor.

Ben de zaman zaman araya girip soru soruyorum.

-Petrol olduğunu nereden biliyorsunuz?

‘Bu bölgede İngilizler 1967-87de petrol aramışlar. Açılan kuyulardan gökyüzüne doğru 100 metre kadar petrol fışkırmış. Ardından kapatmışlar ve betonlamışlar. Benim madenimin yanında da bu kuyudan var ve vanasını gelin birlikte açalım eğer beton ve cıva basıp tıkamadılarsa bakalım ne kadar petrol fışkıracak. Dönemin köylüleri arasında hâlâ yaşayan görgü tanıkları var ve petrolün 100 metre kadar fışkırdığını görenler var.

‘Beşir Yılmaz konuştukça pür dikkat dinlemeye devam ediyorum..’

Vedat Bey, asfaltit maddesi olan her yerde petrol vardır. Eğer petrol yoksa bana neden petrol çıkartma ruhsatı vermiyorlar? Musul ve Kerkük’ ün rakımı 80-100 metre civarındadır. Cudi Dağı’ndaki petrolümüz resmen Irak’a doğru akıyor ve başta İngilizler ve ABD bunu biliyor..’ Beşir Yılmaz bugünlerde Silopi’ ye bile zor gider hale gelmiş.

Devlet kamulaştırılacak diye el koyduğu madeni şimdi Turgay Ciner ‘in sahibi olduğu

Park Holding’e devretmiş. Durum böyle olunca, Yılmaz da dava üstüne dava açmış ve yürütmeyi durdurma kararı aldırmış. Eğer tekrar el konulursa AIHM’ YE başvuracakmış.

Kısacası madeninin peşini bırakmıyor ama artık bölgedeki aşiret ağaları da onun peşini bırakmaz hale getirilmiş..Bütün dava tutanakları elimde okudukça dehşete kapılıyorum. Şimdi sıkı durun…

Beşir Yılmaz Başbakan Tayyib Erdoğan’ a bu durum üzerine başvurmuş ve dilekçe vermiş dilekçede aynen şöyle yazıyor..

‘Bürokrasi ve çeteler milletin hak ve hukukunu aramaktan bezdirmiştir. Televizyonda ve basındaki konuşmalarınızda ‘hortumcu çetelerin ve bürokrasinin üstüne gidilecektir diyorsunuz’. Millet buna çok seviniyor. 25 yıldır gasp edilen madenimiz çete ve bürokratların, anayasa, kanunlar ve insan hakları hiçe sayılarak ihale yolu ile peşkeş çekiliyor. Allah’a ve sizin yüksek adaletinize sığınıyorum.’ Beşir Yılmaz devlet tarafından el konulan mallarını ve bunun karşılığında devletin verdiği parayı yazıya eklemiş..

1- 35 km yol yaptım.

2- 500 bin ton hazır çıkarılmış kömürüm var.

3- 3,5 milyon metreküp hafriyat yapılmış.

4- Mazot tankları.

5- Dinamit ambarı.

6- Kantar ve kantar binası.

Resmi olarak bana ait olan ve vergisini ödediği madenimde Bugüne kadar yaptığım işler ve halen bulunan demirbaş ve çıkarılmış maden içinde 5.800..800 TL. (Buna resmen gasp ve devlet terörü denir!)

Beşir Yılmaz Başbakan Erdoğan’a yazdığı dilekçede devam ediyor.

‘Bu para halen bankada duruyor. Buna rağmen Türkiye Kömür İşletmeleri ihaleyi adamlarına ve hortumculara peşkeş çekiyor’

Beşir Yılmaz’ ın bu başvurusuna Başbakan Erdoğan bugüne kadar cevap vermemiş.

Beşir Yılmaz’dan al ve ABD bağlantılı şirketlere ver. Uranyum konusu da bir başka skandal. Güneydoğu resmen petrol deniz i üzerinde ve Türkiye ABD Firmalarının peşinde ‘bize petrol bul’ diye yalvarıyor… İddialar devam ediyor:6 mühendisin kafaları kesildi.

TPIK diye Türkiye Petrolleri’nin kurduğu bir kurum yurt dışına petrol arama işlerine giriyor ve bugüne kadar milyar dolar zarar ediyor.

Beşir Yılmaz diyor ki: ‘Kimin hain kimin işbirlikçi olduğunu anlamak çok kolay!

Eğer bölgede petrol yok ise neden bana petrol çıkartma ruhsatı verilmiyor. Ruhsat verin 800 metreden petrolü çıkartmazsam ben bu ülkeyi terk ederim. MTA yıllar önce sondaj yaptı 480 metrede su bulundu ve ardından delici aletin ucu kırıldığı için sondaja son verildi. Herkes bilir sudan sonra petrol gelir. Biz yerli teknoloji ile 1200 metreye kadar sondaj yapabiliriz kimseye ihtiyacımız yok. İzni versinler siz görün petrol nasıl fışkıracak.

‘ Bu görüşmemizden bir gün sonra Beşir Yılmaz tekrar aradı ve Soma’da görevli bir mühendis ile görüşmemi isteyerek telefon numarasını verdi. Adını burada yazmak istemiyor. Mühendis ile görüşmemde daha da çarpıcı gerçekler çıktı ortaya.

Altı ay kadar önce Cudi dağları eteklerinde bulanan 6 insan iskeletinin ne olduğunu bilip bilmediğimi sordu. Ben de ‘bilmiyorum’ dedim. Mühendis ekledi

‘Bu iskeletler 18 Yıl önce Cudi Dağı’nda kaybolan 6 Türk petrol mühendisinin iskeletleri. Kafaları kesilerek öldürülmüş..’ Dondum kaldım. Ne diyeyim.Kendisi de mühendis olduğu için yalan söylemiyordur diye düşündüm..Ardından devam etti..

‘Vedat Bey Türkiye maden bakımından dünyanın en zengin ülkesi. Siz Ödemiş yakınlarındaki Bozdağ’ın dünyanın en büyük altın rezervi olan dağlarından biri olduğunu biliyor musunuz? 

Ama bu madenleri kimse çıkaramaz. Hatta bu konunun üzerine giden gazeteciler öldürüldü. Uğur Mumcu ve Çetin Emeç’in öldürülmeden kısa bir süre önce bu madenler üzerine gittiğini biliyorsunuz her halde…’ İlgiyle dinledim. O kadar çarpıcı şeyler anlattı ki, yazmaya sayfalar yetmez. İddiaların hepsinin belgeli olduğunu söyleyen bu mühendis, gazete ve televizyon kanallarında hiçbir gazetecinin bu yönde bir haber yapamadığını ve milletin resmen uyutulduğunu örneklerle anlattı. Beşir Yılmaz’a son sözüm ‘ Bana anlattıklarınızı Genelkurmay”a anlatınız mı?’ oldu. Aldığım cevap da aynen şöyle.

‘ Vedat Bey her şeyi belgeleriyle birlikte bir kaç kez askeri büyüklerimize anlattım ama bugüne kadar bir arpa boyu ilerleme kaydedemedik!’. Ne diyeyim, bu milleti korumaya yemin etmiş olanlar utansın!.. Son sözüm: ‘AB ve ABD, PKK”yı boşu boşuna özellikle bu bölgede güçlendirip milletin başına bela etmedi. Bölgeye gelecek barış ortamı Türkiye”yi ekonomik olarak uçuracak gelişmelere gebedir!..’

İlgili olacağını düşündüğünüz herkese yollayın…önemli!!

Not: Noktasına virgülüne dokunulmamıştır…. orjinal kaynak bilinmiyor..