Kategoriler
Aklımdan geçenler Çevre Konuları Deneme Yazıları Kadın ve Erkek Yazıları Kişisel makaleler kompozisyon Psikolojik sorunlar Romansal ezgiler Toplumsal Konular Yazar

DÜŞLERİN MESAFE DUVARLARI █⋑ Bir bardak çay eşliğinde . .

Asker Xeca SêvîBazen diye başlayıp, her defasında bazenleri  sıklaştırıyoruz. ( Lütfen çay eşliğinde başlayın)

Şimdi aynen bu noktadayım.Bazenlere koyduğum düşümü sıksık kuruyorum.

Hadi az cesaret beraber  kuralım bu düşü odaklansak sık sık belki Rabbim gerçeğe dönüştürür mü? Ne tuhaf gözümüzün gördüğü herşeye sahip olmak bir kader ötesi , varla  yok arası hani yıldızları tutmak istek daha mı kolay ne? Olasılık hesapları yaptığınızı inkar etmeyin, yapıyoruz.Hesapsız kitapsız düş bile kuramayız.

Düşlerimizin katili kim?

Sizi paronoyaya sokmayacağım biziz, değişik beyin labirentlerinin yalancı koridorlarınada gerek yok zaten herşey yeterince karışık.Kahrolası mesafeler duvarı örülü her yanımızda hala anşılmadığımı biliyorum.

Israrla devam ediyorum .Mesafe koyuyorum işte yazarken; size okuyan her bir kişiye, hadi mesafeyi aralıyalım biraz; kastım şu diyerek ilk adımı attım ki ziraa okuma engelli bir toplumda şu yazıyı dikkate alırak okumuş olmak bana gösterdiğiniz bir lütuf olsa gerek, hakkınızı helal edin!

Düşlerimiz bize kurduğumuz mesafeler kadar uzak, bu düşün yada isteğin karşılığı ne olursa olsun. Elimizde ki veriler bu düşü kurmak için yeterli ise  bize tahsis edilen akılla buna ulaşmakta o kadar yakın öyleki Rabbim  isteklerimizi bizim elde edebileceğimiz yolların üstüne kurmuş , o yolu göstermiş  muhakkak ona ulaşabileceğimiz yolları verileri önümüze sunmuş.İrademizin eline kalmışız,İRADE   bize herşeyi abartır, zor ve yorucu hatta imkansız gösterek bizim  en miskin yanımızı onure eder. ”ben kim öğretmen olmak kim,- ben kim o sınavı kazanmak kim,- şimdi kalkıp o kadar uğraşıcağımda o evi alıcağım imkansız-, ben bu dili öğrenemem,- o işe beni almazlar, -hayır bu hastalığı yenemem,-bu alışkanlıktan asla  kurtulamam,-ben onu haketmiyorum bile,-bu halimlemi olacak,- yaşım kaç ya olmaz,- ileride başlarım namaza daha  gencim,-benim halim de  kim olsa böyle umutsuz olurdu bu imkanlarla ona sahip olamam,- ”  v.b

SENİ DİĞERLERİNDEN FARKSIZ YAPMAYA BÜTÜN GÜCÜYLE GECE GÜNDÜZ ÇALIŞAN BİR DÜNYADA KENDİN OLARAK KALABİLMEK DÜNYANIN EN ZOR SAVAŞINI VERMEK DEMEKTİR. BU SAVAŞ BİR BAŞLADI MI ARTIK  HİÇ  BİTMEZ !. .

E. E. CUMMİNGS

Hadi İrademizi en güçlü  hale getirelim .Yani çocukluğumuzda ki gibi içimizde tek kişi olsun şu an olduğu gibi üç beş  kişi birden konuşmasın yüzümüz altın da ! Farkında olalım bir taş bir ağaç olarakta yaratılabilirdik,   bize verilen en büyük  değer İNSAN  olmamız ise  İradede bunu en büyük delili ise BİSMİLLAH   diyerek yolun başına geçiyoruz; işte orada ”düşünüz ,hayaliniz, emeliniz” herkesin yol haritası farklı   ama  kudret  sahibi öyle cömert ki;  kaldıramayacağı yükle azık yapıp yola düşürmemiş ,hep bir ferah kapısı açık bırakmış, şimdi yola düşme zamanı  kader denen yüklerimizin üstüne koyduğumuz tüm olumsuz, vesvese veren ve bizi yolumuzun zor imkansız olduğunu düşündüren o şeytani zayıflıktan arınıp, Rahmani kader yükümüzle yola revan olalım,attığımız adımların her mesafe duvarının bir tuğlasını daha düşürdüğünü gördükçe AZİM denen beşeri kudret yol arkadaşımız olacak, o sağlam bir dosttur ! Onun eline sıkıca tutunalım. Sil baştanlara inanmıyorum! Silmeyin sizi bu yola hazırlayan iyi veya kötü yaşanmış tecrübeleri onlar azığınız onlara bakıp doymak var bu yolda,  hadi düşünüze düşün, koşun  .. Bu yolların çukur ve tümsekleri dinlenme yerleriniz öyle görün.

Nasıl bakarsanız öyle gülümser dünya size.( ÇAYINIZI YUDUMLAYIN)

Defaatle( sık sık, defamlı olarak) inancınızı tazeleyin  bu  yol inanç olduğu sürece  yoldur.Yollarınızı kaybetmeyin haritanız ellerizde, iki avuç içinde korkmayın kaldırın haritanızı açın serin tüm ayalarınızı isteyin ve dileyin yürüdüğünüz yolun kolaylığı çabukluğu için” düşünüz ”için dilenin Rabbimiz’den ışığınız  imanınız olsun. Yola düşeni yolda bırakmaz Rabbim . .

Kalkın kalkalım VAKİTTİR!

ve çay için . .

sevda

 

Kategoriler
Güncel Haberler Günlük hayat Kitap Tanitimlari Romansal ezgiler Yazar

“Kadınların Şarkısı”

“Sana evime gel demiyorum, benim uçsuz bucaksız yalnızlığıma gel.”

Afrodisias’ın Kadını

Beni hiç bulaştırmayacaktın!” dediğim kişidir O.

Kimsenin ayak basmadığı bahçede tohumken, aykırılığım yüzünden açmak istemediğim bir dönemde, Cağaloğlu’nun kâğıt kokulu sokaklarında karşılaşmıştım Onunla. Özümde saklanan imgeyi, “Mevsimler Farklıdır” kitabıyla çekip çıkaran kadındı O. Sanki mitolojiden ruhuma uzanan eldi, belki de Afrodit idi. ‘Demek ki, aykırı baharı beklerdi meyveler’ diyerek, ‘hoş geldin’ demiştim Ona.

Sıra dışı bakış açılarıyla ele aldığı aşklar, kullandığı akıcı dil, kitaplarındaki yumuşak romantizm ve içten kahkahası ile Nevra Bucak, beni edebiyata bağlayan isimdir ve “beni hiç bulaştırmayacaktın” demem ondandır.

Yine açmak istemediğim şu günlerde, “Kadınların Şarkısı” ile belirdi Nevra, Eurotas’ın çiçekli kıyılarında, gün batarken. Gözlerimi vişneçürüğü panjurlu, beyaz ahşap evin bahçesindeki menekşenin ardında, Verdi’nin Aida’sını dinlerken bulduğumda, güneş üzerime doğuyordu. Demek istediğim şu ki; Kadınların Şarkısı’nı dinlemeye, hatta yaşamaya çoktan başlamıştım!

Şimdiye kadar okuduğum romanları hissettim, ama yaşayamadım. Romanın içinde bir karakter, cisim olamadım. Fakat Nevra Bucak’ın romanlarını, hissetmenin ötesinde yaşayabildim, içlerine girebildim, kişilere, eşyalara dokunabildim. Bu özelliğiyle Nevra, düşleri ve özlemleri gerçeğe çeviren, sihirli peri gibidir.

Romantizm ve Nevra Bucak

Nevra Bucak’ın kitaplarındaki aşk, hep başkaydı, “mevsimleri farklı”ydı. Cinsellikten, tenden arınmış, sınırı, ucu, kenarı, kıyısı olmayan aşklardı anlattıkları. Özgür, güçlü aşklar… Elbette zarif bir romantizmle birlikte… Kadınların Şarkısı adlı kitabında da, bütün bu özellikleri tekrar yaşadım! Kitap, tam bir Nevra Bucak kitabı olduğunu, beynimin duvarlarına işlediği enfes romantizmiyle kanıtladı.

Nevra Bucak’ı, her zaman “ayaklı romantizm” olarak gördüm. Yüreğinden fışkıran sınırsız (ve eşsiz) romantizm, yazdığı kitaplara incecik dokunuşlarla, adeta bir dantel gibi, özenle işleniyordu. Kaynağını Nevra’nın yüreğinden alan aşk ve romantizm, Kadınların Şarkısı’nda zirveye ulaşıyordu. Yirmi yıldır söylenmeyi bekleyen bu şarkı, kitabın sayfalarından uçarak yüreğime konuyor, orada dans ederek çoğalıyor, usuma, gözlerime, derime ve nihayetinde bütün vücuduma yayılarak, beni “Aşkın Adası”nda, ender bir güzelliğin gülümseyen kıyısına bırakıveriyordu. Ada, bu güzelliğin ortasında sevişen iki yüreğin, sevgi dolu senfonisi eşliğinde yükseliyor ve evrenin sonsuz koyuluğunda bir güneş olarak yerini alıyordu. İşte Kadınların Şarkısı’ndaki “iki kadın yüreği”nin aşkı, böylesine yüksek ve bildiğimiz aşkın ötesinde bir aşktı…

“Erkek Aşk”ın Dayatması

Kadınların Şarkısı’nı anlatan ve bir yazar olan Mine, eski bir soprano ve romanın başkişisi Semiramis’in, Ada’daki yalnızlığına götürüyor bizi. Bu yolculuk esnasında, Mine’nin evli ve çocuklu olan erkek sevgilisi ile yaşadığı “aşklı aşksızlık”a da tanık oluyoruz.

Ada’ya gidip geldikçe, kimseyle görüşmeyen, evden dışarı çıkmayan Semiramis’in dünyasına adım atıyor ve o dünyanın aslında kültür, sevgi, duygu, tutku ve bir o kadar da hüzün dolu olduğunu anlıyoruz.

Mine ve Semiramis arasında oluşan dostluğun gelişimi, bize yaşadığımız aşkların (özellikle de kadın – erkek ilişkilerinde) cinsel temastan öteye geçemediğini kanıtlıyor. Duygudan mahrum, tensel birlikteliklere aşk dediğimizi, aşkı cinsel bir doyum olarak bildiğimizi gösteriyor. Oysa, aşkın teni olur mu? Sınırı, kalıbı, şekli ya da “cinsi” olur mu? Olmadığını ve aşkın gerçekte bir “yürek işi” olduğunu, Mine ve Semiramis arasında giderek tutkuya dönüşen bu nadide dostluktan öğreniyoruz. Öyle bir tutku ki, bu iki yürek birbirine sahip olmak, birbirinde kaybolmak istiyor.

Yürekleri sevişen iki kadındır, Mine ve Semiramis. Bu kutlu törende birbirine değen duygulardır; tutku, saygı, sevgi, hayranlık, hoşgörü, ilgi, merak, paylaşım, bütünleşmek… Çoğu zaman sadece cinselliği yaşatabilen, sanki aşkın cinsel doyumdan ibaretmiş olduğunu dayatan “erkek aşkın” ötesinde bir sevişme Kadınların Şarkısı.

“Sana evime gel demiyorum, benim uçsuz bucaksız yalnızlığıma gel.”

Günümüzün temel sorunlarından birine, sıra dışı bakış açısıyla yaklaşan Nevra Bucak kitabında, çoğu erkeğin, romantizm maskesi altında kadına cinsellikten öte bir şey sunamadığına ve kadını yalnızlaştırdığına dikkat çekerek, kadınların yürek acılarını dile getiriyor. Bu dile geliş, Tagore’dan bir alıntı ile daha kitabın ilk sayfasında okura sunuluyor: “Sana evime gel demiyorum, benim uçsuz bucaksız yalnızlığıma gel.

Nevra Bucak’ın “Mevsimler Farklıdır” ve “Aşkın Kutupları” adlı kitaplarındaki aşkları bambaşkaydı, fakat “Kadınların Şarkısı”ndaki aşk, çok daha başka. Kitap, aşk anlayışımızı yeniden sorgulamamızı sağlıyor… Kitabın dili, yirmi yıldır bekleyen şarap gibi, dudaklardan yüreğe akıveriyor hemen. Kadınların Şarkısı’nı kitaplığımın en değerli kitaplar köşesindeki yerine koyarken, okura da aşkın hüzünle yoğrulduğu bu şarkıya kulak vermesini tavsiye ediyorum.

(Kadınların Şarkısı, Nevra Bucak – Aya Yayınları, 120 s.)

Selçuk ERAT
08 Temmuz 2012, İstanbul
Özgür Kocaeli Gazetesi, 15.07.2012

Kategoriler
Genel Konular Hayat üzerine Romansal ezgiler

FASL-I BAKIŞ !..

                Derin çizgilerle mavi ve tonlarıyla göğün her iz düşüşünü çizip, bıraktım bir kenara bitmemiş fırça darbelerini ve yarım kalan tuali. Günlerden pazardı, eski  pazar açıktı, bana çizdiğim düşlerimi yarım bıraktıracak , yegane sebeplerden biriydi; eski pazar…..

             Çok seviyorduminsan eskilerini o eskilerde toplanmış yüzlerce anının üç beş kuruşa satılması,  acı olduğu kadar  bana heyecanda veriyordu. Apar topar hazırlanıp, hızlı adımlarla çıktım. Bir solukta eski pazardaydım. Uçsuz bucaksız bir satış yeriydi. Her türden ucubenin olduğu, yolları genelde çamurlu, gelişi güzel  dizilmiş tezgahlara,  kermekeşliğinde  hakim olup, her yana etnik bir renk cümbüşüde  yayılmıştı. Bu denli sevmemin nedeniydi belkide bu dağınıklık. Bilinç altıma yerleşmiş salaşlığımı, gün yüzüne ulaştıran tek yerdi. İlk tezgah Emine’nindi. Bu pazara onsuz başlanmazdı. Epeyce ilerlemiş yaşına rağmen,  genç bir erkek kadar güçlüydü. Okuttuğu iki yetimi vardı. Hiç beğenmesemde, illa ki tezgağından bir şey alır pazara öle devam ederdim.

-O tam zamanı yaa nasıl beceriyorsun? Hep aynı saate işe gelir gibi gelmeyi.

-Eee Emine, sende de benim kadar eski merakı olsa, sende uçar adımlarla kimse birşeye     konmadan gelirsin.

-Hadi canım  sende, işim olmasa dünyada son uğrayacağım yer bile olamaz burası, napıcaksın işte ekmek parası…

            Birbirimize bakıp güldük, ve bir iki parça bişey alıp, başka tezgahlara yöneldim.İnsanların egolarıyla bir lego oluşturarak yaşadığı anlamsız düzenden öğle uzaktıki burası, içim çoşuyordu, her adımımda. Her zaman olduğu gibi ne aradığımı bilmeden, çoğu sefer olduğu gibi de elimin boş dönme ihtimalini göz önünde bulundurarak, ilerledim. Dünyada toparladığımız her maddesel şeyin, elden bir gün çıkıp gidecek olması gerçeği, beni hiç bir maddi  olguya tamah, etmemeyi bu pazar yerinde bir kez daha öğretiyordu…

             Eskilerin ahengine kaptırmış yol alırken, telaşla birinin  üstüme doğru koştuğunu gördüm. Bir an paniklememle birlikte,  çantama ansızın yapışmasıyla göz göze geldik. Fakat  çok tuaf bir şey olmuştu. Bu hırsızlık girişimindende,  dünya da eşine zor rastlanan bu pazar yerindende, çok daha tuhaf bir oluşum.  Göz göze geldiğimiz an,  bildiğimiz zaman dilimini alt üst etmiş bir kaç saniyelik bu bakış faslını sanki saatlere yaymıştı. Bu durumu yaşamayan tam olarak ne dediğimi bilemezdi. Biliyordum, emindim, ondada aynı fasıl hakimdi. Elini  usulca çekti. ‘PARDON ‘ dedi.Çantayı azad etti. Aynı hızla koşarak gitti……

           Öyle süprizlerle dolu ki yaşam, yıllardır beklediğini,  üç beş saniyede inanılmaz bir hazla sana  verir yaşam. Hemde en umulmadık en beklenmedik şekilde…Hep derim yaa bilen bilir. ‘  Mucize aramaya gerek yok, en büyük mucize insandır. İnsan varsa geri kalan her şey olağandır. ‘Milyarlarca hücrenin birleşerek ortak  kararla hareket ettiği, yumuşacık bir yapıya sahip olan beynin bu koca hücre ordusuna,  usta bir kumandan gibi hükmettiği, birde ilahi yaratıcının, ruh üfleyip onurlandırdığı insan, mucizenin taa kendisidir…..

           Pazardan eve dönüşümün beşinci gecesiydi. Zavallı bir biçimde ızdırap içindeydim. O bakışlarımızın çarpışması beni, tekrar tekrar o ana götürüyor, üç beş saniyelik faslı bakışı aynı heyecanla bana yaşatıyordu. Pazarı iple çekiyordum…

           İlk defa gittiğim vakitten önce çıkmıştım  pazar yoluna, eskileri görmeden gözlerim, o faslın sahibi gözleri arıyordu. Bu renk cümbüşü bu dağınıklık beni öle zora sokuyor  ve onu görememe ihtimalimi artırdığı için bu salaşlığa ne tuaf  şimdi kızıyordum. Beklentim olmalımıydı? Tekrar hırsızlık için gelirmiydi? Beni tekrar görse ne yapardı? Cevabını bildiğim tek şey, faslı bakıştan onunda kitlenip kaldığı aynı lezzeti aldığıydı. Bedensel  yada nefsi durumun çok ötesinde ruhlarımızın kontağa geçişi  ve ikimizinde bunun farkında olmamız, mümkünmüydü ? Mümkündü ki oldu….

          Bakılabilecek her yere bakındım, yoktu. Ne beklediğimi bile bilmediğim yoktu. Yedi pazar geçti. Beklentisiz iz düşüşüm, yine yoktu. Yada vardı. Bana görünmedi. Ruhumun   kuytularında ki acı dinmiyordu. Doğru bir ruhani aşkla, yanlış kişimiydi, görmeyi tekrar beklediğim? Hayat her şekilde devam ediyordu. On üç koca yıl geçmesine rağmen, bende aynı kalan faslı bakışın o mucizevi tadıydı. Bu faslı bakışın tekrarı kalan yaşantımın  beklentilerinde hep aynı ısrarla olacaktı, fakat daha dingin  bekleyişlerle….

                                ‘ Susupta anlatamadıklarımı büyütüyorum, şimdi içimde’

 

   

Kategoriler
Genel Konular Kadın ve Erkek Yazıları Romansal ezgiler Sevgi ve Ask Dünyası

İki Tekerlek

Hastaydım, hasta olduğumu ilk öğrendiğimde girdim bunalımın son can çekişlerini yaşıyorum şimdi.Düzelmesi gereken psikolojim, iyiden iyiye bozulmuştu . Onca ilacın yanına birde antidepresanlarda eklenmiş, sabaha ilaç sayılarının azalması için uyanan bir adam haline gelmiştim . Ne çok çilem varmış diye iyice kendime acımaya , herşeyden  kendimi soyutlamaya başlamışken . Onla tanıştım.YA NE ÇOK İSTERDİM SEVDİĞİMLE TANIŞTIM – Demeyi , yada sevgilimle ama biz ŞİMDİLİK  ancak dost olduk . Dostluk belki az gelirde, ayrı ayrı bir bütün olduk. Ben hastalığımın, gelişim evrelerinin son hali için doktorumun tavsiyesi üzerine hazırlanmış olan dvd yi almak için doktorumun bağlı olduğu ismi çokta gerekmeyen sağlık  merkezine  gitmiştim; epey gergin ve keyifsiz olmakla beraber, kanserin bu denli arsızca vücuduma yayılmasınıda, kabullenemiyordum. Bu duygu durumlarının altında bir de; gündeme,  hayata, ayak uydurmak,  sorumluluklarımdanda vazgeçmeme imkan olmadığı bir dönemdeydim.Hastayım, bir küçük beldeye gidiyimde, temiz hava bol oksijen,  sağlıklı bir ortam, v.s v.s.   gibi bir lüksüm yoktu. Dedim  ya, dvd yi almaya gitmiştim.  İçeri girdiğimde, ( o ) mesud tebessümüyle beni karşıladı.

-Buyrun hoş geldiniz.

-Teşekkür ederim . Ben Burhan bey ‘in hastasıyım rahatsızlığımla ilgili bir dvd bırakılmış: olacaktı .İsmim  Savaş GÜRALP.

-Hımmm .Ewet bizzat ben aldım. Şurda yukarda biraz beklerseniz?  Arkadaş  gelecek yardımcı olur size ; dedi.   Masasına gömülerek telefon, hasta  takip formu, gibi genel işlerine döndü.Her geçen dakika gözümde büyüyor; sabırsızlığımı, agresif beden dili hal ve hareketlerine çeviriyordu.Parmaklarımla oynuyor, biraz gezinip oturuyor,  dergileri karıştırmadan yerine koyuyor, kısaca iyiden iyiye geriliyordum.

-Yaa hanımefendi, çokta zor olmasa gerek iki dakika kalkıp, benim şu işimi görmeniz ?

– Beyfendi sakin olun lütfen, elbette yardımcı olmak isterim; ses tonunuzu biraz alçaltırmısınız?

– Siz benim sesimi bırakında, bir zahmet çıkın getirin  şu dvd yi….(!)

-Bakın size anlatmaya çalıştığım şey…

Bana anlatmaya çalıştığı şey çok acıydı.Tekerlekli sandalyede oturuyor olduğunu benim pervasız zihniyetimle şimdi dahada bana yaklaşarak, gözüme sokuyordu.Kalbim yerinden çıkacak gibi hissettim, çok acıdı içim. Telafisi zor bir densizlik, yapmıştım.

-Yaa pardon, fark, fark edemedim.Diye mırıldanmaya çalışırken…

Hışımla açılan kapıya yalvaran gözlerle bakarak, içten içe bir oh çektim.-Geldim Nebiye  çok sıra vardı; bekletmedim umarm.

-Beyfendinin, şu yukarda bir dvd si olacaktı.Dolabın anahtarı da sende, üstelik beyfendiyle biraz soğuk savaşta yaptık;  ilgilenemedim kendisiyle pek.Neyseki durumu anlayınca, saolsun anlayış gösterdi.

-Buyrun beyfendi, beklettiğim için kusura bakmayın Allah, acil şifalar wersin.

-Amin. İyi  günler .. Demekten öteye gidemeden; çıktım.Kızıyordum, kendime ama kızıp kendimi örselemekten ziyade, çok büyük bir merak içindeydim . Bu denli güzel bir kız, eve akşam nasıl gidecekti ? Olasılıklar yürüttüm; kafamda çeşit, çeşit hiç bir olasılık beni tatmin etmiyor . Gözümle onun gidişini görmeyi öle çok istiyordum ki… Mesai saatinin bitimine yakalaşık iki saat vardı . Bekleyeceğim ve göreceğim belki ciddi olarak bir  özürde dilerim; dedim;Kendi kendime…..Yaa konuşmasamda olur, şu içimde ki merakı gidersem de yeter.Karşımda ki bayanın, beni bu denli  meraka sürükleyen en büyük  gerekçesi ,sanırım  acımaktan çok bir erkek içgüdüsü  ve müthiş  beğenisiydi. Gözümde ki öfke perdesi aralanınca,  gerçekten çok etkilenmiştim. İçeride onbeş dakika bekleyemeyen ben, şimdi iki saati göze almıştım.Üstelik elime geçicek hiç bir şeyde yoktu; merakımdan öte. Zamanı, tüm azı dişlerimi ağrıtana kadar kendimi sıka sıka bekledim.YA EVLİYSE, EŞİ GELİP ALIYORSA ? fikri beni büsbütün olanaksızlığa sürüklüyordu.Yok canım ne evlisi,  yüzük falan dikkatimi çekmedi; evli olsa anlardım, diyor kendi kendimi tekrar teselli ediyordum.Neyseki o yüzyirmi dakikalık zaman diliminin sonuna gelmiştim.  Ama yoktu!!!

Tam, yirmi iki dakika kırkbeş saniye sonra  çıktı geldi.Öle çekiciydiki….Oturmuş olduğu sandalye onun en rahat yeriymişte, sanki dinleniyormuş gibi alalade bir şekilde  duruyor, her hareketi, arabaya yön vermek için kalkıştığı her tavrı, öğlesine huşu ve sadelikteydiki, sanki onun gerçek ayaklarıydı o ( İKİ TEKERLEK). Az sonra bir bey geldi, beyde denilmez yaa genç bir delikanlı, köşeye sinmiş  merakımla beraber olacakları bekliyor, kalbimin bu amansız  çırpınışını rahatlatmak istiyordum. Caddenin  öbür ucuna kadar kendi imkanıyla gidip, o deikanlının kucağında arabaya binmesi, beni rahatlatmasıyla birlikte ;delikanlının kimliğide beni ,  yeni  varsayımlara ister istemez itiyordu. Gitmişlerdi,  benden habersiz.Yüreğimse,  bir kaç saat önce gördüğü biri için  çırpınıyor,   boğazım acıyla kitleniyordu.Kendine gel ”Savaş ” falan diyip herşeyi arkada bırakıcak  bir tutumun yanından bile geçmiyordum… .

Herkez  gibi  ben,  en iyi beni bilirdim .Daha önce yüreğim hiiç, bu denli bana orda olduğunu, bu kadar hızlı attığını hissettirmemişti. Acıyormuydum ?  dedim .Asla dedi.İçim ………Ben, hastalığımdan başka bişey düşünemezken,  işte yedinci  gündür bu kapıdaydım . O  NUN GİŞİNE BAKAR, DURUR GÖZLERİM. Bazen zalim bir taş takılırda o tekerleklere, gidip  ona kendimi gösteremem .Şimdi topluyorum,  az daha erken gidip yolunda ki tüm taşları,  düzeltiyorum yolun sonuna kadar  bütün engelleri,  bazen- aslında son iki gündür yaptığım; güller ufalıyorum yollara, rüzgar ve hava el verdiğince,  orda kalanlara gözü ilişiyorda, o tebessüm ediyo, bende o tebessümü  çekiyorumm, taaa içimin en ücra köşelerine dek gönderiyordum.

Mübarek bir cuma günüydü.Nöbetimin  dokuzuncu günü, ellerimde; bir tutam tebessüm için aldığım iri yapraklı kırmızı güllerle, mesai saatinden epeyce önce gelerek başlamıştım . Yollarını gül yapraklarıyla donatmaya,  iyiyden iyiye bunu alışkanlık haline getirmiş olmakla beraber, bir gün tanışabilirmiyiz benim sewdiğim olabilirmi? eşim olabilirmi ? Umudunu ve fikrini kuruyor,  manasız önyargılarla bu düşüncelerimden çarçabuk sıyrılıyordum . Çıkış saatine yaklaşık bir saat vardı.Bana ve  ne yaptığıma bakan insanlara aldırmıyor,  bu işi en güzel şekilde yapmaya devam ediyordum , öle kaptırmış olucam ki kendimi, elim sert bir cisme çarparak  ufak bir sıyrıkla kesildi;  eğilmiş başımı kaldırmamla, Nebiye’yle göz göze geldik . Tam anlamıyla aramızda, yarım metreden az vardı; ve tam gözlerimizin  en derinini görebileceğimiz o hassas mesafedeydik,  paniklemiş ne yapacağımı bilemez bir halde  …..

-Şey, merhaba  dedim.O  güzel olağanının çok üstünde ki gülümsemesi,  yumuşak yüz hatlarıyla,  başını biraz şımarıkça sağ tarafına eğdirip…

-Merhaba, dedi. Devam etti konuşmaya,

-Çok merak ediyordum, bu güzel gülleri her gün bu yola ve hatta benim bineceğim aracın son noktasına kadar serip, beni esrarengizce izleyen kişiyi ? Demek, sizdiniz. Ama neden bu incelik, lütfen susmayın,,,,  emin olun kızmadım; bilakis ölede alıştım ki, ilk zamanlar şaşkınlıkla baktığım gülleri, şimdi gözlerim acaba bu günde varmıdır; endişesiyle arar oldu .Muaynehanede ki arkadaşlar bile; her gün kim uğraşır bu işle, diye meraka girdiler.Dün,  sizi gördük arkanızdan,  fakat çarçabuk kayboldunuz .

-Şey,,,, o günkü sabırsız ve kaba davranışım için sizden özür diliyorum.O gün iş çıkışınızda  da bekledim sizi, daha doğrusu o gün bu özürü  dileyecektm. Fakat o kadar ulaşılmaz  geldiniz ki bana,  böle bir yola başladım . Aslında amacım, sizi etkilemek değildi…

-Yaa ölemi ,,, peki neydi amacınız ?

-Sizin,  gülleri görünce yüzünüzde ki o tebessüm… O tebessümü, her gün tazeleyerek yeniden görebilmek..

-Şey, ne diyeceğimi bilemiyorum .Yanlız hangi kadın olursa olsun,  bu durumdan ve bu düşüncenizden ziyadesiyle etkilenir.  Savaş bey’di dimi, yanlış hatırlamıyorsam….Ben de Nebiye..( memnun oldum ).

-İsminizi hiç unutmadım, biliyorum Nebiye hanım, dedim; ve ilk defa ellerimiz ellerimize  değerek tokalaştık, öle heyecanlıydım ki,  terleme ve üşüme arası bir durumda karın ağrılarım başlamıştı; toy çok toy bir çocuk gibi oluyordum onun yanında.Nebiye’nin teklifi üzerine kordon boyunca yürüdük, ben sandalyesini itiyor.O telaşla evdekilere telefonla, güvende ve iyi olduğunu, bir arkadaşıyla  biraz vakit geçirip güvenle evde olacağını anlatıyor, yalvaran ifadelerle onları ikna etmek,  onaylarını almak için uğraşıyordu.Sandalyeyi sürerken onun arkasında olma fikri canımı epeyce sıkmış, yüzünü görme yüz yüze konuşma arzusuyla gözüme ilk kestirdiğim yere  gitme bişeyler içme teklifini yaptım .Kabul etti. İşlerin bu denli iyi olması şu an geldiğimiz durum beni öyle memnun ediyor.İçimi çoşturuyor  şu dakikaların durmasını, zamanın bu günlük aynı adreste kalmasını istiyordum. Şimdi tekrar gözgözeydik öle narin öle yumuşak bir görüntüsü vardıki, çok uzun cümlelerle konuşuyor ,her kelimenin  verdiği ifadeyi tam olarak yaptığı çağrışımı analamaya çalışıyordum . Bana kendini ve genel yaşantısını  ailesini  anlattıktan sonra, benimde paylaştıklarımı can kulağıyla dinliyor, konuşmanın gidiş hatına göre kah gülüyor, kah kaşlarını çatıyor,  kahta hüzünleniyordu. Ama ben en çok şımarık bir çocuk gibi başını omuzuna eğip alttan alttan tebesümlü bakışlarını seviyordum.Benim hastalığımdan bahsetmeye başlamıştık ki; onun kadar hastalığı bir grip, bir basit soğuk algınlığı, nihayi gelip geçici bir durum haline indirgiyenini görmemiştim.Öle umut vericiydiki….

-Genelikle iyi seyreden bir kanserdir, ( TRİOİT  KANSERİ ) yüzde sekseni papiler, yani iyileşebilen kanser türüdür. Savaş,  çok dirençli olmalısın öle umulmaz vakalar, sevgi ve ilgiyle yüksek moralle kendini iyileştirdi ki, senin  şansın öle çok ki onların yanında, demesiyle bana olan bu güvenin bir şefkat duvarı, işinin bir parçası olarak düşünmek, fikri beni çok yaralamıştı.Onun düşünmesini beklediğim fikir  çıkmazlığı, benim üstümde patlak vermiş, beni iyiden iyiye telaşalndırmış ,hatta öfkelendirmişti ve sordum….

-Ne yani şimdi, senin benim yanımda olma sebebin, bana acıdığın yada hasta olduğum için verilmesi gereken bir acıma bültenimi?

-Hayır Savaş,  genelde insanlar bana acır, senin iyileşme umudun bir insanın gripten ölme şansı kadar. Acıtasyon arıyorsan, benim durumumun belli bir yüzdesi bile yok.Lütfen sakin ol, tabiki hastalığının  şu an burda beraber oturmamızla, yüzde yüz bağlantısı var. Fakat, senin düşündüğün gibi bir durumda değil.

Sanırım bu erkeklere has bir durum, acelecilik, kaybetme korkusu,  peşinden öfke patlamaları… Kadınların gözyaşlarıyla anlatmak istediklerini, biz bir sinir harbine yayıyor, acıyan kalbimizi karşı tarafı acıtarak iyileştiriyorduk.” ON BİR AYDIR BERABERDİK” herşeyi konuşuyorduk.Geleceği, geçmişi, gündemi, ben antideprasları çoktan çöpe atmıştım.Bazen öle anlar geliyodu ki, aynı şeyleri aynı anda yüzlerce defa söyliyebiliyorduk.Mutluyduk işte, hemde çok mutluyduk.Sevgimiz artık öle bir boyut değiştirmişti ki,  onun bir adım sonra ne yapacağını yada benim ne tepki vereceğimi, göz ucuyla bakınca anlıyorduk . HEP TEMKİNLİYDİ AŞKA, sevgimiz en üst doruklarında dolu dizgin yürek dolusu yaşanırken, AŞK için  bir gözyaşı damlası kadar umut yoktu…….O kadar çok korkuyordum ki onu kaybetmekten, etrafında dolaşıp kalıyor, o  aşkın asla   yanına yaklaşamıyordum. Bana bunu öyle ustaca empoze etmiştiki, ne biçim, nasıl bir son yaşayacağımızı  düşünmekten kendimi alamıyordum…

Düşlerde sevmek, yaklaştıkça uzaklaşmak, dokunmaya çalışsan; yok olacağını bilmek…

……………………………………………………………………………………………………………………………………………….

Çok iyiydi, durumum; bu hastalık vucudumu terk etmekten başka çaresi kalmadığını anlamış, tasını tarağını toplamaya başlamıştı. Ailem iş arkadaşlarım, herkez şaşıyor,  bu denli hızla iyileşmemi Allah ‘ın bir sınavı olarak telafuz ediyor,  biliyoduk Savaş, bu hastalığı yeneceğini biliyoduk, biliyoduk, sesleri yükseliyordu.Kim ne biliyordu ki; aslında girdiğim bu hummalı durumun,  beni nasıl iyileştirirken,  kalbimi her gün parça parça ettiğini, (NEBİYE) inkar ededem hakkını,  ve Alllah’ın senle bana vermiş olduğu lutfu, ama benle ol, benim ol, sonum ol, eşim ol,  diğer yarım ol,  baktığım yerde hep sen ol, ol ki bileyim, çırpınan yüreğimin dineceğini, ol ki şu yalan dünyada tek gerçeğim sen olduğunu…

-Geç çıktın  bu gün ,Nebiye ne oldu?

-Sorma  Savaş,  işten ayrıldım bu gün,

-Ne, neden  ama nasıl ?

-Biliyorsun kardeşimin tayinini bekliyoduk,

-E,  evet

-Kardeşimin tayini çıktı, fakat çok az süremiz var. Hemen göreve çağırıyorlar, ailece gidiceğimizi sana söylemiştim.Biliyorsun ki abimi doğuda şehit verdik.Annem ikinci bir acıya dayanamaz, çocukları nereye biz hepimiz  şimdilik oraya,  kardeşimin belli bir  düzeni olsun belki,  belki dönebiliriz…

-Ne belki? Ya aklım almıyor . Kardeşinin düzeni  olacak belki ama ya sizin düzeniniz, senin işin, bir kişi için üç ayrı düzen bozuluyor, mantıklımı bu sence?

-Koşulsuz sevgide mantık varmıdır ? Biz mantık aramıyoruz Savaş, biz birbirimiz için yaşıyoruz.Ne olur bu kadar dramatize etme olayı .Hadi çok özlersek,  uçak diye bir icaad var ; atlar gelirsin.Benim durumum malum  elimde olsa bende sana gelirim demek isterdim, ama off yorma beni ….

-Yine olayı ne kadar basit ve yalın hale getirdin Nebiye,  biz ne olacağız peki, ne ne olacak yani mektuplaşacakmıyız.Bumu, yoo tabi canım  msn de icaat edildi;  ordanda  konuşuruz.

-Kırıcı oluyosun  Savaş, ne yapabilirim.Gittiğim yerde benim için hayat çok daha zor, belki nefes bile alamıyacağım .YOLUNDAN TRAFİĞİNE, KALDIRIMINA, BULABİLECEĞİM ( TABİİ BULURSAM ) İŞİNE KADAR, HERŞEY ÇOK DAHA ZOR BİR METROPOLDEN BİR TAŞRAYA GİDİYORUM İKİ TEKERLEKLE(!) Kendini  düşünüp bencillik yapacağına, benim penceremden bak lütfen…

Derin bir sesizlik olmuştu, ilk defa sesi yükseliyordu.Nebiye,   ilk defa bağırıyordu.Bu çığlıkların arkası ağlamaklı bir ses tonuna bırakmıştı kendini…Sustum, öle öle acıyodu ki içim çaresizdim. Allah tan tek dilek hakkım olsa onun gitmemesini isterdim.Ne yapabilirdim . Peşinden gitsem hangi sıfatla olacaktı bu? Nebiye ışığım , güneşim, gitme: sensiz kalırsam küflenir ruhum, zindanlara dönerim. Aşkı hangi dilden anlatsam sana, burda benimle kalman gerektiğini, yüzlerce tebessüm var daha sana öğreteceğim desem, yok sen anlamak istediğin gibi anlayacaksın  aşkı, benim hissetiğim gibi bir gönül  lugatı yok, eyy sevgili ki sana aynı duygu durumunu hissettirsin.

-Ne daldın Savaş, bak yine hızlı sürüyosun . Dur, gel yanıma derinlerdesin yine, ne olur yapma dostum yaa dünyanın sonu değil ki.Tekrar görüşeceğiz elbet, bak bu son saatlerimiz, herkezden önce seninleyim işte, ilk senle vedalaşıyorum… Şu kısacık zamanımızı  susarak mı  geçireceğiz?

-Susmasam ne olacak,  karşımda yüreğimle muattap biri olmadıktan sonra? Kelimelerimi büyütsem de içimde, kalıp kocadıktan sonra ne olacak ? Tüm benliğimi sarmışken ruhun,  bakıpta görmeyen gözlerin ne olacak? Yama falanda tutmaz bu gönül,  sen bunu bilsen bilmesen ne olacak?

-Ne olur,  Savaş yeter (!) Defalarca sana söledim.Hayatıma giren asla olmayacak, kimsenin hayatını  kahrolası İKİ TEKERLEK üzerine hapis edemem, dedim . Neden beni anlamıyorsun.Yoruyorsun…

-Hayır  Nebiye, hayır, benim hayatım senin gelişinle mana buldu, gidişinle aynı manasızlığa dönecek, şimdi ne olur ilk ve son kez soruyorum sana,  tüm önyargılarından kurtulsun için, çok ama çok rahat  cevap vermeni istiyorum. Biliyorum, zaman ve mekan uygun değil mucizevi bir tebessüm de  hazırda yok, ama hani küçücük bir ışık  bir damla umut  istiyorum senden.

– Söle  Savaş (!)

– BENİM TÜM KALAN HAYATIMI SENİN ( İKİ TEKERLEĞİNE )VERMEK, VE O TEKERLEKLERİN TAŞIDIĞI  YAŞAM  SEVİNCİMLE, NEBİYEM’LE, SENLE,,,,,,,,,,,,,’ EVLENMEK’ ,,,,,,,,İSTİYORUM…..

,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,

-BİLİYORDUM CANIM, BU İKİ TEKERLEKLERİ NE DENLİ SEVDİĞİNİ, HİÇ BIKMADAN USANMADAN  BU YANLIZ KİMSESİZ BENİ,  MUTLU ETME HEVESİNİ,ÇOK DİRENDİM SANA,  ÇOK DİRENDİM  BU AŞKA, NE ACIMASIZ  DİYETLER ÖDETTİM  KALBİME, HAKKIN YOK SEVME SEVME DİYE BAĞIRDIM. HER GİDİŞİNİNİN ARDINDAN SESİZCE ÇIĞLIKLAR ATTIM.SEVİYORUM SENİ, SEVİYORUM DİYE KAÇ ŞARKI YAZDIM,  KAÇ  DİLLENDİRİLMEMİŞ BESTE YAPTIM…. BEN BİR GARİP MALUBUM. ŞİMDİ  SIMSIKI TUTTUĞUN ŞU İKİ TEKERLEKLİ ARABA GİBİ, TUTTACAKSAN YÜREĞİMİ,,,,,,,,,,

                                              _______    EVET’ SAVAŞ’ EVET ______

Kategoriler
Günlük hayat Romansal ezgiler

Kriz ve “Biz”

Medeniyetler iki sütun üzerinde yükselir: Süngü ve Açlık.

 

Dolandırıcılarla namussuzların gönlüne göre bir düzen.

 

Hakim-i Mutlak: Para

 

Salnameleri kanla yazılı medeniyetin münasebetleri yalan üzerine müesses:

 

Yalan, Kin ve Kalleşlik.

 

Medeni insan içtimaî bir yılandır, nezaket ve terbiye icabı yalancı olmak zorunda.

 

Medeniyet üçkağıtçılara saraylar yaptırır, dahilere kümes. (Charles Fourier)

 

 

 

Yeni bir dünya kuruluyor; “Biz” bu yeni dünyada “Biz” olarak kalabilecek miyiz?

Soğuk Savaş’ın bitişi yeni bir yüzyılın milâdı olarak kabul edilse de, 11 Eylül’le birlikte küresel sistemin girdiği “dönemeç” bir türlü aşılamıyor. Ne Berlin Duvarı, ne İkiz Kuleler-Pentagon saldırıları ve ne de finans-kapital’in yaşattığı “Büyük Buhran” tam olarak tanımlamıyor geçiş sürecini. Ya bölüşerek uzlaşılacak ya uzlaşılıp bölüşülecek; ya da topyekûn bir “kıyamet” bekliyor hepimizi. Çinlilerin beddualarını tam anlamıyla karşılayan bir “ara dönem”deyiz:

 

“Allah seni, değişim zamanlarında yaşatsın..”

Saint Simon târihi “organik çağlar” ve “kritik çağlar” diye sınıflandırır. Soğuk Savaş gibi dondurulmuş organik dönemin akabinde bâkiye kalan “kritik zamanlar”dayız. Ama “Biz”im için, Tanzimat’ın biteviye tekrarında ihmal edilebilir standart sapmalar hepsi de: Devrim, karşı devrim, vesâyet, sivillik… emperyalizm hâriç. Ne “tanzim” edebildiler ne de biz “ıslah” olduk; “ferman”larla.

Ve yeniden târihin zembereği her saat başı uyardı hepimizi; “güneş altında değişen bir şey yok”:

 

İhtiraslar ve aldanılmışlık…ve tabiî dudaklarımızda bozgunların ekşimsi tadı.

Doğuştan gelen imtiyazlara karşı “Fransız İhtilâli”, servetten kaynaklanan eşitsizliklere karşı “sosyalizm”, zamanın atâletine karşı “aydınlanmayı” dayatan Burjuvazi Batı’nın önünde yine ve yeniden kaziye-i muhkem.

 

Evet Batı’nın, Doğu sâdece seyirci ya da iyi ihtimalle “oyuncu”:

 

Kendisi nâmına işlenen cinayetlerden sorumlu tutulması dışında, bu “insanlık krizi”ne ciddî katkısı olduğu düşünülemez. Kapitalizm onun kurgusu değildi; her ne kadar acar müteahhitler ordusu neşet etse de, bu topraklarda hâlâ “kapitalleştirilemeyen” damar var kalmaya devâm ediyor…

 

“Tiki-tak…makinalaşmak…istiyorum!

 

Doğu’nun Limanları”: Doğu uyanmazsa, Batı uyuyamayacak..
Değişmeyen sâdece, değişemeyenlerin kaderi; “medeniyet, iki buzul arasındaki bir dönem..”

Ama denklemin sabiteleri dışında “değişen faktör”ler de “sonucu” etkileyecek kıvamda: Ne kiliselerde Hz.Meryem’in sütü kaldı ve ne de sâdece karanlık katedrallerde dualar mırıldanarak mümin olunabiliyor…Ne “islâm kardeşliği” rüyâsı reel politiğin çarkları arasında ezilmekten kendini koruyabildi, ne de“paranın imanı”ndan “imanın parası” ayrışabildi.. Artık “mutluluk” ücrâ bir manastırın dehlizlerinde ya da “eğri odunun dâhi giremeyeceği” tekkelerde fidelenmiyor. Hayatın tüm “realitesi”nin çıplak omuzları, “din”in uyuşturucu şalıyla örtülüyor; ve “televizyon programları”nın. Ama soru çok basit: “Allah’a mı paraya mı tapıyorsunuz?

“Fikir adamları ya delirirler, ya intihar ederler, ya da kaçarlar….” demiş Marx.

 

Nasıl ki bireylerin kendilerine özgü hâtıraları, acıları, refleksleri ve hâfızaları varsa “millet”in ve en genel anlamıyla “devlet”in de var: Birkaç yıl içerisinde, yönettiği topraklara pasaportla girmek zorunda kalmanın getirdiği travmalarla kurulmuştu “Cumhuriyetimiz.”

Son yüz yıldır yaşadıklarımız da, ya delilik, ya bir intihar ya da çoğu zaman kaçış…

 

33 yıllık istibdat bir “delilik”ti, 1908’le başlayıp Çeğen köyü sırtlarında biten “hürriyet dâvâsı” bir kaçış…1838 Ticaret Anlaşması ve 1980’de bir “intihar”dı;12 Eylül’ün hediyesi de: “toprak, zindan ve sürgün”… ve “devlet”in önce kendi çocuklarını öldürüp sonra intiharı; bıraktığı mektup: “Ölümümden kimse mes’ul değildir…Özalizm’e iyi bakın.”

Yaratan’ın eserini tahrip eden insan da Yaratan’ın eseri değil mi? Güzel, güzel’i nasıl bozar? Belli ki şuuraltında konuşan, “ilk günâh” masalı. Yedi canlı bir masal bu. Calvin ahlâkı bu masala dayanıyor; kapitalizm, Calvin ahlâkına. (Cemil Meriç)

Evet “Biz”

İdrâkimize giydirilen “deli gömleği”ni çıkartıyoruz derken; başka bir “-izm”in şefkatli kollarında teslimiyeti mi yaşayacağız? Ya kralın sâdık kulu kalmak ya da sadâret’in becerikli haini olmak mı kaderimiz? Ya yurtta statüko diyeceğiz ya da cihanda NATO mu? Meşrûiyetimizi ve muafiyetimizi ya “ulusal güvenlik”ten ya da “sivil emperyalizm”den mi alacağız?

 

Üçüncü yol: “Yalnızlık…” mı?

Sahi “Biz” kimdik?

Köyü yakılan bir Kürt çocuğu muyduk?

 

Ya da Türkiye’yi paylaşamayıp birkaç metrekarelik hücreleri paylaşan Sivaslı ve Çorumlu “karşıt grup”ların yağız delikanlıları mıydık: sevgiliye yazılan bir “Son Mektup” ya da çaresiz bir “Son Bakış” mı?

Âliya’mıydık Mostar’da yoksa hem de Che Guevara ile “Latin Amerika’nın kesik damarları” mı?

Bir demet gözyaşı mıydık, Iraklı milyonlarca yetimin maviş gözlerinden süzülen?

Kriz “Biz”im değil de, “Batı’nın” ise; bu “travma” neyin nesi?

Ki bunun bir travma olduğunun farkında olmamak gibi büyük bir travmanın tam ortasında…

Kategoriler
Romansal ezgiler

Arap Baharı

Bugün duyduğumuz güvenlik içinde olma hissi, Allah’tan değil Batı’dan kaynaklanıyor. Allah’a inanacağımıza kâfirlere inanmaya başladık… Irak’ın Baasçıları birkaç saatlik düşmanımızdır. Ama Roma… Allah’a inanan, Batı’dan korkmayan ve Batı’ya hayranlık duymayan bir kuşak yetiştirmeliyiz.”
( Sefer El-Havail / Mekke Üniversitesi Eski Dekanı)

İbn Haldûn “içtimâî hadiselerde tesadüfe yer yoktur” der..

Yâni kısaca:

 

“Kutsal yerler boşluk kaldırmaz ve târihte atlama yoktur”.

“Arap Baharı”nın Tunuslu bir gencin kendini yakmasıyla başlaması ne hazindi; asırlar önce Doğu’nun mağrur hüznü Haldûn’un “bu topraklar” için “yanarken” Doğu’nun umûrunda olmaması, ne kadar da hazindi.. Ya Tunuslu Hayreddin’i anlayamayan “Yıldız Sarayı”nın yaşadığı ve “yaşattığı” trajedilere ne demeli?

 

“Devlet Baba”mı dediniz?

 

Batsın tüm “Karamazof Baba”lar…

“Ortaçağ Karanlığı”nda Batı karanlık katedrallerde kendisine bir “ışık” ararken, Meriç’in tâbiriyle Haldûn “Kendi Semasında Tek Yıldız: Ortaçağın karanlık gecesinde muhteşem ve münzevî bir yıldızı” olarak parlayıp durmuştu…Doğu “neyi kaybetmişti”, farkında mıydı? Keşke “kaybettiği”nin farkında olabilseydi, öncesinde..

 

Bir “tesadüf”müydü? Ya da “ilâhi bir lâtife”: Haldûn’un doğduğu topraklar bir “bahar”ın “mukaddime”si olmuştu ve İslâm dünyasının ilk anayasasının mimarı Hayreddin Paşa’nın âşiyanında yeşermişti bir “umut”..

Bahar” derken; çok iddialı bir tâbir olduğu muhakkak; demokrasi, insan hakları, serbest piyasa gibi malûm kelimeler cangılı… Hepsi de bir sınıfın çıkarları için uydurulan yalanlar, koca bir yalan.

Küresel sistem bu “bahar”ın neresinde? Tutunmaya çalışıyor, “bir kanadı”.. Diğer kanadı “yeni bir dünya” kurmanın peşinde: Sonu “tek tip insan”la bitecek bir büyük “proje”yle malûl.. Zaten topu, topu iki kanadı var: biri “arslan” oldu hep, diğeri “tilki”liğiyle sempatik… Biri “demokrat” diğeri “cumhuriyet”çi: 2008’de Bush’la İsrail Meclisi Knesset’te “Shalom” çekti, 2009’da Obama ile Mısır Meclisi’nde “EsselâmûAleykûm”le cevap verdi… Her ikisi de “aynı şey”di: “Barış”.

Finans-Kapital ve konvansiyonel güçler kendi içindeki çelişkileri “bu topraklara” da taşıdı, taşıyor. Ama en az yüzyıllık birikmiş bir “öfke patlaması”nı da sâdece “emperyalizmin desteğiyle” açıklamak,  her şeyden önce târihin zembereğine ters..

Ama belki de ikisi de doğru: Ve küresel sistem boşluk bırakmak istiyor ve ne de “bu millet”in târihinde atlamalar kendisine hayat bulabiliyor uzun süre… Saddam, Kaddafi, Esad: bir büyük “Doğu Medeniyeti”nin yokluğundan istifâde edip doldurulan “atlama” dönemiydi hepsi de: Bitti.. bitiyor…

Osmanlı’yı ne birkaç maceracı subay yıkmıştı ve ne de iç-dış-düş güçleri; yenilgi: askerî-tarım düzeninin sanayi devrimine direnememesi..Bugün “dâvâ” daha karışık: Ucundan köşesinden sanayileşmenin tadını çıkarırken, finans-kapitale her şeyi teslim etmek…Fabrika sahibi mi “mülk”ün sahibi, yoksa fabrikanın “parasını koruyan” finans mı “sahip”.

Ve C.Meriç: “Her şeyden önce usta bir borçlandırma sistemi ihdas edildi. Böylece Batı Avrupa ülkeleri dünyayı diledikleri gibi sömürebildiler. Dünya milletleri iki zıd kutba ayrıldılar: Borç verenler, borçlular. Parayı dağıtan, milletlerarası sermayenin tem­silcisi üç beş banka. “

Ve yine C.Meriç: “Kendimize dönmek, bir mânâda, İbn Haldûn’a dönmektir.”

Evet, tam da oradayız: “Birkaç saatlik düşman” yenildi…

 

Peki Roma?

Tahrir meydanındaki “büyük cenk”ten sonra, asıl büyük savaşı “nefislerimize sinen Roma” ile yapmaya hazır mıyız?

Üzerimizdeki “Batı Libası”nı çıkartırken, idrakimize giydirilen bir “deli gömleği”ne dönüşmeye başlayan “Sivillik Libası”yla “bayram” kutlamamızı kimse beklemesin!..

‘Vehhabi Biraderler’e, İngilizlere karşı çıkarlarsa İngilizlerin uçaklarıyla bomba atacaklarını söylerler.

Vehhabi Biraderler’in lideri “Bu uçaklar Allah’tan daha mı yüksekten uçar?” diye sorar ve “Allah’ın daha yüksekte olduğu” cevabını aldığında şöyle karşılık verir:

“Allah’tan daha yüksekte uçmuyorlarsa güzel. Biz inananlarız, Allah da bizi korur!”.

Kategoriler
Günlük hayat Kişisel makaleler Romansal ezgiler

“Kör..”

Tren garının sabah sessizliğini bozan aykırı bir ses: “Bana yolu gösterir misiniz? Eğer gösterirseniz size 50 Ruble veririm”.

Kayıtsızlık, herkes gibi bende de…

 

Ne yapabilirim?” diye kısa bir düşünce; her ihtimalin geldiği ama “kör” olduğunu bir türlü tahmin edemediğim bir “kayıtsızlık”.

Elime tutuşturulan tren biletinin vakti yirmi dakika sonrasını gösteriyor. Ama hiç bilmediğim bir tren garında olduğumdan erkenden gidip keşfetme “dürtü”süyle ayrılmak zorunda kalış; kulaklarımda çaresizliğin buruk sesini bâkiye bırakarak.

Ve kahrolası treni bulup kalkış saatini bekleyiş; kendini günün ilk ışıklarının dinginliğine bırakarak…

Rusya’nın öbür ucuna hasret”leri götüren rayları trenlerin ezip geçmesi; tıpkı o “çaresiz ses”in kalabalıkların vahşetiyle ezilmesi gibi..

Kalkışa birkaç dakika kala kapının birden açılması ve yine “o tanıdık ses”.

Bu sefer daha gür çıkıyor: “Çok teşekkür ederim..”

“Bir şey değil” diyor genç adam ayrılırken ; yerine yerleştiriyor kadını, benim iki sıra arkama, çıkışı kolay olsun diye kapının hemen yanına..

Zihnimin bir yerine kazıdığım o ses tonunun sahibini görmek için geriye dönüp bakıyorum. Kendi kendine bir şeyler söyleniyor birkaç dakika… Ve sonra “sükût”…

 

İnsanlığın derin sükûtundan daha mı derin; değil..

 

Belli ki çok yorgun ve uykuya dalıyor hemen.

Üç saatlik bir tren yolculuğu… Ve “son durağa” yaklaşıyoruz..

 

Aynı “son”da ineceğiz..

 

Bekleme salonunda duyduğum tonuyla o “çaresiz ses” yeniden yankılanmaya başlıyor; “Geldik değil mi durağa? Bana yardımcı olur musunuz? Kapıyı açar mısınız ben inerken? 50 Ruble veririm…”

Dönüp bakıyorum sürekli; “Tamam ben seni indireceğim..” diyorum içimden… Ama kapının yakınlarına “insan”lar yaklaştığından, bir şey de diyemeden öyle bekliyorum, onlardan birisi “ses verir” diye.

Sağ yanımdaki koltukta oturan genç bir kız yolculuk boyunca, okuduğu kitabı birkaç dakikalığına kapatıp dinlendiği zamanlarda, o da birkaç sıra arkadaki “ses”in sahibini kontrol ediyor… Göz göze geliyoruz; “kimse yardım etmese bile, biz çıkartırız” diyerek “sözleşiyoruz” sanki..

Tam karşımda ise bir başka “kitabı” okuyan orta yaşlarda bir kadın; suratındaki ciddiyet, okuduğu “kutsal”ın hangi bâbından geliyor bilmiyorum; ama “kayıtsızlığa” yabancı değilim, böyle buyurmadı mı: “Tanrı’yı Sev Dilediğini Yap!”

 

Kendisini oradaki herkesten soyutlayan bu “gören” kadın, tam karşısındaki “kör” bir kadına da sadece bir kez bakıyor, o da sesini ilk kez duyduğunda “ne olduğunu anlamak” için; baktığında görmüş müydü gerçekten, “bakmak” ve “görmek” ve “kör“…

 

Vinci’nin ölürken duyduğu büyük ıstırâbı arıyordu belki tozlu sayfaların arasında:

 

Eserlerim kim bilir benden sonra ne budalalar yetiştirecek.

 

Ve anons: Artık son durak…

Karşımdaki “ciddiyet” sert bir manevrayla kalkıyor ve kendisine iki sıra yakın olan kapıya değil, vagonun diğer kapısına yöneliyor.. Belli ki “bulaşmak” istemiyor; “İlk günah”ın ayıbıyla malûl donuk yüzünü, bir daha hatırlamamak üzere hâfızamdan siliyorum.

Sağ tarafımda oturan kızla yeniden göz göze geliyoruz; “Bana yardım eder misiniz? 50 Ruble vereceğim” sözlerine kayıtsız onlarca kişi ayrılıyor ve sadece üçümüz kalıyoruz vagonda…

Kapıyı genç kız açıyor; ben kadını tutuyorum ve yaklaşık bir metreye üç tane merdiven basamağı yerleştirebilen “Rus Aklı”nın ürünü vagondan indiriyoruz kadını..

Âniden elimi bırakmak istiyor: “Durun… Size para vereceğim.. 100 Ruble” diyor. Belli ki iki ile çarpmış “yevmiye”yi..

Genç kızla gülüşüyoruz.. ve O, “Siz gidersiniz değil mi?” diyor nazikçe; ve gidiyor… Giderim, diyorum ardından, sen “git”

Yaşlı kadın bir elinde çantası diğer eliyle bana tutunarak yürümeye çalışıyor; “Neredeyiz tam olarak? Ben öncelikle tuvalete gitmek istiyorum” diyor…

 

Çok az kaldı diyorum; birkaç yüz metre yürüyeceğiz, birkaç raydan geçeceğiz, birkaç tümseğe çıkacağız diyemiyorum, az kaldı..

 

Ama o yolu benden daha iyi biliyor sanki; “Şimdi raydan geçeceğiz” dediğimde nerde tümsek olduğunu ben söylemeden zaten tahmin edebiliyor..

İstediği yere geliyoruz, kapının önünde bırakıyorum..

Görevli kadına “Lütfen yardımcı olur musunuz? Görmüyor” diyorum.

O her şeyi biliyor” diyor.

Kalabalıkların şaşkın bakışları arasında getirdiğim “kör” kadını orada bırakıp “kalabalık”ların arasına dalarken ardımdan bağırıyor:

 

“Çok teşekkür ederim..”

“Bir şey değil” diyorum içimden, “Her şeyi bilen kör kadın”a..

“Bir şey değil..”
 

Ve gökyüzü, güneş ışıklarının tüm “gören”ler için aydınlattığı mahya ile şenleniyor:

Domuzları kutsal kitaplarla besledim ve itleri kalbimle.”