Kategoriler
Güncel Haberler Günlük hayat Hayat üzerine Kitap Tanitimlari kompozisyon Makale Yazıları - Yarışma Milli Görüş Müzeler Türkiye üzerine

Sis Perdesi 2. Bölüm

 

“Osmanlı’ya iki kıta üzerinde hükmetmek yetmez! Zirâ i’lâ-yı kelimetullâh azmi ”””’iki kıtaya sığmayacak kadar büyük bir davadır.”””’ Selçuklu’nun vârisi (mirasçısı) biz olduğumuz gibi Roma’nın (Avrupa’nın) vârisi de biziz!..”

ORHAN GAZİ

Önce  1. Bölümü Okumak İstiyorsanız Tıklayınız…

İngilizceyi Amerikan aksanıyla konuşan kalın sesli bir adam içeri girerek:

”Sakin ol Pars” dedi.

Silahı indirmediğimi görünce:

Silahını indir.Seninle konuşmaya geldim?” diye ekledi.

Silahımı daha sağlam tuttum ve :

”Biz Türklerde bir gelenek vardır.Sayın Steve eğer bir silahı çıkarırsan o silahla ateş etmeden yerine koyamassın” dedim.

Soğuk kanlılıkla :

” Siz Türkleri ve geleneklerinizi severiz.Zaten bunun için buradayım.” dedi.

Silahı ateşlemek için tetiği çektim ve salondaki tek nesne olan vazoyu vurdum.O ise hiç etkilenmemiş gibi anlatmaya devam etti ve masanın diğer tarafındaki koltuğa oturdu.Ben ise biraz önce öldürdüğüm adamın oturduğu tarafa oturdum.Ayaklarımın altında ceset varken:

” Siz Türklerin yanlış kararlar vermesini istemem.” dedi. ” Sizler bizim elli yılı aşkındır ortağımızsınız. ” diyerek devam etti.

Sözünü kestim ve :

” Hayır.Yanılıyorsun sayın Amerikan Büyükelçisi Bay Steve, sizlerle biz değil darbeciler dostu.Hemde 50 yıldır değil, 1960’dan beri tam tamına 53 yıl oldu.”  dedim.

” Bana kısaca Steve diye bilirsin Pars.Ayrıca artık sizinlede dostuz.Ülkenin başına getirdiklerimiz hiçbir zaman halkın sesi olamadılar.Türkiye’de halk hep büyümek, güçlenmek, dünyaya söz geçirmek istedi.Bizde halkı uyutamayacağımızı anlayınca Türkiye’yi bölgenin gücü yapacak bir strateji hazırladık.Halkın seçtiği kişilerde bizim bu fikrimize uygun kişiler çıkınca anlaşmamız olmadı.Zaten okçular anlatmıştır bu bilgileri sana.Onlara geçmişte yaptığımız darbeleri de anlatmıştır.”  dedi.

” Evet anlattılar tarihimizi.Fakat onlar Amerika’dan vergi aldıkları günleride anlattılar.İngiltere Kralının Padişah ve Parslarımaza yazdıkları yalakalık amaçlı mektuplarıda anlattılar.” dedim.

” Tamam, iyi anlatmışlar.Bunlar sıradan konular.Sana asıl Osmanlı-Amerikan ilişkilerini anlatmamışlardır.Neden CİA’deki Türk üyelerin gizli üye olduğundan bahsetmemişlerdir.Neden Amerikan Ağının Başkanının Son Osmanlı Halefi olduğundanda bahsetmemişlerdir.Orhan Gazi’nin hazırladığı ve tüm padişahların kullandığı Padişah Mühüreti’nin orjinalının kayıp olarak bilinmesinin nedeni ne onu anlattılar mı ?” dedi

 ” Çalışmadığım yerlerden sordunuz.” dedim.Meraklı bir şekilde.

” Anlatmazlar tabi.Bir dönem birçok kişiye anlatıldı.Türkiyede birçok gazeteciyi bundan dolayı öldürdük. En son şifre Papa’ya gitti.Bizde Mehmet Ali Ağca’yı tekrar işe aldık.Biz bunu yaparken Okçular’da bize yardım ettiler.Çünkü bunları kimse bilmemeliydi.” dedi ve durdu. ” Bunları bugün yarın öğrenirsin” dedi.Ayağa kalktı ve dışarı çıktı.

Ben mola aldığını düşünürken gelen araba sesleri ile gittiğini anladım.İlginç bir gün olmaya dcevam ediyordu.Ne için gelmiştim neler neler olmuştu.Ortam çok sessizdi.Fırtına öncesi sessizlik diye tanımlayacaktım ama benim için fırtına zaten kopmuştu.Dışarıdan bir helikopter sesi duydum ve arkasındanda helikopterin Toplantı salonunun olduğu binanın önüne indiğini farkettim.Güneş ışığının dolu olduğu bu salondan hızlı adımlarla çıktım.Koridorlarda kimseler yoktu.Koridoru hızlı adımlarla geçmiştim.

Dışarı çıktığımda helikopter karşıdaydı ve kapısı açıktı.Benim için açık olduğunu anladım.Hızlı adımlarla helikoptere doğru ilerledim.Tam bir iki adım kalmışken, salon tarafından patlama sesi geldi.Hemen arkama döndüm.Salon alev alev yanıyordu.O an uzakta bir adamın elinde roket atar olduğunu gördüm.Ben ona bakarken roketatarı yere koydu ve pantolonunun arkasına elini uzattı.Yarı otomatik tekli silahını çıkardı.

 

2. Bölüm Sonu.

 

 

 1. Bölüm Okumak İsteyenler Tıklasın.

Kategoriler
Güncel Haberler Günlük hayat Makale Yazıları - Yarışma Mutluluk anlarımız

Makale yarışması için geri sayım başladı! – [2013]

Merhaba kullanıcılarımız ve yazar arkadaşlar. Çok uzun bir süre önce makale yarışması düzenledikten sonra bunun 2. si için en uygun zamanı bekliyordum. İlk yarışmadan birçok tecrübe edindiğimide eklemek istiyorum. Son yarışmamız ilkinden çok farklı olacak ve sadece makale türüne değil, teknik, bilimsel, deneme, kişisel, yardım, haber v.s gibi birden fazla alt kategori içinde yazı gönderilebilecek. Böylece tek tür makale yarışması yerine çoklu makale yarışması tertipleyeceğiz.

İlkinde olduğu gibi bu yarışmamızda da dereceye girenler için ödüller vermeyi düşünüyorum. Bunun için henüz bir çalışma başlatmadık ancak sponsor arayışımız devam edecek. Tabi yarışmanın amacı ödüller değil, kaliteli içeriklerin ve yazarların farkedilmesi, dereceye giremeyen yazarlarımızında jürinin eleştirilerine göre kendilerini geliştirmesi, zaten iyi olan kalemlerini dahada güçlendirmesi olacaktır.

Bu duyuru ile yarışma için ön hazırlığın başladığını, görev almak isteyen yazarlarımızında bu süreçde bize katılabileceğini haber vermek istiyorum.

Geri sayım başlarken değişebileceğini unutmamanızı istiyorum bir kaç kuralımız olacak:

  • Sitemizdeki her üye ve yazar, editör bu yarışmaya katılabilecekler.
  • Juri ekibi, sitemizle okuyucu konumu haricinde, işi olmayan kişilerden oluşacak.
  • Belirli kategoriler hazırlanıp, gelen yazıları kategorize ederek değerlendirmeye alacağız.
  • Her kategori için derecelendirme sırası olacak.
  • Jüri oylaması için ilk yarışmadaki gibi bir algoritma kullanılacak ( yada benzeri olabilir)

Şuanda ön hazırlık dönemindeyiz, kesin olarak başlama tarihi konusunda net bir bilgi yok. Ancak yazarlarımız yada gelecek öneri ve yorumlara göre bu sürece daha aktif ve canlı olabilir.

Hediyeler konusunda ise tereddütlerim mevcut, birden fazla kategori ve herkategori için derecelendirme söz konusu olacağı için kategorilere özel sponsorların olması gerekecek. Sadece tek birinci olmayacak her kategoriden olacak. Bununda anlamı eğer hediye verilmesi düşünülür, işleme konulursa dereceye giren herkesin ödül alacaktır.

Bizler sponsorluk konusunda seçeceğimiz firmalara gerekli başvuruları yapacağız. Geri dönüşler olumlu olursa ödül konusunuda yarışmaya dahil edeceğiz.

****

Ek olarak: Makaleci.com da yazarların herzaman önplanda olması için tasarımda yenilikler yaptık. Bu konuda daha iyi bir tasarım çalışması gündemimde. Yarışmadan önce bu tasarıma kavuşursak yeni arayüzümüz ile yepyeni bir dönemde girmiş olacağız.

Bunun yanında sitemizde çok fazla kategori mevcut, bunlar gelen yazılar doğrultusunda oluşturuldu. Yakın zamanda kategorilerinde iyi şekilde optimize edilmesi yapılacak. Bir yazı yazarken kategori çok önemli olabiliyor. Bunun için yazar arkadaşların zorlanmamasını sağlamayı hedefliyoruz.

Konuya yazarlarımızın, misafirlerimizin ve üyelerimizin katılmasını rica ediyorum. Ekip olarak çalışıp bu yarışmayı en iyi şekilde sorunsuz bitirelim.. Herkes öneri ve görüşlerini bize bildirebilirler. Bunu yorum yolu ile yada aşağıdaki iletişim yolları ile sağlayabilirler:

Mail göndermek: [email protected]

Msn canlı görüşme: [email protected]

 

Kategoriler
Günlük hayat Makale Yazıları - Yarışma Makaleci.com Hakkinda Yarışmalar

Makale yarışması sonuçlandı – ödüller sahiplerini bekliyor!

Sevgili Makaleci.Com okurları;

Sonunda makale yarışmamız sonuçlandı.

Yarışmaya katılan herkese ve birbirinden değerli jüri üyelerimize ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

Bu yıl ilkini düzenlediğimiz yarışmamız, sizlerde büyük ilgi gördü ve çok güzel eserler gönderildi. Bundan sonraki yıllarda da eksiklerimizi ve hatalarımı gidererek, yarışmamızı sürdürmeyi planlıyoruz.

İşte 2009 Makale Yarışmamızda Dereceye Giren İsimler

   1. Ses Bayrağımızı Kim Taşıyor? – Selçuk Erat
   2. Çözümlerimizden Mi, Hatalarımızdan Mı Tecrübe Ediniriz? – EeTr
   3. Hayatımızın Her Evresinde Porno – sinerxx
   4. Hegel’in “Anayasa” Anlayışı ve İçeriksel.. – DISKALIFIYE
   5. Öldürmeye Zorlananlar ve Öldürülenler Üzerine – Hande Batur
   6. Basın – Yayın ve Dil – M.J
   7. İnsan Yaşamında Ağacın Yeri – Sadrazam
   8. Web Sayfalarının Eski Görüntüleri – Merge

(bazı yazarlarımız “rumuz”la katıldıkları için, isimleri yerine rumuzları yazılmıştır.)

Yarışmamızın birincisi 150 TL; ikincisi 100 TL, üçüncüsü ise domain + hosting kazanmıştır.

Dereceye giren diğer arkadaşlarımız ise hosting ödülleri kazandılar. Dereceye giren arkadaşlarımıza makaleci.com olarak sürpriz hediyelerimiz de olacak.
Kazanan arkadaşlarımızı bir kez daha tebrik ediyor, gelecek yarışmamıza okurlarımızı bekliyoruz.

Selçuk KILIÇ

Kategoriler
Genel Konular Makale Yazıları - Yarışma Toplumsal Konular

Bir depremin 10. yılı…

Türkiye’de yılda bir defa 6 ile 6,9 büyüklüğünde bir deprem olması gerekirken 1 Mayıs 2003’ten bu yana 6’nın üzerinde bir deprem yok. Bu da beni rahatsız ediyor.’ diyor deprem dedemiz Ahmet Mete Işıkara ve ekliyor: ‘Türkiye’nin bir yerinde bu büyüklükte bir deprem olacak. Ancak neresinde ve ne zaman bilmiyoruz.

Evet, deprem nerede ve ne zaman olacak bilmiyoruz. Ama bildiğimiz birşey var ki o da fay hatlarının üzerinde yer alan ülkemizin ‘deprem’ ile yaşamayı öğrenmesi gerektiği…Önlemler almak ve bilinçli olmak ise engelleyemediğimiz depremin zararlarını azalmanın tek yolu.

Ama ne yazık ki zaten ‘yapılmış’ olması gerekenlerin çoğu zaman vaktinde yapılmıyor , önlem almada hep geç kalınıyor ve çıkarılan dersler ‘yapılanlar’ın yetersizliğini ‘yapılması’ gerekenlere dönüştürme de bile yeterli olmuyor.

Yinede büyük kayıplar ile tecrube ettiğimiz 17 Ağustos depremi böylesi bir afet konusunda ne kadar bilinçlendiğimizi, önlemler almadaki ‘yeterliliğimizi’ kısaca olası bir depreme bu kez daha ‘hazırlıklı’ olup olmadığımızı gözden geçirdiğimiz en etkili tarih oluyor 10 yıldır…

‘Neler yapılmalıydı?’ soruları da bu tarihte gündemimizde en tepeye oturuveriyor.

Cevabı ise aynı…

Etki alanı ve şiddeti ile depremlerin sebep olduğu beşeri ve ekonomik kayıpların ülkelerin ekonomik ve sosyal yapılarına büyük tehdit oluşturduğunu; tamiri güç ve zaman alıcı maddi ve manevi kayıplara yol açtığını 17 Ağustos’tan önce de büyük depremler ile tecrube etmiş bir ülke olarak yapılanmanın kalitesini arttırıcı tedbirler almalıydık. Devlet afet öncesi ve sonrası önlem ve müdehale kapasitesini arttırmalıydı. Toplum doğal afetler konusunda bilinçlendirilmeli, vatandaşların olası afetlere hazırlıklı ve duyarlı olması sağlanmalıydı.

Ancak ülke 7.8 şiddetinde sarsıldıktan bunları farkedebilmişti. Ödenilen fatura çok büyüktü…

Uykuda yakalayan şiddetli bir deprem, sabaha yıkılmış uyanan bir şehir, yerle bir olmuş hayatlar ile görebilmiştik eksiklerimizi… Ne yazık ki bu acı deneyim aynı zamanda tehlikenin farkına varmamızı sağlayacak tarih oluyor her yönüyle, ‘Neler yapıldı?’ da ikinci gündem konumuz… Ülkenin resmi ve sivil tüm kurum ve kuruluşlarını seferber eden felaketin maddi ve manevi yardımlarla üstesinden gelinmeye çalışıldı; acı türkıyenın dört br yanında tüm evlerde farklı boyutlarda yaşandı . Akabinde depremzedeler için toplanan yardım ve bağışlar, büyük hasara uğrayan alt yapılarda onarım ve yenilemeler, konut ve kira yardımları var… Riskli yapılanma, imar denetim, yaşamsal rehabilitasyon, kriz müdehale gibi deprem öncesi ve sonrası zararı azaltma ile alakalı bir çok konu bu tarihten sonra toplumsallaştı; sorgulandı, çözümler arandı, önlemler alındı… Diğer bir ifadeyle ‘deprem depremin ertesi sabahı öğrendi.’

Öğrendiklerimizi unutmamız çok zamanımızı almadı tabii. Üzeirnden iki hafta geçmiş her olayı eskitir çünkü insanoğlu; konunun önemi her geçen gün daha da azaltır… Ya da yıldönümleri tekrar anlam kazandırır. Herşey tekrar yaşanır, hatırlanır…Tıpkı 17 Ağustosta olduğu gibi…

Günümüz dünyasına egemen olan kişisel çıkarlar, ekonomik kaygılar ve diğer güncel konuların olası bir depremin günlük yaşamımızdaki önceliğini azaltması ve gerçeğin gözardı edilmesine sebep olması normal…Evet, çünkü herşeye rağmen hayat devam ediyor…

Hızlı endüstrileşme ve nüfus artışı kişilerin yaşam standartlarını yükselme istekve hırslarını arttırırken kentleşmenin kalitesine ve binaların standartlarına verilen önemi azaltıyor. Kısa vadeli çıkarlar sadece insan ilişkilerini değil, yaşam alanımızı da ele geçiriyor. Ve maalesef ‘depremin zararlarını azaltmak için neler yapılmalı’ soruları üçüncü gündemimiz oluyor her 17 Ağustos’ta.

Yine cevaplar aynı…

Öncelikle bina ve altyapı yenileme ve güçlendirme çalışmaları yapılmalı. Sonra risk alanları belirlenmeli, kaçak binaların inşası önlenmeli. Bunun yanında uzun dönemli uzun zamanlı afet hazırlık planları ile devlet kapasitesini arttırmalıdır. Hükümet mekanizmaları üzerlerine düşen tüm görevleri; toplumsal eğitim, yapısal güçlendirme ve denetim gibi konularda tüm sorumluluklarını kusursuz yerine getirmelidir. Peki tek sorumluluk devlette midir? Kişisel hak ve özgürlüklerin kullanımının maksimuma ulaştığı, vatandaşların bireysel ve ya sivil toplum aracılığıyla sesini duyurabildiği global dünyada böylesi hassas bir konuyu devlete yüklemek de yanlıştır. Hükümet mekanizmaları ve vatandaşlar birbirlerine destek olmalı, yardım etmelidirler.Tamamen mümkün olmasa da , depremn potansiyel etki ve zararlarının, geçmişten ders almış, bilinçli ve birlikte hareket eden bir toplum ile azaltılabileceği açıktır.

Geçmişi, şimdisi ve geleceği ile aslında bilmediğimiz pek şey yoktur deprem konusunda da.

10. yılında da 17 Ağustos diğerlerinden farklı olmayacak, anma etkinlikleri düzenlenecek

, kayıplarımız anılacak, sorumlular aranacak ve geçmiş hatırlanacak ve belki de depremin aslında her an yaşamımıza ve çevremize verebileceği büyük hasarın korkusu tüm yurdu saracak. Soru yine şu olacak:

Olası bir depreme ne kadar hazırız?

Ve şöyle devam edecek…

Ne yapmalıydık?

Ne yaptık?

Ne yapmalıyız?

Cevabı verebilecek olanları ise uzakta aramaya yine gerek olmayacak. Kendi felaketini kendi elleriyle yaratır insanoğlu depremden en çok zararı yine kendinin göreceğini bile bile. Öyle de oldu. Diğer bir ifadeyle bizler bir depremde daha onu ciddiye almadan oluşturduğumuz sağlıksız çevrenin enkazında kaldık. Ve yine ‘Türkiye’nin bir yerinde bu büyüklükte bir deprem olacak. Ancak neresinde ve ne zaman bilmiyoruz. Yaşadıklarımızdan dersler alıp tekrar kendi felaketimizi yaratmamamız dileğiyle…

Duygu Ünal.

20.07.2009

Kategoriler
Eğitim - öğretim Kişisel makaleler Makale Yazıları - Yarışma

Atamızın emaneti gençlerimiz

            öss hersene genclerimiz  öss`ye hazırlanıyor.Neden?çünkü daha iyi bir  gecek ,daha iyi bir yasam sürmek ve en önemlisi de yeni yetişen çocuklarımıza yol göstermek onları bilinçli bir birey yapabilmek için bu sınavı gecmeleri gerekiyor.Gençler bu sınavı verebilmek için tam bir sene boyunca yemeden içmeden kesilip sadece bu   sınava  hazırlanıyolar.Ama sonuc ne oluyo sınav yaklaşınca ÜNAL YARIMAGAN yok sorular şöyle kolay yok böyle kolay bu seneden sonra sistem diğişecek kolay cıkacak diyo.Sonrada öyle bir sorular hazırlıyor ki; bütün bir sene katıksız calışan bu ögrencilerin hayallerini boşa cıkarıyolar.Sonra sınavı kötü gecen bu ögrencilere ne oluyo sizce ya depresyona giriyolar ya da kafasına sıkıyolar ailelerin baskısı sonucu.İşte bir tane adana ilinin ceyhan a bağlı bi köyünde bu olay gercçekleşiyor.bir sene boyunca bu sınava hazırlanan bir genç bunun yüzünden hayatına son veriyor.Böyle bu gencelerimize yol gösteremeyiz bu gençlerimizi daha iyi yerlere mevkilere getiremeyiz bu ülke bu gençler sayesinde kalkınacak onların bu yoluna ışık tutmamız gerekmektedir.onları bu yolda karanlığa bırakmak hiçte doğru bi davranış olamaz.Bunun için gelin gençlerimize sahip cıkalım onlara yol gösterelim ki onlarda bir sonraki gençliğe sahip cıksınlar yani ülkelerine.Bir ülkenin gelişmesi kalkınması bu gençlere baglı sözüm size ülke yönetenler.gençl ere sahip cıkalım onlara yol gösterelim.Çünkü onlar bu ülkenin yarınları, geleceğidir…

Kategoriler
Genel Konular Kişisel makaleler Makale Yazıları - Yarışma Toplumsal Konular

Merhaba Anne Ben Hayal Kırıklığın!!!

           Pusulası ahlaksızlık,şuursuzluk olan gençlikle dolu olan hayat gemisi nereye gidiyor.Bu rotayı kim çizdi yoksa pusula mı yanlış gösteriyor?

          Sokaklar,caddeler karanlık.Güneş etki etmiyor bu karanlığa.Bu karanlığa giren gençlik önce şaşırıyor,telaşlanıyor,korkuyor ama nasıl ki gözler bir süre sonra karanlığa alışıyorsa öyle alışıyor işte.Buraya beyaz giren kapkara,diri giren ölmüşten beter çıkıyor.Gençlik vaktinden önce yaşlanıyor.

          İşte geleceğin aynası gençlik! Gençliğin geldiği bugünkü durumdan Batı’ya özentinin yeri oldukça büyük yer işgal ediyor.Sözde çağdaşlaşan toplumumuzdan birkaç örnek:Lüks arabalara binmek, barlarda, diskolarda sabahlamak,evlenmeden birlikte yaşamak…Çağdaşlaşmak, nikahsız ilişkilerle mi,nerde akşam orda sabah yaşamakla mı,yarı çıplak sokaklarda dolaşmakla mı; ilimle,teknolojiyle,eğitimle, sosyal ve dinamik bir toplum olabilmekle mi olacak? Çağdaşlaşma dış görünüşle değil; düşünme melekelerimizin en üst düzeyde olması ve ülkesini seven,ülkesi için çalışan,canını göze alan gençlikle olacaktır.             
          Gençliğe yapılan yatırım geleceğe yapılan yatırımdır.Gençler için en önemli eğitim kurumları hiç şüphesiz ki üniversitelerdir.Evden beyaz bir defterle ayrılan evlatlar,mezun olduktan sonra diplomanın yanında,tanınamayacak bir kişilikle dönüyorlar.Bugün üniversitelerimizin çevresi gençleri tuzağa düşürecek bataklarla dolu.Gençlik eğitimini üniversitede değil Bir taraftan üniversite okuyan gençler bir taraftan da bu mekanlarda yüksek lisans yapıyorlar!Ne mutlu gençliğimize,ne mutlu geleceğimize!!! 

          Şu an düşünmeliyiz hepimiz aynı gemideyiz.Gemi çok şiddetli su alıyor ve bu kimsenin umurunda değil.Gemi batmadan onarılmalı ve aydınlık bir sahile demir atılmalı.

          Fikri ,ahlaki bozukluklara neden olan insanlar,kurum ve kuruluşlar toplumumuzdan tecrit edilmeli.Gençleri ideolojilerine,kötü,iğrenç emellerine alet edenler hiç çıkartılmamak üzere karantinaya alınmalı.

          Bir düşünürün söylediği her şeyi özetleyen bir sözle düşüncelerimi nihayetlendiriyorum: “Gençliğin ruhunu,işleyen bir tarla gibi,kendi haline bırakırsanız orada ısırgandan ve dikenden başka bir şey bulamazsınız”.

Kategoriler
Eğitim - öğretim Makale Yazıları - Yarışma Toplumsal Konular

Bir türlü Çözülemeyen Sorun ‘ Eğitim ‘

  Ülkemiz hızla gelişen bir ülke olmasına rağmen bu gelişmeyi aksatacak bir çok problemi daha çözememiştir . Bunların başında da eğitim gelir. Her sene değişen ÖSS sistemi , daha temeli oturmamış bir ilk okul süreci , sonrasında ise gelen lise sorunları vs. uzayıp gidiyor .
  İlk başlarda zorunlu dokuz sene eğitim kararı çıkarıldı . Kızların okula gönderilmesi için pek çok kampanya başlatıldı , lise üç seneden dört seneye uzatıldı , seviye belirleme sınavı uygulanmaya başlandı ve şimdi de  Öğrenci Seçme Sınavı nam-ı diğer ÖSS sisteminde ki değişiklik . Tabi ki bu değişikliklerin asıl amacı daha kolay ve daha derin bir öğrenim . Fakat bir türlü derine inemedik . Suyun üzerinde çırpınıp duruyoruz .
  Oysa diğer ülkelere baktığımızda Öss sistemi liseden başlıyor ve hayatımız üç saatlik bir sınava bağlı kalmayıp , bize ileriki hayatımızda hiç bir şey kazandırmayacak sorulardan ibaret bir sınavla yapılmıyor. Gerçi şimdiki sınav sistemi de buna yönelik ama eminim ki bu sistemde bizi tatmin etmeyecek ve önümüzdeki sene tekrar bir değişime gidilecektir .
  ” Çalışana göre hava hoş ” sözleri de yavaş yavaş rafa kalkmaya başladı . Artık çalışanlarda sınav sisteminden hoşnut değil. Onlar da çalışmayanlarla aralarında hiç bir fark kalmadığından şikayetçiler . Yani kısacası eğitim sistemi hiç kimseyi memnun edemiyor .
  Ülkemiz bu kadar gündemdeyken daha kendi içindeki sorunları çözemiyor. Eğitim sadece bu sorunlardan bir tanesi . Bir an önce bu ve bunun gibi sorunlara çözüm getirilmesi gerekirken bizim hiç bir şey yapmamamız da beni kara kara düşündürüyor açıkçası .
  Yetkililerin ve bizim gayretlerimizle bu sorununda üstesinden gelebileceğimize yürekten inanıyorum . Kendimizin ve ülkemizin geleceği için eğitim şart .

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat Kişisel makaleler Makale Yazıları - Yarışma Toplumsal Konular

Hayır Diyebilmek

Gerek özel yaşantıda gerekse iş yaşantısında telaffuz edilmesi zor kelimelerden biridir “hayır” . Yaratacağı etkileri düşünerek, nasıl söyleyeceğini düşünerek ve belki de kendisine nasıl söylenildiğinde ne hissedeceğini düşünerek ve biraz da nasıl söyleyeceğini bilmeyerek pek çok kişi yaşantısında “hayır” demekten kaçınır.
Neden bu kadar zordur “hayır” diyebilmek?

• İnsanların isteklerine, taleplerine olumsuz yanıt vermenin yani “hayır” demenin o kişiyi reddetmek, geri çevirmek olacağını düşünerek “hayır” demekten çekiniriz.

• “Hayır” dediğimizde ilişkilerimizin zedelenebileceğini düşünürüz, hatta ilişkilerin bitme noktasına gelebileceğinden endişe duyarız ve bu kaygılar hayır dememizi zorlaştırır.

• Bencil olarak algılanabileceğimizi düşünerek hayır demekten korkarız.

• Herkesle iyi olmak, herkesi mutlu etmek ve dolayısıyla da herkes tarafından sevilebilmenin yolunun herşeye “evet” demekten geçtiğini düşünerek “hayır” demekten kaçınırız.

• “Hayır” denilmesinin kendimizi ne kadar olumsuz olarak etkileyeceğini düşünerek “hayır” diyemeyiz kolayca.

• “Hayır”ın ne zaman ve ne şekilde denileceğini öğrenememiş olduğumuzdan “hayır” diyemeyebiliriz.

İş yaşantısında olsun diğer sosyal ve özel ilişkilerde olsun gerektiği zaman “hayır” diyememek ve zamanla bu “hayır”ların sayısının artması; kişinin kendisine olan saygısının azalmasına, yaşama ve insanlara karşı ciddi öfkeler biriktirmelerine, gerginliklerin üst düzeye tırmanmasına neden olabilir ve bu gerginlikler uygun olmayan zamanlarda ve aşırı dozlarda tepkilere neden olur. Bu tepkiler o an için aşırı ve gereksiz olduğundan haksız durumda buluverir kişi kendini.

Peki gerektiği zamanda “hayır” diyebilmek neden bu kadar önemli ve neden “hayır” demek gerekiyor?

• Kendi yaşantınızın dümenini elinizde tutabilmek için “hayır” diyebilmek gerekiyor. Çok yorgunsunuz ve eve misafir gelmek istiyor, onlara kırarım- ayıp olur endişesiyle “hayır” diyemiyorsunuz. Ancak o akşam için planladığınız, rahat bir koltukta oturup gevşemeyi feda ettiğiniz için hem sıkıntılı- gergin bir akşam geçiriyor, hem de ertesi sabaha daha da yorgun olarak kalkıyorsunuz. Ya da; işyerinizde çok yoğunsunuz ve bir dosyayı daha bitirmeniz isteniyor, ancak bu dosyayı yetiştiremeyeceğinizi söyleyemiyorsunuz ve dosyayı bitirmeye çalışıyorsunuz. Bu arada yapmakta olduğunuz iş aksıyor. Bir şekilde elinizdeki tüm işleri bitirseniz bile karşı tarafa bu işi yaparken ne kadar zorluk çektiğinizi bildirmediğiniz için karşınızdaki kişi sizin emeğinizi anlamaz ve takdir edemez ve sizden hep aynı performansı göstermenizi bekleyebilir ve hatta daha az çalıştığınızı söyleyebilir.

• “Hayır” denmediği için sürekli biriken işler ve başkalarının isteklerini “hayır” diyemediği için sürekli yerine getiriyor olmak bir süre sonra yaşantınızın kontrolünün elinizden kaçmasına, kendi isteklerinizin yaşantınız içinde yer almamasına neden olabilir.

• Kendine güvenebilmek için “hayır” diyebilmek ve “hayır” diyebilmek için de kendine güvenmek gerekiyor. Gerektiğinde “hayır” diyebilmek ve dolayısıyla istemediği- doğru bulmadığı şeyi yapmamak kişinin kendisine olan saygısını arttırırken birilerini kırmamak- onların sevgisini- ilgisini- saygısını kaybetmemek için uygun görmediği şeyleri yapmak- itiraz etmemek, kişiyi kendi gözünde değersiz kılabilmekte.

• İş ortamında zamanı iyi yönetmek, iyi bir takım oyuncusu olabilmek için “hayır” demek çok önemli. Bir takımda herkes sadece kendine düşeni yaparsa takım iyi bir oyun çıkarır. Bir oyuncu kendi görevi olmayan işleri sadece “hayır” diyemediği için yaparsa kendi görevlerini aksatabilir, gereğinden önce yorulabilir ve sıkılabilir ve takım içerisinde sorunlar yaşanmaya başlayabilir. Ayrıca zaman sınırlı ve yapılacak işlerin çok olduğu noktada öncelikleri belirleyebilmenin en önemli koşullarından biri de daha az öncelikli olan işe hayır diyebilmektir. Böylece zamanın tuzaklarından da kurtulunmuş olunur.
• Yanlış anlaşılırım korkusuyla olumsuz düşünceleri dile getirmemek adına “hayır” diyememek ilişkileri oldukça zedeleyebilir, insanlar sizin samimiyetinizden kuşku duyarlar ve sizinle yakınlaşamazlar.

• İstemediğiniz şeyleri yaşamınızın dışında bırakabilmenin tek yolu da “hayır” diyebilmek.

• Kendi kapasitenizi, yapabileceklerinizi gerçekçi gözle görmeniz için sadece başkalarının değil de kendi değerlendirmelerinize de inanmanız gerekiyor. “Hayır” diyerek olumsuz değerlendilebileceğinizi düşünmekten vazgeçip kendinizi olduğunuz gibi ortaya koyduğunuzda kapasiteniz daha doğru değerlendirilmiş olacaktır.

• Yanlış yapmaktan, hatalı davranmaktan ve olumsuz değerlendirilmekten korkmadığınızda gerekli noktalarda rahatlıkla “hayır” diyebilecek ve korkularınızın gereksiz olduğunu, aslında insanların hatasız olanı, mükemmeli değil de kendisi gibi hata yapabileni daha kolay kabul ettiğini, sıcak yaklaştığını görebileceksiniz. Hem daha çok sevilen, kabul gören hem de sayılan biri olabileceksiniz. İnsanlar sizin karşınızda nasıl davranmaları, ne zaman durmaları gerektiğini, sizin de sınırlarınız olduğunu bilecekler ve böylece daha açık va sağlıklı iletişim kurabileceksiniz.

Tüm bu sözünü ettiklerimiz iş performansızın artmasında, kişi olarak kendinize daha fazla güvenmenizde ve kendinizi daha saygın bulmanızda ve insanların sizi daha gerçekçi boyutlarda değerlendirmesinde etkili olacaktır. Ayrıca da; onların istediklerini yaptığınız için değil de kendiniz olduğunuz için sevildiğinizi, değer verildiğinizi görme fırsatınız olacak.
Nasıl “hayır” diyeceksiniz?

Kimse “hayır” kelimesini ne duymayı, ne de söylemeyi sever. “Hayır” kelimesini kullanmak yerine ben dilini kullanarak “hayır” anlamına gelebilecek şeyler söyleyebilirsiniz.

• Yapmak istemediğiniz davranışı kısaca tanımlayın. “Benden ………. yapmamı istiyorsun”

• Yapmak istemediğiniz davranışla ilgili kendi gerçeğinizi ve duygularınızı anlatın.

• Bu davranışı yaparsanız kendinizi nasıl hissedeceğinizi, üzerinizde bırakacağı etkiyi tanımlamaya çalışın. “………….. yaparsam kendii mutsuz hissedeceğim” veya “………… yaparsam işlerim aksayacak, gerginleşeceğim, bitirmek için çok yorulacağım” veya “……… olursa çok huzursuz olacağım” v.b

”Hayır” demenizin nedenlerini saydıktan sonra yapamayacağınızı söylemek daha kolay olacaktır. Zaman zaman meşgul olduğunuzu, bazen o konuda bilginiz olmadığını söyleyerek de hayır diyebilirsiniz.

Unutmayın ki; “hayır” demek o insanı reddetmek demek değildir. Sadece o koşullar altında o işi yapamayacağınızı gerekçeleriyle bildirmek demektir. Bir başka zamanda veya koşulda, kendinizi uygun hissettiğinizde o işi yapabilir veya karşınızdakine başka bir zaman diliminde yardımcı olabilirsiniz.

”Hayır” diyerek koruduğunuz kendi sınırlarınız, yönetimini eline almaya çalıştığınız kendi yaşantınızdır.

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat Kişisel makaleler Makale Yazıları - Yarışma Toplumsal Konular

Dönüp doloşıp gelinecek tek nokta Anne

                  Kimisi; kapısından içeri adım attığımızda karşılaştığımız iç acıtıcı manzarası, ağır bir kokusu olan büyük bir hastanenin konforlu odasında,

kimisi; çatısı damlayan tek odalı evin kırık dökük kanepesinde gözünü açtı bu hiç tanımadığı dünyaya.

           Nerede ne şekilde doğacağına, anne babasının kim  olacağına dair bir seçim hakkı olmadı hiç birimizin. Ailemiz ayrı,maddi imkanımız ayrı, kaderimiz ayrı… Her şeyin ayrı olduğu bu dünyada her bebeğin, her çocuğun,her yetişkinin ortak payı, vazgeçilmezidir anne.

           Herkesin annesi kendine göre şehrin, ülkenin hatta dünyanın en iyi, en fedakar, en şevkatli,en kıyımsız, en güzel varlığıdır. Anne dünyanın en güzel kucağına sahip kadını. Bizi dünyada en fazla sevebilecek insan, sevgisini elinden kalbimize yollayabilen, bakışlarıyla içimizi ısıtabilen ve bunu yaparken de bakışlarımızın gölgesinden içimizi okuyabilen kusursuz bir insandır anne. Hayatta bizi sadece biz olduğumuz için seven tek insandır belkide.

Anne bir çocuğun dünyası demektir. Gözünü onun huzur dolu kucağında açar ve hayata gözlerini yumana kadar onun kucağında olmak ister. Anne kucağında açılmış o gözlerin sahibinin, annesini toprak olmuşken gördüğü anda dünyası başına yıkılır. Çünkü anne sonsuza kadar yaşanması istenen tek varlıktır.

Kategoriler
Genel Konular Kişisel makaleler Makale Yazıları - Yarışma Türkiye üzerine

Ses Bayrağımızı Kim Taşıyor?

                Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın, bir dergide okuduğum “Türkçe’nin Korunması ve Gönüllü Müstemleke” başlıklı yazısı, ilginç noktalara değinmesi ve Türk Dili’nde yaşanan bozulmayı bir kez daha gözler önüne sermesi açısından oldukça önemliydi.

Dünyanın birçok ülkesinde, işletme ve reklâm adlarının, kendi dilleri dışındaki yabancı dillerle yazıldığını, yabancı dil hâkimiyetinin (özellikle İngilizce) başka ülkelerde de hat safhaya eriştiğini, Türkçe’deki benzer birçok sorunun, diğer ülkelerin dillerinde de yaşanabildiği ifade eden Yalçıntaş, bu gerçeğin yanında önemli bir farkı ortaya koyuyor ve bu farkı şöyle aktarıyordu:
“Çok seneler önce, yabancı ülkeleri ziyaret ettiğimde, bazılarında derhal dikkatimi çeken değişik manzaralar görmüşümdür. Bunların başında bu ülkelerin cadde ve sokaklarında ticarethane isimleri ile reklamların, kendilerine ait olmayan bir dille ve çoğunlukla da İngilizce yazılmış olması dikkat çekiyordu. Bu memleketlerde İngilizce, o ülkenin insanlarının ana dilini bir kenara itmiş, ön plana geçerek hakimiyet sağlamıştı, artık ortada o görünüyor ve etkisini açıkça hissettiriyordu. Biraz düşününce bu acı durumun tarihi bir sebepten ortaya çıkmış olduğu anlaşılıyordu. Çünkü bu ülkelerin yakın geçmişlerinde talihsiz bir dönem olmuş ve yabancı devletlerin müstemlekesi olma durumuna düşmüşlerdi. Bazılarında bu acı durum asırlarca sürmüştü.”
Görülüyor ki; Türkiye, tarihi boyunca bir başka devletin sömürgesi olmamasına karşın, dil hususunda kendisini tamamıyla sömürgeleştirmiş ve bunu bizzat kendi eliyle yapmış bir ülkedir. Yazık ki Türkiye, açık bir şekilde “kültür sömürgesi”dir. Fiilen ve bizzat işgal edilemeyen Türkiye, dil ve kültür yoluyla sömürgeleştirilmiştir.
Daha sonra bağımsızlıklarını kazanan ulusların, kendi dillerini tekrar canlandırma ve hâkim kılma çalışmalarına da değinen Yalçıntaş, bu ülkelerin izah edilebilir bir mazereti bulunduğunun altını çiziyor. Pekâlâ, Türkiye’nin mazereti nedir?
Türkiye’nin caddelerinde, sokaklarında, işletmelerinde, basınında, neredeyse yaşamımızın her alanında karşımıza çıkan bu görgüsüzlüğü ve kültürsüzlük manzarasını nasıl açıklayacağız?
 
 
Türkiye, Kültür Sömürgesidir
 
Hiç kuşkusuz, bu sorumuzun yanıtı, ‘Türkiye Kültür Sömürgesidir’ olmalı. Durumu izah edebilecek bir başka ifade bulamıyorum. Dünyanın sayılı ‘akıl, mantık, tıp ve bilim’ dillerinden biri olan Türkçe’nin bugünkü hâli, ülkemizin işgal altında olduğunun en güzel kanıtıdır.
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş, bu durumu “gönüllü müstemleke” olarak tanımlasa da, vaziyet gönüllülükten ziyade, bir teslimiyet hâlini almış görünüyor. Korkum, bu teslimiyetin artan Avrupa Birliği (AB) baskısı nedeniyle “tam teslimiyet”e dönüşmesidir.  
Anadolu’nun en ücra kasabalarında dahi yabancı adlı işletmelere rastlamak artık mümkündür. Dildeki yozlaşma ve bilinçsizlik, turistlere ve yabancılara yönelik olmaktan çıkmış, çok daha tehlikeli bir yola girmiştir. Yalçıntaş’ın da dediği üzere, “Durum artık çok daha yaygın, sebepleri çok daha derindir.
Bana bir ulus gösterin ki, kendi köklü dilini bu denli zarara uğratsın ve göz göre göre yok olmaya itsin! Bir ulus gösterin ki, dilindeki yozlaşmaya duyarsız kalsın! Bir ulus gösterin ki, devletinin bütün kurumları, dilini ve kültürünü baltalamaya yeltensin!
 
Yaşayan Türkçe’yi Kurtaralım
 
Türkçe’nin geleceğine sahip çıkmanın ve onu korumanın en kolay yolu, bugünkü “Yaşayan Türkçe”yi korumak ve gelecek nesillere aktarmaktır. Bırakın gitsin, “eski dil – yeni dil” tartışmalarını bir kenara. Efendim, ‘hâkimiyet’ yabancıymış, ‘egemenlik’ kullanılsın. Efendim, ‘talebe’ eskiymiş, ‘öğrenci’ kullanılsın… Bugün içinde bulunduğumuz durum, bunları tartışmaktan çok ötedir. Hangi sözcükleri atıp, hangilerini kullanacağımızı tartışmak yerine, bugün konuştuğumuz dili kurtarmalıyız. Giren girmiş zaten! Devir, tartışma devri değil, eylem devridir. Türkçe kurtarılmalıdır. Şairin en muhteşem isimle adlandırdığı dilimiz, Türkçemiz, “Ses Bayrağımız” başka milletlerin egemenliğine verilmemelidir!
“Türk bilim adamlarından Sadri Maksudî Arsal 1930 yılında Türk Dili İçin adlı eserini yayımlamıştı. Arsal, bu kitabında ‘dili değiştirme’ ile ‘dili düzeltme’ işlerinin ayrı ayrı şeyler olduğunu söylüyor, dilde sadeleşmenin öncüleri arasına giriyordu. Atatürk bu eseri son derece yararlı bulmuş ve beğendiğini bir küçük yazı ile Sadri Maksudî Beye iletmişti. İşte, Atatürk’ü, harf inkılâbından iki yıl sonra, dil inkılâbından iki yıl önce heyecanlandıran kitabın başına eklenen cümleler: ‘Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması, millî hissin inkişafında [gelişmesinde] başlıca müessirdir [etkendir]. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir. Yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklâlini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.’” (1)
Bizler, “Facebook” gibi sosyal şebekelerde, Atatürk adına açılan konulara övgü dolu yorumlar yaparken ve O’na duyduğumuz özlemi ya da sevgiyi ifade ederken, kendimizden utanmalıyız! Ben de benzer yorum ve özlem ifadelerini, söz konusu mecralarda dile getiren birisi olarak, ses bayrağıma gösterdiğim ilgisizlik ve onu savunmaktaki yetersizliğim nedeniyle, Atatürk’ün önünde utançla eğiliyorum.
Şunu demeye çalışıyorum: Değişim, bizlerde, yani cumhurda başlamalı. ‘Büyük ve Güçlü Türkiye’ arzumuzun gerçekleşmesi, dilimize ve ulusal değerlerimize gösterdiğimiz ilgi ve sahiplenme ile mümkündür. Sinanoğlu, Hepçilingirler, Bâkiler, Tarcan, Mirşan, Halaçoğlu gibi Türkçe hakkında durmaksızın bizleri uyaran değerli insanlarımıza kulak vermeli, onların uyarılarını dikkate almalıyız. Devlet, bu insanlara sahip çıkmalı, anlattıklarına destek vermelidir. Bu insanların söylediklerinin doğruluğunu veya yanlışlığını tespit etmek devletin temel görevi olmalıdır. Devlet, toplumu bu konuda bilinçlendirmelidir.
  
 
(1) Paragraf; Prof. Dr. Saim SAKAOĞLU’nun, ‘Atatürk’ün Dil ve Kültür Anlayışı’ başlıklı yazısından alıntıdır.
 
 
Selçuk ERAT
30 Ocak 2009, İstanbul