Kategoriler
Aile bağları Genel Konular Kadın ve Erkek Yazıları Kaybettiklerimiz! Sevgi ve Ask Dünyası Yazar

DEVRİLEN YILLAR MUCİZESİ !!!

Bu gece yine nöbetteydim.Hasta odalarının yorgun kapıları yarı yarıya kapanmış;bana kala kala uzun hastane koridorları her an çalacak diye ürktüğüm telefon, biraz  yazımı ertelenmiş dosya ve gece verilecek olan ilaç bardakları kalmıştı.Mesleğimin, henüz yedinci yılında olmama rahmen bu gece nöbetlerinden haz etmiyordum.Gündüzün telaşesi, gece çok ürkütücü bir panik atak yolculuğuna çıkartıyordu .Hangi kapı açılır hangi hasta bir yatağın zili çalar da uyuya kalırsam, yakalanırım telaşı omuzlarıma sımsıkı yapışmış ağır bir yük gibiydiler.Devlet hastanesinden çok bir özel klinik havası verilsede, hastaneydi işte bildiğimiz soğuk en soğuk türünden, gözlerim  ağırlaşıyor uyuyupla uyumama arasında gelip gidiyordum.Dahiliye servisleri, böle yapıyordu insanı; her an her şey olabilirdi.Taburcuya hazırladığımız, nice hastaların çok sefer çok ağırlaştığını,  hatta yoğun bakıma alındıklarına, şahit olduğum için,  oto kontrolümü elden bırakmamalıydım.

Ne kızıyordum!  Caner’e ya insan karısını düşünmez mi? Yüz kere dedim; izin günleri dışında misafir çağırma hep bu son olsun bi da olmaz diyip, diyip tekrarlanan bir oyun haline getirdi olayı; benim ne  çektiğimi ahh bir anlasa şüphesiz yapmazdı.Al işte;   iki numaralı odanın kapısı aralanıyor,kim bilir kim ?

-Hey durun Nalan hanım kalkmamalısınız!…

-Siz, siz nasıl olur ?Allahım yaa, nasıl tek başınıza çıkarsınız?

-Tamam endişelenmeyin şimdi yatağınıza gidelim.

-Hemşire hanım durun benim acil çıkmam lazım!..Nazif NAZİF ÖLÜYORRR..

-Nazif ‘te kim?

-Kocam. Ne olur kimse bilmez herkez uyuyor.Ne olur yardım edin aşağı kadar.Taksiye bindirseniz yeter.Biliyorum anlamıyosunuz, beni.Biz Nazif’ le elli koca yıldır beraberaberiz. Bir askerlik oldu bizi ayıran bide  hastalıklı günler, yalvarıyorum ne olur !..Fazla vaktimiz yok Nazif tansiyon hastası ve zor durumda bunu biliyorum.Hemşire  kızım o benim herşeyim, tek varım yoğum,DEVRİLEN YILLARIM…

Ağlayan yalvaran ,gözlerle buruşmuş titreyen o pamuk elleriyle eğilmeye çalıştı ayaklarıma oldukça yaşlı ve hasta bedeni bile buna müsade etmedi.Eğilemedi .Kalakalmıştı… Ben KALAKALMIŞTIM.Hayır ne kadar zor bir andı, ne kadar zordu karar vermek.Bunca hastanın sorumluluğu, Nalan hanımın sorumluluğu, benim işimi kaybetme riskim   bunca emeğimin yok oluşu,bunların sonucunda daha da katlanılması zor telafisiz acılar….Hayır yapamazdım…….Kendimi onun yerine koyunca da yapamazdım.Onu, onun gibi anlıyordum.Dewrilen yıllarımız olmasada eşim Caner’de benim yaşama sebebim nefes alma şeklimdi.Çok acil verilmesi gereken bir karar noktasındaydım.Döküldü birden irade dışı düşüncemde var olayan bu cümle gurubu.

-Tamam dedim. Tamam üzülme hadi gidelim yalnız bana beş dakika ver..

Alalacele koridorun ortasında duran masama, bir not  düştüm.”ÇOK ACİL ÇIKMAM GEREKİYOR BEŞ DKK GELİRİM.”Yapılabilecek en mantıklı şey buydu, şu an hemen üstüme bişeyler alıp;Nalan hanım’ada bir battaniye kapıp koluma girmesini sağladım.Onu uçurur vazitte çok hızlı olmasada sağlam, seri adımlarla koridordan geçirdim.Asansör kattaydı.O, üç kattan aşağı inmek bir ömür gibi geldi.Zavallı kadın, yarı türkçe yarı yugoslavca dualar ediyor, devamlı olarak ”bırzo, bırzo” diyordu.Yugoslavca bilmeye gerek yoktu, çabuk olmamı istiyor; o yığılmış bedenini adeta sürüklüyordu.Aşağı inmemizle beraber, kapıdaki güvenlik engeli beni iyiden iyiye telaşlandırmıştı.Ohh neyseki; kapı boştu, güvenlik görevini askıya almıştı.Tereddütsüz hemen taksi çağırdım.Nalan hanımı bindirdim.Bende hemen yanına oturdum.O  beynimin taa her hücresini alev alev eden bakışlarıyla gözlerime baktı.

-Geliyormusun sende ? dedi.Nasıl gitmezdim…

-Geliyorum; dedim.Taksiciyi adrese yönlendirmemiz, hiç te zor olmadı.Belki kırk dakika sürecek yolu, yirmi dakikada tamamladık.Endişe bizden ayrılmayan tek şeydi.Tüm beden dilimiz, kısa ama telaşlı konuşmalarımız, bizi adrese en acil şekilde ulaştırmıştı.Artık sokakları çıkartma, bu gece karanlığında, olası bir tanıdık resim, bir işaret bulma, tedirginliğiyle biraz dolaştık. Nalan hanım,heyacanla……

-Dur dur.İŞTECİK ŞU EV  dedi.Aslında ne çok ayrıntı vardı, telaşında, ve ne çok korku.Öle sıkı sarılıyor du ki kollarıma, benim ve benim daha üstümde bir kuvvet için, hırpalanıyorduk ikimizde; ben onun için, o da Devrilen Yıllarının sahibi için…. 

Boyası  dökülmüş, sarıyla yeşil arasında kalmış, üç katlı bir binanın girişinde, kapı açılması için her zile ısrarla basıyorduk.Sonunda geceyi yaran bir ses geldi.

-Kim o, dik durmaya son bir kuvvetle doğrultuğu belini zorlayıp,

-Ben  Nalan hanım Fikribey oğlum. Nazif, Nazif’e bakmaya geldik.Dedi.Başımı onaylar bir şekilde salladım.

-Nalan teyzeymiş aç, aç, açç kapıyı diye seslendi; içeriden gelen -kimmiş, sesine…Açılan kapıyla biraz irkilip, kat çıkmadan karşımızda ki ilk kapıya yöneldik.Kırık dökük plastik bir ayakkabılığı kurcalamaya çalıştı.Anahtarı bulmanın zaferiyle,  kilide yöneldi.Oysa ben bu ayrıntıları hiç hesaba katmamıştım.Düşen battaniyeyi yorgun omuzlarına koyup, anahtarı ben aldım.Şimdi adrenalin tavan yapmıştı.Nihayet son anı yaşıyorduk bu gece; kıyametten önce ki….

Kapı açıldı, her yer çok karanlıktı, olduğundan fazla  karanlık, daire sanırım yolun arka güneş görmeyen tarafına düşüyordu.Işığı açtı.O; çatallı naif sesiyle, bir çocuğun bayram sabahını andıran heyecanıyla işte bağırıyordu.

-Nazif, Nazif, Nazifbey…..İçeriden öksürükle karışık bir ses geldi.Nalan hanımın, yöneldiği taraftan. Ordaydı, boyluboyunca yatıyordu.DEVRİLEN YILLAR, aşığı,adamı,can yoldaşı….Kadınlık başka şeydir…Durum vaziyet ne olursa olsun, kendine çeki düzen vermenin, erkeğine güzel görünmenin, desturu yeri yoktur.Nalan hanım’ da saçlarını elleriyle şöle bir düzeltikten sonra;

-İyimisin Nazif ?.. iyimisin ?Seni çok merak ettim, tam iki gün oldu gelmedin.Bak, hemşire hanım kızımızıda zor durumda bıraktım.Seni çook merak ettim.

-Boşa telaş yapmışsın canım, turp gibiyim.Biraz üşütmüşüm de çıkmiyim dedim.Yarın ben sana gelecektim.Bak, hemde istediğin lokumlarıda aldım: güllü, gül kokulu lokumlar orda,ben iyiyim ama sen” iyiki geldin.”…..

-Kızmadın mı?.. ÇOK  ÇOK MERAK ETTİM SENİ.

-HIH, KIZMADIM TABİ; ARADA BİR GENÇ OLMAK LAZIM.

– SEN YAŞLI MI DİYOSUN BANA?

-Hiç bir şey demiyorum.Ömrüm, ömrüm diyorum.Hoş geldin.Hanım kızım, sende hoş geldin.Allah razı olsun; çok zorluk olmuştur,sana ama büyük iyilik ettin.Öle çok istedim ki Nalan ‘ımı bu gece, görmek seni vesile etti. Rabbim.Hamd olsun ki, gördüm, konuştum, en sevdiği lokumlarını sundum.

-Önemli değil Nazif amca iyi olmanıza sevindim.Fakat fazla vaktimiz yok hemen dönmeliyiz.Sizin varmı bir isteğiniz, yapabileceğim bir şey. lütfen varsa cekinmeyin,  söleyin? İlaçlarınızı aldınızmı?

-Nazif amca iyisin, dimi?

-İyiyimmm, ilacımıda aldım; yemeğimide yedim;Yok bir isteğim, saolasın kızım.

-Ben dışardayım, Nalan abla lütfen birazdan yola çıkalım.Kimse fark etmemiştir; umarım.Nasıl kızıyordum, kendime: işte boşa bir endişeymiş, adam sapasağlam duruyor.Ne diye gelirsin, hatta onuda böle saçma bir maceraya  cesaretlendirip,sürüklersin.Asistanlara, yada nöbetçi doktora söleseydim keşke ”offf ‘ diye hayıflanmalarla, bekledim.Elinde birkaç tanesi yenmiş, göğsüne sımsıkı bastırdığı, lokum paketiyle çıktı.Nalan hanım, aşağı yukarı onbeş dakika kadar kalmıştı içerideki odada gözleri yaşlıydı.

-Gidelim kızım dedi..Öfkem yerini endişeye bırakmış;

-İyimisiniz? Dedim.

-İyiyim hadi, gidelim.Dedi.

Ellerindeki, tüm güç eriyip bitmiş.Kolumda ki varlığı, hissedilmeyecek hale gelmişti.Çok üzgündü.Benle onun acısıyla üzgündüm….Kızdım kendime, ne beklıyordun; adam ölse yaptığına, geldiğine deymiş mi olacaktı!..Diye..Düşüncelerimde ayıpladım kendimi…

Hastanenin, o soğuk koridorlarına tekrar dönmüştük; yolda luzumlu olmadıkça hiç konuşmadık.Ne olmuştu o odada, cesaretimi toplayıp soramadım.Muhakkak, derin bir  aşk-ı muhabbet olduydu.Ardından hüzünlü bir veda.Yazdığım not, gözüme ilişti belli ki kimse okumamıştıi: sorun olmamasına, çok sevinmemle beraber, kolumda sürüklediğim bu bedenin bomboşluğuda içimi ürpertiyordu.Yatağına usulca yatırdım, üstünü örttüm,sesizce

-Birşey istermisin abla ?.. dedim.

ELLERİME UZANDI.ELLERİMİ ÖPTÜ.Bir kaç kez, Allah razı olsun, kızım, dedi.Acıma şefkat ve içtenlikle kır saçlarının başladığı yere bende, bir öpücük kondurdum.

-Yat dinlen, iyi ol ki çabuk kavuşasınız.

-BİZ KAVUŞTUK ; dedi

-Tebessüm ettim. Bu da kavuşmamı Nalan hanım, daha ne yıllarınız devrilir inşalllah dedim.Çıktım odadan, huzurluydum.Adrenalin son bulmuş. Taşlar doğru yerine konmuştu.İki gün sonra mesai saatim başladı.Uzun ve ilaç kokusu sinmiş, soğuk koridorlar bitince gözlerim, yüreğim, Nalan hanımı arıyor.Taburcumu oldu, endişesi de  beni meraklandırıyordu.

-Serpil, dur  biraz, bişey soracaktım.İkinci odadaki  hasta, nerede ?

-Hangisi??..

-Nalan hanım, vardı ya, hani çok yaşlı olan, yedi  numaralı yataktaki canım ?

Haberin yok dimi??.Sen yoktun.Önce ki sabah, senin nöbetinden hemen sonra, bize lokum verdi.Gayet iyiydi.Hatta bu lokumların, aslında senin olduğunu, senin ne zaman geleceğini ısrarla, sordu durdu.Ardından bir saat geçmeden, kadıncağız öldü.

– Öldümü? Olamaz!!!!!.

-Niye bu kadar şaşırdınki? Daha ilginç olan neymiş biliomusun ?

-Ne ne neymiş!!!

-Ondan bir gece önce, sabaha karşı kocası da ölmüş. Yazık ne acı dimi, peş peşe karı koca öldüler birbirleriyle vedalaşamadan, hayat işte, ne oldu  Ece, rengin gitti ?

-Yok bişey, tamam saol Serpil.Gitmem gerek görüşürüz.

Anlamalıydım, anlamalıydım, kahretsin nasıl anlamadım o gece ölmüştü: Nazif amca neden, YA RABBİM odaya son kez dönüp bakmadım.Pekii ama öleceğini nasıl  bilmişti?Aklım almıyor, nasıl bilmişti.Ahh, Nalan abla ahhh, demedin dimi, diyemedin, ama neden?Offf inanamıyorum, beni ve işimi tehlikeye atmamak için,  ayrıldın ordan, DEVRİLEN YILLARINDAN, CANINDAN,  ancak böyle  hassas hisedilebilir  bir sevgi, ölüm ancak bu kadar soğuk bir mesaj gönderebilir, iki  ayrı yarım, bir tam gönüle, ve ve böle seven  bir kadın,  yaşamının son mucizesini,d onuruna değiş edebilir…..

 -KADIN, ”SEVERSE” HER TÜRLÜ MUCİZE OLUR-

Kategoriler
Deneme Yazıları Kadın konuları Öylesin Esti Sevgi ve Ask Dünyası

AYVA ÇEKİRDEKLERİ…

Hayır git, git ve dönme; dedim.Kapıyı en çirkin görüntüsüyle kapattım.Çıkmıştı gitmişti hayatımdan,bu kaçıncı gidişti arsızca dönüşlerle son bulan.Anlıyorum seni; diyordu. Her dönüşte, anlıyor sanıyordum; bende oysa  beş duyu organı kadar anlıyordu beni.BEŞ DUYUNUN ÖTESİ İSE OLAĞAN ÜSTÜ BİŞEY OLURDU LAKİN, BEN OLAĞAN ÜSTÜ DEĞİLDİM Kİ!!! Sıradandım, sıradanlığımın sıradan olarak algısıydı beni belki bunca yoran.Sevgi bence yerinde saymamalıydı.Hep genişletilmeliydi alan ölçüleri büyüyüp , bir panayır gibi renklenmeliydi.Her gün kılıf, her gün boyut değiştirmeliydi ki ; Fırından yeni çıkmış simit  hazzı wersin.HAZ… HAZ DUYMAK…..ne güzel bir beşeriyet….Evet ben biçare sukunetle yolunu mu gözlemeliyim?Tekerrür etsin diye her vuku koşmalımıyım; eski zaman tekrarlarına ….

Şimdi, satmaya bakacağız…Karşılıklı birikmiş öfke nöbetlerini, beklentilerimizİ, hayallerimizi ,insan yarası yarasına denk geleni seviyor.Denk olma hali yok bizde hiç olmadı tutmadı işte .Göle maya  çaldık hep hani yaa tutarsa!…Sana ben milyonlarca kalem yazdıysam, bir kelimenin kavramını bile lakırtısız anlamadıysan suçlu ben deilim.Astorolijiye karşı hep bir alerjim vardı bilirsin.Keşke olmasaydıda senle gezegen yıldız ölçümleri yaparak baştan mühürleseydim olayı bırak  lanetlesin beni gökyüzü umrumdamı benim.Başlamadan biterdi öksüz sesiz çığlıklarım.Her fırsatta karanlığımızı saklamaya niyetliyim güneş yok işte…..Zihnimde ölçü tutmayan depremler   var sana karşı kızmak yada öfke nöbetlerim bile olmuyorsun artık.

Oysa ne kolaydı.Hayaller de  zulamda sakladığım düşlerimde, yaşamak ve yaşatmak mutlu olmak bir lutuf gibi…Yumuşacık bir yastık bir yorgan olmak birbirinin üstüne serilen ebedi…Göğsüm de yerin az kımıldadımı doktorlara koşmalıydım .Akıl sağlığım gidiyor diye.Öle ulvi olmalıydı.Her zerresine birbirimizi enjekte etmeliydik bu savsak dünyanın.Kapalı gözlerin açılsada bir görsen.Doğa bile öğle narin öğle inceki Yaradanın hesabı tastamam.Melodik bir iniş var seyri alem düşen şu kar tanelerinde hiç biri diğerini geçme,  çıktığı sahnede ayrı poz verme telaşında deil .Adım adım doğan evre evre batan güneş.Çiçeklerin her gün  apayrı değişen kıvrımları..Şu bedenimizin her yaşta ayrı ayrı varolan nadide çizgileri…Bir detay, bir incelik. hiç köşesiz…Sertlik yok, pat diye olan bir oluşum yok,meftuniyetle  oluşan bir bütün.Doğanın yaratılış dili böle hassasken ve Yaradan bir deil iki gözle bunu bize sunmuşken.Nasıl oluyorda bizler bu kadar dik,  keskin, köşeli,  hıçın olabiliyoruz?Fındık kabuğunu geçtim beee…AYVA ÇEKİRDEĞİ kadar, halis sızma sevgi olsa yüreklerimizde.Şöle dökülse katmanlarımız.Birilerinin repliğiyle yön verdiğimimiz hayatlar gömülsede toprağa üzerine AYVA ÇEKİRDEKLERİ eksek filizlenip kocaman bol çiçekli bir ağaç olsa yeni AYVA ÇEKİRDEKLERİYLE dolsa dalları…

Şimdi senin adressizliğine, acil yetişen fazla mesai yapan, tüm fikri zulumlerimle,küçük sözlerimle, AYVA KOKULU düşlerimle, kapının ardında kalan kimsesizliğimle, saat -dakika- zaman gibi kawramları yitirmeye başlamışken, seni ve senle ilgili herşeyi kahverengi görmeye alışmışken,içimide, burkarken sensizlik; sen gel, gel, gelde sakın dönme.Dönme adressizliğine dönme sensiz daha  iyi oksijen alan  tütün kokulu bu kadına beni bırak AYVA ÇEKİRDEKLERİMLE….

Kategoriler
Kadın ve Erkek Yazıları

Hayata Kocasının Penceresinden Bakan Kadın

Toplumdaki yoğun telkinler sonucu insanların büyük çoğunluğu, cinsiyetlerine göre farklı/garip bir kişilik ve ruh hali benimser. Oysa Kur’an’daki mümin karakteri, kadın ya da erkeğe göre değişiklik göstermez; Kur’an tek bir ideal mümin karakteri çizer.

Toplum ve bireylerin yönlendirmesiyle kadınlar, zayıf ve beceriksiz bir karakter edinirler. Kur’an’ın mümin tanımlarında bildirdiği cesaret, akıl, kararlılık, beceri, sıkıntı ve zorluklara karşı dayanıklılık gibi özellikler kadınlarda bulunmamalıdır. Tüm bu özellikler erkeklerin karakter özellikleridir. Kadınlara kalan kıskançlık, haset, kapris, acizlik ve duygusallıktır.

Bu batıl görüşlere göre kadın, akıllı ve güzel ahlaklı olmak yerine güzel, çekici, bakımlı ve “havalı” olmalıdır. Bu yüzden kadın, bulunduğu ortamda kişiliğiyle değil, dişiliğiyle ön plana çıkmaya çalışır. Dahası bu durum en cahil çevreden en kültürlü kesime kadar, büyük çoğunluk tarafından kabul görür, doğal karşılanır. 

Kadın bekarsa babasının ya da ağabeyinin, evliyse kocasının fikir ve görüşlerini, hayata bakışını, zevklerini, hazır model olarak alır ve bu modele uygun bir yaşam sürer. Çok ilginçtir; inancı bile kadına kocası tarafından hazır olarak sunulur. Kadın evleneceği erkeğin inancına göre tavır alır. Eğer evleneceği kişi dinine bağlı ise kadın da dinle ilgili olur, eğer dine ilgisiz ya da ara sıra ibadet eden biri ise, kadın da eşi gibi yaşamaya başlar. Doğruları kocasının doğrularıdır; değer yargıları kocasının değer yargılarının aynısıdır. Evli olmayan kadınlar da yine evliler gibi hayatlarındaki erkeklerin dinini yaşar, ya babalarının ya erkek arkadaşlarının dinine tabi olurlar.

Toplumun dayattığı kadın karakterinin önemli özelliklerinden biri de düşünmemektir. Bu yüzden kadın günlük hayatta düşünmediği gibi, bir sorun karşısında da çözüm üretmez. Eşi, kocası ya da erkek kardeşinin çözüm önerilerinden yararlanır; çünkü bu “erkek işidir”. Yaşanan sorun tüm aileyi kapsıyorsa yine bir alternatifi yoktur; izlenecek yol kocasının yoludur. Sadece sorun ekonomikse,  “saçlarını süpürge ettiğinden” şikayet ederek ve kocasını suçlayarak olayların içinde olur.

Toplumda birçok kadın kültür, görgü ve bilgisini artırmak için gayret etmez. Gelişme ve ilerleme de erkeklerin işidir. Bilim, teknoloji ve politika gibi konular kadınların değil, erkeklerin ilgilendiği konulardır. Kadın yalnızca güzellik, bakım, moda ile ilgilenir, “elinin hamuruyla” börek açar, kurabiye yapar. Ya da varsa mesleği ile ilgili konularda kendisini geliştirir.

Toplumun erkeğe yüklediği rol cesaret, kadının rolü ise korkaklıktır. Hatta kadın bu rolü öylesine benimser ki, korkmadığı zaman bile heyecanlanmış gibi davranır, elleriyle yüzünü kapar ya da çığlık atar. Kadına korkunun yakıştığı gibi batıl bir görüşün hakim olduğu toplumda, bu özellik kadının adeta bir parçasıdır. Oysa Allah’tan başka korkulacak hiçbir varlık ya da güç yoktur. İnanan kadın yalnızca Rabb’inden, O’nun sevgisini ve rahmetini yitirmekten korkar.

Yaşadıkları korkular nedeniyle kadınların, kendilerine yardımcı olacak bir desteğe ihtiyaçları vardır. Bu, sırtını “cesur” bir erkeğe dayamış karakterdeki kadın, etrafındaki zayıf, çaresiz, yoksul kişiler için hiçbir şey yapmaz. Allah, kadın ya da erkek tüm Müslümanlara zayıf bırakılmışlar için mücadele etmeyi buyururken, kadın bir çaba içinde olmaz. O korumaz, korunur.

Toplum, insanları cinsiyetlerine göre ayrı ruh yapıları ve psikolojiye iterken, Kur’an’da tarif edilen din, tam aksine, insanları kadın-erkek ayırt etmeksizin ideal ve üstün ahlaka yönlendirir. “Şüphesiz Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden bir işte bulunanın işini boşa çıkarmam. Sizin kiminiz kiminizdendir… Allah, karşılığın (sevabın) en güzeli O’nun katındadır.” (Al-i İmran Suresi, 195) buyurur Allah ve bu gerçeği haber verir.

Kadın ve erkek arasında, fiziksel farklılıklar nedeniyle- örneğin kadının güç gerektiren işler yapamaması gibi- bazı farklı sorumluluk paylaşımları olabilir. Ancak bunlar toplumun öngördüğü yemek, çamaşır, bulaşık gibi çok bilinen sorumluluklar değildir. Saydığım bu işleri erkek de yapmalıdır. Dinin, kadına erkekten farklı olarak yüklediği bir görev yoktur.

Erkek olsun, kadın olsun, bir mü’min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz. (Nahl Suresi, 97)

Elif Türker

Kategoriler
Aklımdan geçenler Genel Konular Günlük hayat Kadın ve Erkek Yazıları Kişisel makaleler Sevgi ve Ask Dünyası

Aşk Notlarım 1 – GÜNEŞ

Sıkıntılı ve bol rüyalı gecenin ardından, gözlerimdeki acıyla uyandım. Dünyanın bütün ışıklarından daha parlak bir ışık, gözlerimi açmamı engelliyor, odamın her yerinden taşarak şehre yayılıyordu. Kolumu, gözlerime siper ettim. Yavaşça doğrulmaya çalıştım. Bu sırada aydınlık azalmaya, gün ışığına dönmeye başladı. Kalktım, yatağın içinde oturdum. Karşımda Güneş vardı.

“- Hoş geldin” dedim, beni uyandırdığı için kızgındım.

“- Merhaba” dedi, “Böyle uyandırılmayı sevmediğini biliyorum, fakat elimde değildi.

“- Olsun, sorun değil” dedim, gözlerimi kamaşmadan kalan acıyı bastırmak için ovuştururken.

Bir müddet sessizlik oldu. Üzgündü Güneş, bir sıkıntısı olduğu üzerinden halıya damlayan ışık tanelerinden belliydi. Taneler düştükçe, halıda delikler açılıyordu. “Ne oldu” der gibi bir işaret yaptım ona.

Başını önüne eğdi, “- Kıskanıyorum” dedi.

“Neden” dememe fırsat bırakmadan, eliyle işaret ederek susturdu beni, içini çekti.

“- Her sabah bulunduğum yerden seni izliyorum. Kalbini görebiliyorum. Kalbinde her sabah bir güneş doğuyor ve beni gölgeliyor. İnsanlar tarih boyunca beni övdüler, parlaklığıma taptılar, beni sevdiler, adıma öyküler, destanlar yazdılar. Ben milyonlarca yıllık Güneşim. Ama kalbindeki ışık kadar güzelini ne gördüm, ne de dünyaya ve insanlara öyle bir ışık verebildim. Lütfen, kalbinde yer aç bana ve orada parlamama izin ver.

Gözleri yaşardı. Yaşlar, gözlerinden yanaklarına süzülüyor, buharlaşıp odayı kaplıyor, tenimi ıslatıyordu. Öylece kalıverdim, ne diyeceğimi şaşırmıştım.

“- Sevgili Güneş…” diye başladım sözlerime, ama devam edemedim.

Bu kez ben derin bir iç çektim. Güneş, oturduğu yerde doğruldu, gözlerini gözlerime dikerek dudaklarımdan çıkacak sözleri beklemeye başladı. Yüzündeki hüzün ve üzüntüyü görmemek için, kaçırdım gözlerimi ondan, dışarıya baktım.

“- Sevgili Güneş, beni onurlandırıyorsun. Fakat sana kalbimde yer veremem” dedim, sanki içimde bir şeyler battı ve acıdı. Güneş’e döndüm. Üzülmüştü. Sapsarı rengi beyaza çalmış, soğumuştu. Bir an yatağımdan kalkıp ona sarılmak, teselli etmek istedim, ama yapmadım, konuşmaya devam ettim:

“- Seni kalbime alamam, çünkü sen Dünya’ya aitsin. Bütün insanların güneşisin. Hem, biliyorsun, kalbimin bir güneşi var zaten… Sadece bana ait bir güneş… Sen dünyamı aydınlatıyorsun, o ise içimi…

O tanıdık sıkıntılı sessizlik yine doldurmuştu her yanı. Bu kez öyle sessizdi ki, dünyanın dönerken çıkardığı uğultu kulaklarımı tırmalamış, kâinatın sonsuzluğundan bir gürültü içimi hırpalamıştı.

“- Anlıyorum” derken, usulca kalktı ayağa. Gözleri hâlâ yaşlıydı. Gülümsedi ve ışıldadı bana. Gökyüzüne doğru çıkmak üzere, pencereye yöneldi. Yatağımda öylece onu izliyordum. Son bir kez dönüp baktı bana, “- Üzülme” dedi.

Göğe doğru yükselirken, belli belirsiz birkaç sözcüğü yanımda bırakıp gitti:

Keşke Tanrı, beni dünyanın değil, kalbinin bir güneşi olarak yaratsaydı. Böylece varlığım kalbinin güzelliği ile çoğalır ve olmadığı kadar güzel parlardım. Keşke senin güneşin olabilseydim…

Selçuk ERAT
08.08.2011, İstanbul
http://www.selcukerat.com

Kategoriler
Kadın ve Erkek Yazıları Toplumsal Konular

Günümüzde ki evlilikler

Mevsim yaz olunca hareketlilikler başlıyor. Geçmişimizde ise tam tersineydi. Zamanla değişiklikler zorunlu olmaktadır.
Geçmişte günlük zorunluluktan dolayı düğünler kışın olurdu. Herkes ova işini sona erdirince, işleri toparladıktan sonra düğün dernek yapılırdı.
Günümüzde yaz mevsiminin gelmesiyle evlilikler gerçekleşmektedir.çünkü eskisi gibi ürünlerin kaldırılması uzun sürmüyor.

Dikkatimizi çeken önemli haberleri de okuyoruz. Uyarı olarak kabul ederim bu tür haberleri. Evlenenler de çoğaldı, boşananlarda diye havadisler okuyoruz.
Boşanma haberlerini okumak yüreğimi burkuyor. Yine çocuklar anneleri babaları hayatta olmalarına rağmen o çocuklar anne babasının sevgisinden mahrum kacaklar demektir.

Bir yerlerde yanlışlarımız var. Şükrümüz az, geçinmek için dayanaklığımız az. Zorlukları göğüsleme becerimiz yok.
Geçmişe göre insanımızın yorgunluğu az, işler kolay, meşgale az, teknoloji ileri, ova işi, hayvan işi yok denecek kadar az belki de hiç yok. Eskiden hayvancılıkla geçinen aileler de bile hiç hayvan yok.

Neden bu kadar kolaylıklar dünyasında iki kişi anlaşamıyor?
Evlenmeden önce gençlerimizin günlük hayatta gereken ve gerekecek olan tüm eşyaları alınıyor.

Gelin kaynana çatışması olmaması için yeni evleneceklere daire tutuluyor. Borçları aileler üzerine alıyor.
Sabah erken kalkma derdi yok. Hayvanlara bakma, ovada tarladaki ekini sulama işi yok, sabah ezanla uyanarak ekmek pişirmek yok.
Ev kalabalık değil.

İki kişiden oluşan çekirdek ailenin kahvaltısını hazırlamak ilk ve son görev sabahları. Annemi dinlediğim hayatıyla, bizlerin yaşamakta olduğumu hayat arasında farkı anlatmak bile zor. Evin gelini demek; ekmek pişirmek, ahırda ki hayvanların bakımı, ovadaki ekinin biçilmesi, yaylada ki otların biçilmesi, elbiselerin yıkanması, evin içinin, dışının süpürülmesi, çocukların bakımı, uyutulması temizlenmesi demekti.
Misafir geldiğinde ikram sunmak, en önemlisi gelin evde en geç yatan olmalı ve de sabahları en erken kalkanı olmalı ki itibarı zedelenmesin.
Şimdi düşününce insanlarımız nereden nereye geldiler?

Günümüzde ki düğünlerin şatafatı ayrı dert. Geçmişte ki gibi gelinler veya damatlar aynı hayatı yaşamalı demeden evini barkını yıkmadan, sağlıklı aile yaşantısını sürdürmenin yollarını denemeliler.
Ev içinde çıkan ufak pürüzleri kendi aralarında çözerek ev dışına meseleleri aksettirmeden çözüm bulmalı gençlerimiz.

Benim anneme söylememden ne çıkar düşüncesinden uzak olunmalı. Kendi dünyamızdaki idaremizi kendimiz yönetmeliyiz.
Bazen de sorunun kaynağı eşlerin ikisi de olabiliyor. Aile ziyaretlerini yüzde elli, yüzde elli oranlamaya çalışıyorlar.

Geçen bayram senin ailene ilk gittik, şimdi ki bayramda da benim ailemi ilk ziyaret etmeliyiz gibi anlamsız inatlaşmanın sonu hezimet olmaktadır.
Her iki ailede anlayışlı olmalı.
Ailelerden hangisi evlatlarını ziyarete gelirse aynı saygı, sevgi, hürmet gösterilmeli, elleri öpülmelidir.

Hatta bazılarından duydum evlilik öncesi gençlerimize evliliğin sıkıntılarının çözümü konularını öğrettikten sonra evlendirmeliyiz. Gençlerimizin evliliğin ne demek olduğunu anlamaları şarttır. Evlilik demek sadece rahatlık değildir.
Çevremize bakınca insanların dün el ele gördüğümüz çiftin Allah’ ın hoşlanmadığı helalin uygulandığını duyunca üzülüyoruz.
Önemli olan boşanmadan, evliliğimizi devam ettirmektir. Karşılıklı anlayış, sabır, hoşgörü, tolerans olmalıdır.

Kategoriler
Eğitim - öğretim Güncel Haberler Kadın konuları Kadın ve Sağlık

Epizyotomiye hayır: Doğum sırasında vajinanızı kestirmeyin!

İlk duyduğumda benim çok sinirlerimi bozan, hislerimi anormal derecede duygusallaştıran, kızgınlıkla beraber üzgünlük arasında gitmeme neden olan şey: Epiztotomi. Nedir bu derseniz kısaca anlatayım: Hamilelik sonrasında, yani doğum anında çocuğunuzu dünyaya getirirken Bazı doktorların işlemi hızlandırmak için bazılarınında gerçekten o an ihtiyaçtan dolayı yaptığı, vajina ile anus arasındaki perine bölgesinin makas ile kesilmesine verilen bir isim. çok sınır bozucu bir durum, çünkü 1980’li yıllarda bir çok ülke bunun bilinçli olarak ihtiyaç duyulmadan kesilmesinin zararlı olduğunu anlayıp ihtiyaç olmaksızın uygulanmasını yasaklamışlardır. Ancak hala Türkiyede bunun bir zorunluluk olmadığının farkında olmayan doktor sayısı hiç azımsanmayacak kadar fazla.

Bunun gereksiz uygulanması nedemek biliyormusunuz?
Kadın haklarının kadınlarımızdan alınması, 1-2 ay bunun acısını çekmesi, kapanması zor yaraların açılması demek. Geceleri uyuyamamanız, tuvalet ihtiyaçlarınızı normal şekilde yapamamanız demek, bunu yaparken acılar içinde bayılmanız, eziyet çekmeniz demek.

Epizyotomi uygulaması aslında ihtiyaç halında uygulanması gereken bir yöntem, bunun bilincinde olmadığımız için türkiyede bir çok anne bunun normal bir uygulama olduğunu düşünüyor. Hatta bir çok anne kasıtlı olarak vajinasının kesildiğinden bile habersiz. Türkiyede bu yönetmin uygulanması 90% ‘lardayken, Avrupa ülkelerinde 15% – 20% cıvarlarındadır.

Hala daha Tıp fakültelerinde bu yöntemin uygulanması konusunda eğitimler alınıyor, ancak öğretilmeyen ise bu uygulamanın zorunlu olmadığıdır, çünkü hamile bir kadın doğum öncesi iyi şekilde hazırlanırsa vajina yırtılmaları riski en az seviyelere düşecek. Böylece doktorun epizyotomi yapması için bir gerekçe kalmayacak.

Tıp ve bilim dünyası evrensel kavramlar içerir, bu yüzden dünyayı takip etmeli, uygun çözümleri aramalıyız, tarihin kara zamanlarından kalma yöntemlerin uygulanması bizim en büyük ayıbımızdır. Devamlı yenilikler peşinde koşmalıyız, hastalarımız için daha iyisini aramalıyız, ve en önemlisi o kadınların bizim karımız yada kız kardeşimiz olduğunu anlamalıyız.

Lütfen Kadınlarımızın vajinasını kesmeyin artık, bu bir zorunluluk değildir, gerekli olduğu durumlarda, yani bebeğin durumunun kötü olduğu yada gittikçe kötüye gittiği durumlarda doğumu hızlıca gerçekleştirmek için yapılabilecek bir şey. Bundan ötesi kadınlarımızın acılar içinde 2-3 ay boyunca bunun acısıyla yasaması demektir.

Bunu onlara, yapmayın. Onları korumak biz erkeklerin görevi. Bir baba ve eş olarak bu hissi anlamanızı bekliyorum..

Kategoriler
Genel Konular Güncel Haberler Günlük hayat Kadın konuları siyasetci Toplumsal Konular

Bir Türk Kadını Meclis’e Yürüyor!

 

Bir Türk Kadını, 1934’te kendisine verilen hakkı almaya çalışıyor.

Sarı Basın Kartı olduğu halde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) çalışmasına izin verilmeyen Gazeteci Aynur BAYRAM’ın bu süreçle başlayan Ankara 2. Bölge Bağımsız Milletvekili Adaylığı, büyük bir halk hareketine dönüştü.

Sarı Basın Kartı olmasına rağmen Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) alınmayarak, gazetecilik mesleğini icra edemeyen Aynur BAYRAM, Haziran 2011 Genel Seçimlerinde Ankara 2. Bölge Bağımsız Milletvekili Adayı olarak vatandaşın karşısına çıktı.

Başörtüsü sorununu ben çözeceğim!” diyen Aynur BAYRAM’a şimdiye kadar siyasi partilerden çözüm alamayan halktan büyük ilgi var.

Hiçbir şey zamanı gelmiş bir fikir kadar güçlü değildir” sözünden güç ve ilham alarak çalışmalarına başlayan Aynur BAYRAM’ın bu mücadelesi, ülke genelinde başta kadınlar olmak üzere giderek artan bir ilgiye dönüştü.

Yıllardır siyasi partilerin çözüm sözlerine rağmen, başörtüsü sorununda ilerleme kaydedilememesi ve başörtüsünün siyasi partilerce oy toplamak adına sıkça başvurulan ve belli dönemlerde gündeme getirilen bir nesneye çevrilmesi, başta başörtülü veya başörtüsüz bütün kadınlar olmak üzere, toplumda tepkilere ve huzursuzluklara neden olmaktaydı.

Bizi önce başörtülü – başörtüsüz, sonra da türbanlı – türbansız olarak ayırdılar. Artık yeter!” diyen Aynur BAYRAM şöyle devam ediyor: “Biz bütün kadınlar, giyimlerimizle değil, düşüncelerimiz ve icraatlarımızla anılmak, konuşulmak, tartışılmak istiyoruz ve bu amaçla da bütün kadınlarımız omuz omuza, işte buradayız!

Kadınlara seçme ve seçilme hakkının Avrupa’dan önce 1934 yılında tanındığı sayılı ve öncü ülkelerden biri olan Türkiye’de, kadınlar başörtüsü – türban gibi nedenlerle “seçilme” haklarını kullanamıyor. Bu hakların engellendiği bir dönemi kapatmak ve siyasette kadınların söz sahibi olmasını sağlamak adına başlayan bu hareket, sahiplenilmeli ve desteklenmelidir.

Aynur BAYRAM’ın sergilemiş olduğu haklı mücadele Meclis’teki yerini almalıdır.

Türkiye’nin başörtüsü, türban gibi yersiz ve gereksiz gündemler yerine başta ekonomi olmak üzere, sağlık, eğitim, bilim, teknoloji, üretim, yaratım, kültür ve sanatın konuşulduğu, tartışıldığı, değerlendirildiği gelişmiş bir ülke seviyesine ulaştırılması çabası içerisinde, Aynur BAYRAM’ın edindiği misyonun önemi açıkça anlaşılmaktadır; anlaşılmalıdır.

Mesleğini icra etmek üzere gittiği Meclis’te başörtüsü nedeniyle içeri alınmamasından hareketle milletvekilli adayı olduğunu belirten Aynur BAYRAM; kadınlarımızın ister başörtülü, ister başörtüsüz, türbanlı veya türbansız, pantolonlu veya etekli, dış görünümleri nasıl olursa olsun, seçme ve seçilme haklarını sonuna kadar kullanma zamanının geldiğine işaret ediyor ve bu bağlamda, bütün kadınlarımızı görev başına davet ediyor.

Siyasi partilerin başörtüsü konusundaki ciddiyetsiz ve kararsız tavırlarının, kendisini bağımsız aday olmaya ittiğini vurgulayan Aynur BAYRAM, Avrupa’dan önce 1934’te seçme ve seçilme hakkı tanınan ve bu hakkını başörtüsüne rağmen sonuna kadar savunan bir Türk Kadını olması nedeniyle halk tarafından destekleniyor, beğeniliyor.  Aynur BAYRAM, birçok Türk Kadınına da örnek teşkil ediyor.

Bu “halk hareketi”nin Türkiye’nin demokratik ve çağdaş yapısına katkısının büyük olması temennisiyle… (Aynur Bayram hakkında daha fazla bilgi http://www.aynurbayram.com adresinden edinilebilir.)

Selçuk ERAT / Makaleci.Com Yayın Yönetmeni

www.selcukerat.com

Kategoriler
Günlük hayat Günün Tarihi Kadın konuları Kutlamalar

Anneler Gününüz Kutlu Olsun

ANNELER GÜNÜNÜZ KUTLU OLSUN

‘Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır…’ (Lokman Suresi, 14) Zorlukla geçen dokuz ayın sonunda dünyaya gelen bebek, vicdan ve merhamet sahibi her insan için çok değerli ve dikkatle korunması gereken bir güzelliktir.

Allah’ın bahşettiği bu güzel ve değerli emaneti pek çok anne dikkatle korur. Beslenmesinden eğitimine kadar her konuda elinden geleni yapar. Karşılık beklemeksizin yapılan fedakârlıklar bir annenin en önemli özelliğidir.

Anneyi anne yapan, Allah’ın ilham ettiği merhamet duygusudur. Merhamet duygusundan yoksun bir insan ne çevresindeki insanlara ne de evladına sevgiyle yaklaşamaz. Öyle anneler vardır ki bu değerli emaneti gerektiği gibi koruyamaz, hatta çeşitli eziyetlere maruz bırakarak ‘kendi çocuklarını’ psikolojik açıdan tahrip ederler. Bu tür anneler sadece evlatlarının hayatını altüst etmekle kalmayıp, aynı zamanda toplumun yapısında da derin yaralar açarak suçların artmasına neden olurlar. Sağlıklı bir ortamda, sağlıklı ilişkiler içinde büyümeyen bir çocuğun, normal ve sağlıklı davranması zordur.

Yüce Rabbimiz kullarına, güzel ve huzurlu yaşama ulaştıracak anahtarı Kuran’da açıkça bildirmiştir.
…”Allah’tan başkasına kulluk etmeyin, anneye-babaya, yakınlara, yetimlere ve yoksullara iyilikle davranın, insanlara güzel söz söyleyin, namazı dosdoğru kılın ve zekâtı verin” … (Bakara Suresi, 83)

Bazı anne babalar çocukları dine ve Allah’a yöneldiği için rahatsız olup onları Allah yolunda yaşamaktan alıkoymak ister. Bu durumda Yüce Rabbimiz bu tür anne ve babalara itaat edilmemesi gerektiğini bildirmiştir:
Biz insana, anne ve babasına (karşı) güzelliği (ilke edinmesini) tavsiye ettik. Eğer onlar, hakkında bilgin olmayan şeyle Bana ortak koşman için sana karşı çaba harcayacak olurlarsa, bu durumda, onlara itaat etme. Dönüşünüz Banadır. Artık yaptıklarınızı size haber vereceğim. (Ankebut Suresi, 8)

Bir anne çocuğuna her şeyden önce Allah ve peygamber sevgisini aşılamalı ve Kuran ahlakına uygun bir yaşamı telkin etmelidir. Bunu yaparken de çocuğu için örnek olmalı ve güzel ahlaktan asla taviz vermemelidir. Güzel söz ve merhamet insanları şeytanın sistemine esir olmaktan kurtaracak en güzel ahlak özellikleridir. Allah’ın emrettiği bu davranışları gösterebilen, evlatlarını koruyan, imanlarının artması için çaba gösteren, karşılık beklemeden, yalnızca Allah rızası için bu değerli emanete gerektiği gibi bakabilen tüm annelerin anneler günü kutlu olsun.

Altuğ Öztürk

Kategoriler
Erkek konuları Kadın ve Erkek Yazıları

Kadınların erkeklerde çekici gördüğü fak…

Kadınların erkeklerde çekici gördüğü faktörlere baktığımızda, birden fazla ana faktör görebiliriz. Bu süreçte birden fazla faktör vardır. Belki de bu yüzden bir çok erkek kadınları etkileme denince şöyle bir duraksıyor.
Kadınların erkeklerde çekici gördüğü faktörlere baktığımızda, birden fazla ana faktör görebiliriz. Bu süreçte birden fazla faktör vardır. Belki de bu yüzden bir çok erkek kadınları etkileme denince şöyle bir duraksıyor.

Öncelikle şunu bilmemiz gerek, kadınlar dominant erkekleri aramaya programlanmıştır. Dominant erkekler, evrimsel olarak baktığımızda, gelecek nesil için daha fazla hayatta kalma şansı sağlamaktadır. Bu da genlerin gelecek nesile geçme olasılığını arttırmaktadır.

İşte bu yüzden kendine güven,  liderlik, espri anlayışı, karizma ve sosyal yetenekler kadınları etkileme konusunda dış görünüşten daha etkilidir.

Çevremizdeki çoğu kadının hep serseri tipli erkeklerden hoşlandığını görmüşsünüzdür. Bunun sebebi, serseri erkeklerin kadınların çekicilik duyduğu alfa karakteristiklerinin hepsini yansıtmasıdır. Mantıksal düzeyde pek doğru bir partner tercihi olmasalarda, bu erkekler kadınların içindeki çekim duygusunu tetiklemeyi, beta erkeklerden daha iyi yapmaktadırlar.

Kadınlar genellikle mantıksal düzeyde neye çekim duyduklarını bilmezler. Bir kadına nelerden etkilendiğini sorarsanız size “ Eğlenceli, vücudu güzel, tatlı bir gülüşü olan bir erkek” diye cevap verebilir. Bunun sebebi mantıksal olarak çekici bulduğu şeyin, duygusal olarak tepki verdiği özelliklerden farklı olmasıdır.

Bu iyi bir çocuk istemiyor demek değildir. Sadece iyi çocuk davranış biçimine ilgi duymamaktadırlar. Tipik olarak iyi çocuklar kadınlara aşırı derecede iyi davranırlar ve alfa erkek karakteristikleri göstermezler.

Erkekler kadınların dış görünüşünden etkilendiği için, erkekler de kadınların dış görünüşten etkilendiğini düşünür. Bu düşünce hatalı inançlara sebep olur. Böylece eğer yakışıklı değillerse güzel kadınları etkileyemezler gibi bir düşünceye inanmaya başlarlar.

Dış görünüş fark edilmenizi sağlayabilir. Ama kendine güvensiz, muhtaç ve sıkıcı olursanız, dış görünüşünüzün size hiç bir faydası olmayacaktır. İşte bu yüzden dış görünüş eşitliğin küçük bir kısmını oluşturur.

Diğer  hatalı bir düşünce ise, kadınların kaslı erkeklerden hoşlanmasıdır. Kaslı ve büyük bir vücut bir kadın için koruma ve güvenlik hissi verebilir. Bir kadında erkeğinden güvenlik duygusunu ister. Ama bu duyguların hepsi, dış görünüşünüzün etkisi olmadan verilebilir.

Asıl gerçek şudur. Her erkek istediği her kadını etkileme şansına sahiptir. Sadece coğu erkek bir kadını neyin etkileyeceğini bilmemektedir.

Erkekler kadınların çekim duyduğu şeylere odaklanmaya başladıklarında sonuçlar inanılmazdır. Hiç bir zaman güzel bir kadını etkileyemiyeceğini düşünen bir çok erkek, karşılaştıkları kadın bolluğu karşısında çok şaşırmaktadırlar.

Erkek olduğumuz için kendimizi şanslı saymalıyız. Kendimizi istediğimiz zaman değiştirebiliriz ve hiç bir özelliğimize bağlı kalmadan kendimizi çekici bir hale getirebiliriz. Erkekler yaş ve hayat tecrübesiyle daha çekici bir hale gelir. Biz istediğimiz kadar sperm üretebilirken, kadınların hayatları boyunca belli bir sayıda yumurtlama yapabilirler.

Kadınlara çekici gelen karakteristik özelliklerini kendine entegre etmelisin ve bunu kadınlara yansıtmalısın. Çok kısa sürede hayal ettiğin kadını etkilemek için neyin üzerine düşmen gerektiğini öğreneceksin.
Johnny DeLusion , Türkiye’nin ilk baştan çıkarma ve ilişkiler konusunda bilgi veren sitesi Seductionturk ‘ ün kurucusudur. Ayrıca 6 senelik bilgi birikimini yeni yazdığı Modern Erkeğin Rehberi kitabında sizlerle paylaşmaktadır.

Kategoriler
Günlük hayat İslam Dini Kadın ve Erkek Yazıları Sevgi ve Ask Dünyası Toplumsal Konular

“Evlilik Müessesesi”

Evliliğe ‘müessese’ adı verilmesi yaşadığımız toplumda evliliğe nasıl bakıldığını gösterir ve bu bakış açısına sahip insanların evliliklerinin de ne derece sağlıklı olacağı açıktır. Evlenmeye karar veren kişilerin, henüz evliliğin başlangıcında birbirlerine güvenmiyor olması korkunç bir durumdur. Günümüzde, evlenecek çift gidip önce noterde evlilik sözleşmesi imzalamakta, daha evlenmeden boşanma şartları konuşulmaktadır.

Cahiliye toplumlarında yaşayan kimseler birbirine güvenmezler. İnsanlar genellikle hep yalnızdırlar ve gerçek anlamda hiç dostları olmadığından yakınırlar. Günümüz evli eşleri de çoğunlukla birbirine güvenmeyen ve dost olamayan kişilerdir. Sık sık yalana başvururlar;  kadın her an aldatılma ya da terk edilme korkusu içinde yaşar, erkek de çıkarları nedeniyle karısının kendisini maddi olarak değerlendirdiğini düşünür. Her ikisi de ruhlarına saygı duyulmadığından emindir. İnsanın gerçek anlamda mutlu olabilmesi için güvendiği, sevdiği ve yalan söylemeyen, Allah’tan korkan, samimi insanlara ihtiyacı vardır.

Ey iman edenler, Allah’tan sakının ve sözü doğru söyleyin. Ki O ( Allah), amellerinizi ıslah etsin ve günahlarınızı bağışlasın… (Ahzap Suresi, 70-71)

Bu toplumda yaşayan genç kız, genellikle genç erkeğin arabasını gördüğünde ilk aşkı hissetmeye başlar. Eğer çok pahalı ve marka bir arabaysa o aşkın heyecanı biraz daha artar,  kıyafetleri kaliteliyse,  bir de iyi bir okuldan mezunsa ve babası da zenginse artık o aşk şiddetli bir tutkuya dönüşür. Herşey kendilerince çok yolunda giderken, bir gün erkek babasının iflas ettiğini söyler ve o tutkulu aşk bir anda kaybolur; aşk öfkeye dönüşür, nefret yaşanmaya başlar. İşte bu, Allah’ın bu kişiye verdiği bir cezadır; çok büyük bir aşağılanmadır. Oysa kişi Allah rızası için seviyor olsa,  fabrikasını hatta herşeyini kaybetse fark etmez. İnanan insan, bu durumu Allah’ın bir nimeti olarak görür. Yaşadıklarını Allah’tan bir hayır olarak düşünür ve hiçbir şekilde etkilenmez. Dünya hayatına ait meta, yalnızca Allah sevgisi ile anlam kazanır.

Allah rızası için sevmek ise, gerçek aşktan, Allah aşkından kaynak bulduğundan bambaşkadır. Çoğu insan tutkunun ve aşkın taklidini yapmaktadır. “Çok seviyorum, aşığım” diyen kadın, örneğin işi ya da parası olmasa birlikteliğine devam eder mi? Çoğu evliliğin maddi yokluklar nedeniyle bittiğine şahit olmaktayız. Ya da çok sevdiği karısını yaşlandığı ve çirkinleştiği için terk eden erkeklere.. Demek ki yaşananın gerçek aşkla  ilgisi yoktur.

Çoğu insan tutkuyu taklit eder. Çok sevdiğini söylediği halde birbirine hakaret eden, saldıran, aşağılayan, üzen kişilerin yaşadığının adı tutku değildir. Örneğin bir genç kızın yaşadığını söylediği tutku, sevdiği gencin hastalanması, elinin yüzünün şeklinin değişmesiyle, bir anda yok olup gider. Bunun anlamı, o genç kızın sahte, çok kötü bir tutku taklidinin içerisine girmiş, ona özenmiş ve gerçek tutkuyu bilmiyor olması demektir. Oysa insan gerçekten tutku ile seviyorsa, sevdiği insanın eli yüzü yansa, kolunu bacağını kaybetse onu daha fazla sever ve ona daha derin bir şefkat duyar. Çünkü onun cennetteki gerçek yüzünün ne kadar mükemmel olacağını ve sonsuza dek kendisi ile yaşayacağını bilir.

Günümüzde evlenmek isteyen kişi kendisini tanıtırken, tüm diğer özelliklerinden önce mal beyanında bulunmaktadır; çünkü adayların ilk sorusu bu yönde olacaktır. Televizyonlarda da evlilik programı adı altında dehşet verici programlar yapılmaktadır. Milyonların gözü önünde “elimde şunlar var, karşılığında da şöyle birini istiyorum” şeklinde, adeta köle ticareti yapılıyor gibi bir durum yaşanmaktadır ve bu oldukça ürkütücüdür.

Samimiyetsizlik ve yapmacıklık da günümüzde bütün insanların başının belasıdır. Samimi insanın tüm davranışları içinden geldiği gibidir ve doğallığı nedeniyle çevresindeki insanları olumlu etkiler. İnsanın mimikleriyle, konuşmalarıyla ve düşünceleriyle tam anlamıyla kendi olması gerekir. Ancak cahiliye insanı düşüncelerinde dahi samimiyeti yaşamaz. Sevdiği insana kurnazlık yaparak tuzak sorular sorar, tuzak üsluplar kullanır; böylece karşısındakinin tepkilerini ölçmeye çalışır. Bu çok yorucu bir şeydir ve dürüst bir kişi, sevdiği insana bu tarz oyunlar oynamaz.

Kalbinde Allah aşkı olmayan insan, etrafına Allah aşkıyla bakamaz, Allah aşkıyla bakamayınca da tutkuyu ve sevgiyi kaybeder. İçindeki o gücü kaybettiğinde içinde büyük bir boşluk oluşur; sevginin yerini artık sıkıntı, azap, korku, panik, gerginlik ve kuşku alır. Bu acıdan kurtulmak için de, bu kişiler alkol ya da uyuşturucu gibi aklı örten, insan bedenine ve ruhuna zarar veren tehlikeli maddeler kullanmayı çözüm gibi görür. Sonunda da ruhen, bedenen ve maddi yönden de çöküşler başlar.

Oysa Kuran ahlakı, insanı tam anlamıyla özgürleştirir, ruhtaki sevgiyi alabildiğine sonsuza doğru açar, aksi halde sevgi ve tutku boğulmuş olur; dolayısıyla insan hapsedilmiş olur. Mümin kadın ve erkekler ahirette de –Allah’ın dilemesiyle- gerçek kurtuluşa kavuşacaklardır:

(Bütün bunlar,) Mü’min erkekleri ve mü’min kadınları, içinde ebedi kalıcılar olmak üzere, altından ırmaklar akan cennetlere sokması ve kötülüklerini örtüp-bağışlaması içindir. İşte bu, Allah katında ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’tur. (Fetih Suresi, 5)

Mail icon kuaza.com