Kategoriler
Genel Konular Kişisel makaleler Makale Yazıları - Yarışma Türkiye üzerine

Akifoğlu’nun Kocaeli’si

               Karadeniz’e kıyısı olan illerin ortak sorunlarının araştırılıp incelenmesi ve çözüm yollarının ortaya konulması amacıyla, Karadeniz Sivil Toplum Kuruluşları (KASTOB) tarafından, 01 Temmuz 2009’da Kocaeli’nde düzenlenen 5. Karadeniz Kurultayı, ressam ve mimar bir kişiliğin, insancıl ve gelecekçi yaklaşımla sunduğu konuşmasıyla kazındı hafızalara… Âdeta bir düş, katılımcıların gözleri önünde şekil alarak vücuda gelmiş, masum ve kaliteli esintisiyle, herkesin kirpiklerinde ışıltılı bir tablonun renklerinden, tatlı tortular bırakmasını becermişti.

 
S. Arif Akifoğlu’nun konuşmasından söz ediyorum. Akifoğlu konuşmasına, 17 Ağustos 1999 Depremi ile başlamış, depremin Kocaeli ekonomisindeki etkilerine değinmiş, Kocaeli tarihini örnekleri ve istatistikleri ile açıklayarak, nasıl Türkiye’nin en büyük anakentlerinden (metropol) biri olduğunu ele almış, kurultayı izleyen konuklara tarihi, coğrafi ve kültürel açıdan ne denli önemli bir kentte yaşadıklarını tekrar anımsatmıştı.
 
Buraya kadar klâsik, sade, bilgilendirici, günün anlam ve önemini ifade eden cümleler deryası gibi görünen konuşması, aniden herkesin yüreğinin karanlık köşelerinde unuttuğu, heyecanlı bir düşü yeniden canlandırmış, umutların yeşermesini sağlamıştı. Düş, sadece sözcüklerde olmadığını kanıtlarcasına başka yazılara, oradan da başka mekânlara akmasını bilmişti.
 
Avrasya Sanayici ve İşadamları Derneği (ASİAD) Kocaeli Şubesi Başkanlığını yürüten Akifoğlu, aslında sadece kendisinin düşünü dile getirmekle kalmamış, belki de benim gibi şehirlere özel ilgi duyan, mimariye, sosyo – kültürel yapıya değer veren milyonlarca insana da ses olmuştu.
 
Konuşmayı dinledikten sonra, İngiliz The Economist Dergisi tarafından yapılan “yaşanabilir kentler” sıralamasında 110. sırayı alan İstanbul’un, Akifoğlu’nun Kocaeli için büyüttüğü güzel düşlerle beslenmesini ve en azından, evet en azından ilk 10 şehir arasında yer almasını ne kadar arzuladım, biliyor musunuz?
 
Güzel ve yalnız ülkem Türkiye’nin” (Nuri Bilge Ceylan’ın sözüdür) şehirlerinin, böyle düşler besleyebilen, beslemekle kalmayıp onları geliştirip büyütebilen, insancıl, demokrat, ileri görüşlü yöneticilerle idare edilmesini, ne çok istedim! Sadece Kocaeli değil, ülkemizin her şehri böyle güzel düşleri hak ediyordu. İnsanlarımız, bu güzel düşlerin yeşerdiği kentlerde yaşamayı fazlasıyla hak ediyordu!
 
Ne güzel ifade etmişti Akifoğlu yazısında: “Şehri yöneten değerli büyüklerimizin hobilerinden biri olsaydı yüzme, kayak, snowboard, basketbol… Yüzebilselerdi, tenis oynayabilselerdi; çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek, hep beraber, her yerinde Körfez’in, sağlıkla…
 
Türkiye’de bu özelliklerde kaç tane belediye başkanımız görev yapıyor bilmiyorum yahut halkımız bu tür ilgi alanları bulunan kaç insana başkanlık görevini lâyık görüyor, ondan da haberim yok. İnandığım tek şey, artık toplumun böyle başkanlara hasret kaldığı, böyle başkanların yönettiği şehirlerde yaşama özlemi duydukları… Şehirler, başkanlarından besleniyor, evet bunu bulguladım. Başkan, şehre ne kadar çok sevgisini verirse, şehir o denli gelişiyor, büyüyor. Ne mutlu düşleriyle yaşayan başkanların yönettiği şehirlere!
 
Dikkat çekici tespitleri de özenle yerleştiriyor ASİAD Başkanı konuşmasına ve bir mekânın adının değiştirilmesinden çok, oranın başarıyla işletilmesine, kazandırılmasına, bakınız şu sözlerle nasıl dikkat çekiyor: “Keşke, Keltepesi’nde (bugünkü adı Kartepe) dünyanın en önemli dağ ve kış turizmi merkezini yaratabilseydi bu şehir… Uluslararası önemi olan, ekonomik ve kültürel buluşmaların yapıldığı bir yer yapabilseydik zirveyi Davos gibi… Adından utanıp, ismini değiştirmeseydik keşke dağımızın… Keltepe olarak kalsaydı…
 
Boş zamanlarımda Sim City oynamayı hep sevmişimdir, hâlâ da sıkılmadan oynar, hayâlimdeki şehirleri kurarım ve hep yanımda biri varmış, o birisini şehirde gezdiriyormuşum gibi, şehrin özelliklerini ona anlatır, keyiflenir, mutlu olurum. Akifoğlu’nun ortaya koyduğu şehir ve belediye başkanı portreleri, bir şehir benzetimi (simülasyon) olan Sim City ile yarattığım düşlere ne çok benziyordu! Bu konuşmayı o nedenle büyük bir hazla dinledim. Fakat eminim ki, sadece ben değil, kurultayda bulunan herkes, ASİAD Başkanı’nın önümüze serdiği bu düşle, fevkâlade anlar yaşadı. Belki de birçoğu, gerçek bir şehri, düşlerde bile olsa yaşamanın hazzı ve huşusu ile ayrıldı kurultaydan.
 
Akifoğlu’nun Kocaeli’sinde, düğün ve siyasi toplantılar için kullanılan kültür merkezlerinin yerini; resim ve heykel sergilerinin açıldığı, müzik ve caz konserlerinin düzenlendiği, operaların seyredilip senfonilerin dinlendiği, tiyatroların oynandığı mekânlar alıyordu… Fabrikalar, çarkları ekonomi ve sanayi için dönen, bacaları istihdam için tüten, fakat çevreyi yeşile gömen, toprağın huzur ve mutluluk kokmasını sağlayan yapılar oluveriyordu… Akifoğlu’nun Kocaeli’si, dev bir sanayi kenti olmakla birlikte, tarihi ve kültürüyle barışık, geçmişiyle köprüleri hâlâ ayakta tutan, büyük bir turizm şehriydi aynı zamanda. Akifoğlu’nun Kocaeli’sinde yaşayan insanlar da mutlu, eğitimli, sağlıklıydılar… Onun Kocaeli’sinde her şey bir kalite, umut ve ileri görüşlülükle cilalanmıştı. Göstermelik ve sahte hiçbir şey yoktu içinde… Her şey muntazamdı, düşlerdeki gibi…
 
Şehirler, insanları şekillendirir. İnsanları büyüten anne babalar gibi görünse de, aslında onlar değil, şehirlerdir. İnsanlar şehirlere göre giyinir, şehirlere göre yer ve içerler, şehirlere göre uyur ve uyanırlar, şehirlere göre suç işler, iyilik yaparlar… Şehir, insanın âdeta ikinci kalbi gibidir. Bu kalp ne kadar güzel çalışır, ne kadar sağlıklı olursa, topluma ve ülkeye o denli çalışkan ve sağlıklı bireyler sunar… Yoksa yanılıyor muyum?
 
Şehirler, insan varlığının temelidir diyebilir miyiz? Şehirler olmasa cemiyetler, toplumlar, milletler olur muydu? Şehirler olmasa kültür olur muydu? Ne şehirler vardı dünya üzerinde lanet edilen değil mi? Ne şehirler vardı romanlara konu olan, nasıl şehirler inşa ediliyor hâlâ, gökyüzüne ve bilimkurgu filmlerine meydan okuyan…
 
Elbette, şehirler önemli… Şehirleri inşa edenlerse daha önemlidir. Şehirler, hep daha iyi bir yaşam için inşa edildiler. Huzur, güven, sağlık, mutluluk için… Yaşanabilir, daha güzel bir dünya için yeni şehirlerin kurulmasına devam ediliyor… Şehirler, anne babalarımız gibidir… Anne ve babalarımızı emin ellere teslim etmek zorundayız, geleceğimiz için bunu yapmalıyız…
 
Veda sözcüklerimi sıralamadan evvel, ASİAD Kocaeli Şubesi Başkanı Sayın S. Arif Akifoğlu’na, açtığı yeni ufuklar için, şehir sevdalıları adına teşekkür etmek isterim.
 
Güneş, Büyük Sevgili’nin adıyla, şehrinizin üzerinde yeniden yükseldiğinde, bir kez daha buluşacağız. Esenlikle…
 
 
Selçuk ERAT
02 Temmuz 2009, İstanbul
 
Kategoriler
Genel Konular Türkiye üzerine

Keşke şehit olsaydım da….

  Önceki gün bir tv kanalında Gazeteci Vedat Yenerer’in Saygı Öztürk ile yaptığı söyleşiyi ibretle izledim. Vedat Yenerer kendisine yapılan muameleleri noktasına virgülüne kadar açıkladı ve yapılanları kamuoyuna ibret olsun diye sundu. Saygı Öztürk ve Yenerer’e Türk Kamuoyunun aydınlatılması ve Ergenekon saçmalığının ne olduğunu sundukları için teşekkür etmek borcumuz oldu.
   Fakat orada ibret verici bir ifadeyi Saygı Öztürk son yayınladığı kitaptan okuyunca tüylerim diken diken oldu. O ifadelerden birisi şu: Ergenekon Tutuklularından Levent Göktaş’ın  gözaltına alınıp tutuklandıktan sonra PKK’nın internet sitesinde Levent Göktaş için "Evine hoş geldin Levent Göktaş" ifadesini yazmışlar. İşte bakın ve gerçekleri biraz daha net görün. İkinci ifade de Özel Harekat subayının "Keşke şehit olsaydım da bunu görmeseydim" acı sözleridir.
   Bu subay ki, Özel Harekata komutanlık yapmış, defalarca ölümlerden dönmüş, ölmemiş ama ölmekten daha kötü edilmiş ve hizmet ettiği devlet tarafından Ergenekon örgütüne üye olmaktan içeri atılarak PKK’lı hainlerin alay konusu edilerek "Evine hoş geldin Levent Göktaş" ifadesi ile öç alınmıştır. Şimdi size soruyorum Ergenekon ne imiş ve sonuç da kimlere hizmet etmiş, kimler sevinmiş, kimler "Keşke şehit olsaydım da bunu görmeseydim" diyerek hayıflanmıştır.
   Vedat Yenerer’in anlattıklarını ibret ve hayretler içinde dinledim. Neler neler anlattı ve Türk Polisinin kimlere hizmet ettiğini, neler yapıldığı, ruhsatlı silahların savcılar tarafından ruhsatını göstermelerine rağmen nasıl ruhsatsız silah olarak kayıtlara geçererek bu insanların ne bahanelerle tutuklandıklarını ibretle dinledim.
   Bir de antika eser olan  atmaya mermisi bile hiçbir yerde bulunmayan bir silahın nasıl Vahim silah olarak kayıtlara geçirildiğini, nasıl belge ve bilgi tahrifatı yapılarak insanların tutuklandıklarını hayretler içinde dinledik.
   Şimdi sakın bir yanlış anlaşılma da olmasın. Ergenekon örgütüne üye olmaktan tutuklanan, gözaltına alınanlardan suç işleyenler varsa, olmuşsa bunların cezalarını çekmelerini elbette biz de millet gibi istiyoruz. Ancak vatansever, hükümete karşı olan, Atatürkçü, Milliyetçi, Vatanperver, vatana canı pahasına hizmet etmiş askerlerimizin, Generallerimizin de hırpalanmasına, isnatsız ve suçsuz yere aylarca  hapishane köşelerinde bekletilmelerine de hiç bir vicdan sahibinin gönlünün razı olması düşünülemez.
   O zaman şunu açıkça söylemeliyiz:   Türk Milleti böyle dönemleri çok görmüş ve yaşamış bir millettir. Kahramanlarına da hainlerine de gereken karşılığı vermesini bilmiş ve bilecek kadar şuurlu bir millettir. Bu yapılanlar da tarihe kara leke olarak geçecek bir zillettir.
   SON SÖZ: Hainler cezasını, kahramanlarda layık oldukları gönüllerde yerlerini alırlar ve ilelebet unutulmazlar… 
Kategoriler
Genel Konular Kişisel makaleler Türkiye üzerine

Kürtçe mi?, Hangi kürtçe ????

Bugün sizlere çok önemli bir yazıyı, dostumuz Özkan Bostancı’nın bir yazısını noktasına, virgülüne dokunmadan sizlere sunuyorum. Buyrun beraber okuyalım:
DEVLET VE HÜKÜMETİ KENDİ MALİ ve KORUYUCUSU TANIMAK;
BİR MİLLET İÇİN BÜYÜK NİMET VE ŞEREFTİR.
VATAN, BÖLÜNMEZ BİR BÜTÜNDÜR!
(5.2.1924)Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
VATAN’ın ve MİLLET’in BÖLÜNMEZ olduğu hususu, ATATÜRK İLKELERİ’nin en önemlilerinden biridir…
Aslında ister SALTANAT, ister CUMHURİYET olsun, TÜRK VATANI’nın bölünmesi düşünülemez!..
 Ama bu, OSMANLI döneminde sağlanamadığı için; ATATÜRK, CUMHURİYET’in temeline bu iki taşı yerleştirmiştir.
İşte bu yüzden hem "Atatürkçü" geçinen, hem de "bu konunun tartışılabileceğini" söyleyen soysuzlar, kanımızı donduruyor!..
TÜRK VATANI, zaten bölüneceği kadar bölünmüş, 1900’de 4.5 milyon kilometre kare toprağa sahip bir ülke iken 780.000 km. kareye inmiş, MİSAK-I MİLLİ çizgisi bile koruyamamıştır.
BUNDAN SONRA BİR KARIŞ BİLE TOPRAK VERİLEMEYECEĞİ GİBİ, ARTIK BİZİM OLAN VE HAKSIZLIK EDİLEREK ELİMİZDEN ALINMIŞ OLAN TOPRAKLARI GERİ ALMA SÜRECİNE GİRİLMİŞTİR.
KIBRIS, MUSUL-KERKÜK, BATI TRAKYA, Ege’deki ANADOLU ADALARI, ŞARKİ RUMELİ, BATUM VE HALEP BİZİ BEKLEMEKTEDİR!..
Bu toprakların bizim olduğunun delili de, 2. Dünya Harbi’nde hem Almanlar’ın, hem Ruslar’ın bu toprakları bize teklif etmeleridir.
Hal böyle iken hiç bir BÖLÜNME tartışmasına müsamaha gösterilemez!..
Bizden toprak istemek için ağız açanların, ağzına mutlaka TOPRAK doldurulmalıdır!..
Öte yandan MİLLET de TEK’tir, BÖLÜNEMEZ!..
Bizden kopan Rum, Ermeni ve Araplar hemen derhal başkalarının uşağı haline gelmişlerdir…
Başkaları için savaş hattına sürülmüşlerdir…
Ermenistan, Yunanistan, Arap ülkeleri, Balkan ülkeleri TÜRKİYE’den koptuktan sonra en az 2 savaş daha görmüşlerdir!..
Bu da, bizden kopmak isteyenlerin kulağına küpe olmalıdır!..
Yunanistan, Ermenistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan, Lübnan, Ürdün "sun’i" olarak BATILILAR tarafından kurulmuş devletler oldukları için; hiç bir zaman BATI HEGEMONYASI’ndan kurtulamayacaklar, sözde "bağımsızlık"larının bedelini, UŞAKLIK’la ödeyeceklerdir.
Bu katara şimdi bir de kürt topluluğunu eklemek istiyorlar… Onda başarı sağlarlarsa, arkadan Laz, Çerkez toplulukları gelecektir. Buna da asla izin verilemez!..
Kürt ve diğer etnik topluluklar vardır…

Ama bunlar bir MİLLET değildir!..
Hiç bir zaman kendi gücüyle DEVLET kurmamış topluluklar milletleşemez!..
Sun’i devlet kurmuş olanlar da, MİLLET olmadığı için, o devlet uzun ömürlü olmaz…
Somali, Ruanda buna en iyi örneklerdir.
Bir insan kürt kökenli olabilir, ama TÜRK MİLLETİ’ndendir…
Eğer "değilim" diyorsa, yapılacak şey ona toprak vererek sun’i bir devlet kurdurup, BATI’ya uşak olmasına yol açmak değil; kendini "vatansız" ilan edip hangi ülkede yaşamak istiyorsa, oraya gitmesini sağlamaktır!..
TÜRKİYE CUMHURİYETİ’ni kuran insanlara TÜRK denir, o kadar!..
Bu ülkede kendini TÜRK sayanlardan başkasına hayat hakkı yoktur, MİSAFİR olmanın, veya himayemize sığınmanın dışında!..
ATATÜRK, her ne kadar CUMHURİYET’i kuran herkesi TÜRK sayarak ayırım yapmıyorsa da, büyük bir önsezi ile CUMHURİYET’in dayanağını TÜRK TOPLULUĞU olarak gösteriyor…
Bu, şu anlama gelir:Her ne kadar biz ayırım yapmıyorsak ta, bazı hainler DEVLET’i ve CUMHURİYET’i hedef alabilirler…O zaman IRKEN TÜRK olanlar sorumluluğu üstlenerek, meydanı bu sütü bozuklara bırakmamalıdır!..
ATATÜRK bu teşhisi yaptıktan sonra, BÜTÜNLÜĞÜN KORUNMASI’nı DİN, DİL, TARİH, KÜLTÜR, GELENEK, GÖRENEKLER’e önem vermeye bağlamıştır.
İşte bu konulara önem verilmediği, hatta 50 yıldır kasıtlı olarak bunlar ihmal ve tahrip edildiği içindir ki, bugün bütünlüğümüzü tartışır duruma geldik.
Ayırımcılık güden topluluklardan hiç birinin TÜRK’ten farklı bir yanı yoktur…
DİN’i, TARİH’i, KÜLTÜR’ü birdir…
"Ben Kürd’üm, ben şuyum, ben buyum" diyenin herhangi bir TÜRK’ten farkı; "Ben Kayseri’liyim" diyenin Malatya’lıdan farkı kadardır…
Edirne’linin Afyon’ludan, Muğla’lının Yozgat’lıdan farkı, belki daha fazladır!..
Öyleyse bunların özü birdir!..
Rıza Nur, "Rusya’daki Çerkez ve Lazlar TÜRKİYE için canlarını vermeye razı iken, yurt içinde olanların ayırımcılık yapması"na hayret eder…
Bizim kürt kökenli vatandaşlar, ORTA ASYA’da kendini TÜRK sayanlardan daha çok bize benzer… Onlar bize yaklaşırken, şaşkın kürt ayırımcılar uzaklaşmaya çalışır.
"Efendim, ama bunlar kürtçe konuşuyor" diyenler mugalata yapmaktadır…
Bir defa KÜRTÇE DİYE BİR DİL YOKTUR…
Kürt aşiretlerinin konuştuğu "ağız"lar vardır, kendileri de birbirini anlamaz!..
Mesela Talabani’ye bağlı aşiretler Soranı, Barzani’ye bağlı aşiretler Kırmanç ağzı kullanırlar ve birbirlerini anlamazlar.Bizim Zazalar ise hiç birini anlamaz.Bir de Gurani konuşanlar vardır…
Şimdi bunların hangisi kürtçe?..
Hangisi ile "Kürtçe TV yayını" yapıyorsunuz?..
Yapılan yayınları dinleyen Mahzun Kırmızıgül "Benim anam Zaza… ama o yayını anlamıyor," demiştir.
Çünkü Zazaki de kendi içinde ağızlara ayrılır!…
Bir "ağız"ın dil olması için "yazılı" olması, "dilbilgisi" kuralları olması gerekir.Uluslara "kendi kaderlerini tayin hakkı" tanıyan LENİN’in, 100-150 binlik topluluklara özerk bölge verirken bile, kürtlere böyle bir imkan tanımamasının sebebi de, "kürtçe"nin yazılı olmamasıdır.
Halen dünyada 3000 kadar "dil" olmasına rağmen, sadece 170 kadar devlet vardır.
Nijerya’da 80 ayrı "dil" vardır.Hiç biri ile anlaşamadıklarından resmi dil İngilizce’dir.
Hindistan ve Çin’in her birinde 100 kadar "dil" vardır…
Belirttiğimiz 170 devletin yarısından fazlası da "uyduruk" veya "uydu" devlettir…
Somali gibi hiç bir ortak otoritenin olmadığı, Ruanda gibi bir kabilenin durup dururken diğerini boğazlamaya başladığı, veya Kuveyt gibi birisi "höt!" dediği anda kralının yurt dışına kaçtığı ülkeleri, biz DEVLET saymayız.
Öte yandan her konuşulan "ağız"ı dil, o topluluğu da "millet" sayarsak;
çingeneler, uyuşturucu bağımlıları, hatta homoseksüellerin de kendilerine has bir "dil"leri vardır.Onlara da "bağımsızlık" vermek gerekir!..Bunu "en demokratik" Batı ülkeleri bile düşünmüyor!..
"Kürtçe"nin bir dil olmadığının en büyük delili de "kürtçe" çıkan dergilerdir.
Bir halka ve bir millete hitap etmedikleri için 1-2 binden fazla satamazlar.Türkiye’deki İngilizce Daily News bile daha çok satış yapıyor.
Üstelik bu "kürtçe" yayınları alanların çoğu, meraklı TÜRK’LER’dir… Bir tanesi de biziz. (Meraktan) Kaldı ki, "kürt" kelimesi bile "kürtçe" değildir, o topluluğa başkalarının verdiği TÜRKÇE bir addır!.. Onlar kendilerini "Zaza, Kırmanç, Güran, Dersimli" diye anar…Birbirine de muhaliftirler.
En bariz örneği Kuzey Irak’ta bir türlü "devlet"leşemiyen kürt aşiretleridir. Hâlâ birbirlerini vurup duruyorlar.Bu konuda daha önce naklettiğimiz Ziya Gökalp’in değerlendirmesi, en doğrusudur.Kürt kelimesi baştan beri "dağ göçebesi" anlamında kullanılmıştır.Dağdan ve göçebelikten uzaklaşanın, bir nesil sonra "kürtlüğü" kalmaz.Bunun en bariz örneği de büyük şehirlerimizdir.İSTANBUL, ANKARA, İZMİR, hatta DİYARBAKIR’da HAKKARİ’den, ŞIRNAK’tan daha fazla "kürt" yaşamasına rağmen; bu yerlerdeki anarşi ve terör daha azdır."kürtçü" gösterilere 15 milyonluk İSTANBUL’da 1000 kişi bile katılmaz!.
Şu halde eğer DİN, TARİH, KÜLTÜR ve GELENEKLER ön plana alınırsa, ülkemizdeki hiç bir bölgenin diğerinden bariz farkı yoktur…Fark, coğrafi yapıdan kaynaklanan "kalkınmışlık" farkıdır, "eğitim" noksanlığıdır, EKONOMİK temele dayanır.Bunun da çözümü "bölünme" olamaz, o zaman Güney Doğu, Batı Anadolu’nun imkânlarından mahrum kalır, daha da fakirleşir, HIRİSTİYAN BATI’ya yem olur.
Biz ne oradaki kürt kökenlileri, ne de orada nüfusun çoğunluğunu teşkil eden TÜRKLER’i böyle bir kadere mahkûm etmeyiz!..
Buna asla fırsat vermeyiz! Biz TÜRKLER hem CUMHURİYET’in, hem DEVLET’in, hem de VATAN’ın uyku bilmez MUHAFIZ’ıyız!
ATATÜRK’ün dediği gibi;
VATAN VE MİLLET BÖLÜNMEZ BİR BÜTÜNDÜR!..
PARÇALANMAZ, BİRBİRİNDEN AYRILMAZ!..
GEREKİRSE BU UĞURDA CANIMIZI VERİRİZ,
AMA DAHA ÖNCE, BUNA İTİRAZ EDENİN CANINI ALIRIZ!..
      
Özkan BOSTANCI

 

Kategoriler
Genel Konular Türkiye üzerine

75 KURUŞLUK YENİ OSMANLI

 Türkiye’nin ne hale geldiğinin en güzel örneklerinden birini daha yaşadım dün Kayseri’de. Hani yeni Osmanlı İmparatorluğunu kuruyoruz ya.. 1.Tayyip Erdoğan da padişahımız oluyorlar ya. Onun için bu güzel örneği sizlerle paylaşmak ve Yeni Osmanlı İmparatorluğunun ne işe yarayacağını vurgulamak istiyorum. Biliyorsunuz Amerikalı Friedman’ın bir görüşü gibi ortaya atıldı yeni osmanlı teorisi ama bu görüşten öte bir strateji plandır ve Amerika’da kurgulanmış bir projedir. Kurgu’ya göre Türkiye yeniden eski topraklarının bir kısmında hakimiyet kuracak ve Yeni Osmanlı Devleti de böylece kurulmuş olacak. Mahir Kaynak’ın görüşlerine göre de bu imparatorluğa sadece para harcamak ve ele geçirdiği yeni toprakları imar etme görevi düşecek. Yani sömürülmüş kaynaklardan Türkiye’ye fazla birşey kalmayacak, Yeni Osmanlı almak yerine hep imar ve besleme için hep vermek zorunda kalacak.
 
  Diyeceksiniz ki, 75 kuruşa dürüm kuyruğu ile Yeni Osmanlı devletinin ilgisi ne? Çok ilgisi var. Birazdan bu ilgiyi sizlere anlatmaya çalışacağım. Yukarda birazcık değindik ama pek anlaşılamamış olabilir. Bir yanda kişi başına 10 bin dolar geliri olacağı söylenen Türkiye var, diğer yanda Türkiye’nin en zengin şehirlerinden biri olan Kayseri’nin Düvenönü semtinde 75 kuruşluk dürüm için yüzlerce kişinin soğuk altında kuyruk bekleyişi. Gelin siz bu tabloyu yorumlamaya çalışın. Şimdi 25 veya 50 kuruşluk fark için soğuk altında kuyrukta bekleyen insanlarımız, diğer yanda Musul-Kerkük ve ortadoğu’daki eski topraklarını almış yeni Osmanlı devleti. Tıpkı geçmişte Osmanlı İmparatorluğunda olduğu gibi içerde vatandaşı açlık ve  sefalet içinde, 75 kuruşluk dürüm kuyruğunda, diğer yanda Yeni Osmanlı Ortadoğu ve Arap yarımadasında imar faaliyetlerinde, yol, su elektrik, köprü, demiryolu gibi yatırımlar yapıyor. Peki bu yeni Osmanlı ne işe yarayacak? Görevi ne olacak? Kendi vatandaşlarını mutlu edip, adam gibi yaşatmak mı, yoksa birilerinin, daha doğrusu emperyalizmin kurguladığı koca bir hizmetçi devlet mi? Siz olsanız hangisin tercih edersiniz bilemem ama bendeniz kendi vatandaşını Atatürk’ün gösterdiği hedef olan muassır medeniyet seviyesine yükseltmiş, karnı tok sırtı pek, mutlu insanların, eşit hak ve hürriyetlere sahip adam gibi yaşatılmasını sağlayan bir devleti tercih ederim.
  Şimdi gelelim 1. Tayyip Erdoğan padişah efendimizin yeni Osmanlı Devletine. Siz sömürülmüş, kaynakları tüketilmiş toprakları alıp, oralara kaynak vereceğinize kendi topraklarınızda vatandaşlarınızın karnını doyurun, adam gibi yaşatmaya gayret gösterin.Eğer birazcık vicdan ve inancınız varsa, dilinizden düşürmediğiniz Allah’dan birazcık korkunuz varsa. Gerisi hep palavra ve bu palavrayı belki sokaklardaki bindirme kalabalıklar yutabilir ama biz yutmuyoruz ve yutturamazsınız da…
  Ama  belli ki siz bu görevi yıllar önce aldınız, övünerek de Eşbaşkanım dediniz. O zaman Yeni Osmanlı devletiniz hayırlı olsun, hayrını görün… 
Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat Tatil Zamanı

Plajlarda Erkek Rüzgarı Esmeye Başlasın…

     Plajlarda Erkek Rüzgarı Esmeye Başlasın…

Kadınların elbette ki plaj sevdası erkeklerden büyüktür ancak erkeklerde plajlarda daha çekici görünmek istemektedir. Bu kapsamda bu sene plaj modası erkeklere neler getirecek bir bakalım isterseniz.

·        Erkek mayolarında bu sene oldukça çılgın renkler ve desenler göreceksiniz. Bu sene mayo tercihlerinde neredeyse tüm modeller revaçta. Geçmişten günümüze raflarda duran tüm mayoları tercih nedeni olarak görebilirsiniz.

·        Model tercihlerinde renk ve kesimden önemli olarak size yakışanı giymek bu sene daha fazla tercih edilecek gibi. Özellikle kısa şort kullananlar epey sevinecekler.

·        Alternatifler arasında kargo cepli board şortları da sunabiliriz.

·        Çizgi kahramanları, hayvanlar, çiçekler, geometrik desenler bu sezon erkek mayolarında sıkça görebileceğimiz görseller.

·        Renk tercihi olarak neon renkler ön planda. Mavi, mor, yeşilin parlak tonları ile metalik renkleri bu sezon oldukça sık görecek gibiyiz.

·        Boxerlara benzeyen fakat kalıp açısından daha dar olan kısa şortlar bu sezon en dikkat çeken trend. Naylon kumaştan üretilen bu tarz ürünlerin çabuk kuruması ve yüzme esnasında kolaylık sağlaması sık tercih edilmesine neden olacak gibi.

·        Board şortlardan daha kısa olan bermuda tarzı şortlar tasarım yönünden oldukça dikkat çekiyorlar. Hawaii kokan desenleri ile, yöresel dokularla ve Petro tarzlarıyla kısa bermuda şortlar bu sezon geçmişteki yerlerine göre oldukça ön sıralara gelecek gibiler.

Anlayacağınız bu sezon erkekler için sıkıntı yok. Hangisini beğenirse beğensin tüm modeller bu sezon trend. Eee ne diyelim erkeklerin giyinmesi her zaman bir bayandan daha kolay ve aynı zamanda çok daha ucuz…    

Kategoriler
Genel Konular Makale Yazıları - Yarışma Sevgi ve Ask Dünyası

Aşık Olmak…

         Aşk nedir sizce? İki tarafın da birbirini sevdiği, karşılık beklediği, biri tarafından son bulduğunda diğeri tarafından da yok edilen bir duygu mudur? Aslında yaşanan aşkın adı sadece “karşılıklı aşk” olması gerek. Bu aşk adı gibi değil tek taraflı yaşanıyormuş gibi yaşanmalı. Günümüzde karşılıklı aşk diye yaşanan her ilişkide kişiler sanki aşkı bir alışveriş veya takas zannedip hep sevdiği kişiden bir şey bekleyip dururlar ve bekledikleri şeylere göre ilişkiye yön verirler. Bu böyle olmamalı. Sadece adı “karşılıklı” olmalı. Yaşanan aşk, yaşayanda hoş bir anı olarak kalmalıdır.

         Her insan hayatında birini ya da birilerini çok sever. Onlarda aşkı tadar. Dünyanın en mutlu anlarını sevdiğiyle paylaşır, ancak her seferinde  çeşitli sebeplerle ya da sudan bahanelerle ayrılığı tadar. Sonra eski günlerin özlemiyle yanıp tutuşsa da hep bir şeylerin hıncıyla sevdiğine dönmez. Bin pişmanlık yaşasa da gururunun esiri olarak hep mutsuzluk içinde yaşar. Bir yerlerde aşk vardır, sevdiği vardır, ama o uzak durmayı tercih eder. Çünkü kendince aşkı maddi sebeplerle yok etmektedir. İşte sen bunu yapmamalısın. Aşk sadece gönülde yaşanır unutma. Sen diğerleri gibi aşkın değerini sonunda değil yaşarken anlamalısın. Ayrılmaktan çok sevmek için sebep bulmalısın. En ufak sebepten hemen ayrılmayı düşünmemelisin. Sevdiğini öyle sevmelisin ki sevdiğin kişiyi ve kendini bile şaşırtmalısın. O kadar çok sevmeli,o kadar çok bağlanmalısın ki sevginin karşılığını hiç beklememelisin. Onun gördüğü şeyi görmek, baktığı manzaraya, yere bakmak bile mutlu etmeli seni. O kadar çok sevmelisin ki dinlediği müziği dinlemek bile apayrı bir tat vermeli sana. O sana karşı senin kadar bağlanmasa bile sen ona körkütük bağlanmalısın. Onun için her zaman en iyisini, onu en çok mutlu edecek şeyleri yapmalısın ki ne kadar değerli biri olduğunu anlayabilsin. Onun için o kadar güzel şeyler yap ki senin sevginin ne kadar büyük olduğunu sen ona anlatmadan anlasın…

         Unutma “Aşk” herkesin başına kolay kolay gelmez. Gelseydi bu kadar kıymetli olmazdı. Güzel olan, ona kaybetmeden önce sımsıkı sarılmak ve onu ürkütmeden yaşamak. O yüzden sen “sen” ol yaşadığın aşka ve sevdiğine değer ver,onlara sahip çık…

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat İnternet Dünyası Kişisel makaleler

ATATÜRK DÜŞMANLARI

Atatürk Düşmanları, her yere sızdıkları gibi, bugün de kullanımı yaygınlaşmış olan İnternet’in en popüler alanlarına da sızmış bulunmaktadır. Bunun da en somut örneği, Youtube adlı internet sitesidir. Tartışıp, birilerine laf anlatmaktan ben bittim, fakat onlar bitmedi!

Onlara göre, kalınkafalılık sabit fikirliktir. Ne kadar doğruyu söylersen söyle, şunu anladım ki benim anlattıklarım kalın kafayı deldiği kadardır! Şimdi, Atatürk düşmanlarının, en işine gelmeyen ve en çok düşmanlık besledikleri noktaları gözler önüne serelim;

Birincisi, kesinlikle ve kesinlikle Milli şuur yerleşmemiş. Bunun temelinde, "Ya Türk olarak doğmasaydın?Sen mi istedin Türk olmayı? Neden övünüyorsun?" gibi saçma nedenler vardır.

Adama sorarlar, sen müslüman olarak doğmayı çok mu istedin? O halde sen de ibadet etme!

Bu şuursuzluğun temelinde yatan nedenler, bir yerden sonra onu benimseyen insanların istemeden de olsa Türk düşmanlığı yapmasını beraberinde getiriyor.

Türklük, bir din değildir çıkışları var birde, aman Tanrım! Sanki ben din dedim! Yahu, benim Milletimin yaptıkları ortadadır. Din’e de kendi insanlarına hizmetleri, bellidir. O halde neden övünmeyeyim?

Pat, cevap geliyor hemen!

"O zaman İranlıda övünse, Acem övünse, Endonezyalı övünse ne diyeceksin?"

Her Millet, istediği gibi övünsün. Bu benim derdim değil ki. Ha, bu insanlar ne ile övünecek diye soruyorum;

"Endonezya’nın 310 Milyon nüfusu var, övünmesin mi?"

Eğer bir Millet’in 310 Milyon nüfusu olduğu halde, bağlı bulunduğu Din, Milli değerleri iyi temsil edemiyorsa, sorarım o Millet’in övünecek neyi var? 310 Milyon nüfus, İslam’a ne katmışta övünmüş?

İranlı, çok değil, şimdi ki yönetimden önce Safevilerin, yani bizimdi. Onların tek Milli Devlet’i, Dünya’da nam salmış olanı Pers Devleti’dir. Peki bu Devlet Müslüman mıydı?

Değildi, olmadığı gibi de, her türlü sapkın inanışa sahipti.

Acem peki, o ne ile övünsün? Tarihte ağırlığı olmayan, Milliyetçilik yapamaz! Yaptırmazlar!

Bir de, bunlarla birliği savunurlar. Daha iki gün oldu, Filistin lideri Mahmud Abbas Rum kesimine "One Minute" deyip bunlara dur diyeli. Ama nerde…

Adamı bizden değil deyip Yahudi ilan ettiler!

Bu Milletlerle birlik olmamalıdır. Geçmiş, bize ders olmalıdır. Din kardeşliği bile, Arabın Türk’ü kafir ilan edip isyan etmesine engel olamamıştır.

O halde, nerde bol Millet ile birlik kurulursa, o Millet’in birliği uzun sürmeyecektir. Hiç kimse, ne fitne-fesatın önüne geçebilir, ne de o Millet’ler üzerinde ki etkisinin.

Kur’an, Irkçılığı yasaklamış diyorlar. Aynı Kur’an’ da, "kafiler tartı ile tartılmayacak" denildikten sonra "kafirleri tartı ile tarttıktan…" diye başlayan bir ayet geliyor!

"Biz İsrailoğullarını en üstün yarattık."

İster bu üstünlüğün değeri bilinsin, ister bilinmesin, apaçık Irkçı bir ayettir. Ve bence,Kur’an’ da olması gerektiği gibi de olmuş.

Irkları Allah yarattı. O ki, hiçbirşeyi boşa yaratmaz. Onu inkar etmekte olmaz.

Atatürk düşmanlığı da, Türk düşmanlığı gibi. Aslı olmayan yalan iddialar, daha doğrusu karalamalar almış başını gidiyor. Bu karalamaların en önemlisi Atatürk’ün Mason olduğu iddiasıdır. Peki bakalım, Mustafa Kemal Atatürk Mason’dur diyenler ne kadar Tanrı’yı inkar etmişler…

Mustafa Kemal Atatürk Mason değildir. Tanrı’yı inkar etmek meselesi şöyledir;

Hiç bir kutlu askerin başına, kutlu olmayan komutan verilmemiştir! Bakın ispatı;

Selahaddin Eyyubi’nin ordusu zaferleri ile kutludur, komutanda öyledir. Kimse inkar edemez.

İstanbul’u fetheden kutlu askerin komutanı Fatih’te kutlu komutandır.

Muhteşem Süleyman’da o muhteşem teknolojili, kutlu askerin, kutlu komutanıdır!

Tanrı, şüphesiz herşeyi bilen ve işitendir! O halde, İslam için savaştığı söylenen askerlerin Komutanı, neden Mason olsun? Tanrı, Mustafa Kemal’e neden zafer bahşetti hainse?

Bir de, Mason kuralı almışlar,

"Elini göğsüne koy."

Buna bakarak, Atatürk’ün elinin göğsünde olduğu resimleri gösterip, al sana Mason diyorlar!

Burada sorulacak çok soru vardır. Buyrun size şimdilik iki tanesi;

-Kim Hz.Muhammed’in de elini göğsüne koymadığını garanti edebilir?

-Kim, bu kadar stresli olan Ulu Önder’in, kalbinin ağrımasından ötürü elini kalbine götürmediğini garanti edebilir?

Bakın, bu tür şeytanın aklına gelmeyecek kuralları, mutlaka bu iddiaları yayanlara Masonlar veriyor. Başka türlüsü kabul göremez!

Hele ki;

"O askerler Atatürk için mi savaştı?

şeklinde kendisini akıllı sanan yorumları yapanlar, düşünmeden kolaya kaçıp düşündüm demenin en kolay örneğidir!

Mustafa Kemal Atatürk, askerleri kendisi için mi komuta ediyordu? Böylesine zeki bir komutanı İngilizler havada kara kabul edecekken, "O" neden İngiziler’e gitmedi?

Bunları söylüyorsun, Müslüman olduğunu iddia edenlerden sana milyon küfür, iftira geliyor. Bunlardan en önemlisi,

"Sabetay!"

Onlara verilecek en net cevap;

":D"

Başka var mı bunların cevap veremeyince doğasının gereği it gibi havladıklarına kanıt olabilecek davranış biçimi?

Takmışlar, Mustafa Kemal Atatürk’ün diktatör olduğu iddiasına. O adam diktatör olsa idi ve yine aynı kişilerin iddiasına göre İslam düşmanı olsa idi acaba o kadar sevilme, o kadar güç, o kadar zeka ile İslam’ı bölgeden atamaz mıydı?

Atardı! Hem de bal gibi!

Ama öyle birisi olmadığının kanıtıdır, hem İslam düşmanı, hem de diktatör olmadığının…

"Bana demeyin, Mustafa Kemal Atatürk olmasaydı İngiliz olurdun!"

Bre yobaz! Ne olurdun? Arap’mı? Ya da Atatürk olmasaydı sen sanıyormusun ki zeki birisi çıkıp bu kadar Millet’i, bu kadar "gafletten" kurtarabilecek? Neden Millet Atatürk gelene kadar harekete geçmedi?

İşte liderlik!

"Demokrasi ve Laiklik yasaları sana tecavüz edene 2 yıl ceza verir. Şeriat öyle değil. Şeriat Allah’ın koyduğu kuraldır. Şeriat’ı uygulamak Kur’an’da yazar. Hem Şeriat kuralları değiştirilebilir."

Bak sen şu işe…

Sen kimsin yaradanın koyduğu kuralları değiştiriyorsun! Ya da senin hocaların kim? Din alimidir değiştirebilir dediklerin kim? Tanrı’nın koydğu kuralları ondan başkası bozamaz!

Gerçek yönetimimiz Osmanlı’dır diyenler, belli ki Kazım Mirşan okumamış.

Bir de, resmi tarih iddiaları vardır ki, akıllara zarardır!

"Siz resmi tarihi okumuşsunuz. Gerçekler farklıdır."

Evet, öyledir. Ancak, bu kurukafaların algıladığı gibi değil! Türkler’in ilk Kağanı’nın Oğuz Kağan olduğunu zannetmek, resmi tarih uydurmasıdır. Ancak, Kurtuluş Savaşı yalandır, resmi tarih aldatmasıdır diyenler, iftiranın, inkarcının önde gidenidir!

Diyorlar ki;

"Kurtuluş Savaşı’nda o kadar askerle savaş mı kazanılır? Kimi kandırıyorsunuz?"

İşte, Milli şuur eksikliği burada da kendisini göstermiştir. Önce, askerlere İslam için savaştı de, sonra çık de ki, böyle bir savaş olmadı. Herşey uydurmaydı!

Uyduruk beyinler, herşeyi uydurma algılar. Akılları sıra herşeye "anti" bir tavır sergileyip farklı olacaklar.

İslam için savaşan askere, bütün Dünya saldırsa, Tanrı o askerleri boş bırakır mı? Onları yardımsız bırakır mı?

Hani İmana, Tanrı’ya olan güven?

Farkeder mi, Tanrı’nın zafer bahşettiği varlığın karşısında ki güç?

Dinleri gibi, çelişkili kişilerdir Atatürk düşmanları. Cumhuriyet’e ve Laikliğe kastedenler, İslam’ın gerilediğine şahit olamadıkları gibi, bu yüzden günaha da girmektedir. Tıpkı, kendi görüşüne sahip olmayan Müslümanlar’a kafir yakıştırması yaparak muhtemelen günah işlemiş olmaları gibi…

İslam’ın nasıl gerilediğine, Atatürk’ün İslam yenilenmelidir sözlerinin nasıl doğruluk kazandığına, nedenleri ve belgeleri ile yazı yayınlayacağım. İçinde, İslam’da diğer dinlere benzemek yoktur ile Mehdi inancının çelişki olması gibi konular yer alacak.

Gelelim, tekrar aynı konuya.

Atatürk’ün Mason olmadığına dair, resim yada video isteyecek kadar saçlamayanlar vardır. Bunu ben, dönemde iyi ressamlar olmasına rağmen, Hz.Muhammed’in resminin olmamasına benzetiyorum.

Evet, nurlu idi o mübareğin yüzü. Ama, İslam’da olmayan böbürlenme, Peygamberimizde de yoktu. O halde, ben nurluyum deyip resmini yaptırmamış olabilir mi?

Bu konuya, dediğim gibi sonraki yazımda değineceğim.

Mustafa Kemal Atatürk’ün, doktoru Mim Kemal Öke’nin kendisine gelip Mason localarının açılmasının istenmesine verdiği cevap;

"Defolun Yahudi uşakları! Çıfıtlar!"

Bu başlı başına bir örnektir. Ancak, buna belge isteyenlere, Atatürk’ün yakınlarının anıları kaynak gösterildiğin de;

"Hayır bunlar Atatürk’ü müslüman göstermek içindir."

diyerek, beyninin ne kadar çalıştığını otomatikman gösteren cevaplar(!) veriyorlar. Bu, doğru olanı apaçık inkardır.

Üstelik, bu cevaptan sonra M.Kemal Atatürk doğal olmadığı belli olmayan bir zamanlama da, hastalanır. Bakın, Atatürk’ün doktorunun Mason olduğu ortaya çıkmıyor mu? Yada size birşeyler çağrıştırmıyor mu?

"Mason locaları göstermelik kapatıldı."

Bu da, alçakça bir iftiradır!

Bakın, bugün ile M.Kemal Atatürk dönemi aynı değildir. O zamanlar Türkiye en gelişen ülke idi. Ve, bugünün o günlerde ki gibi olmamasın da en önemli etken, İsmet İnönü’dür. Bakın, İnönü Kurtuluş Savaşından önce Kazım Karabekir’i arayıp Amerikan Mandası istemiştir. Kaynakta, Devlet’in açık arşivlerin de yer almaktadır.

O İnönü’ki, Atatürk’ün heykellerini indirip, paraya kendi resmini basmıştır. Cumhuriyet’in sorunları, İnönü ile artmıştır. Atatürk’ün bu Türk Dünyasına verdiklerini İnönü çalmıştır.

Örneğin, eğitim sistemini İngilizleri çağırtıp inceleten İnönü, sakın değiştirmeyin sonucunun kendisine iletilmesine rağmen, yurtdışından uzmanlar getirtip değiştirmiştir. Bu bile bir kanıttır!

Atatürk’e, "Ataput" diyen, Tanrı ve Peygamber’den başka veyahut din alimlerinden başka hiç kimseyi kutsal sayamayandır. Atatürk’ü çok seviyorum, onun izindeyim. Ama o benim putum değildir. Bu iddiayı ortaya atan yobazlar, heykelini yaptırtan Ulu Kağan Timur’dan daha müslüman değildirler!

Öyle ki, Kabe’ye gittiğiniz de, Lat-Menat-Uzza putlarına ibadet ediyorsunuz! Çünkü onlar hala oradadır. Hacer-ül Esvet taşı da Arap Paganlarının putudur. Hz.Ömer’in buna yüzünü sürdüğü iddiası ise uydurma, Arap "Mitolojisi"ni göz ardı etmedir Allah büyüktür diyenler unutmamalıdır ki, Allah Tanrı’ının isimlerinden olmadığı gibi, Al-İlah adlı putun dönüşmesidir.

Yani, Al-İlah yada El-İlah daha sonra Allah olmuştur. Dediğim gibi Al-İlah’da İslam öncesi en büyük putun adıdır.

Eee, bunlara göre Ataput tanımını yapanlar, en büyük putperest değil mi?

Öyle…

Esenlikler…

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat

Gündem Hiç Durulmuyor

Türkiye son bir aydır ne konuşuyor? TSK’ya göre bir kağıt parçasını, hükümete göre bir darbe planı belgesi.

Hukuka göre orjinali olmayan bir belge, yani fotokopi belge delil olarak geçerli sayılmıyor. Fotokopi belge üzerinden imzanın kriminal incelemesi yapılamadığı için. Ek olarak böyle sahte bir belge çok çok basit şekilde hazırlanabilir.

Hükümet bir bardak suda fırtına kopardı.

Niye diye durup bir düşünmek lazım?
Acaba gerçekten korktukları için mi? Yoksa orduyu yıpratıp, kötüleyip oy aldığı kesime hatta bu kesimin dışındaki insanlara bile bakın ordu bizi darbeyle indirecek, ülke geriye gidecek, cunta gelecek diye mazlumu mu oynuyor?

Bence açıkçası 2. seçenek doğru olan. Çünkü tüm toplumda ortak görüş artık darbe olmaz, demokrasi işlemeli hükümeti sadece millet oylarıyla değiştirmeli. Buna çoğu yazar, televizyoncu ve gazetecide katılıyor.

Ben ve benim yaşıtlarım darbe görmedikleri için sadece duyduklarıyla darbeyi tanıyor, biliyor. Yinede kötü birşey olduğu besbelli. Hem avrupa ve dünyada son yıllarda yarattığımız imajın ne hale geleceğini bir düşünün. Olası bir darbede öyle 5-10 yıl değil baya baya 50 yıl geri gider bu ülke.

Asıl konuya dönersek. Bu belgenin ortaya çıkarılmasında 2. ve 3. sebeplerde var.

Bu olay patlak vermeden önce ülkemizin yoğun gündeminde ne vardı?
Hemen hemen bütün kanallarda sabah-öğle ve akşam haberlerini kaçırmayan annem bile bu soruya yanıt veremedi. " Gündem her gün çok değişiyor oğlum" diye ap ayrı bir yaraya parmak bastı. Bende ona "mayın temizleme konusu" dedim. Haa evet ne oldu hakikaten o dedi.

İnanın her gün gazete alıp gündemi takip ediyorum ama bir satır yazı bile görmedim son bir aydır mayın temizleme konusuyla ilgili. Oysa bu olay patlak vermeden önce mayınlarla yatıp mayınlarla kalkıyorduk. Türkiye 3-5 mayını temizleyemez mi? Asker bu işin üstesinden gelemez mi? Biz o kadar beceriksiz bir ülke miyiz? diye herkes ortalığı ayağa kaldırmıştı haklı olarak. Kan döktüğümüz canımızı verip düşmana bir santimini vermediğimiz topraklarımızı. Kendi elimizle teslim ediyorduk. Ettik mi, edecek miyiz? Son durum nedir tam olarak bende bilmiyorum.

3. Sebep ise askere sivil yargı yolunu açmak. Hani muhalefet uyudu da yasa gece yarısı 1:38 sularında meclisten geçirildi ya işte o. Ki bu muhalefetin tepki gösterdiği kadar kötü bir şey değil gibi geliyor bana. Muhalefetimiz körü körüne sadece hükümete karşı olmak için karşı oluyor bazen. Hani "çarşı her şeye karşı" sloganındaki gibi.  Reis-i Cumhurumuz Abdullah gülde yasayı şak diye onayladı. Askerin rahatsız olduğu konularda düzenleme yapın diyerek. Bu söylediği sözün hiçbir yasal yaptırımı yok. Sadece ağızdan çıkan öneri mahiyeti taşıyor. Yasayı onaylamak yerine şu şu yerler üzerinde yeniden görüşün diyerek veto etmesi daha yakışır bir hareket olacaktı. Ama maalesef AKP içinden gelen Abdullah Gül AKP tarafından çıkartılan bütün yasaları muhalefetin tabiriyle "noter" gibi onaylayıp duruyor.

—————————-


Türkiye bu karışık gündem içinde ekonomik krizle boğuşup duruyor. İşçi emeklisine 11 lira zam yapıldı. Yani 1 kilo kıyma bile alamayacağınız bir para. Günlere böldüğünüzde 35 kuruş civarı bir para yapıyor. Ki dilenciye vermeye utanırsınız bu devirde. Ama hükümet bu zammı emeklisine, yıllarca çalışmış didinmiş işçisine bunu layık görüyor. Evet bütçe kısıtlı olabilir, imkanlar yetersiz olabilir. Ama ne olursa olsun kaynak yaratılmalıydı. Emekliye en azından hiç olmadı 50 lira civarı bir zam yapılmalıydı.  Babam işçi emeklisi olduğu için durumu çok iyi biliyorum. Evin nasıl zor şartlarda çekip çevrildiğini. Emekliye en azından yaşayabileceği kadar bir zam yapılmalı veya geçtiğimiz dönemde vaat edilmiş olan alışveriş çeki verilmeli.

—————————-

Güzel İzmir’in güzel bir insanı geçtiğimiz hafta tüm ülkeye ders verdi denebilir. Yakınının vefatı üzerine başsağlığı için yakınının evine gelen Abdullah Gül’ü alkışlayanlara çıkıştı bizim kız. Orasını herkes haberlerde, gazetelerde gördü ama şöyle bir şey var. Düşünün bir yakınınız öldü dışarıda millet alkış yapıp, slogan atıyor. Bu meftaya saygısızlık değil de nedir?

—————————-


Çin’deki özerk Uygur bölgesinde Uygur Türklerine yapılan katliamda 1000 kişi hayatını kaybetti diye haberler geliyor.  Fotoğraflarda yollarda öldürülmüş insanlar, tecavüz edilen kadınlar görülüyor. Ve dünya bu katliama, bu soykırıma sessiz kalıyor. Her milletin insan hakları var. Fakat Türk iseniz hele hele Müslüman iseniz asla bir hakkınız yok. En doğal hakkınız olan Allah’ın size verdiği yaşama hakkınızı bile elinizden alsalar tüm gelişmiş sözde insan hakları koruyucusu ülkeler sus pus olur, görmezden gelir.

Davos Fatihi israilin yaptıklarına çıkıp tepki gösterdi. Halk cuma namazı çıkışlarında Filistin yanlısı gösteriler yaptı. Filistin ile tek bağımız aynı dine mensup olmamızdı. Yardım etmek, israilin yaptığı kötü muameleye tekpi göstermek. İnsanlığa yapılan bir hizmettir elbet olmalı. Ama sen gidip Arapları korur, özbe öz Türkleri korumazsan (ki 3 gün sonra açıklama yaptı ama fatih değil kedi gibi) bunda art niyet ararım.

Çin ile ithalatımız varmış falan gibi şeyleride anlamam. 5. Kalite mal üreten Çin’den alacağımız malı almayalım. Hem israilden aldığımız  çinden aldığımız gibi leblebi nohut değil. Silah, uçak, mühimmat yani olmazsa olmaz şeyler. Çine ambargo koyulamasa bile en azından belirli ürün gruplarında yasaklama, belirli ürün gruplarında ise kota koyulması belki akıllarını başlarına getirir. Ve bu sayede birazda olsa Türk üreticiler piyasada rekabet edebilir hale gelir.

Kategoriler
Genel Konular iletişim Makale Yazıları - Yarışma

Basın-Yayın ve Dil

Dil, hayatımızda yaşamsal bir özellik olarak var olan ve kalıtım yoluyla kazanılmayan, canlı bir varlıktır. Dil ile yapılan iletişim, daha rahat anlaşabilmemize olanak sağladığı için kişilerin iletişimlerinde önemli yer tutan, vazgeçilmez bir unsur olarak da tanımlanabilir.

Sağlıklı bir iletişim için dilin kurallarına uymaya özen göstermek gerekir. Kişilerin birbirlerini rahat ve iyi anlaması bakımından herkes, dilinin kurallarını en iyi şekilde bilmelidir. Çünkü dil kuralları, tıpkı trafik kuralları gibi akıcılığı sağlar. Kurallar, dilin temelini oluşturur ve iletişime yön verir. Yanlış anlaşılmaların, anlamsız ifadelerin önüne geçerek dilde bir bütünlük oluşturur. Bu bağlamda sürekli iç içe olduğumuz ve etkilendiğimiz basın-yayın kuruluşlarının, dile ayrı bir önem vermesi gerekir.

Basın-yayın kuruluşları, haberlerin ve bilgilerin çeşitli yollarla halka iletilmesini sağlar. Radyo ve televizyon gibi kuruluşlar, bunu yaparken dilin kurallarına uymak zorundadır. Çünkü yapılan bir anlatım bozukluğu, telaffuz yanlışlığı, iletilenlerle birlikte hedef kitleye ulaşır. Bu hatalar, tekrarlandıkça halkın zihninde yer edinir. Doğruymuşçasına algılanır ve ister istemez konuşma dilimize yerleşir. Daha kötüsü, belki yıllar sonra birbirimizi anlayabileceğimiz iletişim kurmamız güçleşir ve bir takım aksaklıklar ortaya çıkar.

Dil ile kültür arasında sıkı bir ilişki vardır, ikisi birbirinden ayrılmaz bir bütün oluşturur. Bir toplumun ortak dili sayesinde kültürü oluşur. (Dilin kültürü yarattığı kadar kültürün de dili yarattığı unutulmamalıdır.) Kişi, içinde yetiştiği topluluğun dilini edindikten sonra, o topluluğun tüm uzlaşımlarını (ortak bir biçimde uymaları – paylaşmaları gerekenlerini, kimi kurallarını, ilkelerini, ortak inançlarını, görüşlerini ve benzeri özelliklerini) kendisinden sonra gelen kuşaklara dil aracılığı ile aktarır. Toplumları kalıcı kılan, dilin bu kültür taşıyıcılığı özelliğidir. İşte bu dil-kültür ilişkisi, “dilin değiştirilmesi” sonucu (dilin düzeltilmesi değil) ortaya çıkacak aksaklıkların daha ötesini anlatmaktadır. Bu anlamda dilin, ulusun özü olduğu unutulmamalıdır.

Günümüzde büyük bir güce sahip, geniş kitlelere hitap etmekte olan kuruluşlar, dil yanlışı yapmamalıdır. Dil konusunda dikkatli olunmalıdır. Redaktörlük gibi yazım hatalarını düzelten alt yapı çalışmaları genişletilmelidir. Televizyon programlarında “Full Ekran” gibi isim olarak kullanılan, yabancı özentiliğini gösteren, yarı Türkçe yarı İngilizce kelimeler, bize çok şey kaybettirir. Gazetelerdeki anlatım bozukluklarının, resimler kadar yer kaplaması, yıllarca “üzere” diye bildiğimiz edatın, bir ayda belki bir yılda “üzre” haline gelmesi, “yapacağız, edeceğiz” yerine “yapcez, etcez” kelimelerinin kullanılması gibi adeta “dilde tasarruf” dedirten durumlar da birer hatadır. Bunlar gibi daha birçok dil yanlışını yazmak mümkündür. Giderek artan bu hatalar, kaygı vermektedir. Bu nedenle bu çalışmalar, gerek yazı dili gerekse konuşma dili için önem arz etmektedir.

Hatasız bir konuşma ve yazma dili, güzel bir iletişim demektir. Unutulmamalıdır ki dile verilen önem, iletişimdeki anlaşılırlığı yansıtır.

Bir gün, televizyonlarımızda Türkçe konuşulacak, gazetelerimiz Türkçe yazacak ve Türk insanı, kendi diline sahip çıkacak, ümidimizi yitirmeyelim. Yazımı, Atatürk’ün güzel bir sözü ile bu kuruluşlara seslenerek noktalıyorum: “Türk Dili’nin kendi benliğine, özündeki güzellik ve zenginliğine kavuşması için, bütün devlet kurumlarımızın, dikkatli, ilgili olmasını isteriz.”

Kategoriler
Genel Konular Makale Yazıları - Yarışma Psikolojik sorunlar

Asım’ın Nesli

Türkiye, evden kaçan iki arkadaş sayesinde emo tarzıyla tanıştı. Onları tanımak, anlamak gerek diye yorumlar yapıldı.

Onlar mutsuzluklarını, içlerindeki karamsarlığı, boşluğu, dışlarındaki renklerle ifade etmeye çalışıyorlar. Çoğunlukla tek gözlerini kapatan saç kesimleri, siyahla birlikte kullandıkları, kırmızı, mor, pembe renkli, damalı giysileri, vansları –ki eskiden converse’i tercih ederlerdi ama her stilden insanın kullandığı converse,onların gözündeki özgünlüğünü yitirdi- müzik tarzları ve cinsiyetsizlikleriyle onlar kimlik bunalımındaki duygusal ergenler.

Tanıdık, tanımladık. Peki bu çocukların yardıma ihtiyaçları olduğunun farkına kim vardı?

Ellerinde alışveriş poşetleri, markalı gözlükleri, dillerinde “ex sevgilileriyle” bir cafeye girip, günün geri kalanını orda, dedikodularıyla geçirmeyi planlayanlara ne demeli? Onlara göre en anlamlı, en verimli hayatı yaşıyorlar. Kimse onları ‘düşünmemekle’ suçlayamaz. Hayatın zorluklarından bihaber olduklarını düşünenler onları bir de yarım saat öncesinde o güzelim iki ayakkabı arasında kaldıklarında görmeliydiler. Nasıl da ter dökmüşlerdi karar verene kadar. Ne kadar çok düşünmüşlerdi bunun üzerinde.

Kimine göre hayat anlamsız. Kimine göre ise bir anlamı varsa da üstünde düşünmeye değecek kadar önemli değil. Yolunu kaybetmiş gençlerle dolu sokaklar.

Osmanlı şehzadelerinin tahta geçip üç kıtaya hakim bir imparatorluğu yönettikeri yaştalar. Bu kimlik bunalımları, ergenlik krizleri falan bahane ve tüm bu bahaneleri biz verdik bu çocukların eline. Yetişkin olmaya hazırlanacakları yerde, bu kadar güzel bir dönemi,en verimli yaşlarını taksimde, kadıköyde tüm gün öylece dikilip, etrafa boş bakışlar atarak harcıyorlar. Ve biz de onlara hayatı öğreteceğimize gelip geçici bunlar deyip, göz yumuyoruz ziyanına, taptaze hayatların paha biçilmez saatlerinin.

Sömürülüyoruz. Gençliğimiz; geleceğimiz elimizden alınıyor. Verimliliğini yitiriyor. Sapkınlaştırılıyor. Ve biz hala ‘ergenlik çağıdır, olabilir tabi’ laflarıyla uyutuluyoruz. Birisi de çıkıp ‘Asım’ın nesli kendine gel’ demiyor. “Ey yükselen yeni nesil!” Fark edemedim düştüğünü bu çukura. Oyuna geldik anlasanıza. Oyuncağı olduk emperyalizmin.