Kategoriler
Deneme Yazıları Günlük hayat Kişisel makaleler

Yazmak!..

Çok fazla yapmadığım bir şeydi, kulaklığı takıp radyo dinlemek. Ama zaman zaman dinlemeye başladım ve git gide artan bir radyo dinleme tutkusu. Üç dört ay sürekli olarak takip ettiğim radyo programları beni iyice içine çekmeye başladı. Ve program sırasında sunucunun sorduğu sorular, dinleyicilerin gönderdiği yorumlar… Ben de tabi kendim yorumlar yaparak oturduğum yerden katılıyorum. Bir gün yine radyo sunucusu bir soru sordu ve dinleyicilerden yorumları bekliyor. Bir yorum geldi. İkinci yorum geldi. Artık yerimde duramıyorum. Mutlaka ben de cevabımı göndermeliydim. Nitekim öylede oldu. Kendimce cevapladım, yorumumu yaptım ve gönderdim. Ardından program sunucusunun yazımı çok beğenmesi, beni takdir etmesi de hoşuma gitmedi değil –kendimi övmek niyetinde değilim kesinlikle-. Ve ardından her şey eskisi gibi. Radyo dinlemeye devam ediyorum.

Tabi anlattığım  zamanlarda duygusal takılan bir genç var. Haliyle şiirler, özlü sözler, güzel aşk hikayeleri vs. takip de ediyorum. Bunun yanı sıra belki sizlere basit gelecektir ama her gencin de bunu yaptığı kanısındayım; bir defter alıp beğendiği sözleri falan not etmesi, yazılan şiirleri not etmesi. Ben de öyle yapıyorum. Ve artık ben de bu sözleri yazmalıyım dedim. Tıpkı dinlediğim radyo programına gönderdiğim cevap gibi bunları kendi defterime kendim yazmalıyım. Başladım yazmaya. Dilim döndükçe, kalemim yazdıkça yazıyorum. Kimsenin haberi olmadan kendimce yazıyorum. Ara sıra her zaman yanımda olan ablama okuyorum. Kendisi de çok beğeniyor ve bana mutlaka yazmaya devam etmelisin diyor. Ama bilmiyor ki hayalci dünyamda zaten yazıyorum. Hayal, hayal, hayal… yaşam devam ediyor. Olaylar artık kafamda büyüyor. Kimisi daha dramatik bir hal alıyor, kimisi daha romantik oluyor. Artık çerçeveyi genişletmeyi düşünüyorum. Yazdığım o sözlerin altını doldurmaya, o sözleri belli bir çerçeve içinde vermeyi düşünüyorum. Tabi bu iki satırlık yazdığım şiirler kadar kolay olmuyor.

Başlıyorum yazmaya, olay örgüsü oluşturmaya. Evet, gülünç gelebilir. Okul hayatı boyunca eline kalem alıp bir paragraf yazı yazmayan bir kişi nasıl olurda kendisini direkt olay örgüsü içerisinde bulur. Dedim ya hayalci dünyam. Hayal kurmakta ustalaştım nerdeyse. Otobüste, okulda, bakkalda, televizyon izlerken, yemek yerken, gece başını yastığa koyduğunda vs. her yerde hayaller kurarak yaşıyorum. Olay örgüsü kafamın içinde. Ama kalemi eline alınca işin rengi değişiveriyor hemen. Eline aldığın kalemi bir sağa büküyorsun, bir sola. Olmuyor. Ve sonunda anlıyorsun birikim olmadan yazamayacağını. Birikim mi? O da ne? Nasıl olacak? Diye düşünürken kendin veriyorsun cevabını: yazmak için bilmek gerekir, bilmek için okumak gerekir, okumak için direnç ve sabır gerekir. Bu üçleme beni öyle korkutuyor ki artık yazığım o şiirlerden bile vazgeçiyorum. Arkasından kendimde hissettiğim bir boşluk ortaya çıkıyor. Sebep arıyorum, bulamıyorum. Aslında biliyorum ama bilmemezlikten geliyorum. Olacak gibi değil. Günden güne büyüyen o boşluk gündelik yaşamıma da sirayet ediyor. Korkarak yaşamaya başlıyorum. Önüne geçilemez bir hal alıyor bu olay ya da kendimi öyle hissediyorum ya da hissetmek istiyorum. İçimde bir boşluk olmasa bile iyi ki öyle hissetmişim diyorum. Çünkü, kendimi rahatlatmak, kaldığım yerden devam etmek istiyorum. Nerden? Okumaktan mı? Evet. Okumaktan. Evde bulduğum bir roman kitabı elime geçiyor. Başlıyorum okumaya. Çok sıkılıyorum. Nerdeyse kendimi son dakikalarını yaşıyormuş gibi hissediyorum. Ama dedim ya okumak, direnç ve sabır gerektirir. Sabrediyorum. Yavaş yavaş günde okuduğum sayfa sayısını arttırarak ilerliyorum. Bunun yanında suratımda sebebini bilemediğim tebessüm ifadeleri ortaya çıkmaya başlıyor. Ve zafer… Kitap bitti. Kendimi ödüllendiriyorum. Tatil kazandım….

Arkasından, okuma eyleminin nasıl olacağına dair fikirler edinmeğe çalışıyorum. Hepimizin bildiği ortak sonuç şu: ilk önce sevdiğin tarzda kitaplar okumaya başlayacaksın. Ben de tavsiyelere uyuyorum ve sevdiğim konular üzerine yoğunlaşıyorum.

Tarih. Okumasını sevmediğim gibi edindiğim bütün bilgilerim dinleme üzerine kurulu bir konu. Artık dinlemenin yanında okumanın gerekliliğini kendimce bir kez daha saydıktan sonra gidiyorum ilk kitapçıya. Rafları karıştırıyorum. Ve Osmanlı tarihi hemen gözüme çarpıyor. Kitapçıyla pazarlığımı yaptıktan sonra mutlu mutsuz ifadelerle eve geliyorum. Kitabıma başlangıç yapıyorum. Bir, iki, üç… derken kitap bitiyor. Kitaptan edindiğim bilgiler, dinleme fiilini lügatımdan kaldırmama sebep olacak kadar beni etkiliyor. Peşi sıra zihnimde yanan şimşekler vesilesiyle ve daha önceleri yaptığım bir, iki cümlelik şiir yazmak, özlü sözler takip etmek vs. aklıma geliyor ve hemen okumak üzerine yazılmış özlü sözlere ve şiirlere bakıyorum. O da ne: bilim adamlarından, liderlerden, aydınlardan vs. bir çok insanın onlarca sözü ve şiiri. Bunları sizlere de buradan iletmek isterdim ama bunları tek tek okumak sizi sıkar diye benim üzerimde en tesirli olan ve sizlere de tesirli olacağına inandığım bir sözü söyleyeyim: bir hadis-i şerif, ‘’okumak, kadın ve erkek bütün herkese farzdır.’’

İnsanlar öldürücü olmayan zehirli bir yiyecek veyahut eylemin tadına baktıklarında zamanla o eylem veya yiyecek insana tatlı gelir. O sıra tatlıyı insan yemeye başlarsa insana zehirli gelir. Yavaş yavaş alıştığım o okuma eylemi artık zehirli değil bana tatlılığını göstermeye başladı. Öyle kaptırmıştım ki kendimi elimde kitabım olmadan evden dışarı çıkmıyordum. Ertesi gün sınavım var ama kitabımı bitermeden ne yatmayı düşünüyorum ne de uyumayı. Artık hayatınızda okumaktan başka hiç bir şeyin anlamı kalmıyormuş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Öyle ki kitap okumadan geçirdiğiniz bir günü kendinize zül sayıyorsunuz. İşte kitapların etkili dünyası..

Aradan 6 ay gibi kısa bir süre geçiyor. Kafamı kaldırıp ilk başta boş olan kitaplığımı saydığımda 18 kitap çıkıyor. Ve bir altı ay daha kitap sayıyı otuz beş. Bu beni inanılmaz derecede mutlu ediyor. Kendinizin nasıl değiştiğinin farkına ilk siz varıyorsunuz. Artık olaylara bakış açınızda, konuşmalarınızda ve kurduğunuz cümlelerde olan değişikliklere ilk siz bakın…

Tabi burada hep aynı tarz da kitap okumak doğru değildir. İnsanı ilk günkü gibi sıkar. Onun için kendinize bir program yapın. Önce polisiye ardından tarih onun ardından aşk sonra düşünce vs. Sene sonunda zihninizde onca bilgi ve düşünceyle yaşamaya başlıyorsunuz. Bu düşüncelerin hepsini muhafaza etmeli ve yenileriyle harmanlamalısınız yani gelişime açık olmalısınız. Zaten gerisi kendiliğinden geliyor.

İki sene okuduklarının verdikleriyle artık kendine yazabilirsin diyorsun. Ama bu da yeterli değil. Çünkü daha fazla okumalısın… ve yazma serüveni işte bu şekilde bu yazıyla başlıyor.

 

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat Kişisel makaleler

iki kısa yazı

Kendime karşı sorumsuzum. Bunun böyle olmasına inandırdım kalbimi de. Hiç sormadım bir kerecikte olsa “mutlu musun, ne istiyorsun hayattan?” ama soruldu bana neden duruyorsun karşımda, tutsana çimento torbasının kenarından, yoksa vermem paranı. Uzak bir dağ köyünün asfalt görmemiş yerindeydi hayallerim, belki bu yüzden kuşları daha özgür görürdüm kendime göre. Çıplak ayaklarıma batan pıtırakların acıtmadığı için en çok nasırlı yerlerimi sevdim, hiç ovculamadım ısırgan otunu tuttuğu için ellerimi… Ben, acının en orta yerinde yıllarca gülebildim çünkü. Olması gerektiği kadar aldım nefesi, öyle heyecan yaratmadı tırtılın kelebek oluşu bende. Yağmura hiç kızmadım mesela, ansızın yağdığında bile-ıslanmaktan korkmadım. Biliyordum çünkü aniden bastıran yağmurlardan sonra çıkacağını rengârenk gökkuşağının… Ki değerdi o güzellik için ıslanmalara, defalarca. Ama bir şeyi istedim bu hayatta doğru anlaşılmayı. Buna hakkım vardı. Önyargılarım yoktu kimselere karşı; benim yüreğimde büyüttüğüm kardelenlerin yazları başlarını toprağa gömmelerinin kışa olan sevdasından olduğunu hiç unutmadım mesela. Yalnızca biraz tutsak olmak istedim sana. Ama olmadı… Bu tüm ömrüme değerdi; çünkü ilk defa fazla hava soğuyorum ciğerlerimde, ilk defa bu kadar çok atıyor kalbim… Şimdi soruyorum kendime “ben, en çok seni istiyorum sevgilim…”

EMRE ONBEY

Sokak çocuğunun teneffüsü

Benim acılarımın teneffüsü yok! Öyle acılara çok dayandım diye, başımı okşayacak öğretmenimde yok. Akşamları eve dönünce “hoş geldin oğlum” diyebilecek anam da yok. Bayramlarda elini öpüp harçlık isteyebileceğim babamda yok… Neyim mi var benim! Yastık niyetine sarıldığım sokak köpekleri, üstüne izinsiz uzandığım yeşil çimenler ve her gece sayısız göz kırpmalarına şahit olduğum yıldızlarım var. Öyle etrafta mendil satan, ikincisini de satmayı yürekten dileyen binlerce sokak çocuğundan biriyim ben. Kaç yaşındayım bilmiyorum. Nereliyim, neden yaşıyorum hiç sormadım bugüne kadar. Aynalara bakınca gördüğüm çocuktan başka resmimde yok benim… Ne zaman bir gölcük görsem korkutmasın beni diye usulca sokulur kendimi izlerim. Şimdilerde kamera diyorlar adına, benim de durgun sularda sakladığım binlerce görüntüm var işte… Bazen iyi ki geç fethedilmiş bu İstanbul derim. Yoksa nasıl yatacak bir evim olurdu Rumeli hisarından başka… Hani evimin de bir adı var, karşıdan bakınca “Muhammed” yazar. Bu yüzden çok severim peygamberimizi de… Ama acılarım var benim yüzümdeki çizgilerde saklanan ve mahkûmum yalnız gecelere. Ne zaman kalabalık görsem içimden “Allah sizi sevdiklerinizden ayırmasın” derim. Ama hani kaçmasanız benden, ne olurdu sizlerde içinizden sevseydiniz beni, kirli saçlarımdan okşasaydınız. Bir saniyeliğine annem ile babam olsaydınız da sattığım mendillerin içinde sakladığım gözyaşlarımı görmeseydiniz. Acımasaydınız bana, hani yıldızlara bırakmasaydınız göz kırpmalarını, çimenlerde piknik yapmaya götürün beni demiyorum ama hiç değilse bir teneffüs vakti kadar anlasaydınız beni… Çok mu meşguldünüz bu hayatta, sevmek bu kadar zor muydu? Benim kadar kazanamadığınız bir kuruş için-hırsızlık yapmak nedir bilir misiniz? Oysa ben, sizde olan emanetimi geri almak için çalıyorum ha bire… Ama nerde sizde o anlayış! Şimdi merak ediyor musunuz nereli olduğumu, kaç yaşındayım şimdi düşünün bir kez ama sakın söylemeyin! Susun artık, almayın mendillerimi benden… Gidin, gidin…

EMRE ONBEY

Kategoriler
Genel Konular Kişisel makaleler Türkiye üzerine

Kürtçe mi?, Hangi kürtçe ????

Bugün sizlere çok önemli bir yazıyı, dostumuz Özkan Bostancı’nın bir yazısını noktasına, virgülüne dokunmadan sizlere sunuyorum. Buyrun beraber okuyalım:
DEVLET VE HÜKÜMETİ KENDİ MALİ ve KORUYUCUSU TANIMAK;
BİR MİLLET İÇİN BÜYÜK NİMET VE ŞEREFTİR.
VATAN, BÖLÜNMEZ BİR BÜTÜNDÜR!
(5.2.1924)Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK
VATAN’ın ve MİLLET’in BÖLÜNMEZ olduğu hususu, ATATÜRK İLKELERİ’nin en önemlilerinden biridir…
Aslında ister SALTANAT, ister CUMHURİYET olsun, TÜRK VATANI’nın bölünmesi düşünülemez!..
 Ama bu, OSMANLI döneminde sağlanamadığı için; ATATÜRK, CUMHURİYET’in temeline bu iki taşı yerleştirmiştir.
İşte bu yüzden hem "Atatürkçü" geçinen, hem de "bu konunun tartışılabileceğini" söyleyen soysuzlar, kanımızı donduruyor!..
TÜRK VATANI, zaten bölüneceği kadar bölünmüş, 1900’de 4.5 milyon kilometre kare toprağa sahip bir ülke iken 780.000 km. kareye inmiş, MİSAK-I MİLLİ çizgisi bile koruyamamıştır.
BUNDAN SONRA BİR KARIŞ BİLE TOPRAK VERİLEMEYECEĞİ GİBİ, ARTIK BİZİM OLAN VE HAKSIZLIK EDİLEREK ELİMİZDEN ALINMIŞ OLAN TOPRAKLARI GERİ ALMA SÜRECİNE GİRİLMİŞTİR.
KIBRIS, MUSUL-KERKÜK, BATI TRAKYA, Ege’deki ANADOLU ADALARI, ŞARKİ RUMELİ, BATUM VE HALEP BİZİ BEKLEMEKTEDİR!..
Bu toprakların bizim olduğunun delili de, 2. Dünya Harbi’nde hem Almanlar’ın, hem Ruslar’ın bu toprakları bize teklif etmeleridir.
Hal böyle iken hiç bir BÖLÜNME tartışmasına müsamaha gösterilemez!..
Bizden toprak istemek için ağız açanların, ağzına mutlaka TOPRAK doldurulmalıdır!..
Öte yandan MİLLET de TEK’tir, BÖLÜNEMEZ!..
Bizden kopan Rum, Ermeni ve Araplar hemen derhal başkalarının uşağı haline gelmişlerdir…
Başkaları için savaş hattına sürülmüşlerdir…
Ermenistan, Yunanistan, Arap ülkeleri, Balkan ülkeleri TÜRKİYE’den koptuktan sonra en az 2 savaş daha görmüşlerdir!..
Bu da, bizden kopmak isteyenlerin kulağına küpe olmalıdır!..
Yunanistan, Ermenistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan, Lübnan, Ürdün "sun’i" olarak BATILILAR tarafından kurulmuş devletler oldukları için; hiç bir zaman BATI HEGEMONYASI’ndan kurtulamayacaklar, sözde "bağımsızlık"larının bedelini, UŞAKLIK’la ödeyeceklerdir.
Bu katara şimdi bir de kürt topluluğunu eklemek istiyorlar… Onda başarı sağlarlarsa, arkadan Laz, Çerkez toplulukları gelecektir. Buna da asla izin verilemez!..
Kürt ve diğer etnik topluluklar vardır…

Ama bunlar bir MİLLET değildir!..
Hiç bir zaman kendi gücüyle DEVLET kurmamış topluluklar milletleşemez!..
Sun’i devlet kurmuş olanlar da, MİLLET olmadığı için, o devlet uzun ömürlü olmaz…
Somali, Ruanda buna en iyi örneklerdir.
Bir insan kürt kökenli olabilir, ama TÜRK MİLLETİ’ndendir…
Eğer "değilim" diyorsa, yapılacak şey ona toprak vererek sun’i bir devlet kurdurup, BATI’ya uşak olmasına yol açmak değil; kendini "vatansız" ilan edip hangi ülkede yaşamak istiyorsa, oraya gitmesini sağlamaktır!..
TÜRKİYE CUMHURİYETİ’ni kuran insanlara TÜRK denir, o kadar!..
Bu ülkede kendini TÜRK sayanlardan başkasına hayat hakkı yoktur, MİSAFİR olmanın, veya himayemize sığınmanın dışında!..
ATATÜRK, her ne kadar CUMHURİYET’i kuran herkesi TÜRK sayarak ayırım yapmıyorsa da, büyük bir önsezi ile CUMHURİYET’in dayanağını TÜRK TOPLULUĞU olarak gösteriyor…
Bu, şu anlama gelir:Her ne kadar biz ayırım yapmıyorsak ta, bazı hainler DEVLET’i ve CUMHURİYET’i hedef alabilirler…O zaman IRKEN TÜRK olanlar sorumluluğu üstlenerek, meydanı bu sütü bozuklara bırakmamalıdır!..
ATATÜRK bu teşhisi yaptıktan sonra, BÜTÜNLÜĞÜN KORUNMASI’nı DİN, DİL, TARİH, KÜLTÜR, GELENEK, GÖRENEKLER’e önem vermeye bağlamıştır.
İşte bu konulara önem verilmediği, hatta 50 yıldır kasıtlı olarak bunlar ihmal ve tahrip edildiği içindir ki, bugün bütünlüğümüzü tartışır duruma geldik.
Ayırımcılık güden topluluklardan hiç birinin TÜRK’ten farklı bir yanı yoktur…
DİN’i, TARİH’i, KÜLTÜR’ü birdir…
"Ben Kürd’üm, ben şuyum, ben buyum" diyenin herhangi bir TÜRK’ten farkı; "Ben Kayseri’liyim" diyenin Malatya’lıdan farkı kadardır…
Edirne’linin Afyon’ludan, Muğla’lının Yozgat’lıdan farkı, belki daha fazladır!..
Öyleyse bunların özü birdir!..
Rıza Nur, "Rusya’daki Çerkez ve Lazlar TÜRKİYE için canlarını vermeye razı iken, yurt içinde olanların ayırımcılık yapması"na hayret eder…
Bizim kürt kökenli vatandaşlar, ORTA ASYA’da kendini TÜRK sayanlardan daha çok bize benzer… Onlar bize yaklaşırken, şaşkın kürt ayırımcılar uzaklaşmaya çalışır.
"Efendim, ama bunlar kürtçe konuşuyor" diyenler mugalata yapmaktadır…
Bir defa KÜRTÇE DİYE BİR DİL YOKTUR…
Kürt aşiretlerinin konuştuğu "ağız"lar vardır, kendileri de birbirini anlamaz!..
Mesela Talabani’ye bağlı aşiretler Soranı, Barzani’ye bağlı aşiretler Kırmanç ağzı kullanırlar ve birbirlerini anlamazlar.Bizim Zazalar ise hiç birini anlamaz.Bir de Gurani konuşanlar vardır…
Şimdi bunların hangisi kürtçe?..
Hangisi ile "Kürtçe TV yayını" yapıyorsunuz?..
Yapılan yayınları dinleyen Mahzun Kırmızıgül "Benim anam Zaza… ama o yayını anlamıyor," demiştir.
Çünkü Zazaki de kendi içinde ağızlara ayrılır!…
Bir "ağız"ın dil olması için "yazılı" olması, "dilbilgisi" kuralları olması gerekir.Uluslara "kendi kaderlerini tayin hakkı" tanıyan LENİN’in, 100-150 binlik topluluklara özerk bölge verirken bile, kürtlere böyle bir imkan tanımamasının sebebi de, "kürtçe"nin yazılı olmamasıdır.
Halen dünyada 3000 kadar "dil" olmasına rağmen, sadece 170 kadar devlet vardır.
Nijerya’da 80 ayrı "dil" vardır.Hiç biri ile anlaşamadıklarından resmi dil İngilizce’dir.
Hindistan ve Çin’in her birinde 100 kadar "dil" vardır…
Belirttiğimiz 170 devletin yarısından fazlası da "uyduruk" veya "uydu" devlettir…
Somali gibi hiç bir ortak otoritenin olmadığı, Ruanda gibi bir kabilenin durup dururken diğerini boğazlamaya başladığı, veya Kuveyt gibi birisi "höt!" dediği anda kralının yurt dışına kaçtığı ülkeleri, biz DEVLET saymayız.
Öte yandan her konuşulan "ağız"ı dil, o topluluğu da "millet" sayarsak;
çingeneler, uyuşturucu bağımlıları, hatta homoseksüellerin de kendilerine has bir "dil"leri vardır.Onlara da "bağımsızlık" vermek gerekir!..Bunu "en demokratik" Batı ülkeleri bile düşünmüyor!..
"Kürtçe"nin bir dil olmadığının en büyük delili de "kürtçe" çıkan dergilerdir.
Bir halka ve bir millete hitap etmedikleri için 1-2 binden fazla satamazlar.Türkiye’deki İngilizce Daily News bile daha çok satış yapıyor.
Üstelik bu "kürtçe" yayınları alanların çoğu, meraklı TÜRK’LER’dir… Bir tanesi de biziz. (Meraktan) Kaldı ki, "kürt" kelimesi bile "kürtçe" değildir, o topluluğa başkalarının verdiği TÜRKÇE bir addır!.. Onlar kendilerini "Zaza, Kırmanç, Güran, Dersimli" diye anar…Birbirine de muhaliftirler.
En bariz örneği Kuzey Irak’ta bir türlü "devlet"leşemiyen kürt aşiretleridir. Hâlâ birbirlerini vurup duruyorlar.Bu konuda daha önce naklettiğimiz Ziya Gökalp’in değerlendirmesi, en doğrusudur.Kürt kelimesi baştan beri "dağ göçebesi" anlamında kullanılmıştır.Dağdan ve göçebelikten uzaklaşanın, bir nesil sonra "kürtlüğü" kalmaz.Bunun en bariz örneği de büyük şehirlerimizdir.İSTANBUL, ANKARA, İZMİR, hatta DİYARBAKIR’da HAKKARİ’den, ŞIRNAK’tan daha fazla "kürt" yaşamasına rağmen; bu yerlerdeki anarşi ve terör daha azdır."kürtçü" gösterilere 15 milyonluk İSTANBUL’da 1000 kişi bile katılmaz!.
Şu halde eğer DİN, TARİH, KÜLTÜR ve GELENEKLER ön plana alınırsa, ülkemizdeki hiç bir bölgenin diğerinden bariz farkı yoktur…Fark, coğrafi yapıdan kaynaklanan "kalkınmışlık" farkıdır, "eğitim" noksanlığıdır, EKONOMİK temele dayanır.Bunun da çözümü "bölünme" olamaz, o zaman Güney Doğu, Batı Anadolu’nun imkânlarından mahrum kalır, daha da fakirleşir, HIRİSTİYAN BATI’ya yem olur.
Biz ne oradaki kürt kökenlileri, ne de orada nüfusun çoğunluğunu teşkil eden TÜRKLER’i böyle bir kadere mahkûm etmeyiz!..
Buna asla fırsat vermeyiz! Biz TÜRKLER hem CUMHURİYET’in, hem DEVLET’in, hem de VATAN’ın uyku bilmez MUHAFIZ’ıyız!
ATATÜRK’ün dediği gibi;
VATAN VE MİLLET BÖLÜNMEZ BİR BÜTÜNDÜR!..
PARÇALANMAZ, BİRBİRİNDEN AYRILMAZ!..
GEREKİRSE BU UĞURDA CANIMIZI VERİRİZ,
AMA DAHA ÖNCE, BUNA İTİRAZ EDENİN CANINI ALIRIZ!..
      
Özkan BOSTANCI

 

Kategoriler
Genel Konular Türkiye üzerine

75 KURUŞLUK YENİ OSMANLI

 Türkiye’nin ne hale geldiğinin en güzel örneklerinden birini daha yaşadım dün Kayseri’de. Hani yeni Osmanlı İmparatorluğunu kuruyoruz ya.. 1.Tayyip Erdoğan da padişahımız oluyorlar ya. Onun için bu güzel örneği sizlerle paylaşmak ve Yeni Osmanlı İmparatorluğunun ne işe yarayacağını vurgulamak istiyorum. Biliyorsunuz Amerikalı Friedman’ın bir görüşü gibi ortaya atıldı yeni osmanlı teorisi ama bu görüşten öte bir strateji plandır ve Amerika’da kurgulanmış bir projedir. Kurgu’ya göre Türkiye yeniden eski topraklarının bir kısmında hakimiyet kuracak ve Yeni Osmanlı Devleti de böylece kurulmuş olacak. Mahir Kaynak’ın görüşlerine göre de bu imparatorluğa sadece para harcamak ve ele geçirdiği yeni toprakları imar etme görevi düşecek. Yani sömürülmüş kaynaklardan Türkiye’ye fazla birşey kalmayacak, Yeni Osmanlı almak yerine hep imar ve besleme için hep vermek zorunda kalacak.
 
  Diyeceksiniz ki, 75 kuruşa dürüm kuyruğu ile Yeni Osmanlı devletinin ilgisi ne? Çok ilgisi var. Birazdan bu ilgiyi sizlere anlatmaya çalışacağım. Yukarda birazcık değindik ama pek anlaşılamamış olabilir. Bir yanda kişi başına 10 bin dolar geliri olacağı söylenen Türkiye var, diğer yanda Türkiye’nin en zengin şehirlerinden biri olan Kayseri’nin Düvenönü semtinde 75 kuruşluk dürüm için yüzlerce kişinin soğuk altında kuyruk bekleyişi. Gelin siz bu tabloyu yorumlamaya çalışın. Şimdi 25 veya 50 kuruşluk fark için soğuk altında kuyrukta bekleyen insanlarımız, diğer yanda Musul-Kerkük ve ortadoğu’daki eski topraklarını almış yeni Osmanlı devleti. Tıpkı geçmişte Osmanlı İmparatorluğunda olduğu gibi içerde vatandaşı açlık ve  sefalet içinde, 75 kuruşluk dürüm kuyruğunda, diğer yanda Yeni Osmanlı Ortadoğu ve Arap yarımadasında imar faaliyetlerinde, yol, su elektrik, köprü, demiryolu gibi yatırımlar yapıyor. Peki bu yeni Osmanlı ne işe yarayacak? Görevi ne olacak? Kendi vatandaşlarını mutlu edip, adam gibi yaşatmak mı, yoksa birilerinin, daha doğrusu emperyalizmin kurguladığı koca bir hizmetçi devlet mi? Siz olsanız hangisin tercih edersiniz bilemem ama bendeniz kendi vatandaşını Atatürk’ün gösterdiği hedef olan muassır medeniyet seviyesine yükseltmiş, karnı tok sırtı pek, mutlu insanların, eşit hak ve hürriyetlere sahip adam gibi yaşatılmasını sağlayan bir devleti tercih ederim.
  Şimdi gelelim 1. Tayyip Erdoğan padişah efendimizin yeni Osmanlı Devletine. Siz sömürülmüş, kaynakları tüketilmiş toprakları alıp, oralara kaynak vereceğinize kendi topraklarınızda vatandaşlarınızın karnını doyurun, adam gibi yaşatmaya gayret gösterin.Eğer birazcık vicdan ve inancınız varsa, dilinizden düşürmediğiniz Allah’dan birazcık korkunuz varsa. Gerisi hep palavra ve bu palavrayı belki sokaklardaki bindirme kalabalıklar yutabilir ama biz yutmuyoruz ve yutturamazsınız da…
  Ama  belli ki siz bu görevi yıllar önce aldınız, övünerek de Eşbaşkanım dediniz. O zaman Yeni Osmanlı devletiniz hayırlı olsun, hayrını görün…