Kategoriler
Türk Tarihi Türkiye üzerine

Medine Fukarası

Medine Fukarası

 

Doğduğum köy ve çevremizin tarihi ile ilgili araştırmalar yaparken bol bol aşiret ve cemaat sözcükleri ile karşılaştım. Aşiret sözcüğü Arapça bir sözcük ve ‘oymak’ karşılığında kullanılmış. Cemaat sözcüğü ise yine Arapça olmakla beraber aynı din ve soydan olan insan topluluğunun karşılığı olarak kullanılmış.

 

Öyle anlaşılıyor ki bunlar gibi çok sayıda sözcük dilimize İslamiyet’le beraber girmiş ve Türkçenin unutulmasına sebep olmuştur. Oysa Türklerde akraba ve topluluklara ad olan Öz Türkçe sözcükler mevcuttur. En küçük topluluk olan ailelerin birliğine soy( Yine soy yerine Arapça bir sözcük olan sülale sözcüğü de dilimize yerleşmiş), soyların birliğine oba, obaların birliğine oymak, oymakların birliğine boy, boyların birliğine il yani devlet sözcükleri kullanılmıştır.

 

Toplulukların adlandırılmasını devlet Arapça sözcüklerle yapınca tarihçi ve yazarlarımız da aynı sözcükleri kullanmışlar ve kullanmaya da devam etmektedirler.

 

İşte devlet eliyle aşiret sözcüğünün kullanıldığına örnek bir tarihi belge:

‘‘Tarih :11/S /1251 (Hicrî) Dosya No :1592 Gömlek No :61 Fon Kodu :HAT

Kalecik Keskin kazası dahilinde bulunan Haremeyn Aşireti’ne ait Hacıhasanbey Obası diye bilinen köyde Ramazan Bey’in müceddeden bina eylediği camiye Cuma ve bayram namazları kılınabilmesi için izin verilmesi ve hitabetinin Hasan b. Mustafa’ya tevcihi.’’

 

Bu tarihi belgede olduğu gibi çok sayıda belgede ‘Haremeyn’ sözcüğü aşiret yani oymak adı olarak kullanılmış. Oysa Türk oymakları içerisinde Haremeyn oymağı diye bir oymak ismi bulunmamaktadır. Aynı adlandırma kendi köyümüz için de kullanıldığı için araştırmalarımda biraz derine inme gereği duydum ve Haremeyn sözcüğünün Müslümanlarca kutsal sayılan Mekke ve Medine’ye hatta Kudüs’e dayandığını gördüm.

 

İki harem anlamına gelen Haremeyn, sınırları Hazret-i İbrahim ve Hazret-i Muhammed tarafından tespit edilen Mekke ve Medine şehirlerinden her birini ifade etmektir.
Osmanlı kaynakları ile devrin resmi yazışmalarında hemen tamamında Mekke ve Medine yerine Haremeyn tabiri kullanılmış ve sıfat olarak da Haremeynü’ş-Şerifeyn, Haremeyn-i Muhteremeyn, Haremeyn-i Muharremeyn tavsifleri tercih edilmiştir. Bazen bu tabirin içine Kudüs bile girmiştir.

 

Bu tabirin Türkmen ve Yörük oymaklarıyla ilişkisine gelince: Vergileri Haremeyn’e gönderilen bütün oymaklar Osmanlı devleti tarafından bu ad ile isimlendirilmiş.

 

Osmanlı’dan önce kurulan Müslüman devletler; Mekke ve Medine’nin ihtiyaçlarının temin edilmesi, hacıların güvenliklerinin sağlanması, yolculuk sırasında gıda, giyecek, ulaşım için deve ve su tedariki, Haremeyn’in su ihtiyacının karşılanması, Kâbe gibi kutsal mekânların örtülerinin temini, bu mekânların süslenip aydınlatılması, eğitim, sağlık, imaret ve sebil hizmetleri verilmesi, temizlik işlerinin yaptırılması ve hamam tesisi, Haremeyn’de yaşayan fukaranın ihtiyaçlarının giderilmesi, eşraf ve görevlilerin tahsisatlarının karşılanması gibi çok sayıda hizmetin yürütülmesini sağlamışlar.

 

Mekke şehrindeki harem bölgesi; sınırları Cebrail Aleyhisselâm’ın bildirmesiyle İbrahim Aleyhisselâm tarafından çizilmiş ve yine onun tarafından dikilen taşlarla gösterilmiş olan alan olarak belirtilir. Bu bölge Medine tarafından üç mil, Yemen tarafından yedi mil, Irak tarafından yedi mil, Taif ve Arafat yolu üzerindeki Nemire Vadisinden yedi mil, Cirane yolundan dokuz mil, Cidde tarafından on mil uzaklıktaki sınırların çevrelediği alandır. Medine bölgesindeki haremin genişliği ise on iki mil kadardır. Bir mil 1895 metreye karşılık gelmektedir.

 

Yukarıda belirttiğim gibi Haremeyn olarak adlandırılan bölgenin tüm ihtiyaçlarının karşılanması Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı almasıyla beraber zorunlu olarak Yörük ve Türkmen oymaklarına devredilmiştir.

 

Burada garip bir durum var ki; Haremeyn bölgesindeki fakir fukaranın geçimi de Yörük ve Türkmen oymaklarının üzerine yıkılmıştır. Acaba o dönemde konar-göçer olarak yaşayan Yörük ve Türkmen oymakları nasıl bir yaşam mücadelesi veriyorlardı?..

 

Konu çok geniş olduğu için sadece Kırşehir Kırıkkale, Çankırı, Yozgat, Çorum gibi Orta Anadolu bölgesine göç etmiş olan Haremeyn mensubu oymaklardan kısaca bahsedeceğim. Bölgemize gelip yerleşen Türkmenlerin çoğunlukla geliş yerleri bugün ki Kayseri, Sivas, Maraş, Diyarbakır, Halep, Şam, Rakka, Gaziantep, Hatay gibi illeri kapsamaktadır. Yani Güney Doğu ve Suriye ağırlıklı.

 

Bu bölgede yaşayan Yörük ve Türkmen grupları Dulkadirliler, Boz-Ulus Türkmenleri, Halep Türkmenleri, Yeni İl Türkmenleri, Şam Türkmenleri gibi isimlerle adlandırılmışlar. Boy olarak ise ağırlıklı olarak Bayat, Begdili, Avşar, Kızık, Yaparlı, Karkın, Dodurga, Döger gibi Oğuz boyları içermektedir.

 

Dulkadirliler Elbistan ve Maraş civarında 1337–1522 yılları arasında hüküm sürmüş olan bir Türkmen beyliğidir. Beylik zamanla sınırlarını genişletmiştir. Beyliğe adını vermiş olan Dulkadirli Türkmenleri Oguzlar’ın Bozok koluna mensupturlar. Dulkadirli halkını teşkil eden Bozok Türkmenleri Oguzlar’ın Bayat, Afşar ve Begdili boylarından idiler. Halkın çoğu yerleşik hayata geçmiş ve ziraatla da uğraşmıştır.

 

Boz-Ulus Türkmenleri Akkoyunlular’ın bakiyesi ve büyük kısmı Bayındır boyuna dayanan Türkmenlerden teşekkül etmiştir. Bu Türkmen boyları kış aylarında Mardin’in güneyinde ve Fırat nehri kıyılarında kışlamakta ve yaz aylarında Erzurum, Erzincan arasında yaylamaktaydılar. 15. yüzyıldan itibaren Orta Anadolu, 16. yüzyıldan sonra da Batı Anadolu ve Rumeli’de iskân ettirilmişlerdir.

 

Halep Türkmenlerinin Sivas’ın güneyinde Yeni-İl’i meydana getirdikleri belirtilmektedir. Yeni-İl Sivas’ın güneyindeki Mancılık, Gürün ve Hekimhan arasındaki bölgede yaşayan oymakların adıdır. Uzun Yayla’da yaylayan Halep çevresinde kışlayan konar-göçer Türkmenlerdir.

 

Kırıkkale bölgesinde kalabalık bir nüfusa sahip oba yerleşim alanlarını meydana getiren Pehlivanlıların da Halep Türkmenlerinden olduğu belirtilmektedir.

 

Osmanlı’nın iskân politikasına bağlı olarak Orta ve Batı Anadolu’ya göç ettirilen oymaklar Türkmen, Yörük, Tahtacı, Kızılbaş-Alevi gibi vasıflarla adlandırılmıştır. Yaptığımız araştırmalarda Haremeyn aşireti mensubu oymakların yurdun birçok yerine iskân ettiklerini görüyoruz. Sadece Kırşehir Sancağına iskân edilmiş Haremeyn mensubu 36 yerleşim yeri tespit edilmiştir.

 

Doğu ve güneydoğu Anadolu bölgesinde iç içe yaşar duruma gelmiş olan Dulkadirli, Boz-Ulus, Halep Türkmenlerinin bir kısmı Yeni-İl Türkmeni olarak adlandırılmış. Yeni-İl Türkmenlerine aynı zamanda Üsküdar Türkmenleri de denilmiş. Üsküdar Türkmeni denilmesinin sebebi; vergilerinin Valide Sultanların Üsküdar’da yaptırdıkları camilerin vakfına gönderilmesinden dolayıdır.

 

Yeni-İl’e bağlı Türkmen oymaklarının vergilerinin Mekke ve Medine’ye tahsis edilmesiyle bu oymaklara Haremeyn aşireti denilmeye başlanmış. Köyümüz ve akraba bildiğimiz köyler de bu aşiret ismiyle anılmaktadır. Şu belge bu bilgiyi doğrulamaktadır:

‘‘Tarih :29/Ra/1261 (Hicrî) Dosya No :172 Gömlek No :8588 Fon Kodu :C..DH..

Keskin kazasına tabi Abdal ve Kalecik nahiyeleri dahilinde bulunan Karkın ve Delkiköyü ahalileri Haremeyn aşayirine mensubiyet iddiasıyla nüfus tahririne yazılmak istemediklerinden erkek nüfusunun, aşayire dahil olduğu halde yazılması emrine münafi olduğundan bunların da tahrir edilmelerine dair tahrirat. g.tt’’ Ben bu belgeden yanılma payım olmakla beraber itiraza rağmen bu köylerin çift vergiye tabi kılındıkları sonucunu çıkarmaktayım.

 

Cennet hesabıyla kurulan vakıfların gelirlerinin vakıf malları yanında fakir-fukaranın sırtından sağlanması o günlerde de normal sayılıyordu.

 

O günün şartlarında gerek yerleşik hayata geçmiş Türkmen köylüsünün gerek konar-göçer hayata devam eden Yörük ve Türkmenlerin nasıl zor şartlarda yaşam mücadelesi verdiklerini anlamak zor olmasa gerek.

 

Çocukluğumda annemin henüz yumurtlamaya başlamamış piliç diye adlandırdığımız bir tavuğumuzun öldüğünde ağladığını hatırlıyorum. Fakirlik böyle bir şey olsa gerek. Zor şartlarda yaşam mücadelesi veren Anadolu halkının alın teri, Arap’ın midesine akarken Mekke ve Medine’de yaşayan halk, Anadolu’dan gönderilen paralarla iyi bir yaşam sürmektedir. Anadolu halkı çalışmayıp halkın sırtından geçinen ve kolay kolay bir şey beğenmeyen kişilere “Kendisini Medine fukarası zannediyor.” tabirini kullanması boşuna değildir.

 

Sözü evirip çevirip Kırıkkale Milli Piyade Tüfeğine getirmek istiyorum. Kırıkkale’nin doğurup büyüttüğü ve üzerinden nafakasını sağlayacağı varlığının elinden alınıp özel bir şirkete veya şirketlere devredilmek istenmesi Yukarıdakilerin isteği doğrultusunda gerçekleşmektedir. Kırıkkale halkı işsizmiş, yoksulmuş, iş bulamayacakmış, çocuklarının nafakasını sağlayamayacakmış umurlarında bile değil. Zihniyet aynı zihniyet.

 

Osman Öcal

Kategoriler
Türkiye üzerine

Komşuda Pişen Bize de Düşer

Her biri büyük tecrübeler sonucunda ortaya çıkan özlü sözlerimiz vardır. Bunlardan bir tanesi de ‘‘Komşuda Pişen Bize de Düşer.’’ Atalarımız ne güzel söylemişler. Yıllardır komşularımızda pişenin ne olduğunu bilmemize rağmen bize de düşeceğini ve zarar verebileceğini düşünmeden; zaman oldu ‘‘Bir verip üç alacağız’’ denildi, zaman oldu pişenin altına odun attık zaman oldu pişeni karıştırdık.

 

Basiretsiz, yanlı, etkisiz yönetimlerin ve muhalefetin sayesinde komşularımızda pişenler soframıza düştüğünde zararını millet olarak ödedik, ödeyeceğiz.

 

Sağduyu diye diye yöneticileriyle, muhalefetiyle mankurtlaşmış bir toplum haline dönüştük. Mankurtlaşmış toplumun ve bireylerin sağduyusu olur mu? Düşünebilme, akıl yürütebilme, sorgulayabilme, eğriyi doğruyu seçebilme yetisini kaybedenler ancak ve ancak efendilerinin emirlerini yerine getirmekle mükellef olurlar. Aykırı düşünenlerin ise ‘‘Aklından zorun mu var’’ denilerek etkisiz hale getirilmesiyle hala komşuda pişene kaşık salmaya devam ediyor durumdayız.

 

Geçmişte, Irak’ta Türk askerinin başına çuval geçirenlerin Amerika’ya sağ salim dönmeleri için iyi niyet dileklerinde bulunulurken, Güneydoğu sınırımızda terörist bir devletçiğin kurulmasını alkışlayıp, on binlerce kişinin ölümünden sorumlu bir terör örgütüyle masaya oturup, çözüm süreci diye diye önce otobüse sonra başımıza çıkarırken, çok sayıda polis ve askeri içeri alıp vatan sathını korumakla görevli Türk silahlı kuvvetleri etkisiz hale getirilmeye çalışırken terör örgütü mensuplarının denetim yapar, vergi toplar, askerden kimlik sorar duruma gelmesine ortam yaratılırken; Filistin’e Mısır’a ağıt yakıp Türkmenler IŞİD tarafından katledilirken hep sağduyu daveti aldık. Daha niceleri…

 

Suriye’de mezhep çatışması körüklenirken, sınırımızın delik deşik edilmesini sağlayıp kendi vatanlarını korumaktan aciz delikanlıları(!) içeri alıp Türkiye’nin birçok yerine dağılıp terör estirmesi karşısında koruyucu devlet rolüne soyunduğumuzu zannettirilmeye çalışıldık.

 

Kendi vatandaşının can ve mal güvenliğini sağlayamazken komşu ülkeleri idare etmeye, vatandaşlarının can güvenliğini sağlamaya odaklanmış bir ülke konumundayız ve ısrarla buna devam diyoruz.

 

Halkı yönlendirenler, yönetenler, çözüm üretenler, çözüm üretecekler siyasilerdir. Ülkede bayrağımızın yakıldığı, Atatürk büstlerinin tahrip edildiği; çok sayıda okulun, binanın, aracın, marketin yakılıp yağmalandığı, onlarca kişinin öldüğü, polislerin şehit edildiği kısaca ülkenin yangın yerine döndürüldüğü olaylar karşısında cumhurbaşkanının siyasi bir lider gibi davranmasının yanında teröristleri otobüse çıkarırken sorumlu davranmış gibi siyasi partilere sorumlu davranmaları gereğini söylerken siyasilerin çarpıcı değerlendirmelerine bakınız:

 

Kanı çekmiş olmalı ki ana muhalefet yeni bir tezkere istiyor, başbakan terörist başının aklına ihtiyaç duyarken onun aklına ihtiyaçlarının olmadığını söylüyor. Elbette ‘‘Biz biliriz bizim işimizi, bizim işimiz kimseden sorulmamıştır.’’ yiğitlemesinden çooook uzaklarda. Diğer taraftan olayları 2015 seçimlerine yorumluyor. Bir diğer siyasi lider eli Türk bayraklı gençlere ajan muamelesi yapıyor. Terörün siyasi kanadı her zaman olduğu gibi elemanlarına sokağı gösterdiğini inkâr ediyor. İçişleri bakanı dünyanın bize gıpta ettiğini vurgularken baskın yiyen polis evinde korkudan intihar eden öğretmenin acısını ne kadar duyabiliyor acaba?

 

Ya AKP kurucularından Dengir Mir Mehmet Fırat’ın “Hükümet Rojava’daki oluşumun önünü kesebilmek için aşırı dinci gruplara tavizler vererek, silahlandırıp maddi destek sağladı. Tüm bunlar birikerek bu aşamaya geldi” değerlendirmesi ne kadar acı bir gerçek.

 

Birisi solun içinden çıkmış diğeri El Kaide’nin içinden çıkmış iki terör örgütü. Türkiye’de her ikisini de destekleyenler var iken birbirlerini yesinler demek yerine taraf olmak nasıl bir şey?

 

Esad’ı devirme hastalığına yakalanıp Suriyeli muhaliflerin eğitilmesi, aralarında çadırlarına terör örgütü paçavrası asan milyonlarca Suriyelinin Türkiye’de barındırılması ve bunun yanında PKK terör örgütü silahlı elemanlarının ‘sanki terk etmiş gibi’ tekrar Türkiye’ye döndürülmesi Türkiye’nin daha uzun yıllar başının ağrıyacağının işareti değil midir?

 

Nereye baksan insanın tüküreceği geliyor, ah güzel memleketim ah!

 

Osman Öcal

 

Kategoriler
Günlük hayat

Alışverişimi Kendimden Yapıyorum

Türkiye’de yıllardır uygulanan bir alışveriş taktiği vardır ki bu taktik dışında kalmak neredeyse olanaksız hale gelmiştir.

 

Eskiden çarşıya pazara çıkıldığı zaman özellikle küçük yerleşim yerlerinde alışveriş yaparken ya da herhangi bir ihtiyacımızı giderirken ya tanıdık, ahbap bir esnafın veya bir hemşeri esnafın dükkânına uğranılırdı; esnaf da bunu beklerdi. Tanıdık birisi yoksa alışverişler fiyat ve kalite gibi ölçütleri de dikkate alınarak en uygun bir yerden yapılırdı.

 

Diğer taraftan esnaf tabelalarında daha çok müşteri çekmek amacıyla belli oluşumlara cazip gelen sözcükler bulunurdu.

 

Bir işsiz işe gireceği zaman büyük oranda dernek, ocak, parti gibi belirli siyasi oluşumlardan referans götürmek zorunda idi.

 

Bu şekilde iş sahibi olma, müşteri tutma veya alışveriş yapma yolları devam etmekle beraber büyük değişimlere uğradı. Bizler birey olarak belli odakların etkisiyle ister istemez bu değişimlere ayak uydurmak zorunda kaldık.

 

Yıllarca oturduğum binanın altında bir bakkal dükkânı vardı. Özellikle mutfak ihtiyaçlarımın büyük bir bölümünü buradan temin ediyordum. Zaman oldu dükkân sahibi kirayı ödeyemeyecek duruma geldi ve dükkânını kapatmak zorunda kaldı. Kapatmak zorunda kaldı çünkü müşteriler yeni alışveriş yapacakları yerlere çoktan yönlendirilmişti.

 

Müşteriyi çeken yeni alışveriş merkezleri her türlü ihtiyacı giderecek özellikle donatılmanın yanında aynı zamanda da hangi cemaate, hangi mezhebe, hangi tarikata, hangi siyasi oluşuma, hangi etnik kökene yakın olduğunun da en azından ipuçlarını verirken müşteri servisi, hediyeli çekiliş, indirimli alışveriş kartı gibi cazip gelen yöntemleri de kullanır oldu.

 

Diğer taraftan dernek sendika gibi sivil toplum oluşumları da kendi üyelerine daha uygun alışveriş yapabilecekleri değişik esnafla anlaşarak üyelerini yönlendirme yaparken küçük esnafta bile seçicilik yoluna gidildi.

 

Hayra yapılan yemekli toplantılar, kermesler, yardım kampanyaları vs de bu yöntemin tuzu biberi olurken ‘‘Alışverişimi Kendimden Yapıyorum’’ sistemi ekonomik ve ticari hayatta yerini sağlamlaştırmış oldu.

 

Bu sistemin dışında kalıp parasının nereye gittiğini bilmeyen Türk evladı!

Türkçü Turancı mısın? Dünyanın neresinde olursan ol, sen de alışverişini kendinden yapmak ister misin?

İşsiz isen bir Türkçünün iş yerinde çalışmak ister misin?

Türkçü bir işveren isen Türkçülerle çalışmak ister misin?

Esnaf isen müşterilerinin arasına Türkçü Turancıların katılmasını ister misin?

Gerek yüz yüze gerek internet aracılığı ile alışverişini kendinden yapabilir, iş sahibi olabilir, yeni müşteriler kazanabilir, Türkçülerle çalışabilirsin.

Nasıl mı? İşte yolu:

İçerdiği bilgileri devamlı güncellenen:

https://www.facebook.com/turkcuisyerleri

bağlantısından yararlanarak, en güzeli ise:

https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kamdavulu.erlikhan.turkcuisyerleri programını android uyumlu cep telefonunuza indirerek her an için alışveriş yapabileceğin işyerlerinin adresini, iş bulabileceğin işverenlerin adresini, iş arayanların adresini öğrenebilirsin.

 

Sürekli güncellenerek geniş bir adres potansiyeli oluşturmayı hedefleyen bu hizmet programının içinde yerini almak veya alışverişini kendinden yaparak paranın nereye gittiğini bilmek senin en doğal hakkındır. Bu hakkı kullanmak aynı zamanda da görevindir. Haydi, o zaman!

Osman Öcal

Kategoriler
Geçmiş Tarih

Çete Ayşe

Her yeri şehit kanıyla bulanmış Anadolu’nun yeniden vatan edinilmesinde rol oynayan Türk kadınlarının kemiklerini sızlatırken, bir hanım kardeşimiz kahraman ve öncü Türk kadınlarının hayat hikâyelerini Gülce Edebiyat Akımı nazım türleri ile şiirleştirip kitap halinde okuyucuyla buluşturdu. Kendilerine minnettarız; teşekkürler Sayın Asuman Soydan Atasayar Hanımefendi.

 

Türk kadını ana olmanın yanında erkeğinin yanında, cesaretli, çalışkan, vatanperver gibi sıfatları üzerinde taşımaktadır ki kahraman kadınlarımız Tomris Hatun’dan Kara Fatma’ya, Nene Hatun’dan Efe Ayşe’ye saymakla bitmez.

 

Sayıları o kadar fazladır ki hepsinin hayat hikâyelerini derlemek ve hikâyeler üzerinde çalışmak kolay bir iş değildir. Değerli şairimizin eserinde henüz yer almayan Efe Ayşe ya da Çete Ayşe olarak bilinen değerli annemizdir yazımızın konusu.

 

“Bazı kadınların içinde bir pehlivan; bazı erkeklerin içinde de, korkaklıklarından dolayı bir kadın gizlidir. Kemer belindir, çizme ayağın, börk başındır. Mademki burası bizim vatanımız; biz de bu vatanın olmalıyız.” diyen Çete Ayşe 1894 yılında Aydın Merkez İmamköy’de doğar. 25 yaşında ev hanımı iken silahlanıp düşmanın karşısına çıkar. O yola çıkınca diğer kadınlar, kızlar peşine takılır ve bölgenin diğer kadın kahramanlarına öncü olur.

 

1910 yılında Kayacık köyünden Mustafa ile evlenen Çete Ayşe’nin iki kızı olur. Eşi 1915 yılında Çanakkale cephesinde askere alınıp şehit düşünce tekrar İmamköy’e yerleşir.

 

1919 yılında Yunan askerinin Aydın’ı işgali sırasında İmamköy’ü ele geçirmeleri üzerine silahlanarak Umurlu’daki Sancaktar Ali Efe gurubuna katılır. O artık bir çete, bir efedir.

“Büyük adamlar silahı olanlar alsın çıksın dedi. Aldım Martiniyi çıktım.» diyen Çete Ayşe Yunanlılar henüz Aydın’ı işgal etmeden düğününde takılan altınları bozdurup kendisine bir mavzer almıştır.

 

Grubunda Çiftlikli Kübra ve Ayşe Çavuş’unda bulunduğu grupla ilk olarak Kepez sırtlarında düşmanla savaşır Daha sonra Aydın Cephesinde yer alır. Düşmanın Aydından çıkarılmasından sonra çocuklarını komşusuna emanet ettiği köyüne döner.

 

Aydın Yunan askeri tarafından ikinci kez işgal edilir. Esareti kabul etmeyen şehit eşi Efe Ayşe’nin vatan sevdası tekrar depreşir, bu kez Yörük Ali Efe grubuna katılır ve Köşk Cephesindeki muharebelere yer alır. Danişmentli İsmail Efe’nin kendisine geri dönmesini, savaşın erkek için olduğunu söylemesi üzerine “Ben imam nasihati istemem” diyerek çok sayıda muharebeye katılır. Bir ara sıtma nöbetine tutulan Çete Ayşe cepheden ayrılır, düzenli orduların kurulmasının ardından Yörük Ali Efe’nin önerisi üzerine tekrar cepheye dönmez, silahını Yörük Ali Efe’ye emanet edip «…kahpe alçak birisine değil de bir yiğide devretmesini…» ister.

 

Çete Ayşe, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanından sonra da köyünde yaşamını  sürdürür.  Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk 1933 yılında Aydın’a geldiğinde, kendi elleriyle Ayşe Efe’ye Kırmızı Şeritli İstiklal Madalyasını takar. O, Milli Mücadele’nin İstiklal Madalyası sahibi tek kadın efesidir.

 

Ayşe Efe: ‘‘O günlerden iki hatıram kaldı. Biri kadınlığımla verdiğim savaş, öteki de rahmetli Atatürk’ün göğsüme taktığı İstiklal Madalyasıdır” der. Fili olarak savaşa katılıp düşmanla amansızca çarpışan Çete Ayşe 1967 yılında hayata veda eder. Mezarı İmamköy’dedir.

 

Bu toprakların tekrar vatan kılınıp bizlere emanet bırakılmasında can vermekten çekinmeyen Başta Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm şehitlerimizi ve ebediyete intikal eden tüm gazilerimizi minnetle, şükranla, özlemle anıyor hayatta olanlara uzun ömürler diliyorum.

 

Osman Öcal

Kategoriler
Türkiye üzerine

Türk Edebiyatında Milli Edebiyat Dönemi

Osmanlı Devleti’nin son yılları siyasal, askeri, dinsel ve ekonomik sorunların yaşandığı bir dönemdir. Bu çalkantılı dönemden Türk aydın ve edebiyatçıları etkilenmemiş olamazdı. Çeşitli cereyanlar içerisinde Türkçülük akımı da dilde milliyetçilik olarak nitelendirebileceğimiz bir anlayışla kendini göstermiş, çekirdek kadrosunu Ali Canip, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp gibi edebiyatçıların oluşturduğu milliyetçi bir çizgide yayın yapan Genç Kalemler dergisi, akabinde Yeni Lisan Hareketi, Türk Derneği, Türk Yurdu Cemiyeti, kuruluşunda büyük Türkçü Yusuf Akçura’nın da aktif rol aldığı Türk Ocağı gibi kuruluşlar çıkardıkları yayın organlarıyla Türk milliyetçiliği fikrinin ve Türkçü Turancı düşüncesinin yayılmasına öncülük etmişlerdir. Yönetimini on yedi yıl Akçura’nın yaptığı ‘‘ Türk Yurdu Dergisi’’ni örnek verebiliriz.

 

Edebiyat çevresinde ‘‘Milli Edebiyat Dönemi’’ diye adlandırılan edebiyat akımı bu dönemde doğmuştur. 1911’de Selanik’te çıkarılan ‘‘Genç Kalemler’’ dergisinde Ömer Seyfettin’in ‘‘ Yeni Lisan’’ adlı makaleleri yayımlanır. Birinci ‘‘Yeni Lisan’’ makalesini ‘‘Milli Edebiyat’’ın bildirgesi olarak da kabul edebiliriz. Bu makalelerin yayımlanmasıyla ‘‘Milli Edebiyat’’ dediğimiz hareket başlamış olur. ‘‘Milli Edebiyat’’ terimi de ilk olarak bu dergide kullanılmıştır.

 

Edebiyatın en önemli malzemesi dildir. Dolayısıyla bu hareketin önemsediği en önemli konu da dil olmuştur. Yani milli lisanın öne çıkarılması diğer taraftan da yeni bir edebiyat anlayışının ortaya konmasıdır.

 

XX. yüzyıl Türkçesi “Yeni Lisan” makalelerinin attığı temel üzerine inşa edilmiştir. Bu hareket aynı zamanda dil anlayışının yaygınlaşıp gelişebilmesi için edebiyatla ilgili görüşlerde ileri sürmüşlerdir.

 

Bu görüşlerden birincisi: Birinci ‘‘Yeni Lisan’’ makalesinin dört ana temel üzerine kurulu olduğunu görürüz. Bunlardan birincisi durum tespitidir. Yani Türk dilinin ve edebiyatının geçmiş ile o andaki durumunun tespitidir ki; özetle, daha önce başlamış olan dilin yabancı sözcüklerden arındırılmasının Türkiye Türklerini yüzyılların kazanımlarından mahrum bırakacağı düşünülerek çok da doğru bulunmaz ve Türk diline girmiş Arapça ve Farsça sözlüklerden ziyade bu dillere ait kurallar öne çıkar. Edebiyatta ise Fars ve Fransız edebiyatı taklitçiliğinin mevcudiyeti üzerinde durulur. Millî edebiyatın kendi halkımızın anlayabildiği, toplum hayatımızı anlatan, kendi ahlak ve değer yargılarımıza uygun eserlerden meydana gelen bir edebiyat olabileceği vurgulanır.

 

İkincisi: Yapılması ve yapılmaması gerekenlerdir. Yapılması gereken dilimizin Arapça ve Farsça kurallardan arındırılmasıdır. Yapılmaması gerekenler ise, Ömer Seyfettin dilde sadeleştirme çalışmalarına ilk etapta katılmış fakat aşırılığa kaçıldığını ve dilde tasfiyecilik yapıldığını düşünerek bu eylemden vazgeçilmesi gerektiği belirtmiştir. Diğer taraftan şiirde aruz ölçüsü yerine hece ölçüsünün geçmemesidir. Ancak daha sonra aruz ölçünün korunması yanlış bulunmuş ve milli veznimiz hece ölçüsüne dönüş yapılmıştır.

 

XX. yüzyıl Türkçesinin temellerini atarken, Yeni Lisancıların düştüğü bir diğer yanlış ise diğer Türk lehçelerinin dile sokulmamasıdır. Bu yanlıştan dönülmemiştir. Türkiye Türkçesini diğer Türk lehçelerinden gelecek sözcüklere kapalı tutma ya da böyle bir tavır sergileme yerine bunun tersini benimsemiş olsalardı büyük ihtimal bugün Türk lehçeleri arasında ortak bir yazı ve konuşma dili tesis etmek şimdikinden daha kolay olurdu.

Üçüncüsü: Gerekli olanların nasıl yapılacağıdır. Bu konuda özetle Arapça ve Farsça kaidelerle yapılan bütün tamlamalardan vazgeçilmesi ve yine Arapça Farsça ve diğer yabancı dillerden gelen edatların kullanılmaması ve yerine sadece Türkçe edatların kullanılmasıdır. Bunun içinde bu lisanla makaleler, şiirler, hikâyeler yazılmalı çeviriler yapılması gereklidir.

 

Dördüncüsü: Gerekenleri kimin ve ne için yapacağı:  Yine özetle, ‘‘ Hiçbir ölü kendi mezarını kazmaz…’’ denilerek, bu işi eskimişlerin değil bugünkülerin yani gençlerin yapacağı belirtilir. Gençlerin “Bütün dünyaca siyasî ve içtimaî mevcudiyeti silinmek istenen bir milleti kurtarmak” görevini üstlenmek ve milli bir dil ve milli bir edebiyat düşüncesini gerçekleştirmek zorunluluğunda oldukları belirtilir.

 

1911 yılında yazılan “Yeni Lisan” makaleleri hakkında eleştiri yazıları da yazılmıştır. Fakat birçok edebiyatçı ‘‘Milli Edebiyat’’ı benimsemiş ve yazdıkları eserlerle hem destek olmuş hem de Türk milliyetçiliğinin gelişmesine katkıda bulunmuşlardır.

 

Milli Edebiyat Akımına katkıda bulunan edebiyatçılarımız şiirde daha çok bireysel konulara, roman ve öyküde sosyal sorunlara eğilim gösterirken milli ruha hitap eden milliyetçilik düşüncesi, kurtuluş savaşı gibi konular işlenmiş, aşk bu dönem romanının ve hikâyesinin önemli teması olmuştur. Dil günlük konuşma dili olurken konular İstanbul dışına çıkarılmış Anadolu insanının değerleri göz önüne alınmıştır.

 

Dilde sadeleşmeyi kabul edip öykü ve romanlarında Türkçeyi ustaca kullanan edebiyatçıların yanında sadece dilde sadeleşmeyle yetinmeyip Türkçülük akımına eserleriyle destek veren edebiyatçılarımız da vardır.

 

Bu dönem edebiyatçılarından ve daha çok hikâyeleriyle tanıdığımız ‘‘Benim vatanımın sınırları Edirne’den başlayıp Hakkâri’de bitmez. Benim vatanımın sınırları Türkçe konuşulan yerde başlar Türkçe konuşulan yerde biter.’’ Sözlerinin sahibi Ömer Seyfettin sade bir dil kullanmış ve tarihteki kahramanlıklardan ve günlük yaşantılardan yararlanarak, o günün şartlarında mükemmel eserler vermiştir.

 

Ayrıca Ömer Seyfettin ve Ali Canip Yöntem yayımladıkları makalelerle ‘’ Yeni Lisan’’ın ve milli edebiyatın savunmasını yapmışlardır. Ali Canip Yöntem ‘Milli Edebiyat Meselesi’’ ve ‘‘Cenab Beyle Münakaşalarım’’ adlı eserde bu makalelerini kitaplaştırmıştır.

 

Çıkarılan ‘‘Halka Doğru’’ dergisi özellikle halkın toplumsal seviyesine inmeyi amaç edinmiştir. Diğer taraftan İktidarda bulunan İttihat ve Terakki Cemiyetinin Milli Edebiyat akımı taraftarlarına destek olmasından dolayı akımın edebiyatçı çevresi de hızlı bir şekilde gelişmiştir. Türkçülük hareketinin önderi durumunda olan Ziya Gökalp hem yazıları hem de İstanbul Üniversitesinde verdiği sosyoloji dersleriyle aydın kesimi milliyetçiliğin ilkeleri konusunda aydınlatarak benimsetmiş hem de milli edebiyatın yaratılmasında etken olmuştur.

 

‘‘Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan
Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan’’

 

Mısralarının sahibi ve Ulu Başbuğumuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün  “Benim vücudumun babası Ali Rıza Efendi, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tır” sözünün muhatabı, düşüncelerini millete yaymak için şiiri bir araç olarak görmüş ve sanatsal yönden güçlü eserler vermiştir. Şiirde hece ölçüsünü kullanmıştır. Türkçülük düşüncesini sistemleştiren Gökalp aynı zamanda bir sosyologdur. Günlük konuşma dili ile yazı dilini birleştirmiş ve eserlerinde bunu başarı ile uygulamıştır. İşlediği konular arasında İslamiyet öncesi dönem, yurt, millet, ahlak ve din konuları öne çıkmış ve bunları eğitici bir yaklaşımla işlemiştir.

 

‘‘Maksadı gitmektir birliğe doğru,

Millî düşünceye dirliğe doğru.

Bilir bir gün millî irfan doğacak,

Yeni Orhun, yeni Turfan doğacak.

İçtimaî bir yurt, kavmî bir tarih

Edecek Türklüğü taklitten tenzih.’’

 

Diyen Gökalp’ın Türkçülüğün Esasları adlı eseri adeta bir el kitabı olmuştur.

 

Milli Edebiyat akımı temsilcilerinin gayretleri sayesinde, akıma taraftar olan bazı şairlerin milli edebiyat kavramını farklı yorumlayıp kendi yorumlarına göre yazmış olmaları ve her zaman Cenap Şahabettin, Süleyman Nazif, Ali Kemal gibi bazı yazarların şiddetle karşı koymalarına rağmen 1917’de kurulan Şairler Derneği’nde sadece konuşma dilinin ve hece vezninin kullanılmasında görüş birliğine varılmış ve konuşma dili edebiyat dili olarak yaygınlaştırılmıştır.

 

Bu görüşün yayılıp yerleşmesinde hecenin beş şairi diye adlandırılan Halit Fahri Ozansoy, Enis Behiç Koryürek, Orhon Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç ve Faruk Nafiz Çamlıbel büyük katkılarda bulunmuşlardır.

 

Milli edebiyat dönemi şairlerine yukarda adı zikredilenlerin dışında bazı örnekler daha verecek olursak: Mehmet Emin Yurdakul, İbrahim Alâaddin Gövsa, Kemalettin Kami, Mithat Cemal Kuntay, Ahmet Hamdi Tanpınar, Necmettin Halil Onan, Halide Nusret Zorlutuna, Ömer Bedrettin Uşaklı gibi şairleri sayabiliriz.

 

Bu dönemde roman konuları İstanbul dışına çıkarılmıştır. Refik Hali Karay’ın ‘‘Memleket Hikâyeleri’’, Halide Edip’in ‘‘Yeni Turan ve Ateşten Gömlek’’ Ahmet Hikmet’in ‘‘ Gönül Hanım’’, Yakup Kadri’nin ‘‘Yaban’’ gibi romanlarını örnek verebiliriz. Reşat Nuri Güntekin, Ömer Seyfettin, Aka Gündüz, Refik Halit Karay gibi yazarlarımızda dönemin hikâyecilerine örnek verilebilir.

 

Teknik bakımdan zayıf, dil ve üslup bakımından başarılı olan tiyatro oyunları savaştan dolayı aralıklı olarak sürdürülse de İbnürrefik Ahmet Nuri, Musahipzade Celâl, Aka Gündüz, Reşat Nuri, Halit Fahri, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz gibi edebiyatçılar da tiyatro dalında eserler vermişlerdir.

 

Türk edebiyatı tarihi konusunda da verimli çalışmalara bu dönemde başlanmıştır. Türk edebiyatı destanlar çağından başlanarak o güne kadar olanı bir bütün halinde Fuat Köprülü tarafından belgelere dayanılarak ele alınmıştır. Ali Canip Yöntem edebiyat tarihi, Mithat Cemal monografik incelemeler yine Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem, Hamdullah Suphi, Yakup Kadri, Raif Necdet kalem kavgası ve tenkit konularında öne çıkan yazarlar olmuşlardır.

 

Milli edebiyat döneminde Anadolu Türkçesiyle beraber, Anadolu insanı, vatan, millet, milliyetçilik, Turan ülküsü, Kurtuluş Savaşı gibi milli duyguları besleyici konular da öne çıkmıştır.

 

Yazımızı Yusuf Akçura’nın bir sözü ile tamamlarken Milli Edebiyat akımına eserleriyle katkıda bulunmuş tüm edebiyatçılarımızın tinleri şad olsun diyorum.

 

‘‘Tarih mücerret bir ilim değildir. Tarih hayat içindir; Tarih milletlerin, kavimlerin varlıklarını muhafaza etmek, kuvvetlerini inkişaf ettirmek içindir.’’
Osman Öcal

Kategoriler
Genel Konular

Siyaset ve Dava Adamlığı

İki faklı kavram siyaset ve dava. Ne yazık ki çok zaman birbirine karıştırılmakta ve özellikle ilgililer için övgü manasına gelecek şekilde ‘İyi bir siyaset adamı’ veya ‘İyi bir dava adamı’ gibi sıkça kullanılmaktadır.

 

Böyle düşünenlerin siyaset ve davaya anlayışlarının aynı olmasındandır. Oysa siyaset ve dava gibi siyaset adamlığı ile dava adamlığı da birbiri ile ilişkili gibi düşünülse de farklı anlamları içermektedir.

 

Dava sözcüğü: ‘‘ İleri sürülerek savunulan düşünce, ülkü, ideal.’’ Siyaset ise: ‘‘Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış.’’ Diğer bir anlamı ise: ‘‘Çıkar sağlamak amacıyla yapılan kurnazca davranış.’’

 

Tanımlardan da anlaşılacağı gibi siyasetin davası, davanın siyaseti olmaz. Dolayısıyla siyaset adamının davası, dava adamının da siyaseti olamaz. Günümüz Türkiye’sinin siyaset anlayışına ve uygulanışına bakıldığında bunu daha net olarak görebiliriz.

 

Dava adamlığı ülküsüz, amaçsız, ilkesiz, kişiliksiz, karaktersiz, kimliksiz olmaz. Savunduğu veya ortaya sürdüğü düşünceyi ölümüne tavizsiz savunur. Çıkarcı bir düşünceye sahip değildir. Davanın siyasetle yürümeyeceğini bildiğinden, siyaset ilgi alanı dışındadır. Dava adamı hataya düşüp siyasetle ilgilendiği zaman ister istemez taviz verir duruma düşer ve davasından ödün vermek zorunda kalır ki dava adamı konumundan siyaset adamı konumuna geçmiş olur.

 

Dava adamı her türlü çileye, eziyete, sıkıntıya katlanır ve ödenmesi güç bedeller öder, yönetme gibi bir kaygısı yoktur. Siyaset adamı ise bedel ödemek için değil kazanmak için vardır, yönetmek için vardır, çevre edinmek için vardır, kendini ispat etmek için vardır.

 

Yine günümüz siyaset anlayışına baktığımızda siyaset adamlarının çalışma ve amaçlarının neler olduğunu, nasıl bir hizmet anlayışına sahip olduklarını, yönetir duruma geldiklerinde nasılda değişime uğradıklarını ve bir türlü benliklerinden kurtulamadıklarını görüyoruz.

 

Dava adamı davasına, siyaset adamı ise günlük siyasete odaklıdır. Dava adamı sayılarla ilgilenmezken ve davasını tek başına da yürütme çabası güderken, siyaset adamı sayısal çoğunlukla ilgilenir.

 

Siyaset adamında koltuk kaygısı veya düşüncelerini hayata geçirmede taraftar toplama kaygısı vardır ki bilye gibi eğimli tarafa yuvarlanma durumu gösterir. Hatta beslenmeye muhtaç yaprak gibidir ışık nereden gelirde o tarafa yönelir. Bir makam kapabilmek için olmadık oyunlar içine girebilir.

 

Savunulan veya ortaya konan davanın siyasi düşünce, siyasi yelpaze ve siyasi oyunlarla gerçekleştirilmesi mümkün olamayacağı için hem dava damlığı hem siyaset adamlığı olmaz. Herkes siyaset adamı olabilir ama herkes dava adamı olamaz.

 

Dava adamı ülkü adamıdır, fikir adamıdır. Üretendir, ortaya koyandır, yayandır. Siyaset adamında ülkü yoktur. Ülküsü olmayanın fikir üretmesi de mümkün değildir; hazır, ortaya sürülmüş fikirleri yarım yamalak siyasi hayatında uygulama istekleri olabilir ancak.

 

Geçmişte ve günümüzde yaşamış ve yaşayan örnek dava ve siyaset adamlarının yaşamlarına ve çalışmalarına baktığımızda siyasetin ve davanın asla birbiriyle ilgili olmadığını fark ederiz. İstisna olarak dava adamlarından siyasete girmiş olanlar veya siyaset yapmak durumunda kalanlar vardır. Bu şahsiyetlerin siyasete girdikten sonra nasıl bir değişim yaşadıklarını da inceleyebiliriz.

 

Dava adamı olmak, dava adamı kalmak zordur vesselam.

 

 

Osman Öcal

Kategoriler
Türkiye üzerine

Çağrı

 

   Yıl 1979.  İlk görev yerim Diyarbakır Bismil. Bir kış günü trenle Diyarbakır’a geliyorum. Aynı kompartımanda Batman’dan Diyarbakır’a gelen bir genç var. Sohbet ediyoruz.  Pardösü veya kaban gibi bir kışlık giysisinin olmadığı dikkatimi çekiyor ve soruyorum: ‘‘Üşümüyor musun böyle, neden bir kabanın falan yok yanında?’’ Aldığım cevap inanılmaz: ‘‘ Batman’da pardösü, kaban gibi giysiler giymek yasak.’’ Sebebini şöyle açıklıyor: ‘‘Altında silah taşımak kolay olduğu için yasakladılar.’’

   O yılları yaşayanlar bilirler. Siyasi olayların hat safhaya vardığı yıllardır. Güneydoğu’da ise çok sayıda Kürtçü örgüt vardır. Bunlardan bir tanesi de PKK terör örgütüdür ve elemanı henüz fazla değildir.

   Genç, Batman çevresindeki durumu şöyle özetlemektedir: ‘‘Dağlarda gençler vardır. Zaman zaman köylere şehirlere inerler. Ağaların adamlarından yakaladıklarını dağa kaçırırlar ve hallederler, ağaların adamları da zaman zaman gençlerden yakalar ve hallederler.’’ İşte bunun için gençlere pardösü, kaban gibi giysiler giymek yasaklanmıştır.

   O zaman ki durum terör örgütleriyle toprak ağalarının mücadelesi, sol ideolojinin desteği ve komünizm sevdasıyla feodal sisteme başkaldırıdır. Bulunduğum çevrede jandarma köy devriyelerine üç kişi ve yaya olarak çıkmaktadır.

   Seksen ihtilalıyla beraber bütün Kürtçü örgütler feshedilir. PKK terör örgütü ise büyümeye başlar. Yanılmıyorsam 1986 yılı idi. Görev yerim Elazığ Baskil. Bir günlük gazetede aynen şu ifade vardır: ‘‘ Dağdaki terörist sayısının toplamı 4500 kişidir.’’ Dikkat edilirse kamuoyunca bilinen örgüt elemanları sadece gençlerdir. Ve artık devletin güvenlik güçleriyle çatışmalar hız kazanmıştır.

   İki binli yıllara gelindiğinde örgütteki değişim tamamen kendini gösterir ve sivil halk örgütün yanındadır ve desteğini artırarak devam ettirir. Artık ağasıyla, köylüsüyle, ihtiyarıyla, genciyle, kadınıyla, çocuğuyla, belediyeleriyle, partileriyle, vekilleriyle örgütün yanındadır. Şimdi ise bölücü Kürt ırkçılığının hangi safhaya geldiğini görüyoruz ve izliyoruz.

   Vatanın yoğun yaşadıkları kısmını sahiplenmişler ve denetim yapar duruma gelmişler, Ege bölgesinde bile özerklik isteyecek kadar ileri gitmişlerdir. Yönetimin gösterdiği basiretsizliğin yanında verdiği desteği anlatmama gerek yok, herkesçe malum. Mankurtların ve sözde halkların kardeşliğine inananların verdiği desteği ise söylememe gerek yok.

   Şunu da hatırlatmadan geçemeyeceğim: Osmanlı Devletinin yıkılma sebeplerinden birisi ve en önemlisi de ayrılıkçı milliyetçi akımlardır. Ne kadar da benzerlik gösteriyor günümüz Türkiye’siyle. ‘‘Görünen köy kılavuz istemez’’ diye bir atasözümüz var. Köy görünüyor, kılavuza gerek yok aslında. Ama gözümüzü bir açabilsek. Şu derin uykudan bir uyanabilsek.

   Vatanın varlığından ve birliğinden yana olan, Atatürk cumhuriyetinin değerini bilen, göklerde bayrağımızın dalgalanmasını isteyen; siyasi düşünce ve inanç ayrımı gözetmeden Türküm diyebilen herkesin bir ve beraber olma vakti gelmiş ve geçmektedir.

 

   Zaman iyiye işaret değildir. Kürt bölücülüğüne ve ırkçılığına, bu da yetmiyormuş gibi adı malum gruplara da sevapmış gibi bakanların karşısında vatanın bekası için bir ve beraber olup korkusuzca ve dimdik durmamız gerekmektedir.

   Atı alan Üsküdar’ı geçerken mankurtlaşmış beyinlerle kırk parçaya bölünmenin bedelinin ağır olacağını düşünememek millet olarak kendimize vuracağımız en büyük darbedir.

   Eyyy Türk! Titre ve kendine dön! Ve şunu iyi anla: Kirlenmiş siyaset ve siyasetçiler milli davalara çözüm üretemez durumdadır. Siyaset umut kapısı değil, umutları köreltme ve geçim kapısı durumundadır.

Osman Öcal

Kategoriler
şiir edebiyat

Türk Edebiyatında Türkçülüğün Temelleri

 

   Türk edebiyat tarihinde Kaşgarlı Mahmut’tan Âşık Paşa’ya çok sayıda yazar tarafından dile getirilen, Tatavlalı Mahremi ve Edirneli Nazmi ile başlayıp daha sonra yerlileşme diye tabir edilen ‘Türkî-i Basit’ (Basit Türkçe) akımıyla devam eden bir Türkçeye dönüş vardır. ‘Türkî-i Basit’ akımı Arapça ve Farsçanın etkisindeki divan şiirine karşı bir tepkiden dolayı kurulan bir akım olmakla beraber yine divan edebiyatına devam eder.

   Türk edebiyat tarihinde milliyetçi damar her zaman olmakla beraber II. Meşrutiyete kadar devam eden bu durumu dilde milliyetçilik olarak değerlendirsek bile sadece bir kültür sanat anlayışı olarak gelişir ve devam eder. Bu bağlamda İstanbul’dan uzak kırsal kesimlerde halkın içinde yetişmiş halk ozanları ve şairlerin bir kısmı sözlü geleneğe bağlı da olsa halkın diliyle eserler vermelerini göz ardı edemeyiz.

   ‘Dilimize Osmanlı dili, milletimize Osmanlı milleti denemez, Türk dili, Türk milleti denir’ diyen ve ‘Sarf-ı Türkî’ (Türk dili grameri) eserini yazan Süleyman Paşa; Osmanlıcada kullanılan, ancak konuşulan Türkçeye girmeyen Arapça ve Farsça sözcükleri ayıklayıp, Türkçe kökenli sözcüklere ağırlık veren ilk Türkçe-Türkçe sözlük olan ‘Kamus-ı Türkî’yi yazan Şemseddin Sami; Çağatay Türkçesi’nden İstanbul Türkçesi’ne çeviri olan ‘Şecere-i Türkiye’  (Türklerin soy kütüğü) eserini yazan Ahmet Vefik Paşa; Ulum gazetesini çıkararak gazetenin eki olarak ilk Türkçe ansiklopedi girişimi olarak kabul edilen ‘Kamusu’l-Ulum ve’l-Maarif’ (Bilim ve Eğitim Sözlüğü) adlı bu tamamlanamayan eseri yayınlayan; ezanın, hutbelerin, namaz surelerinin Türkçeleştirilmesini isteyen Ali Suavi; Türk edebiyatının kendi geleneğine sahip çıkmasını ve yazın dilinin halkın dili olması gerektiğini savunan Ziya Paşa gibi çok sayıda eser veren XIX yüzyıl edebiyatçılarının fikirleri de siyasal bir hedefe yönelik değildir.

 

   Bu arada 1897’de Türk Yunan savaşı üzerine yazılan ve ilk dörtlüğü:

 

   ‘Ben bir Türk’üm dinim, cinsim uludur

   Sinem, özüm ateş ile doludur

   İnsan olan vatanının kuludur

   Türk evlâdı evde durmaz, giderim.’

    Mısralarından oluşan ‘Cenge Giderken’ şiiri gibi milli bilinci uyandıran şiirler yazan Mehmet Emin Yurdakul gibi şairlerin verdiği eserleri, Ahmet Cevdet’in çıkardığı ‘İkdam’ gazetesinde başlığın altına ‘Türk gazetesidir’ sözünün eklenip yazılarda Osmanlıca-Türkçe tartışmalarına yer verilmesi, Selanik’te çıkan ‘Çocuk Bahçesi’ adlı dergide de Mehmet Emin, Rıza Tevfik gibi şairlerin yalın bir Türkçeyi ve hece ölçüsünü savunmaları gibi gelişmeleri de göz ardı etmemek gerekir.

  1789 başlayıp değişik aşamalardan geçerek 1799’da tamamlanan Fransız ihtilâlından etkilenen devletlerden birisi de Osmanlı Devleti olmuştu. İhtilâl, Osmanlı Devleti’nin çok uluslu bir yapıya sahip olması ve eski gücünden eser kalmamış olması, içinde barındırdığı uluslarda milliyetçilik hareketlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştu.

   Öz olarak: Avrupa’nın özellikle askeri, ekonomik ve teknik gelişimi karşısında Osmanlı Devleti’ni yeni düzenlemelerle ayağa kaldırma çabası olarak değerlendirilebilecek Tanzimat döneminin başlamasıyla birlikte Türk aydın ve edebiyatçıları da Batıya yönelir. Özellikle Fransız kültürünü Türk kültürüne üstün kılma diyebileceğiz gelişmeler ve yenilikler gayri Türk unsurlarda milliyetçilik duygularını köreltmediği gibi gelişimini sağlar.

   Osmanlı Devleti’nin dağılmasını istemeyen Türk fikir adamları ve edebiyatçıları arasında gelişen Batıcılığın, 1912 Balkan Savaşı yenilgisiyle Osmanlıcılığın, Araplar ve Arnavutlar arasındaki ayaklanmaların da İslamcılığın çare olmadığını gösterir. Daha çok kültürel alanda etkili olan milliyetçilik düşüncesi Türk edebiyatçıları arasında siyasal alanda da kendini göstermeye başlar. Bu arada çekirdeğini Ali Canip, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp gibi edebiyatçıların oluşturduğu 1910 yılında yayın hayatına başlayan milliyetçi fikir dergisi ‘Genç Kalemler’  Balkan yenilgisiyle beraber yayın hayatına son verir. Derginin ‘Yeni Lisan’ hareketi ise ‘Milli Edebiyat’ akımının oluşmasında rol alacaktır.

   Diğer taraftan 1908’de kurulan ‘Türk Derneği’, 1911’de kurulan ‘Türk Yurdu Cemiyeti’, aralarında Mehmet Emin Ahmet Ferit Ahmet Ağaoğlu Yusuf Akçura, M. Ali Tevfik, Fuat Sabit gibi şahsiyetlerin kurduğu ve 25 Mart 1912’ de resmi kuruluşunu tamamlayan ‘Türk Ocağı’ gibi kuruluşlar ve yayın organları Türk milliyetçiliği fikrinin yükselmesini sağlıyordu.

   Selanik’teki yayın hayatına son veren Genç Kalemlerin de İstanbul’a gelerek ‘Türk Ocakları’na katılıp ‘Türk Yurdu’ dergisinde yazmaya başlamasıyla Türkçü kalemler geniş bir kadroya sahip olur.

   ‘Dilde, fikirde, işte birlik!’ diyenTürkçü Turancı bir düşünceye sahip olan Kırım Tatarı İsmail Gaspıralı’nın da düşüncelerinden yararlanan Türk edebiyatçıları Türkçülüğün temelini oluştururlar ve değişik yayın organları ile Türkçü Turancı düşünceyi yaymaya devam ederler.

   Dilde sadeleşme ile başlayan kültürel milliyetçilik Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Mehmet Emin Yurdakul, Ömer Seyfettin, Fuat Köprülü gibi çok sayıda fikir ve düşün adamının sayesinde Türkçülük Turancılık düşüncesiyle bütünleşerek cumhuriyetin kuruluş temellerinde önemli rol oynayacaktır.

Osman Öcal

Kategoriler
Günlük hayat şiir edebiyat

Eşek Gözlüm

                                                        Eşek Gözlüm

   Biz kişioğulları özellikle şairler, uğur böceği, karınca, kelebek, arı gibi böcekleri kutsarız. Bunun yanında gül, menekşe, lale, sümbül, çiğdem, nergis, elma, zeytin, kiraz, nar, servi gibi bitkilerde kutsadığımız bitkilerdendir.

   Diğer taraftan yabani hayvanlardan ‘‘aslan gibi delikanlı’’ derken aslanı, ‘‘ceylan gözlü’’ derken ceylanı, hatta sürüngenlerden asla karşılaşmak istemediğimiz ve yüzü soğuk dediğimiz yılanı bile ‘‘rakibine yılan gibi sarılıyor’’ sözüyle kutsarız. Kuşlardan ‘‘ allı turnam’’ diyerek turnayı, ‘‘keklik sekişlim’’ derken kekliği, ‘‘bülbül avazlım’’ derken bülbülü kutsarız.

   En çok kutsadıklarımız ise gül, bülbül, ceylan, turna, elma, zeytin, kiraz, nar, kelebek gibi canlılardır.

   Bütün bu ve benzer canlıları kutsayan kişioğlunun her gün beraber oldukları hatta etinden, sütünden, yumurtasından, yününden, kılından, derisinden, gübresinden yararlandığı, yük taşımada faydalandığı, ev bekçiliği yaptırdığı hayvanlara bakış açısı nedir?

   Bir yerde, muhtaç olduğumuz evcil hayvanları kötüleme, hor görme, küçük görme, hatta hatta lanetleme aracı olarak kullanmamız ne kadar acıdır. ‘‘Öküz oğlu öküz’’ derken öküzü, ‘‘inekliyor’’ derken ineği, ‘‘ koyun gibi millet’’ derken koyunu, ‘‘ it oğlu it’’ derken köpeği, ‘‘eşek sıpası’’ derken eşeği, ‘‘ katır gibi inatçı’’ derken katırı, ‘‘Abdurrahman Çelebi’’ derken keçiyi, ‘‘çok gezen tavuk…’’ derken tavuğu yermiş, kötülemiş oluyoruz.

   Keçi ile ceylan birbirlerine çok benzeyen iki hayvandır. Belki ömrümüzde hiç görmediğimiz ceylanı gözünden dolayı kutsarız da aynı gözlere sahip keçiye gelince yereriz. Türk töresinde atın önemli bir yeri olmasına rağmen kutsama gibi bir durumumuz olmamıştır.

   Hele hele dünyanın en güzel gözlerine sahip olan eşeği bırak bir ceylan gibi gözlerinden dolayı kutsamayı köpekten sonra en fazla aşağılama ve hakaret aracı olarak kullanırız. Sevdiğimize zeytin gözlüm veya ceylan gözlüm dediğimizde güzel bir tepki almamamız mümkün değil. Fakat eşek gözlü dediğimizde de olumsuz tepkiyle karşılaşırız. O sevdiğimiz kişi en güzel gözün eşekte olduğunu bilse bile.

   Tabi ki bunun birincil nedeni edebiyat alanında özellikle şiirimizde eşek gözünün güzel gözlü anlamında kullanılmamış olmasından kaynaklanmaktadır. Peki, ‘‘eşek gözlüm’’ edebiyatımıza bir ‘‘ceylan gözlüm’’ gibi övücü bir manada girer mi, sanmıyorum. Girebilmesi için başlangıç tarihi bilinmeyen bazı değer yargılarımızın değişmesi gerekir ki bu da biraz zor görünüyor.

   Güneşi, ayı, yıldızı, mavi göğü, toprağı, suyu kutsarda kişioğlu en güzel gözü kutsamaz.

   Bazen aykırı çalışmaların da olması gerektiğini düşünerek samimi düşüncelerle yazdığım aşağıdaki çalışmayı değerli okuyucularımızın görüşlerine sunuyorum.

Ne Ataşa Yandım Ne Nara Yandım

Ne ataşa yandım ne nara yandım,

O Eşşek gözlere yandığım gibi.

Ne alına yandım ne mora yandım,

O Eşşek gözlere yandığım gibi.

Tepeden tırnağa bütün bedene,

Ne şirin gamzeye ne siyah bene,

Yanmadım inan ki nazenin tene,

O Eşşek gözlere yandığım gibi.

Zülüfler yay çizer bahardan kışa,

Her vakte kıblegâh etsem de hâşâ,

Yakmadı cemalin yanmadım kaşa,

O Eşşek gözlere yandığım gibi.

Ağız mey kadehi dil ise kudüm,

Yanağı gül pembe sevdama begüm,

Nur tutan kirpiğe yanmadım gülüm,

O Eşşek gözlere yandığım gibi.

Vuslatî mühürlü dudaklar dürüm,

Mecnun’dan beriye belki ilk sürüm,

Gönlümde tutuklu çöllerde hürüm,

O Eşşek gözlere yandığım gibi.

Osman Öcal

Kategoriler
Türkiye üzerine

Türkvizyon ve Dombıra

Türkiye gündemi bir ucu hükümete doğru uzandığı iddia edilen rüşvet ve yolsuzluk olaylarıyla çalkalanırken, hükümetin kendi görevlendirdiği bazı görevlileri görevden uzaklaştırırken; televizyonların, gazetelerin, haber sitelerinin operasyonlarla ilgili görsel ve yazılı haberlerle birbirleriyle olumlu olumsuz adeta yarışırken bir diğer önemli hususu es geçmeleri kabul edilir gibi değil.

 

Bir Kırım Tatar Türkü olan eğitimci, yayıncı ve politikacı İsmail Gaspıralı’nın ‘‘ İşte fikirde dilde birlik’’ şiarından hareketle bu yıl Eskişehir ilimizde ilki gerçekleştirilen Türkvizyon müzik yarışmasının yapıldığı günleri yaşadık.

 

Etkinliğin amacını Türk dili konuşan topluluk ve ülkeler arasında kültürel ve sanatsal etkinlikler yaparak ortak müzik kültürünü, dilini, sanatını gelenek ve göreneklerini ortaya çıkarmak,  korumak ve geliştirmek, Türk kültürünü uluslar arası düzeyde tanıtmak, Türk toplulukları arasındaki ilişkileri kültür yoluyla geliştirmek ve gelecek kuşaklara aktararak kalıcı kılmak olarak özetleyebiliriz. Kısaca tarif edersek Türk dili konuşan topluluklar arasında kültürel açıdan Türk birliğini gerçekleştirmeye çalışmak, diğer söylenişiyle ileriki yıllarda daha geniş çaplı organizasyonlarla Türk turan birliğini gerçekleştirmenin yolunu açmak.

 

Geçmişte kurulmuş olan uluslararası birliklerden Varşova Paktı, COMECON gibi dağılanları olsa da dünya yeni uluslar arası birliklerin kurulmasına gebedir. Taviz üstüne taviz vererek kırk yılı aşkın süredir dilenci gibi kapısında beklediğimiz Avrupa, aslında bize ‘yüzünüzü doğuya dönün’ demek istiyor ama ne yazık ki Türk hükümetleri bunu bir türlü görmek istemiyor. Yöneticilerimiz görmese de bazı sivil toplum kuruluşları yönümüzü Atalar yurduna doğru dönmemize öncülük etmektedir. Ayrıca Türk dünyası gençliğinin bütün kesimlerinde de gözle görülür bir uyanış hissedilmektedir.

Eurovision şarkı yarışmasından esinlenerek düzenlenen Türkvizyon müzik yarışmasına

kendi ülkelerinde yaptıkları elemelerden geçen yirmi dört ülke veya topluluk sanatçısı katıldı.

Bunlar Altay, Azerbaycan, Başkurdistan, Beyaz Rusya, Bosna Hersek, Gagauz Yeri, Gürcistan, Hakasya, K.Balkarya ve Çerkesya, Kazakistan, Kerkük Türkmenleri, Kırgızistan, Kırım, KKTC, Kosova, Makedonya, Özbekistan, Romanya, Şorya, Tataristan, Tuva, Türkiye, Ukrayna, Yakutistan.

 

Alışılagelmiş televizyon haberlerini reklam ve dizilerini izlemek yerine TR Avaz’dan canlı olarak verilen Türkvizyon müzik yarışmasında kardeşlerimizi izleyenlere ayrı bir heyecan ayrı bir tat verdi mutlaka.

 

19 Aralık 2013 tarihi akşamı yapılan yarışmada, Sen Ben Biz şarkısıyla ülkemizi temsil eden Manevra grubuyla beraber on iki sanatçı finale kaldı. Altay, Azerbaycan, Beyaz Rusya, Bosna Hersek, Kazakistan, Kırgızistan, KKTC, Kosova, Özbekistan, Tataristan, Türkiye ve Ukrayna finale kalan ülkeler oldu.

 

Açılışa, bir Nogay ozanı olan Arslanbek Sultanbekov ve ekibi dombırayla renk kattılar. Sunumda, yakından tanıdığımız ve kam davulunu çalan arkadaşımızın gösterisi ise izlemeyi değer bir güzellikteydi. Ruhumuz tarihimizin derinliklerinden gelen o kam davulu sesi ve dombırayla büyülendi adeta. Arslanbek Sultanbekov ve ekibine sergiledikleri o güzellik için 300 milyon Türk adına sonsuz teşekkürler.

 

2013 Türkvizyon müzik yarışmasının TMB TV, Azerbaycan – ATV, Başkurdistan – Kuray,  Bosna-Hersek – Hayat TV, Gagauz Yeri – GRT, Gürcistan – Kvemo Kartli, Irak – Kerkük Türkmeneli TV, Kazakistan – Astana TV, Kırgızistan – Piramida, Kırım – Kırım TV, Kosova – RTK, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti – Genç TV, Makedonya – MTR 2, Tataristan – Maydan, Türkiye – TRT Müzik, TRT Avaz gibi yüzü aşkın televizyon kanalında yayınlanması Türk yurtlarından izleyicilerin aynı noktaya, aynı düşünceye odaklanması ise ülkemiz ve Türk dünyası açısından ayrı bir kazanım sayılmalıdır.

 

21 Aralık 2013 Cumartesi günü yapılan final yarışmasında Azerbaycanlı yarışmacı Farid Hasanov birinciliği kazanırken Beyaz Rusya’dan Güneş ikinci, Ukrayna’dan Fazile İbrahimova üçüncü oldu, Türkiye’yi temsil eden Manevra grubu ise ancak altıncı sıraya yerleşebildi. Bizim açımızdan iyi bir derece olmasa bile Türk dünyası kazanmıştır.

 

Türkvizyon müzik yarışmasının ve bundan sonraki yapılacak olan yarışmaların Türk dünyasının birleşmesinde vesile olması en büyük temennimizdir.

 

Osman Öcal