Kategoriler
Günlük hayat İnternet Dünyası Radyo Programları

Yazilariniz seslenmeye basladi!

Selçuk ERAT’ın önderliğinde yelken radyoda hazırlanan Yazılarınız sesleniyor programında makaleci.com dan seçilen yazılar, yayın akışına göre okunmaya ve sunulmaya başlamıştı. Geçen haftaki programda okunan 5 yazının 3 u hazırlanarak paylaşıma sunuldu şuanda, sizde güncel olarak paylaşıma sunulan radyoda okunan yazıları dinlemek isterseniz sitenin sağ bloğunda, en üstde bulunan playlist kısmını kullanabilirsiniz.

Onun haricinde her program ve bu programlarda okunan yazılar için yeni bir konu açıp bilgi vereceğim.

Geçen haftaki programda seçilen ve okunan yazılar aşağıda:
Günümüzdeki Evlilikler – dirmil15
Medyanın Gücü – Altuğ Öztürk
Sosyal Ağlar, Asosyal Bağlar – Mert Genç
Allah’ın Sünneti Değişmiyor – İbrahim Akın
Günahlarla oynamak! – Sevda

Kategoriler
Günlük hayat Mutluluk anlarımız

Yazılarınız artık radyoda okunacak!

Sitemizde yazar ve yayın yönetmeni olan Selçuk Erat kardeşimin yaptığı bir radyo yayınında(Yelken Radyo), makaleci.com dan seçilecek yazılar, yayın akışına göre canlı olarak okunacak. Bunla beraber yazılarınızın okunması mp3 olarak kaydedilerek site genelinde paylaşılacak. Yazar arkadaşlara bu güzel kampanya hakkında küçük bir not düşmek istedim. Kampanyanın detaylarını haftasonu Selçuk Erat geniş biçimde açıklayacak..

Kategoriler
Genel Konular Güncel Haberler Günlük hayat Şair şiir edebiyat Şiirler Toplumsal Konular

FIRAT KIRMIZI AKACAK (Şiir)

uyandığımda;
kaymaya devam ediyordu ayaklarımdan,
fırtınalarda güneşi biçtiğim.

yarın; alışılmış olmayacak, belli.
uykularınız tiz bir çığlıkla yarılacak.
bir avuç kum tanesinin zavallı çığlıkları…
o kumları ezip, geçmeliydiniz!
 
yarın; diliniz olmayacak, açık.
anılarınız ince bir silgiyle silinecek.
sayılı kum tanesinin, iğreti kalemlerinde…
o kalemleri kırıp geçmeliydiniz!
 
yarın; şehriniz olmayacak, bakın.
çocuklarınız, küflü bir sığınağa kapanacak.
kum taneleri, kaplayacak sokakları…
o sokakları dağıtıp geçmeliydiniz!
 
(tarihin izlerinde sıralı çocuklar)
 
yarın, Fırat kırmızı akacak, davranın.
yanan bir ülkenin öyküsü anlatılacak.
içimi renklendirebilir misiniz artık?
Dicle,
k u r u y a c a k . . .

Selçuk ERAT
Toz Yanığı, s. 61 – 62
ADA Kültür, Sanat ve Edebiyat Dergisi’nin (Samsun) 8. Sayısında Yayımlanmıştır.
DEYİŞ Edebiyat ve Fikir Dergisi’nin (İstanbul) 11. Sayısında (Şubat – Mart 2006) Yayımlanmıştır.

Kategoriler
Gelecek Teknoloji Genel Konular Günlük hayat Radyo Programları Söyleşiler - Röportajlar Toplumsal Konular

Siriuslu Hayal Mühendisi

Sirius Yıldızı

Türkiye’nin İlk ve Tek Tematik Ağ Radyosu Yelken Radyo, “Siriuslu Hayal Mühendisi” programını internet üzerinden canlı olarak yayınlamaya başladı.

Yelken Radyo İç Yapımlar tarafından hazırlanan ve Selçuk Erat’ın sunuculuğunu üstlendiği program, Sirius Yıldızı’ndan dünyaya gönderilen bir uzaylının, dünyayı ve insanoğlunu incelemesiyle elde ettiği bilgi ve tespitleri, bir program sunucusu ile paylaşmasını konu alıyor.

Programda, ‘Siriuslu Hayal Mühendisi’ karakterini, çeşitli dergilerde yayınladığı öyküleriyle tanınan ve ismi gizli tutulan bir yazar canlandırıyor.

Her bölümde kurulan canlı telefon bağlantısı ile program sunucusunun ve dinleyicilerin sorularını yanıtlayan Siriuslu Hayal Mühendisi, ayrıca Sirius Yıldızı ve medeniyeti hakkında da bilgiler aktarıyor.

Siriuslu Hayal Mühendisi; insanlara uzayı ve gökyüzünü sevdirmenin yanında, bu gezegende Eşref-i Mahlûkat olan insana yeniden insan olmayı hatırlatmayı amaçlamaktadır.

Program ayrıca; dünya gezegeninin ve insanoğlunun çevre, sağlık, eğitim, ekonomi gibi temel alanlarda yaşadığı küresel sorunlara dikkat çekerek çözüm önerileri sunmakta; bunu yaparken bilim, teknoloji ve tasavvuf temelli eğitici bilgileri de dinleyiciye aktarmaktadır. Zaman zaman eğlenceli, bazen de akademik anlamda ele alınan konulara, dinleyiciler de mesaj göndererek veya telefonla bağlanarak eşlik edebilmektedir.

Siriuslu Hayal Mühendisi, her Cumartesi saat 22.00’de Yelken Radyo’da canlı olarak yayınlanmaktadır. Programın tekrarı; her Çarşamba saat 22.00’de Ayça Fm üzerinden ve her Perşembe saat 22.00’de Yelken Radyo üzerinden dinleyiciyle buluşmaktadır.

Yelken Radyo;

http://www.yelkenradyo.net

http://www.yelkenradyo.com

Frekanslarında, bütün dünyada!

Kategoriler
Günlük hayat iletişim Şair Söyleşiler - Röportajlar Yazar

Selçuk Erat Özel Söyleşi!

Çok sevdiğim bir arkadaşım, yazar, şair, Radyocu Selçuk Erat. Söylesi teklifimi kırmadı sağolsun. Fazla uzatmadan söyleşiye geçiyorum arkadaşlar..

Makaleci: Bize kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Erat: 1982 İstanbul (Şişli) doğumluyum. Kütüğümüz, Kastamonu’nun Çatalzeytin ilçesine bağlı olsa da kendimi hep İstanbullu gördüm ve İstanbul’da yaşamaktan mutlu oldum, gurur duydum. Kova burcuyum ve özelliklerini tamamen taşırım. Yaşamımı sürdürmek için para kazandığım bir işte çalışıyorum; varlığımı devam ettirmek için ise çeşitli uğraşlarım var: Edebiyat, sanat, web tasarım ve radyo yayıncılığı… Okul yıllarım, varlığım ve ruhumla çelişkiye düşen bölümlerde eğitim almakla geçti. Lisede makine, üniversitede işletme eğitimi aldım. Fakat mesleğimi sürdürmeyi tercih etmedim. Dergi ve gazete çıkardım; kültür – sanat siteleri kurdum ve etkinlikler düzenledim; şimdiyse bu faaliyetlere ek olarak web tasarım işleri ve radyo yayıncılığı yapıyorum. Birçoğumuz gibi aslında basit ve çok hareketli olmayan bir yaşamım var ve henüz evlilik düşünmüyorum. :)

Selcuk Erat - ISTANBUL
Selcuk Erat – ISTANBUL

Makaleci: Yaşamı sürdürmek ve varlığı sürdürmek ne anlama geliyor?

Erat: Yaşamı sürdürmek derken, aslında bir işte çalışmak zorunda olduğumu ifade etmek istedim. Kiralar, faturalar, taksitler, mutfak ve yol masrafları… Ve diğer bütün harcamalar… Hepsi dünya için, hepsi para için. Ortalama 70 yıl gibi kısacık bir yaşam süresinin çok büyük bir bölümü bunlardan ibaret. Çalışır, kazanır ve iyi – kötü yaşamınızı tamamlarsınız. Bu bence dünya sahnesinin en basit ve en kolay oynanabilir oyunudur.

Varlığı tamamlamak veya sürdürmek ise bambaşka bir şeydir, oynaması çok zordur. Yaşarken, varlığınızı sürdürmek zorunda değilsiniz. Ama varlığınızı sürmek için aynı zamanda yaşamanız gerekir. Sıradan bir insan gibi doğar, ergen olur, çalışır, evlenir, emekliliğe ayrılır ve ölürsünüz… Arkanızda ne kalır? Veya Mozart, Mevlâna, Atatürk, Van Gogh gibi varlığınızı devam ettirirsiniz. Arkanızda neler kalır!

Ben de bunu yaparken edebiyat ve sanat alanındaki çalışmalarımla bir yandan da varlığımı sürdürmeye gayret ediyorum. Tanrı’nın bana vermiş olduğu yaratma, ortaya çıkarma, oluşturma yeteneğimi, dünyaya faydalı olabilecek şekilde sürdürme gayreti… Bundan taltif, takdir, alkış dışında henüz maddi anlamda bir kazancım yok. Mutlu muyum, evet! Umarım ifade edebilmişimdir.

Makaleci: Daha en başta İstanbul’a vurgu yapmanızın sebebi nedir?

Erat: İstanbul, biliyorsunuz ki sevgili Kılıç, 2010 Avrupa Kültür Başkenti. Şu günlerde bu konuyla ilgili gelişmeleri yakından takip ediyorum. Şüphesiz, sanatın birçok dalıyla ilişkisi bulunan biri için bu mesele fevkalade önemlidir. Ben İstanbul’u seviyorum. İstanbul, ruhlu bir şehirdir. Tarihten gelen bir varlığı, ağırlığı vardır. Şehirler, insanları şekillendirir. İnsanları büyüten anne babalar gibi görünse de, aslında onlar değil, şehirlerdir. İnsanlar şehirlere göre giyinir, şehirlere göre yer ve içerler, şehirlere göre uyur ve uyanırlar, şehirlere göre suç işler, iyilik yaparlar… Şehir, insanın âdeta ikinci kalbi gibidir. Bu kalp ne kadar güzel çalışır, ne kadar sağlıklı olursa, topluma ve ülkeye o denli çalışkan ve sağlıklı bireyler sunar… Yoksa yanılıyor muyum?

Selcuk Erat
Selcuk Erat

O nedenle, kendimi kısaca ifade ederken, İstanbul’a hakkını vermeden geçmek istemedim…

Makaleci: Edebiyata olan ilginiz nerden geliyor? Bu konudaki tecrübeleriniz nelerdir?

Erat: Edebiyatla tanışıklığım 1997’de başladı. O döneme kadar bir süre resimle ilgilendim. Okul dönemim boyunca resim yarışmalarında derecelerim oldu. Ancak profesyonel anlamda ilgilenemedim. Zaten, lise döneminde teknik resme geçip, o disiplini kazanınca resimle bağım da koptu. Bir dönem mimarlığa ilgi duydum. Küçük maket şehirler ve bina tasarımları ile ilgilendim. Kendi tasarımlarımı yine kendi malzemelerimle makete çeviriyordum. Heykelle ilgilendiğim de oldu. Alçı, çimento ve kilden heykeller yaptım. Elbette bunların hiçbiri beni tatmin etmedi. Aslında bütün bu ilgimin kaybolmasında veya ileri düzeye taşıyamamamda, okulumun payı büyük oldu. Asla istediğim bölümleri okuyamadım. Gazetecilik, televizyonculuk, mimarlık, inşaat gibi bölümler isterdim, fakat makine okumak zorunda kaldım.

Hazırlık sınıfında İngilizce ders saatimiz 24 saatti. İngilizceyle yatıp kalkıyorduk adeta. Öykü, makale yazma gibi ödevlerimiz olurdu. Ben edebiyata ilk kez bu ödevler sayesinde ilgi duymaya başladım. İngilizce öğretmenim Fatih Bey (kulakları çınlasın) yazdıklarımla ilgili güzel şeyler söyledikçe ve moral verdikçe, ilgim de bu yöne doğru kaydı. Yeterince ilgilenemeyip bırakmak zorunda kaldığım resim, heykel ve mimari çalışmalarımdan oluşan boşluğu bir şekilde doldurmalıydım.

Daha sonraki yıllarda öğretmenleriminin de tavsiyeleri ile edebiyata ağırlık verdim. Bu dönemde, edebiyat öğretmenim sevgili Dilek Sezen’in bana katkıları büyük olmuştur. Hatta kendisinin armağan ettiği bir şiiri hâlâ saklarım.

Özetlemek gerekirse, 1997’den bu yana edebiyatla ilgileniyorum. 2 şiir kitabım var. 30’un üzerinde dergi ve gazetede şiirlerim, yazılarım ve yaptığım söyleşiler yayınlandı. Antoloji.com’daki şiir ve Makaleci.com’daki makale birinciliğim dışında edebiyat ödülüm yok. Yazmaya devam ediyorum.

Makaleci: Dilek Sezen öğretmeninizin size armağan ettiği şiiri hâlâ hatırlıyor musunuz? Mümkünse okurlarımızla paylaşır mısınız ?

Erat: Elbette. Şiir, sevgili öğretmenime ait bir şiirdir. Kompozisyon yarışmalarından birinde hediye ettiği kitaplardan birine iliştirmişti. Kendi internet sitem www.selcukerat.com ‘un girişinde var, buraya alıntılamaktan da memnuniyet duyarım.

Değişiyor değer yargılarımız.
Değişiyor anımsadıklarımız,
Sonuçlara bakışımız.
Yaşadıklarımız farklı;
Farklı sonuçlarımız.
Kimse aslında
Yaşayamaz birbirini.
Birbirinin yerine,
Olamaz biri gibi.
İnsanları anlasak da
Anladığımız biri, o değil,
Kendimizdir aslında.
Kılavuzun ilim; kalbin Allah’ın sevgisi olsun…
Dilek Sezen (03.06.1998)

Makaleci: Yaşamınız boyunca, edebiyat konusunda sizi en çok mutlu eden, ya da üzen konular nelerdir ?

Erat: Aslında bu soru, başlıbaşına bir söyleşiye konu olacak türden. Kısaca ifade etmek gerekirse, edebiyat, ona ilgi duyan insanlara huzur ve rahatlama hissi veren bir sanat ve düşün dalı. İyi veya kötü sonucu olsa da, sonuçta edebiyatla uğraşan insanların mutlu olduğunu görürsünüz. Aç kalsalar, yaşam şartları çok kötü olsa da, yine edebiyatı yüceltirler. Okurun taltifi, takdiri, alkışı, sempatisi, desteği… bunların maddi hiçbir karşılığı yoktur. Fakat ben de birçok şair veya yazar gibi maddi anlamda da mutlu olabilseydik diye düşünüyorum. Keşke ülkemizde edebiyatla uğraşan insanlar daha iyi şartlarda çalışmalarına devam edebilselerdi. Bu hususta bir üzgünlük, bir kırgınlık söz konusu olabilir belki ancak genel anlamda, ben mutlu oluyorum. Ortaya koyduğum ürünlerle de okurumu mutlu ettiğimi düşünüyorum.

Makaleci: Şiir kitaplarınız olduğunu söylediniz. Kitaplarınızdan söz eder misiniz? Ayrıca bu kitapları yazmanızda etkili olan ilham kaynaklarınız nelerdir?

Erat: Evet, ilk kitabım olan “Yaş” Nisan 2003’te kendi imkânlarımla yayınlandı. Bu kitabımı şimdilerde büyük bir rahatlıkla reddediyorum ve bunu her söyleşimde dile getiriyorum. O dönemde, bana destek olan, Yazar sevgili Ata Türker’in çok ısrarı olmuştu ve bir dosya hazırladık. İlk kez yayınlanacak bir kitap için, evet başarılıydı. Şiirler, acemi fakat iyiydi. Ancak bir kitapta buluşabilecek kadar olgunlaşmamıştı.

Yaş
Yaş

İyi eleştiriler ve değerlendirmeler aldım fakat şimdi geriye baktığımda, erken ve gereksiz bir çalışmaymış diyebiliyorum sadece. İkinci kitabım, “Toz Yanığı” Ağustos 2008’de Ada Yayınları’ndan çıktı. Keşke Toz Yanığı, ilk kitabım olsaydı. Toz Yanığı’nda, daha şiirsel, daha olgun ve kalemi daha oturmuş bir Selçuk Erat görüyorum.

Toz Yanığı Kapak
Toz Yanığı Kapak

İlham dediğimiz şey, duruma, mekâna ve ruh haline göre değişiyor. Sanki bunu kitap için değil de, her şiir için ayrı ayrı ele almak lâzım. Bunu umarım ilerleyen söyleşilerimizde değerlendiririz. Kısaca yanıtlamam gerekirse şöyle söyleyebilirim: Her iki kitaba da ilham veren, insanlar oldu. İnsanlar ve yaşamları… Selçuk Erat’ın o insanlara farklı pencerelerden bakmalarıydı.

Aslında bu soruyu en güzel okurlar yanıtlar diye düşünüyorum ve bu bağlamda sözü, sevgili H. İhsan Sönmez’e vermeyi arzu ediyorum. Kendisinin tespitleri beni benden daha iyi anlatıyor, benim kendime ve kitaplarıma ilişkin yapamadığım değerlendirmeyi yapıyor. Bakınız, kitaplarımdaki ilham kaynağını veya konusunu nasıl tanımlamış, şöyle söylüyor kendisi:

Selçuk Erat; düşünsel, mitolojik, tarihsel, tanrısal ve toplumsal göstergelerle metinsel malzemeleri işleyerek yeniden güncel anlamlar veya öte anlamlandırmalar ürettirmeyi başarıyor. Bugünü değerlendirerek yarının düşünü kurma bilinci açıkken, aşk ve ölüm temaları, insana ve nesneye bakışta sık sık başvurulan öğeler olarak karşımıza çıkmaktadır. Selçuk Erat şiirleriyle tinsel algımıza yardımcı olurken, sık sık insan yaşamına ve güncel gerçeğimize parmak basmaktadır. Göstergebilimsel ve yan metinsellik açısından okunması, göndermelere dikkat edilmesi gereken şiirlere imza atıyor.

Makaleci: Radyo yayıncılığı dediniz, söz eder misiniz?

Erat: Profesyonel anlamda bir yayıncılıktan söz etmiyorum ama (belki birçok kişi büyük bir ukalalık örneği sergilediğimi düşünebilir) kendimin bu alanda bir numara olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. İnternet radyoculuğundan bahsediyorum. Yaklaşık dört yıldır, çeşitli internet radyolarında program hazırlayıp sunuyorum. Canlı sunduğum bu programlara edebiyat, sanat ve düşün dünyasından şahsiyetler davet ediyor ve bir konu etrafında yayın yapıyorum.

Bir ay önce de kendi radyomu faaliyete geçirdim: Yelken Radyo. Türkiye’nin ilk ve tek tematik ağ radyosu. İnternet üzerinden tematik yayın yapan tek radyo. Tematik şekilde internet üzerinden yayın yapan başka bir radyo varsa bile ben bilmiyorum. Son zamanlardaki en büyük uğraşım budur.

Makaleci: Yazmakla konuşmak arasında bir fark var mı peki? Yani yazmayı mı, konuşmayı mı tercih ediyorsunuz?

Erat: Hem de çok. Kesinlikle kitlelere konuşarak hitap etmek çok farklı ve insanın ruhunu okşayan bir duygudur. Dört yıl önce kendimi denemek için mikrofon karşısına geçtim ve bir daha bırakamadım. Şimdi bu eylemimi, yavaş yavaş daha profesyonel platformlarda sürdürmeyi düşünüyorum. Bu alanda da geride başarıdan mülhem bir iz bırakabilirsem ne mutlu bana.

Konuşmak da tıpkı yazmak gibi başlı başına bir sanattır. Ben şimdilik amatörce de olsa bu sanatla ilgilenmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. İnternetin her şeyde egemen olduğu bir dünyada, konuşmak, yazmanın sanki birkaç adım daha ötesinde gibi geliyor bana. Artık okumuyor, dinliyoruz veya izliyoruz. Bu anlamda konuşmak, mikrofon ve radyo oldukça önemlidir.

Evet, konuşmayı, yazmaya tercih ediyorum…

Makaleci: Hayatınız boyunca yapmayı istediğiniz ama yapamadığınız seyler var mı? Varsa nelerdir?

Erat: Hayatımda birçok şeyi yaptığımı düşünüyorum, o anlamda mutluyum. Hiçbir zaman şunu da yapmalı, bunu da denemeliyim diye düşünmedim, özenmedim. Hayatta en çok yaptığım işi lâyıkıyla yapıp mutlu olmayı yeğledim.

Elbette hâlâ yapmayı istediğim birçok şey vardır, şimdi aklıma gelmiyor. Örneğin, dünya turuna çıkmak isterdim. Türkiye’nin birçok yerini gezip gördüm, belki ileride, param olursa bir bisiklet veya motorsikletle dünya turu yapmayı arzu ederim. Yeni şehirlere, yeni insanlara ve yaşamlara yelken açmak… Başka bir şey şu an aklıma getiremiyorum. Belki de benim artık ciddi bir tatile ihtiyacım var, sevgili Kılıç. :)

Makaleci: Şimdiki uğraşılarınız nelerdir? Nasıl geçiyor günleriniz Sevgili Erat?

Erat: Şu anda ağırlığı radyoya verdim. Radyo’yu adına yakışır bir içeriğe ve ekibe kavuşturma çabasındayım. Elbette bir yandan edebi çalışmalarım sürüyor. Bunun dışında web tasarımları ve bilişim işleri alıp, onlarla ilgileniyorum. Bütün bunlara ek olarak da para kazandığım bir işim var. Uluslararası bir sivil toplum kuruluşunun genel sekreterliğini yapıyorum. Bu dünya uğraşılarından pek zaman kalmıyor ama kaldığı zamanlarda kendimi dinliyorum, kendimle ilgileniyorum… Şimdilik bu kadar.

Makaleci: Bu kadar çok karpuzu taşımak güç olmuyor mu?

Erat: Şairler veya Kova burcu insanları diyeyim; hırslıdırlar. Çünkü onlar, yaratıcı ve üretken insanlardır. Onların bu yetisi, şüphesiz birçok alanda başarılı olmalarının da anahtarıdır bence. Şiir dediğimiz sanat; müzikten resme, plâstik sanatlardan heykele, doğadan teknolojiye, edebiyatın diğer türlerinden sanatın bütün dallarına tiyatroya, sinemaya, hatta bilime kadar, yaşamın bütün alanına bulaşabilen, yansıyan, yaşayabilen bir sanat. Bu anlamda şairlerin, şiir dışında birçok sanat veya meslekle uğraşması şaşırtıcı olmamalıdır. Ben bütün bu karpuzları büyük bir hazla taşıyorum ve yeri geldiğinde büyük bir keyifle yiyorum. Kaç koltuğum varsa, o kadar da karpuzum olmasını isterim, çünkü benim için yaşamın anlamı budur…

Makaleci: Bir şiirinizi paylaşır mısınız bizle?

Erat: Memnuniyetle. Çok uzun zamandır üzerinde çalıştığım veya tamamlayabildiğim bir şiirim yok, ancak benim sevdiğim, anıları ve hisleri bende kuvvetli olan bir şiirimi, “Barış’a Övgü”yü paylaşayım sizlerle, arzu ederseniz.

Barış’a Övgü

şiirler, neden hep aşka gereksinim duyar, yazılmak için?..
ve aşklar, niçin övgüyle biter?..

– I –

yeryüzü,
suların çekilip, havanın kurumasıyla büzülen,
çölden öte, kum yığınına dönmüşken;
insan, hayvansı bir yaratık olmuşken;
sözün özü, her şey, tastamam bitmişken;
seni büyüttüm…

– II –

koca tufandan sıyrılıp, köknar yaprağına sığınan,
gülücüklü bir yıldızdın.
sırlı evrenin eşiğinde, bana bakarak ışıldayan,
heybetli bir müjdeydin.
dudaklarından süzülen parıltıyla beni bürüyen,
peygamber nefesi gibiydin…
ve sen,
sen’in ötesinde, hepsinden ziyade,
tarifsizdin…

– III –

hiçbir edebiyata sığmadı adın;
diller, yetmedi seni anlatmaya.
şairler, bir dize dahi yazamadı.
çizemedi fırçalar, rengini ve şeklini;
ressamların usu, eremedi hayâline.
notalar, asla yan yana gelemedi;
ne bir çalgı çalabildi müziğini,
ne de bir şarkıcının dili döndü söylemeye.
heykeller, ulaşamadı kıvrımlarına;
heykeltıraşların parmakları, sana yetmedi.

– IV –

bir bilim var mıdır, seni izah etsin!
bir kanun var mıdır, yasaklasın seni!

– V –

hangi tanrı vardır ki,
suretini yaratsın!..

Selçuk Erat, 17 Ocak 2009, İstanbul

Makaleci: Son olarak okurumuza iletmek istediğiniz bir konu var mı?

Erat: Öncelikle size bana yer verdiğiniz için teşekkür ederim, sevgili Kılıç. Bütün makaleci.com ekibine de sevgilerimi sunuyorum.

Selçuk Erat
Selçuk Erat

Okura gelince… Okur ve dinleyenler, benim için önemlidir. Onların beğenisi için, onlara bir değer katmak için yazıyor veya sesleniyoruz. Sevdikleri ve ilgi duydukları herkesi desteklemelerini öneriyor ve önemsiyorum. Çünkü, insanların en büyük gücü, bu sevgiden ve ilgiden geliyor. Yaşamamız için oksijen ne kadar gerekliyse, sanatın doğması ve sürmesi için de destek ve ilgi o kadar gerekli. Sanatla uğraşan herkesin, bunu başarabilen okurlara ve dinleyenlere sahip olması dileklerimle, bu söyleşiyi okuyan herkese sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Teşekkür ederim.

Bu arada, reklam yapacağım izninizle… :) Yelken Radyo‘yu da arada bir açıp dinleyin…

Teşekkürler Erat, bu güzel ve heyecanlı söylesi için tekrardan size teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Hayatınız boyunca isteklerinizin ve temennilerinizin gerçekleşmesi dileğiyle, Sağlıcakla kalın.

Söyleşi Yazar: Selçuk Kılıç

Kategoriler
Genel Konular Güncel Haberler Günlük hayat iletişim İnternet Dünyası internet hizmetleri İş adamları Teknoloji Toplumsal Konular Türkiye üzerine Web Site Tanıtımları

TAKUP & ASİMOP: Yeni Bir Hareket Çağrısı?

ASİAD Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Başkanı Serhat Esen, üyelerinin ve iş dünyasının birbirleriyle tanışıp kaynaşması amacıyla, geçen hafta düzenlediği kahvaltılı Pazar toplantısında, güzel bir eylem planını hayata geçirmiş: “Tanışın, Kaynaşın, Uzlaşın, Paylaşın.
Serhat Esen, bu prensibi kısaca TAKUP olarak adlandırıyor. (Bu tanım, aynı zamanda İngilizce’de başla, hareket et, kalk, davran gibi anlamlara gelen TAKE UP sözcüğünü de akla getiriyor.)

Kategoriler
Eğitim - öğretim Güncel Haberler Günlük hayat iletişim Şair Söyleşiler - Röportajlar Toplumsal Konular Türkiye üzerine Yazar

Mahmut Kuru ile Selçuk Erat Söyleşisi

Sayın Mahmut Kuru’nun Selçuk Erat ile Yaptığı

26 Kasım 2009 Tarihli Kocaeli Öncü Gazetesi’nde Yayımlanan

Söyleşi Metni

***

Selçuk Erat kimdir? Kendinizi nasıl tanımlarsınız okurlarımız için?

Selçuk Erat, 1982 Şişli doğumlu. Kova burcu. Bekâr. Para kazandığı bir işi var. Bu arada burcunun bütün özelliklerini istisnasız taşır. Herkes gibidir. Sabah kalkar, alelacele hazırlanır, işe gider, akşam eve döndüğünde alelacele bir şeyler yer, bilgisayarının başına oturur, gecenin rüzgârı O’nu taşımaktan yorulduğu an, yatağına girer ve uyur. Zaman zaman dışarı çıkar, gezer, seyahat eder… Uzun yıllardır bu hep böyledir… Ben, kendime baktığımda başka bir şey göremiyorum, ya siz?

Selçuk ERAT
Selçuk ERAT

Şiir kitaplarınızdan söz edebilir miyiz? Yeni çalışmalarınız var mı?

Evet, yeni bir kitap hazırlığım var, ama bu kez şiir olmayacak. Roman mı, deneme mi, öykü mü yoksa çok farklı değişik bir tür mü olacak, bu bilgiyi henüz vermek istemiyorum.

Sizin de bildiğiniz gibi Sevgili Kuru, 2003’te kendi imkânlarımla bastırdığım “Yaş” adında bir kitabım var; ilk şiir kitabım. Bu kitap hakkında hiç konuşmak istemiyorum, çünkü tam bir facia idi! Sevgili Ata Türker’in ısrarı ve teşviki ile bastırmıştım. Bana çok güveniyordu Türker, o zamanki çaylaklığımla elbette ben de kendime güveniyordum. Fakat şimdi geriye baktığımda, zamansız ve gereksiz bir kitapmış diyebiliyorum sadece!

5 yıl aradan sonra, “Toz Yanığı” geldi, 2008’de. Ada Yayınları tarafından okura sunuldu. İçime sinen bir çalışma oldu. Keşke Toz Yanığı, resmi anlamda ilk kitabım olsaydı…

Şiirinizde İkinci Yeni şiirinin izleri yoğun olarak görülüyor, Toz Yanığı’ndaki şiirlerin çoğu bu tarza ait şiirler, kendinizi nereye ait görüyorsunuz?

Açıkçası ben bu konumlandırmadan pek hoşnut değilim. İkinci Yeni şiirlerini ve şairlerini, elbette yakından takip ediyorum ve bu alandaki ürünler, gerçekten başarılı. Fakat benim kendime has bir tarzım var, oturması için elimden gelen gayreti gösteriyorum. Kendi tarzımla anılmak isterim. Zira bu çok uzun zaman alacak ve emek harcanacak bir iş…

Ve Toz Yanığı’ndan sonra gördüğüm tepkiler hep bu yöndeydi, beni her zaman İkinci Yeni’ye yakın bir konuma oturttular veya öyle olmasını istediler (!). Eğer ölmeden evvel, geride bir Selçuk Erat tarzı, akımı, biçemi, ne derseniz deyin, bırakabilirsem mutlu ölmüş olacağım. Evet, kısacası hiçbir yere ait değilim, olmayı düşünmedim veya bir yere ait olmak adına edebi çalışmalarda bulunmadım.

Altay Öktem, sizin için “imgelerin peşine düşmüş bir şair” diyor? Sahi imgelerle aranız nasıl? Bu anlamda imgeleriniz genelde nelerin üzerinde yoğunlaşıyor?

Sevgili Altay Öktem üstadın bu takdiri, beni daima mutlu etti. İmgeyi seviyorum, doğru; ama hâlâ kendimi bu yönde yeterli bulmuyorum. İmge dediğimiz o okyanusa açılmak için iyi donanımlara sahip olmanız gerekli; küreğiniz, botunuz, geminiz, yelkeniniz, her neyse sağlam olmalı! Gelen tepkilerden ve eleştirilerden okyanusa açılmak üzere olduğumu görerek seviniyorum, ama henüz bunun zamanının gelmediğini belirtmem lâzım.

Ne üzerinde yoğunlaştığına gelince, burada sözü Sevgili İhsan Sönmez’e bırakmak istiyorum. Şöyle diyor kendisi:

Selçuk Erat; düşünsel, mitolojik, tarihsel, tanrısal ve toplumsal göstergelerle metinsel malzemeleri işleyerek yeniden güncel anlamlar veya öte anlamlandırmalar ürettirmeyi başarıyor. Bugünü değerlendirerek yarının düşünü kurma bilinci açıkken, aşk ve ölüm temaları, insana ve nesneye bakışta sık sık başvurulan öğeler olarak karşımıza çıkmaktadır. Selçuk Erat şiirleriyle tinsel algımıza yardımcı olurken, sık sık insan yaşamına ve güncel gerçeğimize parmak basmaktadır. Göstergebilimsel ve yan metinsellik açısından okunması, göndermelere dikkat edilmesi gereken şiirlere imza atıyor.

Şiirlerde kadını sorguluyorum uzun zamandır, kadın hayatın neresinde durmalı sence, ya da soruyu ters çevirmeliyim belki de, kadın hayatın neresinde ki şiirin neresine yerleşmeli, kadını ve şiirindeki yerinden de söz eder misin bu arada?

Güzel bir sorgulamada bulunuyorsunuz Sevgili Kuru, ancak “kadın” öğesi, benim edebi ürünlerimde çok fazla kullanmadığım, ele alıp işlemediğim veya üzerinde düşünmediğim bir husus. Ancak “Anne” öğesini sık sık ele alırım çalışmalarımda.

Bütün kadınlar, “anne”dir. Hz. Peygamber, “Cennet, anaların ayakları altındadır” derken, kadını ve kadının önemini bakınız nasıl yüceltiyor. Aynı şekilde Büyük Önder Atatürk’ün kadınlara bakışı ve Türk Kadını’na sunduğu ayrıcalıkları da unutamayız, unutmamalıyız. Kısacası, yaşadığımız şu dünya, hep annelerin, kadınların sayesinde dönüyor. Kadınların her işte parmağı var! Kadınlar bu kadar önemli ve yüce varlıklarsa, şiire yapacakları veya yaptıkları katkılar ve bu anlamda elde edecekleri konum, aynı şekilde yüksek olmalı. Sanırım buradan kadının yaşamdaki ve şiirdeki yeri hakkında bir fikir sahibi olabiliriz?

Şimdi, “kadın” dediğiniz için, Engin Turgut ve “Bahar Hanım” adlı şiiri gelip, oturdu usuma. Aslında sürekli aklımın en tenha ve en güzel yerlerinde gezinen bu şiiri, radyo programlarımda sık sık okuyorum dinleyenlerime ve nedense bence “kadın” üzerine yazılmış ender şiirlerden biridir bu şiir.

Gebzeli şair olarak tanıdım seni, şimdi de uluslararası bir sivil toplum kuruluşunda görevlisin, ayrıca radyo programlarının sürdüğünü de biliyorum. Selçuk Erat kaç karpuzu koltuğuna sığdırmaya çalışıyor? Ya da şairlerin makûs talihi mi bu her yere dokunabilmek arzusu, çok mu hırslıdır şairler sence?

Öncelikle, Gebzeli olmadığım gerçeğinin altını kalın ve çift çizgiyle çizelim. 8 yılımın Gebze’de geçmiş olmasından son derece üzgünüm, rahatsızım. Yanlış anlamayın lütfen, dikkat ediniz Gebze Şehri’nden söz ediyorum, Gebzelilerden değil. Ancak şu da bir gerçektir ki, edebi anlamda en faal olduğum dönemler Gebze’de geçmiştir, keza bu da büyük bir talihsizlik!

Şairler hırslıdır, katılıyorum. Çünkü şairler, yaratıcı ve üretken insanlardır. Onların bu yetisi, şüphesiz birçok alanda başarılı olmalarının da anahtarıdır bence. Şiir dediğimiz sanat; müzikten resme, plâstik sanatlardan heykele, doğadan teknolojiye, edebiyatın diğer türlerinden sanatın bütün dallarına tiyatroya, sinemaya, hatta bilime kadar, yaşamın bütün alanına bulaşabilen, yansıyan, yaşayabilen bir sanat. Bu anlamda şairlerin, şiir dışında birçok sanat veya meslekle uğraşması şaşırtıcı olmamalıdır.

Benim para kazandığım bir işim var! Bunu ayrı bir kefeye koyalım bence. O kefede sadece bu olsun. Diğer kefeye gelince, orada da; şiir, edebiyat, sanat, tasarım, yayıncılık gibi çalışmalarım var. Hatta bu kefeye bir dönem ilgilendiğim ve sonraları edebiyat ağır bastığı için terk ettiğim resim, müzik ve mimari çalışmalarımı da ekleyebiliriz.

Son olarak şunu söyleyebilirim size: Kaç koltuğum varsa, o kadar da karpuzum olmasını isterim, çünkü benim için yaşamın anlamı budur…

Sevgili Selçuk Erat, Gebze’de şiiri ya da geniş anlamda sanatı ve kültürü sorgulasak seninle? Ne olacak bu Gebze’nin hali diye sorsam?

Gebze’de yaşayan insanlar için üzülüyorum! Gebze’de yaşamış olduğum için kendime de üzülüyorum! Gebze’de sayısız kültür – sanat ve şiir etkinliği yapmış biri olarak ifade etmeliyim ki, Gebze; kültür – sanata değer veren, kültür – sanatın hem şehir hem de sakinleri için önemine vâkıf, ileri görüşlü, aydın bir yöneticiye kavuşamadığı sürece ve Gebze Halkı bu yönde bir belediye başkanını kendilerine lider olarak seçemedikleri (!) müddetçe, Gebze’den sadece koca bir beton yığını ve köy olur. Köy diyerek, köylerimizi ve köylülerimizi küçümseme, dışlama anlamında değil, şehircilik anlamında söylüyorum.

Bir şehrin kalkınmasında veya gelişmişlik düzeyinin ölçülmesinde önce kültür – sanat faaliyetlerine bakılır ve ona göre bir değerlendirmede bulunulur. Eğer günlük nüfusu bir milyonu bulan bir şehirde, hâlâ sinema yoksa ve insanlar kültür – sanat faaliyetlerine katılım göstermiyorsa, burada ciddi bir sorun vardır ve bu iyi analiz edilmelidir, diye düşünüyorum.

Selçuk Erat, son olarak size bıraksam sözü ne dersiniz okurlara?

Her zaman “kimlikli” bir okurum olsun isterdim; bilgili, araştıran, sorgulayan, hevesli, yapıcı, doğruların peşinde, aydın, kültürlü… Hem radyo programlarımda, hem de edebi çalışmalarımda aldığım mesajlar, gösterilen tepkiler, bu arzumun giderek gerçekleştiğini işaret ediyor. Edebiyatla uğraşan bir bireyin en büyük tatmini, paradan ve maddi değerlerden çok önce, okuru ve okurunun ilgisi, taltifi, takdiridir. Okur, yazarına destek verdikçe, yazar da daha engin deryalara açılmak için yeni moral kapıları keşfedecektir. O nedenle okura son mesajım, sevdiği ve takip ettiği şairleri, yazarları ve sanatçıları desteklemeleri ve bu eylemlerine devam etmeleridir.

Bu sayede yapılan her “doğru” ve “güzel” işte okurun da payı olmuş olur. Çünkü edebiyatta ve sanatta, istisnalar hariç, genelde hep güzel ve doğru ürünler ortaya konur, konmalıdır diye düşünüyorum ve şu anda bu söyleşimizi okuyan herkese bu vesileyle selâmlarımızı iletmiş olalım.

Sevgili Selçuk Erat, bize vakit ayırdığın için çok teşekkür ederim.

Sevgili Mahmut Kuru, ilginiz için ben teşekkür ederim. Keyif aldım. Başta Size olmak üzere, bütün Kocaeli Öncü Gazetesi çalışanlarına başarılar ve kolaylıklar diliyorum.

Selçuk Erat

21 Kasım 2009, İstanbul

Kategoriler
Eğitim - öğretim Günlük hayat Toplumsal Konular Türkiye üzerine

“İnadına Ne Mutlu Türküm Diyene”


AKP Hükümeti’nin ortaya çıkardığı “Demokratik Açılım” sürecini yaşamaya başladığımızdan beri, Feysbuk’ta hayli ilginç topluluklara ve sayfalara rastlar olduk. Bu toplulukların samimi oldukları gözle görülüyor fakat birçoğu – belki de tamamı – kaş yapayım derken, göz çıkartacak eylemlere, durumlara imza atıyor. Bilerek veya bilmeyerek ortaya koydukları bu tablo, aslında bizlere son derece vahim bir gidişatı işaret etmekle kalmıyor, “demokratik açılımlara gerek var mıydı?” veya “demokratik açılımların zamanı mıydı?” gibi soruları da akla getiriyor.

Bu vahim tablonun en güzel örneklerinden birine, bugün Feysbuk’ta gezerken bizzat şahit olmanın derin üzüntüsü içerisindeyim. Hatta farkında olmadan, bilmeyerek, bu acı gerçeğin bir parçası olmanın sıkıntısını ve utancını ayrıca yaşamaktayım.

İnadına Ne Mutlu Türküm Diyene” adlı sayfa, bugünün siyasi karmaşasına bir tepki olarak Feysbuk’ta gençler tarafından kurulmuş topluluklardan birisi. Bu sayfada, bugün yaşadığım bir tartışma örneğini sizlere aktarmak ve durumu sizlerle bir kez daha irdelemek isterim. Hazırsanız, buyurun başlayalım:

Güsel mi, Güzel mi?

Topluluktaki hanımefendilerden birisi, yönetici tarafından yazılan durum notuna, “güsell” yazarak eşlik etmişti. Ardından bir beyefendi, bu hanımefendiye hitaben, “güzel yazmak varken, neden güsell yazıyorsun ki?” diyerek bir yanıt vermiş, bu yanıtın ardından eklenen bir yorumda, uyarı yapan beyefendiye hitaben, “anlamıyo musun” denmişti. Ardından ben de bu durum karşısında naçizane düşüncelerimi kendilerine ilettim. 

Ve bir Feysbuk geleneği olarak, elbette benim düşüncemin arkasından, bir başka yorum yerini aldı. Topluluk üyelerinden biri düşüncesini, bana hitaben, şu şekilde ifade ediyordu: “Türklüğün korunması için yürek yeter, sen git bunları çocuklara anlat.

Sevgili okur; gördüğünüz üzere burada, tehlikeli bir yolu kendilerine istikamet belirleyen gençlerimizi görüyoruz. Bu topluluğu açmakta samimi olduklarını sanıyorum. Fakat sadece samimiyet yetmiyor, bu istikamette usulüne uygun yol almak lâzım, öyle değil mi?

Bir yandan mevcut siyasi duruma tepkilerini ortaya koyan bu insanlar, diğer taraftan farkında olmadan, temelleri çok daha derine dayanan bir yarayı, kendi elleriyle deşmekle kalmıyor, çevrelerindeki insanları da buna teşvik ediyorlardı.

Belki de bizler, bu gençlerin, bu insanların tavırlarındaki ve tutumlarındaki eksiklikleri ele alırken, konuyu etraflıca irdelemeli, çok daha derine, çok daha eskiye gitmeliyiz. Türkçenin yaşadığı sorunlara ve çıkış noktalarına kadar inmeliyiz. Bunu da ilerleyen yazılarımızda konuşmak, tartışmak üzere diyelim ve geçelim…

 

Vahim Tablo

Bu tabloda şu sonuca ulaşıyoruz, sevgili okur: Toplumumuzda dil bilincini henüz yaygınlaştıramamış, dilin önemini, dilin milli birlik ve beraberliğin en önemli unsuru olduğunu öğretememişiz. Dilin, toplumda değersiz, önemsiz, neredeyse hiçbir işlevi olmayan bir unsur hâlini aldığını bir kez daha görmüş oluyoruz bu tabloda.

Hâlâ bazı gençlerimizin, birtakım değerlerimizi korurken, diğerlerini reddettiklerini, başkalaştırdıklarını ve sanki bundan zevk aldıklarını görerek üzülüyorum. Bilerek veya bilmeyerek sergiledikleri bu tutum, aslında Türkiye’nin ve Türkçenin düşmanlarına pay vermek değil midir? Dilin önemini, dilin hassaslığını, dilin zenginliğini, dilin bir ulusun temel taşı olduğunu bilenler, sizce bu davranışları sergiler mi?

O halde, toplum ve devlet olarak öncelikli görevimiz, ses bayrağımız Türkçemize sahip çıkmak olmalıdır. İşte Feysbuk’taki bu sayfa da, bir yandan Türklüğü koruma altına almaya çalışıyor ve insanların dikkatini bu yöne çekmeye çabalıyorken, diğer taraftan yazık ki, kendi bindiği dalı kesiyor, dilini, kimliğini âdeta öldürüyordu.

Müdahale edilmesi, dikkat çekilmesi ve çözüm bulunması gereken nokta da işte budur!

 

Yeni Bir İstiklâl Harbi Yapılmalı

Bu konuda topyekûn bir savaş gerekli, sevgili okur. Devletiyle, milletiyle, kurumlarıyla, kuruluşlarıyla, sivil toplum örgütleriyle, kısacası Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin A’dan Z’ye bütün unsurlarıyla, ikinci bir İstiklâl Harbi başlatılmalı. Bu kez canlarımızı verdiğimiz topraklarımız için değil, Türkçemiz için savaşılmalı.

Bu harbin başlatılmasında ne denli geç kaldığımızı, Feysbuk gibi sosyal şebekelerde fazlasıyla görmekteyiz. Basınımız, Türkçenin ortadan kaldırılması için âdeta birbiriyle yarışır duruma geldi. Kitaplarımız, her gün biraz daha yabancılaşan sözcüklerle dolup taşıyor. Yaşam alanlarımızın adresleri artık “tower”lar, “hill”ler, “city”ler oldu. Tabelalarımız turistlere hitap edelim, daha fazla kazanalım derken, bizden iyice uzaklaştı. İşte biz cumhur olarak sevgili okur, bu vaziyetteyken, önceliklerimizi bir kez daha etraflıca ve dikkatlice gözden geçirmeli, ne için ne zaman savaşacağımıza iyi karar vermeliyiz.

İşte bugün tecrübe ettiğim bu olay, durumun sanıldığı kadar küçük olmadığının, aksine çok daha derin, çok daha vahim bir yıkımla karşı karşıya olduğumuzun en güzel örneğidir.

 

Dilimiz, Türkçemiz olmadan, millet olamayız. Dil korunmadan, milletin ve devletin bekasının korunamayacağı genç kuşaklara anlatılmalı. Toplumda bu konuyla ilgili etkili bir savaş başlatılmalı ki, bugün demokratik açılımlarla çözmeye çalıştığımız sorunlarımız kendiliğinden çözülsün, öyle değil mi?

 

Yabancılaşmanın dille başladığı unutulmamalı! Toplumları birbirinden ayıran ve uzaklaştıran ve aynı zamanda birbirine bağlayıp, tek yürek olmasını sağlayan yegâne unsur dildir.

Önceliğimiz, siyasi baskılar nedeniyle, toplumun huzurunu bozan, toplumda ayrışmaya, yersiz ve tehlikeli tartışmaların alevlenerek ciddi kavgalara dönüşmesine yol açan açılımlar öne sürmek olmamalıydı. Daha da kötüsü, toplum buna müsaade etmemeli, önce temel eksikleri için çare dilemeli, iktidarları buna zorlamalıydı. İşte bugün yaşadığımız karmaşık siyasi ortam ve gündem, bu amaçla atılacak adımlar için en doğru zamandır.

Hiç kimse imlâ kurallarına harfiyen uyarak konuşmak veya yazmak zorunda değil. Hiç kimse günlük konuşma dilinde, Türkçeyi bütün kuralları ve yapısı ile konuşmak zorunda değil; zaten böyle bir zorunluluk hiçbir dil için gerekli değil.

Ancak, başından beri konuştuğumuz ve şahit olduğumuz durum farklı ve önemlidir. Herkes bunu dikkatlice kavramalı, geçiştirmemelidir. Bu tıpkı, “damlaya damlaya göl olur” atasözümüzdeki gibi, giderek kangrene dönüşen ve derhal tedavi edilmesi gereken, köklü bir sorundur.

İşte bu sorunun ve bu sorun nedeniyle bugün yaşadığımız diğer birçok sorunun çözümü için, baştaki yeteneksiz yöneticiler yerine, her kötü anında sıkı sıkıya kenetlenmesini başaran Yüce Türk Milleti’ne büyük sorumluluk ve görev düşmektedir.

 

Selçuk ERAT

05 Ekim 2009, İstanbul

www.selcukerat.com

 

Kategoriler
Deneme Yazıları Genel Konular Günlük hayat Kişisel makaleler

Ev ve Hüzün

Ağustos ayının bunaltıcı akşamına, içten bir serinlik katarak katılan arkadaşımın, evimle ilgili sıraladığı gizemli ve değişik cümlelerin, havada yarattığı buğulanmayla yazmak istiyor; ayrılışından kalan mavimsi odamda, ev’e dair düşüncelerimi, sana sunma arzusuyla yanıyordum.

 

Bu yanış, beni gecenin yarısı milyonlarca sırlı evrenden birinin eşiğine getirip bıraktı. Kendim, buğu, mavi, ev, düşünceler ve bir alevle oracıkta hangi satırların vücuda geldiğini, dilim el verdiğince anlatacağım sana. Bu eşsiz yolculuğa hazırsan, buyur eşikten içeri ve selâmla kalabalığı…

 

Yirmi sekiz yıllık ömrümün hiçbir deminde, içinde doğduğum, büyüyüp geliştiğim evime bu denli değişik bakmasını beceremedim. Ev’in, insanın yaşamındaki yeri ve önemini aniden göze getiren bu algı ve hisler neydi böyle? Neden bunca yıldır ben, hüzün dolu bir evde yaşadığımı fark edememiştim acaba? Arkadaşım dediydi: “Çok hüzünlü buldum evini…” Bir insanın, seçtiği renkler, uyguladığı düzen, eşyaların biçimleri, seçtiği duvar renkleri yahut yer mozaikleri, nasıl birer ayna olabilir, yüzümü, hüznümü, beni nasıl yansıtabilirdi?

 

Arkadaşım söylediydi: “Çok hüzünlü buldum evini… Sen de çok hüzünlü birisin…

 

Hüzün, nasıl taşar bir insandan dışarı; taşar da, nerelere bulaşır ve fark edilir? Hangimiz bilebiliriz Allah aşkına, karşımızdakine belli etmemeye çalıştığımız hüznün, bir eşyada, duvar renginde, yer döşemesinde, boyalarda aksedeceğini ve eninde sonunda kendisini fark ettireceğini… Kimin aklına gelir!

 

Bir şiir yazarsınız, hüznünüz bedene bürünür kâğıtta. Bir resim yaparsınız, köşesinde bir yerde mutlaka görürsünüz hüznü. Bir beste yaparken, illaki yerleşir bir notanın kuyruğuna hüzün. Romanlar hüzünsüz olmaz. Bazı binalarda, hüznün en güzel yansıması beliriverir aniden. Bütün bunlar belki bir farkındalıkla oluverir yahut dalgınlıkla, kim bilir belki de kasten yansıtılır hüzün…

 

Evlerdeyse durumun böyle olmadığını, evlerde daha farklı bir zaman ve mekânın usulca ve derinden aktığını henüz bulguladım. Bu bulgu, önümden bir güvercin edasıyla havalanarak, arkadaşımın gamzesine konuyor, yayılan gülücükle dans edermişçesine gamzenin içinde yitiyordu… Kendimi, o yitişin içinde ve gamzenin tam ortasında ev’e dair bilinmeyenleri ararken görüyordum.

 

Şimdi; uzun zaman önce, belki kasvetli ve huzursuz bir gecede – ki yapayalnız olduğum aşikâr – kaleme aldığım bir şiirimin dizeleri kazındı aklımın duvarına:

 

bu gece evimde kimler var!

teker teker geliyorlar,

şiirler ve kitaplar…

yâd edilir eskiler, mevzular uzar;

rakı üstüne rakı dolar bardaklar…

 

Nereden bileceğiz ki! Belki de o günlerden kalma bir hüzün sarmıştı evin dört bir yanını. Yapışmıştı bana, görünmezlik iksirinden bir koza örerek kendine, fark edilmeyen bir yere asılmıştı. Doğup renkleneceği, neşeleneceği, farklılaşacağı günü beklemek üzere… Farkında olmadan alışmış olmalıydık birbirimize… O bana, ben ona geçerek karışmış olmalıydık… Birleşmiş, bütünleşmiş olmalıydık…

 

Aksi halde bütün eşyalar ve duvarlar, renkler ve yer mozaikleri, danteller ve çerçeveler, aynı dilden, aynı musikiden ve hep bir ağızdan nasıl anabilirdi hüznün adını! Nasıl bir ezgiydi ki bu, konukların kulaklarına fısıldanıyor, dillerinden dışarı akabiliyordu! Yetmezmiş gibi eşyalara kendini söyletebiliyordu!

 

Arkadaşım söylediydi: “Neo-klâsik bir evin var…

 

Hüznüm de neo-klâsik bir hüzündü o halde… Antik çağlarından ötesinden, nasıl bir ırmakla taşındı evime, hislerime ve dekorlarıma nasıl ilham kaynağı oldu! Yoksa ilk kitabım ‘Yaş’ın, fazlasıyla antik izler, huylar, adlar, isimler taşıması, henüz tanıştığım neo-klâsik hüznümden miydi? Heyhat! Nasıl işledin kendini dantel dantel şiirlere! Kare kare, pare pare nasıl akabildin kitabın sayfalarına! Ve onca yıl sonra, benle tanışmana şaşırdım, hayran kaldım! Sen nasıl bir ruha ve öze sahipsin ey hüzün, ve ben nasıl sağır, ne denli kör, ne kadar vurdumduymazmışım ki, bir arkadaşımın ağzından tanıttın kendini bana, bunu nasıl becerebildin?

 

Engin Turgut, doruğu sisli tepelerden akan bir ırmak gibi sakin, bazen taşkın gülücüğü ile belirdi şimdi zihnimde ve oradan dilime aktı şu sözleriyle:

 

 Senin dizelerinde durmadan kendini kemiren koyu bir hüzün var sanki. Sadece kendine suskun bir ıstırap yalnızlığı bu. Bu yalnızlığa dokunmamak lâzım.(*)

 

Şimdi söyle bana Engin Turgut; şiirlerin engin deryasından sıyrılıp karaya vuran gülücüklü bir yıldız gibi, saf ve doğruca açıkla: Benden önce görmüş müydün neo-klâsik hüznümü? Gamzeli arkadaşım gibi, sana da fısıldamış mıydı bir şeyler? Bana hep susmuş, susmuş ve susmuş; arkadaşlarıma konuşmuş muydu? Haylidir aradığım yanıtlarıma sesinle can ver, aydınlat kuşkularımı! Yoksa sen, söylediğin gibi, yalnızlığıma dokunmamak için mi bahsetmedin hüzünden hiç, bu yüzden mi sakladın sırrını bunca zaman! Kim bilir, iyi ettin belki de…

 

Evimin bahçesinde bir ben / bana dokunmayın” diye haykırdığım şiirimi kaleme alırken, hüznüm bana seslenmiş olabilir miydi? Kaygılı bir gecenin derin ve soğuk izlerinin besbelli ruhuma taşındığı o zaman diliminde, hangi hislerle yazmıştım bu satırları? Oysa ben, yapayalnız olduğumu sandığım o anlarda, meğer neo-klâsik bir hüzünle iç içe olduğumu asla fark edemedim. Dahası, hiçbir şiirin sonunda anlayamadım hüznü, kavrayıp, dillendiremedim ve kendimin mutat bir mutluluk serüveninde, heyecan ve saflıkla yol alan bir gezgin gibi hissettim…

 

Merak ediyorum şimdi:

 

Bundan sonra da seslenecek mi bana hüzün? Kimin ağzından dile gelecek? Bir cesaret örneği sergileyerek, karşıma dikilip, haykıracak mı bütün varlığını ve gösterecek mi kendisini? Dişi mi, erkek mi? Bir canavar yahut bir ucube mi? Yoksa parıltılardan ve tayflardan ibaret bir aydınlık mı? Çocuk mu, yoksa ak sakallarında yaşamın yakamozlarının dalgalandığı, bilge bir yaşlı adam mı? Elmaların çiçek açtığı ve doruğunda aşka dair bir ezginin yankılanarak yayıldığı bir dağ mı yoksa? Eşya mı? Bir kâğıt, kalem, bir tütsü, halı, çerçeve, bir çalar saat veya elbise dolabı mı?

 

Sen ey hüzün! Yazın son demlerinde, hayli yorgun bir bedenin ruhuna nasıl yanaştın? Seni böyle hızlı ve birdenbire görünür kılan neydi, açıkla bana! Tıpkı bu gece olduğu gibi, her gece fısılda bir şeyler ve tanış benimle.

 

İşte ben ve işte kalabalığım… Şehirler ve ışıklar içimde ne çok bilemezsin, hayır, belki de benden daha iyi bilirsin… İşte ben ve işte içim… Ya iç beni, ya savur! Yeni göklere ve denizlere ne çok ihtiyacım var, bilir misin?..

 

Selçuk Erat

26 Ağustos 2009, İstanbul

 

(*) Toz Yanığı, Arka Kapak, Ağustos 2008.