Kategoriler
Türkiye üzerine

Paylaşılamayan Tunceli ve Çevresi

 

Gerek Türkiye gerek dışarıdan hakkında en fazla yazı yazılan yerlerden birisi Tunceli ve çevresidir. Tunceli ve çevresi ile aynı inanç birliğinde olan başka il ve bölgelerimiz olmasına rağmen oralardan fazla bahsedilmezken Tunceli ve çevresinin sürekli kaşınan bir yara gibi bölgenin kaşınmasının bazı sebepleri olsa gerek. Geçmişten beri sorunlu bir bölge olan yörenin Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içinde bulunan Türk toprağı olması adeta kasıtlı olarak bir tarafa konulup üzerinde oyunlar oynanmaya ve halkı kullanılmaya günümüzde de tam hız devam etmektedir.

 

Paylaşılamayan bir bölge konumunda olan yöre üzerindeki hak iddiaları; en az dört farklı görüşün çarpışmasına sahne olmaktadır. Çarpışan taraflar kendilerince deliller sunmaya çalışarak haklılıklarını öne çıkarma çabasındadırlar. Bütün bu çarpışmaların altında yatan gerçeğin ise siyasi olduğunu bilmeyenimiz yoktur.

 

Bölge hakkındaki yazarçizer takımı neden bir Kırıkkale, bir Mardin, bir Kütahya, bir Sinop değil de bu bölgeyle ilgilenirler sürekli. Bunun nedenleri şöyle sıralayabiliriz. Yörenin tarihi, coğrafi yapısı, bölge halkının inancı, kültürü; zapt edilemez kale görüntüsü çizmesi veya çizdirilmesi vs. Kaleyi zapt eden adeta zaferi kazanacak…

 

Biz, Tunceli ve çevresi Türk’tür demeyeceğiz, Ermeni’dir demeyeceğiz Kürt’tür demeyeceğiz, Zaza’dır demeyeceğiz. Ama inanç bağlamında çoğunluğu Alevi’dir derken, etnik köken olarak ise yöre hakkında araştırmalar yapmış yöre insanı yazarların, aynı inancı paylaşan ve yöreyi tanıma fırsatı bulmuş yazarların, Tunceli ve diğer üniversitelerden bölge ile ilgili yazıları bulunan üniversite elemanlarının ve Ermenistanlı bir etnologun yazılarından faydalanarak yazımızı devam ettireceğiz. Özellikle aynı kökene ve inanca bağlı yöre insanı yazarların görüşlerine ağırlık vereceğiz ki Tunceli yöresi halkını bu insanlardan tanıyalım.

 

‘‘Bu çalışmada genelde Dersim tarihinden bahsedilmiş, özelde ise Dersim/Tunceli yöresine yerleşmiş olan aşiretler, bu aşiretlerin Osmanlı Devleti ile ilişkileri ve sosyo-kültürel yapıları incelenmiştir. Bu tezde aşiretlere ilişkin bilgiler tahrir defterleri, mühimme defterleri, 18.-20. asır arasına tarihlenen arşiv belgeleri ve raporlardan alınmıştır. Ayrıca gerek askeri gerek sivil gerekse yabancı kişilerin anılarından yararlanılmıştır.
Kaynakların ışığında hazırladığımız çalışmadan anlaşıldığı üzere, Dersim yöresi aşiretlerine dair mevcut bilgiler oldukça eksik ve yanlıştır. Bu durum, bölge hakkında yapılan çoğu araştırmanın bilimsel verilere göre değil, siyasal yaklaşımlara dayanılarak yapılmış olmasından kaynaklanmaktadır. Araştırmamızın sonuçlarına göre, Dersim yöresi aşiretlerinin önemli bir kısmı tarihsel ve kültürel açıdan Türkmen kökenlidir. Bölgenin coğrafi şeklinden kaynaklanan sosyo-kültürel yapısı, bu aşiretleri oldukça etkilemiştir. Özellikle dış çevre ve kültürlere kapalı olan bu aşiretler, geleneksel yapılarını korumuşlardır; değişime uğrayan diğer konar-göçerlerle göreceli olarak farklılaşmışlardır. Nitekim 20. asrın başında dahi Dersim aşiretleri içerisindeki gelenek-görenek, sosyal yapı ve kullanılan dilde, eski Türk göçerliği canlı bir şekilde yaşatılmıştır.’’ (1)

 

Ermeni bir etnologun görüşleri ise şöyle: ‘‘Çeşitli yazarların ifadelerine göre, 20. yüzyılın başında, Dersim’de nüfusun yaklaşık üçte biri “Armani” denilen Ermenilerden oluşuyordu ama onlar kendilerine  ‘Hay’ diyorlardı. Ermeni kimliği aşağıdaki harici işaretler ile karakterize edilmekteydi: Hıristiyanlık, Ermeni dili, Ermeni isimleri, bazı popüler ayinler ile  giyim ve mutfak konusundaki bazı farklılıklar: Geleneksel olarak Ermeniler daha kültürlüydü, çoğu yanında bir dini okul bulunan bir kiliseye sahip köylerdeydiler ve Konstantinopolis Ermeni Patrikhanesi ile  Erzincan ve Harput piskoposluklar ile bağları vardı…19. yüzyılda, çeşitli nedenlerle, Ermenilerin bir kısmı Dersim’den göç etti ve diğer bir kısmı da alevi oldular, böylece Ermenilerin sayısı giderek azaldı. Kürtleşme ve Sünnileşme aşamasında olan Ermeniler de vardı… 17. yüzyılda başlamış ve 19. yüzyılda öyle bir dereceye ulaşmıştır ki Ermenileri Alevilerden sadece dıştan değil aynı zamanda karşılıklı yaşam tarzları birbirine çok benzediği ölçüde sosyo-kültürel planda da ayırt etmek bir hayli zordu… Ermeni yazarların Dersim hakkındaki gözlemleri ve notları, Dersim Alevilerinin en azından bir kısmının Ermenilerin Alevileşmesinin belleklerinde koruduklarını göstermektedir.’’(2)

 

Bölge hakkında araştırmalar yapan ve hakkında yazı yazan yazarçizeri yukarıda belirttiğim gibi dört gruba ayırırsak bir görüşe göre tarihi akış içerisinde sayısal olarak azalmış bile olsa Tunceli halkının bir kısmını Alevileşmiş veya az da olsa Sünnileşmiş Ermeni sayanlar var. Ki görüş savunucusuna ait.

 

Bir görüşe göre ise sadece Kürt, bir görüşe göre sadece Zaza, bir görüşe göre ise ağırlıklı olarak Türk sayılması gerekir. Bu arada yörenin Alevi inanç ve kültür kimliğini de hesaba katmak gerekiyor ki: Tokatlı ve yöre hakkında araştırmalar yapan Rıza Zelyut şöyle demektedir:

 

‘‘Dersim’in nüfusuyla ilgili ilk ciddi bilgi; ‘Asya Türkiye’si Muharriri’ diye bilinen Vitali Genet’in 1885 yılında verdiği rakamdır. Buna göre Dersim sancağında 15.460 Müslüman, 27.830 Kızılbaş, 12.000 Kürt, 8.170 Ermeni yaşamaktadır. Buradaki 63 bin nüfusun içindeki Müslüman nüfus, Sünni Türkleri göstermektedir. Genet’in; Kürtleri ayrı göstererek Kızılbaş saymaması üzerinde önemle durulacak bir konudur. Dersim’de 19. yüzyılın sonlarında; Kürtlerle Aleviler ayrı ayrı varlıklar olarak görülmektedirler. Bu durum bile Dersim’deki Kızılbaş nüfusun Kürt olmadığını anlamak için yeterlidir.

 

Devletin, Dersim nüfusuyla ilgili resmî tespitini 1935 yılında Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya TBMM’de dile getirmiştir. 25.12.1935 tarihli oturumda konuşan İçişleri Bakanı Kaya; ‘Dersim (…) sakinleri 65–70 bin nüfustan ibarettir. Aslen Türk unsuruna mensup bir kitledir.’ diyerek önemli bir gerçeği vurgulamıştır…

 

‘EKRAD’ TERİMİMİNİN SOSYOLOJİK TANIMI Şeyh Hasanlı ve Dersimli aşiret grupları anlatılırken; Osmanlı belgelerinde ‘Ekrad’ terimi geçmektedir. Bu kelime; bu aşiretlerin ‘Kürtler’ olarak nitelendiğini göstermektedir. Hâlbuki; Tunceli bölgesinin tarihi ve kültürü Kürtlerinkinden farklı; özellikle bulunduğu nokta; Kürtlerin yaşadığı alanın dışındadır. Kürtlere çok yakınlık gösteren, hatta 1915’te yazdığı Kürtler isimli makalede; Kürtleri açıkça kışkırtan Rus diplomat Minorski, sonradan yazdığı Kürtlerle ilgili ayrıntılı makalede; Dersim bölgesinde bulunan Zazaları; kesinlikle Kürtlerden ayrı göstermekte ve İran kökenli saymaktadır.

 

‘20. asırda Kürtler arasında bu kavme mensup olmayan bir İrani unsurun (Guran-Zaza zümresi) mevcudiyeti ortaya çıkarılmıştır. Şu saptama da aynı gerçeği başka biçimde tekrar etmektedir: ‘Bugün Kürtlerin büyük ekseriyeti Şafii’dir. (…) Bununla beraber az veya çok Şii vasfı gösteren müfritlik, daha ziyade Kürdistan’ın gerçek Kürt olmayan İran kabileleri arasında taraftar bulmaktadır. Görüldüğü üzere; Minorski; Tunceli bölgesindeki Zazaları Kürt saymamaktadır.

 

Doğu Anadolu aşiretleri ile ilgili olarak görülen belgelerde; Ekrad sözcüğü, etnik bir terim olarak Kürtleri ifade ettiği gibi; sosyal bir terim olarak göçebe yaşayan bölge aşiretlerini de anlatır. Osmanlılar da ekrad tanımlamasını konar-göçer aşiretler için kullanmışlardır. Yavuz Selim zamanında tutulmaya başlanan tahrir defterlerinde ekrad tabiri, Türk olduğu kesin olan birçok konar-göçer Türk aşireti için kullanılmıştır. Sadece birkaç örnek olmak üzere, konar-göçer Kılıçlı, Döger, Avşar, İğirmidörtlü aşiretleri sayılabilir… Mesela Bozuluş Türkmenlerinden İzzeddünlü Cemaati deniliyor; zira başında İzzettin Bey var. İzzettinli cemaatinin bir bölümü Kilis yöresinde yaşıyor. Orada Türkmen taifesinden gösterilirken, Osmanlı Devleti tarafından ok yapmakla görevlendirilince dağlık alanlara gitmek zorunda kalıyorlar. Çünkü oku ancak dağlık alanlardaki ağaçlardan yapabilirler. Onlar dağlık alanlara çıkınca, kendilerine ‘Ekrad-ı Okçu İzzeddinlü ‘ denmeye başlıyor. Bu sadece çok açık seçik örneklerden birisidir ama buna benzer pek çok örnek bulunmaktadır… Mesela bu bölgelerde ‘Ekrad-ı Türkmenan’ ibaresi de çok sık olarak kayıtlarda geçmektedir. Ne demektir: Türkmenlerin Kürtleri… Burada yine yukarıdaki örnekle aynı anlamda, Türkmenlerin dağda yaşayan grupları anlatılmaya çalışılıyor…

 

Araştırmalarım, beni, Kurmancı denen ve Kürtler olarak tanınan insanlar arasında kalmaya götürdü. Töreleri; Orta Asya’ya kadar uzanan Türk töreleri idi. Ölümle ilgili adetler; yeni doğanları ve yeni lohusaları basan insan yiyici cin (demone), Al inanışı; şubat ayında, gerçekte, Türklerin 12 Hayvanlı Takvimleri’ne göre eski ‘yeni yıl bayramları’ olan Hızır Bayramı’nın kutlanması, vb… 16. yüzyıl arşiv kayıtlarını inceleyen Osman Türkay’ın saptağı oymak, aşiret ve cemaatler içinde; ‘Türkmen Ekradı Yörükan taifesinden’ veya ‘konar-göçer Türkmen Ekradı taifesinden’ gibi oymak veya aşiretlere işaret ediliyor. Yukarıda geçen ‘Türkmen Kürtleri Yörükleri’ veya ‘Türkmen Kürtleri’ terimleri; etnik anlamda düşünüldüğünde çok saçma gelir. Çünkü ‘Türk Kürtlerinin Yörük kolu’ gibi bir anlam ortaya çıkar ki tarihte hem Türk olup hem de Kürt olan Yörük olmamıştır; bir kişinin tek kökeni olacağından böyle bir durum olamaz da. Bu yüzden; buradaki anlam; sosyal niteliklidir.’’(3)

 

Siyasi Kürtçülüğün dayanağı olan ve Arapça ‘ekrad’ sözcüğünün Kürt sözcüğünün

çoğulu anlamına geliyor olması ile Osmanlı metinlerinde geçen ‘ekrad’ sözü ile Kürt toplumunun kastedildiğinin anlaşılmasıdır.

 

Oysaki Türkmen ve Yörük topluluklarının birçoğu konar-göçer bir hayat sürmesinden ve dağlık bölgelerde yaşamasından ya da yaşamaya mecbur edilmesinden ötürü aynı adlandırmadan nasibini almıştır.

 

Özellikle Akkoyunlu-Osmanlı, Osmanlı-Safevi, Moğol-Harzemşah arası mücadeleler sonucu coğrafi konumundan dolayı kolay kolay ele geçirilemeyen Doğu ve Güneydoğu ile beraber Tunceli çevresine sığınan Türkmen aşiretleri de bu adlandırmadan nasiplenmişlerdir.

 

Hâlbuki Tunceli henüz bir eyalet veya sancak değilken bölgesinin merkezi konumunda olan Çemişgezek’in 12. yüzyılda Türk hükümdarlar tarafından yönetildiği Şerefneme’de belirtilmektedir.

 

Rıza Zelyut: ‘‘İlginçtir, dönemin Arap kaynaklarında Kürt kelimesi, bugün kökenleri kesin olarak bilinen değişik etnik gruplar için de kullanılmıştır. Örneğin Horasan’daki Halaçlar dâhil buradaki birçok Türk oymağını, göçebe oluşlarından hareketle Arap kaynakları tarafından ‘Ekrad-Kürtler’ olarak adlandırılmışlardır. İstahri de Halaçları, göçebeliklerine bakarak Kürt olarak tanıtmıştır’’(4) dedikten sonra:

 

‘‘Şeyh Hasanlı ve Dersimli aşiretlerinin etnik kimliğini Kürt göstermek gerçekçi değildir. Osmanlı belgelerinde de Kürdistan’ın bugünkü Güneydoğu ile ilgili olarak kullanılmadığı bilinmektedir. Kanuni Sultan Süleyman’ın 1526 yılında Fransa Kralı 1. François’ya yazdığı mektuptan da anlaşılıyor ki Diyarbakır ile Kürdistan denilen bölgenin ilgisi yoktur: ‘Ben ki… Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rum’un ve Vilayet-i Dulkadiriyye’nin ve Diyarbekir’in ve Kürdistan’ın ve Azerbaycan’ın ve Acem’in ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin… nice diyarların sultanı ve padişahı Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım’ Mektuptaki diziliş önemli bir gerçeği gösteriyor: Adana-Diyarbakır-Kürdistan-Azerbaycan… Bu dizilişteki Kürdistan da Doğu Anadolu’da, Azerbaycan’ın güneyini işaret etmektedir. 1473’te Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mehmet, Akkoyunlu hakanı Uzun Hasan’ı yenince; dağılan askerlerden Kızılbaş olanlar da Ovacık-Pülümür hattından Dersim bölgesine sığındılar. Akkoyunlu Devleti’nden sonra İran tarafına egemen olan Kızılbaş Türkmenlerin Safevi devleti de Kızılbaş Türkmenleri öne çıkartan tutum içine girdi. Bu süreçte; Kızılbaş boyların bölgede hâkim duruma getirilmesi politikası temel alınmıştı.’’(5)

 

Osmanlı’da mülk Allah’ındır, padişah koyulan kanunlar çerçevesinde defterdarlar aracılığı ile mülkü yönetir. Mülk kira sistemi ile işletilir. Devlet giderlerini karşılayamaz ise arazi satışı yapabilir. Fakat burada dikkat çekici bir durum var ki Yavuz Sultan Selim yayımladığı ferman ile 33 Kürt beyine derebeylik hakkı vererek bulundukları köyün şehrin işgal ettikleri toprağın babadan oğla geçmesine olanak sağlamış oluyordu. Bunun bazı sebepleri olmalı idi.

 

‘‘Çaldıran Savaşı’ndan önce Doğu Anadolu’nun büyük bölümü hatta Dersim bölgesinin en büyük kalesi Kemah yine Safevilere bağlı Alevilerin merkezi durumundaydı. Bu süreçte; Dersim bölgesi Alevi kimlikli Türkmenler tarafından yönetiliyordu. Konu ile ilgili ayrıntılı bilgiler, Şerefname’de yer almaktadır. Yavuz Sultan Selim; içeride kalan en önemli Kızılbaş merkezi Kemah’ı ele geçirmek için Bıyıklı Mehmet Paşa’yı görevlendirdi, içinde Kürtlerin de bulunduğu Osmanlı ordusu ancak 1515’te burasını zapt etti. Böylece; bölgedeki Kızılbaş güçleri Dersim dağlarına doğru çekildiler; bunların boşalttığı aşağı kesimlere de Kürt aşiretlerinden gelenler oldu… Bu işbirliği sonucunda Osmanlı sınırları içinde kalan Kızılbaş Türkler; kırım, baskı ve bunun peşinden de eritilme sürecini yaşadılar. Böylece, devletin düşman saydığı ve Kürt beylerinin insafına terk ettiği Kızılbaş boylar; Kürt egemenlerine yanaşacak ve oralarda yaşayacak yollar aradılar. Kendilerini anlatmak ve karşıdakileri anlayabilmek için Kürtçeyi öğrenip anadilleri Türkçe yerine onu geçirdiler.

 

Bilimsel olarak da tespit edilmiştir ki böyle bir ortam içinde boyların anadillerini 60 yıl içinde yitirmeleri ve egemen dili kullanmaları olabilmektedir. Tarih içinde Türk oldukları belli olan Türk boylarından bazılarının bugün Kürtçe konuşuyor olmasının sebebi de işte budur.’’(6)

 

Ermenilere karşı kurulan Hamidiye Alaylarının Şafi Kürtlerden ve Zazalardan kurulmuş olması ve alay mensuplarının sayısının neredeyse 100 bini bulması, Alevi- Şii inançtaki aşiretlerin bu alaylara alınmaması; alayların kuruluş amaçlarının dışına çıkarak çapulculuk ve katliamlar yapması devletin Ermeniler iyi gözle bakmadığı Alevi aşiretlerini de etkilemiştir.

 

Uygulanan kırım, zulüm ve baskılar neticesinde günlük konuşma dili olarak Türkmenlerin Kürtçe ya da Zazaca konuşmaları ibadetlerini ise Türkçe yapmaları bundandır. Konu ile ilgili Mehmet Şerif Fırat’ın Doğu İlleri ve Varto Tarihi adlı eserinde geniş bilgiler mevcuttur.

 

Bu konuda yine Rıza Zelyut şöyle demektedir: ‘‘Bir not olarak ekleyelim ki; devlet raporlarında; 1930’larda; Dersim’de 60–70 yaşlarındakilerle Türkçe anlaşıldığını ama bunların çocuklarının tamamen Kürtçe konuştuğu dile getiriliyor. Kürtleşmenin o sıralar nasıl hızlanmış bulunduğunu bu örnek de göstermektedir. Böylece, günlük dili Türkçenin yanı sıra Kürtçe veya Zazaca olan ama kültürü, yaşam biçimi, inancı tamamen Türk olarak kalan bir hayat tarzı ortaya çıkmıştır. Dersim bölgesinin damarlarına girince bu Türk kimliğini çok parlak biçimde bulmaktayız. Kürtleşen Bazı Türk Boyları Osmanlı Devleti’nin Kürt aşiretlerini kullanarak yürüttüğü Türk düşmanlığı sonucunda Doğu Anadolu’daki Kızılbaş Türk boyları yer yer Kürtleşmiştir. Doğu Anadolu’da kimliğini değiştiren boylardan bazıları şunlardır: Halaç, Ağaçeri, Mukri, Bayat, Avşar, Beğdilli, Eyva (Yıva) Günümüzde; Doğu Anadolu’da yaşayıp kendisini Kürt sanan Avşarlar var. Afşarlar Türkiye’nin doğusuna, güneyine, batısına kadar saçılmışlardır. Dersim de anadilini değiştiren Oğuz ve Kıpçak boylarının yaşadığı bölgelerden birisidir…

 

Öncelikle belirtelim ki bölgede konuşulan üç ayrı dil vardır. Bunlardan birisi Türkçe olup oldukça yaygındır. İkincisi Kürtçedir ki bu Kurmanci diye bilinir. Üçüncü dil ise Zazacadır. Ayrıca; Tunceli bölgesi, Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın dışındadır. Tarihte sınırları pek de belli olmayan Kürdistan coğrafyası; Türkiye’nin İran sınırından ötelere denk düşmektedir. En önemlisi de Tunceli kültürü ile Kürt kültürünün bir ilişkisi bulunmamaktadır. Bu gerçeği Kürtler ile ilgili araştırma yapan herkes görmüş ve yazmıştır.

 

Tunceli ile ilgili kültür öğelerinden bazılarının izlenmesi bile; bölgenin Türk kimliğini yansıtan bir coğrafya olduğunu ortaya koyacaktır… Dersim’de bulunan eski mezarlar; o bölgenin millî kimliğini gösterirler. Dersim bölgesi ile buranın batıdaki uzantısı Koçgiri alanlarında, mezar taşlarının koç biçiminde ya da koçbaşı biçiminde dikildiği görülüyor. Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türklerinin İran’da ve Doğu Anadolu’da yerleştiklerini; devletler kurduklarını; bunların koyun-koç sembollerini mezar taşlarına işlediklerini biliyoruz. Koç biçimli veya koçbaşı biçimli sembollerin Türkler tarafından kullanılması binlerce yıl eskiye gitmektedir. Hun Türklerinde koç, en makbul kurban sayılıyordu… Altaylar-da VIII. ve X. yüzyıllara ait bir mezarda erkeğin yanında at, kadının yanında da koç bulunmuştur. Değişik Türk halkları koç-başını çeşitli eşyalarına süs olarak işlemişlerdir. Kırgız, Oğuzlar, Avar, Karakalpak, Çuvaş, Bulgar Türk halkları gibi… Altaylardan Anadolu’ya uzanan geniş Türk coğrafyasındaki bu geleneği dağlık Tunceli ve Bingöl bölgelerinde de aynen aynen görmekteyiz… Tunceli bölgesinde çok daha eski dönemi temsil ettiğini tespit etmiş bulunuyoruz. Çünkü bu koç biçimli mezar taşlarının üstüne aynı zamanda güneş piktog-ramları da işlenmiştir. Bu sembol; Gök Tanrı inancının açıkça işaretidir… Anadolu’da koç heykelli mezar taşları Zazalardan önce Kıpçak (Kuman) Türkleri ile bölgede görülmeye başlanmıştır. Özellikle Karadeniz Bölgesi’nin Kıpçaklar tarafından yurt tutulduğunu ve burada birçok koç heykelli mezar taşı bıraktığını biliyoruz…

 

Milattan öncesinden başlayarak Dersim coğrafyasına ulaşan değişik Türk halkları olmuştur. Bunların önemlileri şunlardır: İskitler: MÖ 7. yy’da devletleşen İskitler; MÖ 5. ve 4. yüzyıllarda Kafkaslar üzerinden aşarak Orta Anadolu’ya kadar uzanmışlardır. Hunlar (Ağaçeri kolu): MS 396’dan başlayarak değişik tarihlerde Doğu Anadolu’yu hatta Suriye’yi bile istila etmişlerdir. Ağaçeriler Bizans’la anlaşmalı olarak buralardan başlayarak Toroslara kadar yerleşmişlerdir. Sabırlar: 516’da Kafkaslar üzerinden bu bölgelere ve Orta Anadolu’ya kadar uzanmışlardır. Hazarlar (Batı Gök Türkleri): 7. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Hazar Türkleri Kafkasya üzerinden güneye inmişler ve bölgede etkili olmuşlardır. Kıpçaklar (Kumanlar): 10. yy Bizans askeri olarak Doğu Anadolu’da yer aldılar. Bunlar daha sonra da bu bölgelere indiler ve Karadeniz hattına yerleştiler. Beyaz tenli, yeşil gözlü, sarı veya kumral Türkler, işte bu Kıpçakların torunlarıdır…’’(7)

 

Rıza Zelyut’un işaret ettiği Tunceli yöresi MÖ den beri Türk boylarının zaman zaman uğrak yeri olması Türklerin ilk yerleşenlerinin Zazalardan önce buralarda yerleşmiş olabileceklerini düşündürmektedir.

 

Tunceli ve çevresinin kimliğini siyasi emellerine alet etmeyenlerin araştırıp yazdıklarından yararlanırsak daha doğru bir yargıya varmak mümkün olur ancak.

 

Tunceli Üniversitesi 2. Uluslar arası Tunceli Sempozyumu Kitabından da kısa iki alıntı yaparak yazımıza devam edelim. ‘‘Dersim, tarihi boyunca hep Anadolu’dan farklı bir tarihsel serüven yaşamıştır. Dersim bölgesinin sosyal, dini ve etnik olarak Kürt tarihiyle organik bağı tespit edilememiştir.’’(8)

 

‘‘Cumhuriyetin ilk resmi nüfus sayımı toplam nüfus 76290 kişi. Bu dönemde bölgede en fazla konuşulan dil Kürtçe olarak görülmektedir. Oysa bu bölgede Zazalar çoğunluktadır. Bundan dolayı Zazaca daha yaygındır. Dönemin nüfus sayım memurları Zazacayı Kürtçe olarak görmüş olabilir. Bölgede Kürtçe ve Zazaca (Kürtçe başlığı altında) en fazla konuşulan anadildir. İkinci sırada Türkçe yer almaktadır… Bu duruma göre nüfusun % 69,5’i Kürtçe ve Zazaca, % 29,8’i Türkçe, % 0.74’ü Ermenice konuşmaktadır…’’(9) Burada dikkat edilmesi gereken bir durum var ki yıl 1927’dir. Tarihi akış içerisinde Kürtçe veya Zazaca konuşmak zorunda kalıp anadil olarak bunlardan birisini nüfus sayımında söylemiş olsun. Böyle bir durumun olduğunu varsayarsak Türk kökenlilerin yüzdesinin daha fazla olması gerekir.

 

Tunceli halkının büyük çoğunluğunun Alevi inancı ve kültüründe olması dolayısıyla daha çok Alevi aydınlarının sözüne itibar edilmesi gerektiğini düşünmekteyim. Çünkü içinde bulundukları topluluğu en iyi kendileri bilirler ve anlatırlar. Alevilik inancında olanları ayrı bir millet olarak görmeye ve göstermeye çalışanların dahi olduğu şu dönemde konu üzerinde değerli araştırmaları bulunan bilim adamlarının düşünceleri ise ayrı bir önem taşımaktadır.

 

Bu konuda değerli bir akademisyen ve araştırmacı yazar olan Ali Tayyar Önder şöyle diyor: ‘‘Aleviler Türk’le Sünni’yi özdeşleştirmişler, Türklüğü sahiplenmemişlerdir. Zazaca Tırk’ın ‘Sünni’ anlamı taşıması bundandır. Aleviliği, ‘evrensel’ bir oluşum gibi takdim etme kompleksine sahip birçok Alevi araştırmacı (nedeni çok) Aleviliği, Şamanizm, Zerdüştlük, Manihaizm, Hıristiyanlık vb. pek çok etmenin bir paydası olarak tanımlamak gayretkeşliğiyle, 72 millet felsefesi, etnik kimliği horlayan bir ‘insanlık’ kimliği uydurmuşlardır. Oysa Alevilik inanç olarak değil, töre, gelenek, usul, yaşam tarzı olarak Şamandır.

 

Dersim milletvekili Hasan Hayri Bey’in 1921’de TBMM’de… Yavuz Sultan Selim zamanında Harzemli Alevi Türklerin can güvenlikleri nedeni ile Dersim dağlarına çekilmek zorunda kaldıklarını ve bu tecrit neticesinde kendilerini gizlemek için Kürtçe öğrendiklerini, süreç içinde Türkçeden uzaklaşarak Kürtleştiklerini belirtmesi çok anlamlıdır…’’(10)

 

Alevi toplumunun yakından tanıdığı bir diğer araştırmacı yazar ise: ‘‘Bizim yaşlılar, özellikle Zazaca ya da Kurmançca konuşan Alevi yaşlıları kendi etnik kimliklerini ifade ederlerken, Zazaca konuşmamıza rağmen ya da Kurmançca konuşmamıza rağmen biz Türk’üz dediklerinde onlara çoğu kesim gülüp geçiyordu. Biz de gençliğimizde öyle davranıyorduk. Asimile olmuşlar, ya da Kemalizm etkilemiş diyorduk. Hâlbuki durumun bunun tam tersi olduğunu Kürt tarihini Türk tarihini inceleyince anladık.’’(11)

 

Tunceli ve çevresini çok iyi tanıyan ve Alevilik üzerine çok sayıda esere imza atan Erzincan doğumlu Cemal Şener bu konuda ne diyor acaba. Cemal Şener bölge üzerinden Zazaca konuşanları incelerken inanç bağlamında ikiye ayırmak gerektiğini belirterek söyle diyor: ‘‘1) Alevi olup Zazaca konuşanlar 2) Sünni İslam’ı benimseyen Zazalar. Bu grubu da kendi içinde 2’ye ayırmak gerekiyor: a) Hanefi Zazalar b)Şafii Zazalar. Zazalar arasındaki görünüşte basit gözüken bu İslam içindeki dinsel farktan kaynaklanan ayrım ayırt edici bir öneme sahiptir. Bir araştırmacının dediği gibi; ‘Alevi ve Şafii’ Zazalar taban tabana zıt iki toplumsal yapıyı gösteriyorlar.’ Bu taban tabana zıt denen tespit o denli isabetli görünüyor ki Alevi Zazaları Deylem’den 1100–1200 yıllarında Anadolu (Dersim)ya getiren tarihten beri Alevi Zazalar ile Sünni (Şafii) Zazalar birbirine hiç dost olmamışlardır. Bin yıllık bir toplumsal tepki vardır. Bu iki yapı nasıl aynı milliyetin parçaları olabilirler. Zazalar Türkiye’den başka yerde yoktur. Kürt’e, Türk’e, Ermeni’ye, Süryani’ye, Yezidi’ye yakın coğrafya olan İran, Irak, Suriye v.s. de görmek olası iken Zazalar bu yakın coğrafyalarda yoktur. Alevi Zazalar ile Sünni (Şafii) Zazalardaki sosyolojik farklılık ister istemez Alevilerin Zazaca’yı sonradan öğrenen ve hatta Zazalaşan Türkmen Aleviler olduğu tezini güçlendiriyor. Tarihte Alevi Zazalar ile Şafii Zazaların ortak bir toplumsal tepkisi, ortak tavrı v.s. olmamıştır. Toplumsal zıtlık bu iki toplumsal grup arasında hep var olmuştur.’’(12)

 

Gerek Tunceli yöresi gerek diğer yöreler olsun Zazaca konuşan Aleviler ile Zazaca konuşan Şafilerin yaşadıkları yerler genelde farklı coğrafyalardır. Aynı coğrafyanın paylaşıldığı yerlerde bile ailevi, kültürel ve sosyal ilişkiler bakımından birliktelikleri bulunmamaktadır.

 

‘‘Alevi Zazalar; Tunceli’de-Ovacık, Hozat, Nazmiye, Mazgirt, Pülümür yerleşmelerinin hemen tümü Zazaca konuşan nüfustur. Mazgirt, Pertek, Bingöl-Kığı, Karlıova gibi yerleşmelerde Kürtçe konuşan Alevilerle ortak yaşıyorlar. Bu bölgeler dışında Erzincan’da-Çayırlı, Tercan, Kemah, Refahiye ilçeleri ve Merkez ilçe köylerinde nüfusun yaklaşık %20’si kadar Zazaca konuşan Alevi nüfus bulunuyor. Sivas’ın ise, İmranlı, Zara, Divriği ve Kangal’ın bazı köylerinde Zazaca bilen Aleviler var. Ayrıca; Erzurum Hınıs ve Muş-Varto’da Zazaca bilen Aleviler yaşıyor. Zaza Alevi denilen toplumsal kesimin oturduğu klasik coğrafya burasıdır. Sünni Zazalar ise; çoğunluğu Bingöl’de Genç, Solhan, olmak üzere Elazığ-Karakoçan, Palu, Muş-Varto’da, Diyarbakır-Kulp, Lice, Çermik, Çüngüş, Adıyaman, Urfa-Karacadağ, Siverek ve Bitlis-Mutki, Tatvan, Batman-Sason sayılabilir.

 

Bugün Zazalar tarafından yapılan tahmine göre; 1,5 milyon ile 2,5 milyon arasında Zazaca bilen nüfusun olduğu ifade ediliyor. Bunun ise %60’ı,Sünni-Şafii Zazalardan %40 civarı ise Zazaca bilen Alevilerden oluştuğu tahmin ediliyor. Alevi Zazaların kendi içinde ve diğer Aleviler ile Şafii Zazaların da kendi içinde ve diğer Kürtlerle evlendiği görülüyor. Alevi Zaza, Şafii Zaza evliliği mümkün olmayan bir olgu gibidir. Ortak payda oluşumunda dinsel ayrım tayin edicidir. Küçük bir siyasallaşmış Zaza aydınlar dışında Zazalık ortak payda değildir. Alevi Zazaları bir araya getiren ortak bileşken Alevi olmalarıdır. Şafii Zazaları da bir araya getiren ortak yapışkan Şafii inancıdır. Zazalık her iki kesim için ortak payda olmamıştır. Alevi Zazalar, Türk Alevileri, Şafii Zazalardan kendilerine daha yakın buluyorlar. Hatta Alevi Zazalar, Türk Sünnileri bile Şafii Zazalardan kendilerine daha yakın buluyorlar.’’(13)

 

Alevi Türkler ile Sünni Türkler arasında evliliklerin olmadığı vakası Zazaca konuşan Alevi ve Sünniler arasında da görülen bir durum. Geçmişte yaşadıklarını iddia ettikleri olumsuzluklara (Alevilerin yaşadıklarını tarih gösteriyor) rağmen Cemal Şener’in yazısında dikkat çekici bir durum var ki düşünmeye değer. O da: Siyasallaşmış bazı aydınlar hariç Zazalığın bir yakınlaştırma rolü oynamadığı, inancın ön planda olduğudur.

 

Türkiye’nin etnik dokusu ve tarihi kökleri ile ilgili araştırmalar yaparak çok değerli eserlere imza atan bölge insanı Erzincan doğumlu Ali Rıza Özdemir ‘Kayıp Türkler’ adlı eseri ile ilgili ‘2023 Dergisi’ ile yaptığı bir röportajda:

 

‘‘Kitabınızın yaşadığımız terör sürecine bir panzehir olabileceğini düşünüyor musunuz?’’ (14) Sorusuna şöyle cevap veriyor:

 

‘‘Elbette faydası olur ama bütünüyle panzehir olmasını beklemiyorum. Bunun birçok nedeni var. Öncelikle terörizmle mücadele çok boyutlu bir uğraş. Birçok alanda ortak hareket etmeyi gerektiren girift bir mesele… Diğer taraftan dünyanın her yerinde olduğu gibi, ülkemizde de terör, her şeyden önce bir ekonomi. Terörden beslenen, bundan rant elde eden, güç kazanan geniş bir kitle var. Bu kitlenin önemli kısmı da, ne yazık ki, Kürtleşen Türkmen aşiretlerine mensup bulunuyor. Bunların bir kısmı Türkmen olduklarını zaten biliyorlar; ancak rantları kesilir, güçlerini kaybederler endişesiyle, Kürtçülük yapmaya devam ediyorlar. Üstelik bunlardan bir kısmı en öndeler.’’ (15) Şeklinde yanıt vererek acı bir gerçeğin altını çizmektedir.

 

Kimler var sorusuna ise:‘‘Geniş bir liste var. Ben açık kaynaklardan elliyi aşkın kişi tespit ettim. Hatta bununla ilgili bir çalışma yapılabilir ve bence yapılmalı da. Çünkü bundan kitap çıkar. Kimler var? Mesela Seyit Rıza var. Alişer var. Biri Dersim, diğeri Koçgiri isyanının elebaşları. Yakın zamanda bir faili meçhulle öldürülen Musa Anter var. Kemal Burkay var. Bunlar bir kenara PKK yöneticilerinden Mustafa Karasu, Duran Kalkan, Kemal Pir var. Üstelik hepsi Türk kökenli; Kürtleşme de yok geçmişlerinde. Kürtçülüğün ideologlarından İsmail Beşikçi var mesela. Bugünlerde Abdullah Öcalan’ı yeterince sağlam durmamakla eleştiriyor. Sonra ‘Ben de Türk’üm, Allah başka bir keder vermesin’ diyerek güya espri yapan Sırrı Süreyya Önder var. Yani var oğlu var. Tirkan aşiretinden bir dostum, ‘Kürdistan’ı kuracaksa Türkmenler kuracak’ demişti. Durumu en iyi özetleyen cümle bu galiba…’’ (16) Diyerek durumun vahametini göstermeye çalışmış.

 

Ne Osmanlı döneminde ne de içinde bulunduğumuz zaman diliminde Türklüğün insanlara maddi olarak bir şey vermemesi, aksine Kürtlere kazanımlar sağlaması ise durumun bir başka boyutuna ışık tutuyor olsa gerek.

 

Ali Rıza Özdemir’in ‘Kayıp Türkler’ adlı eserinde 200 civarında aşireti incelediğini görüyoruz. Bu aşiretleri incelerken ise olumsuz itirazlara yer bırakmamak için titiz davrandığını ve özellikle belgelere dayalı araştırmaların neticesi olduğunu anlıyoruz.

 

Konumuz Tunceli ve çevresi olduğundan, sadece bu bölge ile ilgili dilini kaybeden ve Türkmen asıllı olduğu belirtilen bazı aşiretlerinden örnekler verelim:

 

‘‘Abbasan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Abdalan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Alan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Baba Mansurlar Kızılbaştırlar. Balabanlı Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Balçik (Baluşağı) Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Balikan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Bamiran Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Batan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Çarekli (Çarekan) Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Dersimli Aşiretler Konfederasyonu Zazaca konuşur Alevidirler. Gülabioğulları Zazaca konuşur ve Alevidir. Hasenan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Hayradaran Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Hormekli Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. İzolu Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Kalan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Karabalı Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Karşan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Kemanlı Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Koçan (Koçuşağı) Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Kudan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Kureyşan Zazaca Konuşur ve Kızılbaştır. Laçin Uşağı Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Lolan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Maksut Uşağı Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Mestanlı Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Milli Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Parçikanlı Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Pirsultanlı Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Sarı Saltıklar Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Sisan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Şavelan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Şeyh Hasanlılar Aşiretler Konfederasyonu Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Şeyh Mahmutlu Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Zengan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir.’’(17)

 

Yukarı da isimleri zikredilen aşiretlerden bölge dışında yaşayan kollarına da işaret edilmiştir. İşaret edilen bu kolların bazılarının farklı mezheplerde oldukları ve faklı dil konuştukları görülmektedir.

 

Yine aynı yazar Tunceli için söyle bir tanımlamada bulunmuş: ‘‘Dersim’in Türk tarihinde özel yeri vardır. Birincisi, coğrafî bakımdan koca Osmanlı’nın bile tam olarak nüfuz edemediği korunaklı bir kale gibidir. İkincisi, Zazacayı sonradan öğrenen birçok Türkmen aşireti, Gök Tanrı inancının kültürel kodlarını yakın tarihimize kadar taşımıştır.’’ (18)

 

Biz bu yazı dizimizde okuduklarımızdan özet aktarımlar yapmış durumdayız. Kişioğlu ne olduğuna ve nerede olması gerektiğine kendisi karar verecektir.

 

Mensubu olduğu aşiretin Kürtçe konuştuğunu ve kendisinin de Türkçeyi okul döneminde öğrendiğini belirten Karacadağ Türkmen Derneği başkanı Nusret Kaya’nın: ‘‘Biz konuştuğumuz dilin değil yaşadığımız kültürün insanıyız’’ derken etnik kökenlerinin Türk olduğuna vurgu yapmaktadır. Hangi aşiretin Türk, hangi aşiretin Kürt, hangi aşiretin Zaza olduğunu çözecek olanlar tarafsız olarak düşünebilen tarih bilimcileridir. Türk oldukları bilinip ibadetlerini Sünni Türkler gibi Arapça yapanları bir tarafa koyarak, konuştuğu dile bakılmaksızın en azından ibadetlerini Türkçe yapanların Türk kökenli oldukları inancındayım.

 

Nusret Kaya gibi benliğini bulanları kutlarken, Türk kökenli olup da bilmeden de olsa PKK terör örgütüne destek verenleri ya da Türkiye Cumhuriyeti devletine bayrak açan ve yararlandığımız kaynaklarda Türkmen oldukları belirtilen Seyit Rıza ve ‘Ceddimiz Şeyh Hasan şahı Horasan, Himmeti bizlere olmuş saye ban, İkilik perdesini atalım hemen, Birlik makamıdır zamanı Dersim’ diyen Alişer gibileri de hoş görmemiz mümkün değildir.

 

(1) Kibar Taş: Tunceli (Dersim) Çevresindeki Aşiretler ve Sosyo-kültürel Yapıları. Yüksek Lisans Tezi.

(2) Hranouch Kharatian Etnolog: Dersim’de Kimlik Araştırması İkinci Bölüm: Dersim’in Alevi Olmuş Ermenileri

(3), (4), (5), (6), (7) Rıza Zelyut: Dersim İsyanları ve Seyit Rıza Gerçeği.

(8) Yrd. Doç. Dr. Bekir Biçer: 2. Uluslararası Tunceli Sempozyumu Bildiriler Kitabı.

(9) Savaş Sertel: 2.Uluslararası Tunceli Sempozyumu Bildiriler Kitabı.

(10) Ali Tayyar Önder: Cemal Şener’in Alevilerin Etnik Kimliği Aleviler Kürt Mü? Türk Mü? Kitabının Sunusundan.

(11) İsmail Onarlı Şeyh: Hasan Ocağı

(12), (13) Cemal Şener: Türkiye ‘de Yaşayan Etnik ve Dinsel Gruplar. Etik Yayınları.

(14), (15),(16) Ali Rıza Özdemir: 2013 Dergisi Röportajından

(17) Ali Rıza Özdemir: Kayıp Türkler Eseri.

(18) İki Dersimli: Diyap Ağa ve Seyit Rıza Makalesinden.

 

Osman ÖCAL

Kategoriler
Türk Tarihi Türkiye üzerine

Medine Fukarası

Medine Fukarası

 

Doğduğum köy ve çevremizin tarihi ile ilgili araştırmalar yaparken bol bol aşiret ve cemaat sözcükleri ile karşılaştım. Aşiret sözcüğü Arapça bir sözcük ve ‘oymak’ karşılığında kullanılmış. Cemaat sözcüğü ise yine Arapça olmakla beraber aynı din ve soydan olan insan topluluğunun karşılığı olarak kullanılmış.

 

Öyle anlaşılıyor ki bunlar gibi çok sayıda sözcük dilimize İslamiyet’le beraber girmiş ve Türkçenin unutulmasına sebep olmuştur. Oysa Türklerde akraba ve topluluklara ad olan Öz Türkçe sözcükler mevcuttur. En küçük topluluk olan ailelerin birliğine soy( Yine soy yerine Arapça bir sözcük olan sülale sözcüğü de dilimize yerleşmiş), soyların birliğine oba, obaların birliğine oymak, oymakların birliğine boy, boyların birliğine il yani devlet sözcükleri kullanılmıştır.

 

Toplulukların adlandırılmasını devlet Arapça sözcüklerle yapınca tarihçi ve yazarlarımız da aynı sözcükleri kullanmışlar ve kullanmaya da devam etmektedirler.

 

İşte devlet eliyle aşiret sözcüğünün kullanıldığına örnek bir tarihi belge:

‘‘Tarih :11/S /1251 (Hicrî) Dosya No :1592 Gömlek No :61 Fon Kodu :HAT

Kalecik Keskin kazası dahilinde bulunan Haremeyn Aşireti’ne ait Hacıhasanbey Obası diye bilinen köyde Ramazan Bey’in müceddeden bina eylediği camiye Cuma ve bayram namazları kılınabilmesi için izin verilmesi ve hitabetinin Hasan b. Mustafa’ya tevcihi.’’

 

Bu tarihi belgede olduğu gibi çok sayıda belgede ‘Haremeyn’ sözcüğü aşiret yani oymak adı olarak kullanılmış. Oysa Türk oymakları içerisinde Haremeyn oymağı diye bir oymak ismi bulunmamaktadır. Aynı adlandırma kendi köyümüz için de kullanıldığı için araştırmalarımda biraz derine inme gereği duydum ve Haremeyn sözcüğünün Müslümanlarca kutsal sayılan Mekke ve Medine’ye hatta Kudüs’e dayandığını gördüm.

 

İki harem anlamına gelen Haremeyn, sınırları Hazret-i İbrahim ve Hazret-i Muhammed tarafından tespit edilen Mekke ve Medine şehirlerinden her birini ifade etmektir.
Osmanlı kaynakları ile devrin resmi yazışmalarında hemen tamamında Mekke ve Medine yerine Haremeyn tabiri kullanılmış ve sıfat olarak da Haremeynü’ş-Şerifeyn, Haremeyn-i Muhteremeyn, Haremeyn-i Muharremeyn tavsifleri tercih edilmiştir. Bazen bu tabirin içine Kudüs bile girmiştir.

 

Bu tabirin Türkmen ve Yörük oymaklarıyla ilişkisine gelince: Vergileri Haremeyn’e gönderilen bütün oymaklar Osmanlı devleti tarafından bu ad ile isimlendirilmiş.

 

Osmanlı’dan önce kurulan Müslüman devletler; Mekke ve Medine’nin ihtiyaçlarının temin edilmesi, hacıların güvenliklerinin sağlanması, yolculuk sırasında gıda, giyecek, ulaşım için deve ve su tedariki, Haremeyn’in su ihtiyacının karşılanması, Kâbe gibi kutsal mekânların örtülerinin temini, bu mekânların süslenip aydınlatılması, eğitim, sağlık, imaret ve sebil hizmetleri verilmesi, temizlik işlerinin yaptırılması ve hamam tesisi, Haremeyn’de yaşayan fukaranın ihtiyaçlarının giderilmesi, eşraf ve görevlilerin tahsisatlarının karşılanması gibi çok sayıda hizmetin yürütülmesini sağlamışlar.

 

Mekke şehrindeki harem bölgesi; sınırları Cebrail Aleyhisselâm’ın bildirmesiyle İbrahim Aleyhisselâm tarafından çizilmiş ve yine onun tarafından dikilen taşlarla gösterilmiş olan alan olarak belirtilir. Bu bölge Medine tarafından üç mil, Yemen tarafından yedi mil, Irak tarafından yedi mil, Taif ve Arafat yolu üzerindeki Nemire Vadisinden yedi mil, Cirane yolundan dokuz mil, Cidde tarafından on mil uzaklıktaki sınırların çevrelediği alandır. Medine bölgesindeki haremin genişliği ise on iki mil kadardır. Bir mil 1895 metreye karşılık gelmektedir.

 

Yukarıda belirttiğim gibi Haremeyn olarak adlandırılan bölgenin tüm ihtiyaçlarının karşılanması Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı almasıyla beraber zorunlu olarak Yörük ve Türkmen oymaklarına devredilmiştir.

 

Burada garip bir durum var ki; Haremeyn bölgesindeki fakir fukaranın geçimi de Yörük ve Türkmen oymaklarının üzerine yıkılmıştır. Acaba o dönemde konar-göçer olarak yaşayan Yörük ve Türkmen oymakları nasıl bir yaşam mücadelesi veriyorlardı?..

 

Konu çok geniş olduğu için sadece Kırşehir Kırıkkale, Çankırı, Yozgat, Çorum gibi Orta Anadolu bölgesine göç etmiş olan Haremeyn mensubu oymaklardan kısaca bahsedeceğim. Bölgemize gelip yerleşen Türkmenlerin çoğunlukla geliş yerleri bugün ki Kayseri, Sivas, Maraş, Diyarbakır, Halep, Şam, Rakka, Gaziantep, Hatay gibi illeri kapsamaktadır. Yani Güney Doğu ve Suriye ağırlıklı.

 

Bu bölgede yaşayan Yörük ve Türkmen grupları Dulkadirliler, Boz-Ulus Türkmenleri, Halep Türkmenleri, Yeni İl Türkmenleri, Şam Türkmenleri gibi isimlerle adlandırılmışlar. Boy olarak ise ağırlıklı olarak Bayat, Begdili, Avşar, Kızık, Yaparlı, Karkın, Dodurga, Döger gibi Oğuz boyları içermektedir.

 

Dulkadirliler Elbistan ve Maraş civarında 1337–1522 yılları arasında hüküm sürmüş olan bir Türkmen beyliğidir. Beylik zamanla sınırlarını genişletmiştir. Beyliğe adını vermiş olan Dulkadirli Türkmenleri Oguzlar’ın Bozok koluna mensupturlar. Dulkadirli halkını teşkil eden Bozok Türkmenleri Oguzlar’ın Bayat, Afşar ve Begdili boylarından idiler. Halkın çoğu yerleşik hayata geçmiş ve ziraatla da uğraşmıştır.

 

Boz-Ulus Türkmenleri Akkoyunlular’ın bakiyesi ve büyük kısmı Bayındır boyuna dayanan Türkmenlerden teşekkül etmiştir. Bu Türkmen boyları kış aylarında Mardin’in güneyinde ve Fırat nehri kıyılarında kışlamakta ve yaz aylarında Erzurum, Erzincan arasında yaylamaktaydılar. 15. yüzyıldan itibaren Orta Anadolu, 16. yüzyıldan sonra da Batı Anadolu ve Rumeli’de iskân ettirilmişlerdir.

 

Halep Türkmenlerinin Sivas’ın güneyinde Yeni-İl’i meydana getirdikleri belirtilmektedir. Yeni-İl Sivas’ın güneyindeki Mancılık, Gürün ve Hekimhan arasındaki bölgede yaşayan oymakların adıdır. Uzun Yayla’da yaylayan Halep çevresinde kışlayan konar-göçer Türkmenlerdir.

 

Kırıkkale bölgesinde kalabalık bir nüfusa sahip oba yerleşim alanlarını meydana getiren Pehlivanlıların da Halep Türkmenlerinden olduğu belirtilmektedir.

 

Osmanlı’nın iskân politikasına bağlı olarak Orta ve Batı Anadolu’ya göç ettirilen oymaklar Türkmen, Yörük, Tahtacı, Kızılbaş-Alevi gibi vasıflarla adlandırılmıştır. Yaptığımız araştırmalarda Haremeyn aşireti mensubu oymakların yurdun birçok yerine iskân ettiklerini görüyoruz. Sadece Kırşehir Sancağına iskân edilmiş Haremeyn mensubu 36 yerleşim yeri tespit edilmiştir.

 

Doğu ve güneydoğu Anadolu bölgesinde iç içe yaşar duruma gelmiş olan Dulkadirli, Boz-Ulus, Halep Türkmenlerinin bir kısmı Yeni-İl Türkmeni olarak adlandırılmış. Yeni-İl Türkmenlerine aynı zamanda Üsküdar Türkmenleri de denilmiş. Üsküdar Türkmeni denilmesinin sebebi; vergilerinin Valide Sultanların Üsküdar’da yaptırdıkları camilerin vakfına gönderilmesinden dolayıdır.

 

Yeni-İl’e bağlı Türkmen oymaklarının vergilerinin Mekke ve Medine’ye tahsis edilmesiyle bu oymaklara Haremeyn aşireti denilmeye başlanmış. Köyümüz ve akraba bildiğimiz köyler de bu aşiret ismiyle anılmaktadır. Şu belge bu bilgiyi doğrulamaktadır:

‘‘Tarih :29/Ra/1261 (Hicrî) Dosya No :172 Gömlek No :8588 Fon Kodu :C..DH..

Keskin kazasına tabi Abdal ve Kalecik nahiyeleri dahilinde bulunan Karkın ve Delkiköyü ahalileri Haremeyn aşayirine mensubiyet iddiasıyla nüfus tahririne yazılmak istemediklerinden erkek nüfusunun, aşayire dahil olduğu halde yazılması emrine münafi olduğundan bunların da tahrir edilmelerine dair tahrirat. g.tt’’ Ben bu belgeden yanılma payım olmakla beraber itiraza rağmen bu köylerin çift vergiye tabi kılındıkları sonucunu çıkarmaktayım.

 

Cennet hesabıyla kurulan vakıfların gelirlerinin vakıf malları yanında fakir-fukaranın sırtından sağlanması o günlerde de normal sayılıyordu.

 

O günün şartlarında gerek yerleşik hayata geçmiş Türkmen köylüsünün gerek konar-göçer hayata devam eden Yörük ve Türkmenlerin nasıl zor şartlarda yaşam mücadelesi verdiklerini anlamak zor olmasa gerek.

 

Çocukluğumda annemin henüz yumurtlamaya başlamamış piliç diye adlandırdığımız bir tavuğumuzun öldüğünde ağladığını hatırlıyorum. Fakirlik böyle bir şey olsa gerek. Zor şartlarda yaşam mücadelesi veren Anadolu halkının alın teri, Arap’ın midesine akarken Mekke ve Medine’de yaşayan halk, Anadolu’dan gönderilen paralarla iyi bir yaşam sürmektedir. Anadolu halkı çalışmayıp halkın sırtından geçinen ve kolay kolay bir şey beğenmeyen kişilere “Kendisini Medine fukarası zannediyor.” tabirini kullanması boşuna değildir.

 

Sözü evirip çevirip Kırıkkale Milli Piyade Tüfeğine getirmek istiyorum. Kırıkkale’nin doğurup büyüttüğü ve üzerinden nafakasını sağlayacağı varlığının elinden alınıp özel bir şirkete veya şirketlere devredilmek istenmesi Yukarıdakilerin isteği doğrultusunda gerçekleşmektedir. Kırıkkale halkı işsizmiş, yoksulmuş, iş bulamayacakmış, çocuklarının nafakasını sağlayamayacakmış umurlarında bile değil. Zihniyet aynı zihniyet.

 

Osman Öcal

Kategoriler
Türkiye üzerine

Komşuda Pişen Bize de Düşer

Her biri büyük tecrübeler sonucunda ortaya çıkan özlü sözlerimiz vardır. Bunlardan bir tanesi de ‘‘Komşuda Pişen Bize de Düşer.’’ Atalarımız ne güzel söylemişler. Yıllardır komşularımızda pişenin ne olduğunu bilmemize rağmen bize de düşeceğini ve zarar verebileceğini düşünmeden; zaman oldu ‘‘Bir verip üç alacağız’’ denildi, zaman oldu pişenin altına odun attık zaman oldu pişeni karıştırdık.

 

Basiretsiz, yanlı, etkisiz yönetimlerin ve muhalefetin sayesinde komşularımızda pişenler soframıza düştüğünde zararını millet olarak ödedik, ödeyeceğiz.

 

Sağduyu diye diye yöneticileriyle, muhalefetiyle mankurtlaşmış bir toplum haline dönüştük. Mankurtlaşmış toplumun ve bireylerin sağduyusu olur mu? Düşünebilme, akıl yürütebilme, sorgulayabilme, eğriyi doğruyu seçebilme yetisini kaybedenler ancak ve ancak efendilerinin emirlerini yerine getirmekle mükellef olurlar. Aykırı düşünenlerin ise ‘‘Aklından zorun mu var’’ denilerek etkisiz hale getirilmesiyle hala komşuda pişene kaşık salmaya devam ediyor durumdayız.

 

Geçmişte, Irak’ta Türk askerinin başına çuval geçirenlerin Amerika’ya sağ salim dönmeleri için iyi niyet dileklerinde bulunulurken, Güneydoğu sınırımızda terörist bir devletçiğin kurulmasını alkışlayıp, on binlerce kişinin ölümünden sorumlu bir terör örgütüyle masaya oturup, çözüm süreci diye diye önce otobüse sonra başımıza çıkarırken, çok sayıda polis ve askeri içeri alıp vatan sathını korumakla görevli Türk silahlı kuvvetleri etkisiz hale getirilmeye çalışırken terör örgütü mensuplarının denetim yapar, vergi toplar, askerden kimlik sorar duruma gelmesine ortam yaratılırken; Filistin’e Mısır’a ağıt yakıp Türkmenler IŞİD tarafından katledilirken hep sağduyu daveti aldık. Daha niceleri…

 

Suriye’de mezhep çatışması körüklenirken, sınırımızın delik deşik edilmesini sağlayıp kendi vatanlarını korumaktan aciz delikanlıları(!) içeri alıp Türkiye’nin birçok yerine dağılıp terör estirmesi karşısında koruyucu devlet rolüne soyunduğumuzu zannettirilmeye çalışıldık.

 

Kendi vatandaşının can ve mal güvenliğini sağlayamazken komşu ülkeleri idare etmeye, vatandaşlarının can güvenliğini sağlamaya odaklanmış bir ülke konumundayız ve ısrarla buna devam diyoruz.

 

Halkı yönlendirenler, yönetenler, çözüm üretenler, çözüm üretecekler siyasilerdir. Ülkede bayrağımızın yakıldığı, Atatürk büstlerinin tahrip edildiği; çok sayıda okulun, binanın, aracın, marketin yakılıp yağmalandığı, onlarca kişinin öldüğü, polislerin şehit edildiği kısaca ülkenin yangın yerine döndürüldüğü olaylar karşısında cumhurbaşkanının siyasi bir lider gibi davranmasının yanında teröristleri otobüse çıkarırken sorumlu davranmış gibi siyasi partilere sorumlu davranmaları gereğini söylerken siyasilerin çarpıcı değerlendirmelerine bakınız:

 

Kanı çekmiş olmalı ki ana muhalefet yeni bir tezkere istiyor, başbakan terörist başının aklına ihtiyaç duyarken onun aklına ihtiyaçlarının olmadığını söylüyor. Elbette ‘‘Biz biliriz bizim işimizi, bizim işimiz kimseden sorulmamıştır.’’ yiğitlemesinden çooook uzaklarda. Diğer taraftan olayları 2015 seçimlerine yorumluyor. Bir diğer siyasi lider eli Türk bayraklı gençlere ajan muamelesi yapıyor. Terörün siyasi kanadı her zaman olduğu gibi elemanlarına sokağı gösterdiğini inkâr ediyor. İçişleri bakanı dünyanın bize gıpta ettiğini vurgularken baskın yiyen polis evinde korkudan intihar eden öğretmenin acısını ne kadar duyabiliyor acaba?

 

Ya AKP kurucularından Dengir Mir Mehmet Fırat’ın “Hükümet Rojava’daki oluşumun önünü kesebilmek için aşırı dinci gruplara tavizler vererek, silahlandırıp maddi destek sağladı. Tüm bunlar birikerek bu aşamaya geldi” değerlendirmesi ne kadar acı bir gerçek.

 

Birisi solun içinden çıkmış diğeri El Kaide’nin içinden çıkmış iki terör örgütü. Türkiye’de her ikisini de destekleyenler var iken birbirlerini yesinler demek yerine taraf olmak nasıl bir şey?

 

Esad’ı devirme hastalığına yakalanıp Suriyeli muhaliflerin eğitilmesi, aralarında çadırlarına terör örgütü paçavrası asan milyonlarca Suriyelinin Türkiye’de barındırılması ve bunun yanında PKK terör örgütü silahlı elemanlarının ‘sanki terk etmiş gibi’ tekrar Türkiye’ye döndürülmesi Türkiye’nin daha uzun yıllar başının ağrıyacağının işareti değil midir?

 

Nereye baksan insanın tüküreceği geliyor, ah güzel memleketim ah!

 

Osman Öcal

 

Kategoriler
Günlük hayat

Alışverişimi Kendimden Yapıyorum

Türkiye’de yıllardır uygulanan bir alışveriş taktiği vardır ki bu taktik dışında kalmak neredeyse olanaksız hale gelmiştir.

 

Eskiden çarşıya pazara çıkıldığı zaman özellikle küçük yerleşim yerlerinde alışveriş yaparken ya da herhangi bir ihtiyacımızı giderirken ya tanıdık, ahbap bir esnafın veya bir hemşeri esnafın dükkânına uğranılırdı; esnaf da bunu beklerdi. Tanıdık birisi yoksa alışverişler fiyat ve kalite gibi ölçütleri de dikkate alınarak en uygun bir yerden yapılırdı.

 

Diğer taraftan esnaf tabelalarında daha çok müşteri çekmek amacıyla belli oluşumlara cazip gelen sözcükler bulunurdu.

 

Bir işsiz işe gireceği zaman büyük oranda dernek, ocak, parti gibi belirli siyasi oluşumlardan referans götürmek zorunda idi.

 

Bu şekilde iş sahibi olma, müşteri tutma veya alışveriş yapma yolları devam etmekle beraber büyük değişimlere uğradı. Bizler birey olarak belli odakların etkisiyle ister istemez bu değişimlere ayak uydurmak zorunda kaldık.

 

Yıllarca oturduğum binanın altında bir bakkal dükkânı vardı. Özellikle mutfak ihtiyaçlarımın büyük bir bölümünü buradan temin ediyordum. Zaman oldu dükkân sahibi kirayı ödeyemeyecek duruma geldi ve dükkânını kapatmak zorunda kaldı. Kapatmak zorunda kaldı çünkü müşteriler yeni alışveriş yapacakları yerlere çoktan yönlendirilmişti.

 

Müşteriyi çeken yeni alışveriş merkezleri her türlü ihtiyacı giderecek özellikle donatılmanın yanında aynı zamanda da hangi cemaate, hangi mezhebe, hangi tarikata, hangi siyasi oluşuma, hangi etnik kökene yakın olduğunun da en azından ipuçlarını verirken müşteri servisi, hediyeli çekiliş, indirimli alışveriş kartı gibi cazip gelen yöntemleri de kullanır oldu.

 

Diğer taraftan dernek sendika gibi sivil toplum oluşumları da kendi üyelerine daha uygun alışveriş yapabilecekleri değişik esnafla anlaşarak üyelerini yönlendirme yaparken küçük esnafta bile seçicilik yoluna gidildi.

 

Hayra yapılan yemekli toplantılar, kermesler, yardım kampanyaları vs de bu yöntemin tuzu biberi olurken ‘‘Alışverişimi Kendimden Yapıyorum’’ sistemi ekonomik ve ticari hayatta yerini sağlamlaştırmış oldu.

 

Bu sistemin dışında kalıp parasının nereye gittiğini bilmeyen Türk evladı!

Türkçü Turancı mısın? Dünyanın neresinde olursan ol, sen de alışverişini kendinden yapmak ister misin?

İşsiz isen bir Türkçünün iş yerinde çalışmak ister misin?

Türkçü bir işveren isen Türkçülerle çalışmak ister misin?

Esnaf isen müşterilerinin arasına Türkçü Turancıların katılmasını ister misin?

Gerek yüz yüze gerek internet aracılığı ile alışverişini kendinden yapabilir, iş sahibi olabilir, yeni müşteriler kazanabilir, Türkçülerle çalışabilirsin.

Nasıl mı? İşte yolu:

İçerdiği bilgileri devamlı güncellenen:

https://www.facebook.com/turkcuisyerleri

bağlantısından yararlanarak, en güzeli ise:

https://play.google.com/store/apps/details?id=com.kamdavulu.erlikhan.turkcuisyerleri programını android uyumlu cep telefonunuza indirerek her an için alışveriş yapabileceğin işyerlerinin adresini, iş bulabileceğin işverenlerin adresini, iş arayanların adresini öğrenebilirsin.

 

Sürekli güncellenerek geniş bir adres potansiyeli oluşturmayı hedefleyen bu hizmet programının içinde yerini almak veya alışverişini kendinden yaparak paranın nereye gittiğini bilmek senin en doğal hakkındır. Bu hakkı kullanmak aynı zamanda da görevindir. Haydi, o zaman!

Osman Öcal

Kategoriler
Geçmiş Tarih

Çete Ayşe

Her yeri şehit kanıyla bulanmış Anadolu’nun yeniden vatan edinilmesinde rol oynayan Türk kadınlarının kemiklerini sızlatırken, bir hanım kardeşimiz kahraman ve öncü Türk kadınlarının hayat hikâyelerini Gülce Edebiyat Akımı nazım türleri ile şiirleştirip kitap halinde okuyucuyla buluşturdu. Kendilerine minnettarız; teşekkürler Sayın Asuman Soydan Atasayar Hanımefendi.

 

Türk kadını ana olmanın yanında erkeğinin yanında, cesaretli, çalışkan, vatanperver gibi sıfatları üzerinde taşımaktadır ki kahraman kadınlarımız Tomris Hatun’dan Kara Fatma’ya, Nene Hatun’dan Efe Ayşe’ye saymakla bitmez.

 

Sayıları o kadar fazladır ki hepsinin hayat hikâyelerini derlemek ve hikâyeler üzerinde çalışmak kolay bir iş değildir. Değerli şairimizin eserinde henüz yer almayan Efe Ayşe ya da Çete Ayşe olarak bilinen değerli annemizdir yazımızın konusu.

 

“Bazı kadınların içinde bir pehlivan; bazı erkeklerin içinde de, korkaklıklarından dolayı bir kadın gizlidir. Kemer belindir, çizme ayağın, börk başındır. Mademki burası bizim vatanımız; biz de bu vatanın olmalıyız.” diyen Çete Ayşe 1894 yılında Aydın Merkez İmamköy’de doğar. 25 yaşında ev hanımı iken silahlanıp düşmanın karşısına çıkar. O yola çıkınca diğer kadınlar, kızlar peşine takılır ve bölgenin diğer kadın kahramanlarına öncü olur.

 

1910 yılında Kayacık köyünden Mustafa ile evlenen Çete Ayşe’nin iki kızı olur. Eşi 1915 yılında Çanakkale cephesinde askere alınıp şehit düşünce tekrar İmamköy’e yerleşir.

 

1919 yılında Yunan askerinin Aydın’ı işgali sırasında İmamköy’ü ele geçirmeleri üzerine silahlanarak Umurlu’daki Sancaktar Ali Efe gurubuna katılır. O artık bir çete, bir efedir.

“Büyük adamlar silahı olanlar alsın çıksın dedi. Aldım Martiniyi çıktım.» diyen Çete Ayşe Yunanlılar henüz Aydın’ı işgal etmeden düğününde takılan altınları bozdurup kendisine bir mavzer almıştır.

 

Grubunda Çiftlikli Kübra ve Ayşe Çavuş’unda bulunduğu grupla ilk olarak Kepez sırtlarında düşmanla savaşır Daha sonra Aydın Cephesinde yer alır. Düşmanın Aydından çıkarılmasından sonra çocuklarını komşusuna emanet ettiği köyüne döner.

 

Aydın Yunan askeri tarafından ikinci kez işgal edilir. Esareti kabul etmeyen şehit eşi Efe Ayşe’nin vatan sevdası tekrar depreşir, bu kez Yörük Ali Efe grubuna katılır ve Köşk Cephesindeki muharebelere yer alır. Danişmentli İsmail Efe’nin kendisine geri dönmesini, savaşın erkek için olduğunu söylemesi üzerine “Ben imam nasihati istemem” diyerek çok sayıda muharebeye katılır. Bir ara sıtma nöbetine tutulan Çete Ayşe cepheden ayrılır, düzenli orduların kurulmasının ardından Yörük Ali Efe’nin önerisi üzerine tekrar cepheye dönmez, silahını Yörük Ali Efe’ye emanet edip «…kahpe alçak birisine değil de bir yiğide devretmesini…» ister.

 

Çete Ayşe, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilanından sonra da köyünde yaşamını  sürdürür.  Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk 1933 yılında Aydın’a geldiğinde, kendi elleriyle Ayşe Efe’ye Kırmızı Şeritli İstiklal Madalyasını takar. O, Milli Mücadele’nin İstiklal Madalyası sahibi tek kadın efesidir.

 

Ayşe Efe: ‘‘O günlerden iki hatıram kaldı. Biri kadınlığımla verdiğim savaş, öteki de rahmetli Atatürk’ün göğsüme taktığı İstiklal Madalyasıdır” der. Fili olarak savaşa katılıp düşmanla amansızca çarpışan Çete Ayşe 1967 yılında hayata veda eder. Mezarı İmamköy’dedir.

 

Bu toprakların tekrar vatan kılınıp bizlere emanet bırakılmasında can vermekten çekinmeyen Başta Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm şehitlerimizi ve ebediyete intikal eden tüm gazilerimizi minnetle, şükranla, özlemle anıyor hayatta olanlara uzun ömürler diliyorum.

 

Osman Öcal

Kategoriler
Türkiye üzerine

Türk Edebiyatında Milli Edebiyat Dönemi

Osmanlı Devleti’nin son yılları siyasal, askeri, dinsel ve ekonomik sorunların yaşandığı bir dönemdir. Bu çalkantılı dönemden Türk aydın ve edebiyatçıları etkilenmemiş olamazdı. Çeşitli cereyanlar içerisinde Türkçülük akımı da dilde milliyetçilik olarak nitelendirebileceğimiz bir anlayışla kendini göstermiş, çekirdek kadrosunu Ali Canip, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp gibi edebiyatçıların oluşturduğu milliyetçi bir çizgide yayın yapan Genç Kalemler dergisi, akabinde Yeni Lisan Hareketi, Türk Derneği, Türk Yurdu Cemiyeti, kuruluşunda büyük Türkçü Yusuf Akçura’nın da aktif rol aldığı Türk Ocağı gibi kuruluşlar çıkardıkları yayın organlarıyla Türk milliyetçiliği fikrinin ve Türkçü Turancı düşüncesinin yayılmasına öncülük etmişlerdir. Yönetimini on yedi yıl Akçura’nın yaptığı ‘‘ Türk Yurdu Dergisi’’ni örnek verebiliriz.

 

Edebiyat çevresinde ‘‘Milli Edebiyat Dönemi’’ diye adlandırılan edebiyat akımı bu dönemde doğmuştur. 1911’de Selanik’te çıkarılan ‘‘Genç Kalemler’’ dergisinde Ömer Seyfettin’in ‘‘ Yeni Lisan’’ adlı makaleleri yayımlanır. Birinci ‘‘Yeni Lisan’’ makalesini ‘‘Milli Edebiyat’’ın bildirgesi olarak da kabul edebiliriz. Bu makalelerin yayımlanmasıyla ‘‘Milli Edebiyat’’ dediğimiz hareket başlamış olur. ‘‘Milli Edebiyat’’ terimi de ilk olarak bu dergide kullanılmıştır.

 

Edebiyatın en önemli malzemesi dildir. Dolayısıyla bu hareketin önemsediği en önemli konu da dil olmuştur. Yani milli lisanın öne çıkarılması diğer taraftan da yeni bir edebiyat anlayışının ortaya konmasıdır.

 

XX. yüzyıl Türkçesi “Yeni Lisan” makalelerinin attığı temel üzerine inşa edilmiştir. Bu hareket aynı zamanda dil anlayışının yaygınlaşıp gelişebilmesi için edebiyatla ilgili görüşlerde ileri sürmüşlerdir.

 

Bu görüşlerden birincisi: Birinci ‘‘Yeni Lisan’’ makalesinin dört ana temel üzerine kurulu olduğunu görürüz. Bunlardan birincisi durum tespitidir. Yani Türk dilinin ve edebiyatının geçmiş ile o andaki durumunun tespitidir ki; özetle, daha önce başlamış olan dilin yabancı sözcüklerden arındırılmasının Türkiye Türklerini yüzyılların kazanımlarından mahrum bırakacağı düşünülerek çok da doğru bulunmaz ve Türk diline girmiş Arapça ve Farsça sözlüklerden ziyade bu dillere ait kurallar öne çıkar. Edebiyatta ise Fars ve Fransız edebiyatı taklitçiliğinin mevcudiyeti üzerinde durulur. Millî edebiyatın kendi halkımızın anlayabildiği, toplum hayatımızı anlatan, kendi ahlak ve değer yargılarımıza uygun eserlerden meydana gelen bir edebiyat olabileceği vurgulanır.

 

İkincisi: Yapılması ve yapılmaması gerekenlerdir. Yapılması gereken dilimizin Arapça ve Farsça kurallardan arındırılmasıdır. Yapılmaması gerekenler ise, Ömer Seyfettin dilde sadeleştirme çalışmalarına ilk etapta katılmış fakat aşırılığa kaçıldığını ve dilde tasfiyecilik yapıldığını düşünerek bu eylemden vazgeçilmesi gerektiği belirtmiştir. Diğer taraftan şiirde aruz ölçüsü yerine hece ölçüsünün geçmemesidir. Ancak daha sonra aruz ölçünün korunması yanlış bulunmuş ve milli veznimiz hece ölçüsüne dönüş yapılmıştır.

 

XX. yüzyıl Türkçesinin temellerini atarken, Yeni Lisancıların düştüğü bir diğer yanlış ise diğer Türk lehçelerinin dile sokulmamasıdır. Bu yanlıştan dönülmemiştir. Türkiye Türkçesini diğer Türk lehçelerinden gelecek sözcüklere kapalı tutma ya da böyle bir tavır sergileme yerine bunun tersini benimsemiş olsalardı büyük ihtimal bugün Türk lehçeleri arasında ortak bir yazı ve konuşma dili tesis etmek şimdikinden daha kolay olurdu.

Üçüncüsü: Gerekli olanların nasıl yapılacağıdır. Bu konuda özetle Arapça ve Farsça kaidelerle yapılan bütün tamlamalardan vazgeçilmesi ve yine Arapça Farsça ve diğer yabancı dillerden gelen edatların kullanılmaması ve yerine sadece Türkçe edatların kullanılmasıdır. Bunun içinde bu lisanla makaleler, şiirler, hikâyeler yazılmalı çeviriler yapılması gereklidir.

 

Dördüncüsü: Gerekenleri kimin ve ne için yapacağı:  Yine özetle, ‘‘ Hiçbir ölü kendi mezarını kazmaz…’’ denilerek, bu işi eskimişlerin değil bugünkülerin yani gençlerin yapacağı belirtilir. Gençlerin “Bütün dünyaca siyasî ve içtimaî mevcudiyeti silinmek istenen bir milleti kurtarmak” görevini üstlenmek ve milli bir dil ve milli bir edebiyat düşüncesini gerçekleştirmek zorunluluğunda oldukları belirtilir.

 

1911 yılında yazılan “Yeni Lisan” makaleleri hakkında eleştiri yazıları da yazılmıştır. Fakat birçok edebiyatçı ‘‘Milli Edebiyat’’ı benimsemiş ve yazdıkları eserlerle hem destek olmuş hem de Türk milliyetçiliğinin gelişmesine katkıda bulunmuşlardır.

 

Milli Edebiyat Akımına katkıda bulunan edebiyatçılarımız şiirde daha çok bireysel konulara, roman ve öyküde sosyal sorunlara eğilim gösterirken milli ruha hitap eden milliyetçilik düşüncesi, kurtuluş savaşı gibi konular işlenmiş, aşk bu dönem romanının ve hikâyesinin önemli teması olmuştur. Dil günlük konuşma dili olurken konular İstanbul dışına çıkarılmış Anadolu insanının değerleri göz önüne alınmıştır.

 

Dilde sadeleşmeyi kabul edip öykü ve romanlarında Türkçeyi ustaca kullanan edebiyatçıların yanında sadece dilde sadeleşmeyle yetinmeyip Türkçülük akımına eserleriyle destek veren edebiyatçılarımız da vardır.

 

Bu dönem edebiyatçılarından ve daha çok hikâyeleriyle tanıdığımız ‘‘Benim vatanımın sınırları Edirne’den başlayıp Hakkâri’de bitmez. Benim vatanımın sınırları Türkçe konuşulan yerde başlar Türkçe konuşulan yerde biter.’’ Sözlerinin sahibi Ömer Seyfettin sade bir dil kullanmış ve tarihteki kahramanlıklardan ve günlük yaşantılardan yararlanarak, o günün şartlarında mükemmel eserler vermiştir.

 

Ayrıca Ömer Seyfettin ve Ali Canip Yöntem yayımladıkları makalelerle ‘’ Yeni Lisan’’ın ve milli edebiyatın savunmasını yapmışlardır. Ali Canip Yöntem ‘Milli Edebiyat Meselesi’’ ve ‘‘Cenab Beyle Münakaşalarım’’ adlı eserde bu makalelerini kitaplaştırmıştır.

 

Çıkarılan ‘‘Halka Doğru’’ dergisi özellikle halkın toplumsal seviyesine inmeyi amaç edinmiştir. Diğer taraftan İktidarda bulunan İttihat ve Terakki Cemiyetinin Milli Edebiyat akımı taraftarlarına destek olmasından dolayı akımın edebiyatçı çevresi de hızlı bir şekilde gelişmiştir. Türkçülük hareketinin önderi durumunda olan Ziya Gökalp hem yazıları hem de İstanbul Üniversitesinde verdiği sosyoloji dersleriyle aydın kesimi milliyetçiliğin ilkeleri konusunda aydınlatarak benimsetmiş hem de milli edebiyatın yaratılmasında etken olmuştur.

 

‘‘Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan
Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan’’

 

Mısralarının sahibi ve Ulu Başbuğumuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün  “Benim vücudumun babası Ali Rıza Efendi, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tır” sözünün muhatabı, düşüncelerini millete yaymak için şiiri bir araç olarak görmüş ve sanatsal yönden güçlü eserler vermiştir. Şiirde hece ölçüsünü kullanmıştır. Türkçülük düşüncesini sistemleştiren Gökalp aynı zamanda bir sosyologdur. Günlük konuşma dili ile yazı dilini birleştirmiş ve eserlerinde bunu başarı ile uygulamıştır. İşlediği konular arasında İslamiyet öncesi dönem, yurt, millet, ahlak ve din konuları öne çıkmış ve bunları eğitici bir yaklaşımla işlemiştir.

 

‘‘Maksadı gitmektir birliğe doğru,

Millî düşünceye dirliğe doğru.

Bilir bir gün millî irfan doğacak,

Yeni Orhun, yeni Turfan doğacak.

İçtimaî bir yurt, kavmî bir tarih

Edecek Türklüğü taklitten tenzih.’’

 

Diyen Gökalp’ın Türkçülüğün Esasları adlı eseri adeta bir el kitabı olmuştur.

 

Milli Edebiyat akımı temsilcilerinin gayretleri sayesinde, akıma taraftar olan bazı şairlerin milli edebiyat kavramını farklı yorumlayıp kendi yorumlarına göre yazmış olmaları ve her zaman Cenap Şahabettin, Süleyman Nazif, Ali Kemal gibi bazı yazarların şiddetle karşı koymalarına rağmen 1917’de kurulan Şairler Derneği’nde sadece konuşma dilinin ve hece vezninin kullanılmasında görüş birliğine varılmış ve konuşma dili edebiyat dili olarak yaygınlaştırılmıştır.

 

Bu görüşün yayılıp yerleşmesinde hecenin beş şairi diye adlandırılan Halit Fahri Ozansoy, Enis Behiç Koryürek, Orhon Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç ve Faruk Nafiz Çamlıbel büyük katkılarda bulunmuşlardır.

 

Milli edebiyat dönemi şairlerine yukarda adı zikredilenlerin dışında bazı örnekler daha verecek olursak: Mehmet Emin Yurdakul, İbrahim Alâaddin Gövsa, Kemalettin Kami, Mithat Cemal Kuntay, Ahmet Hamdi Tanpınar, Necmettin Halil Onan, Halide Nusret Zorlutuna, Ömer Bedrettin Uşaklı gibi şairleri sayabiliriz.

 

Bu dönemde roman konuları İstanbul dışına çıkarılmıştır. Refik Hali Karay’ın ‘‘Memleket Hikâyeleri’’, Halide Edip’in ‘‘Yeni Turan ve Ateşten Gömlek’’ Ahmet Hikmet’in ‘‘ Gönül Hanım’’, Yakup Kadri’nin ‘‘Yaban’’ gibi romanlarını örnek verebiliriz. Reşat Nuri Güntekin, Ömer Seyfettin, Aka Gündüz, Refik Halit Karay gibi yazarlarımızda dönemin hikâyecilerine örnek verilebilir.

 

Teknik bakımdan zayıf, dil ve üslup bakımından başarılı olan tiyatro oyunları savaştan dolayı aralıklı olarak sürdürülse de İbnürrefik Ahmet Nuri, Musahipzade Celâl, Aka Gündüz, Reşat Nuri, Halit Fahri, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz gibi edebiyatçılar da tiyatro dalında eserler vermişlerdir.

 

Türk edebiyatı tarihi konusunda da verimli çalışmalara bu dönemde başlanmıştır. Türk edebiyatı destanlar çağından başlanarak o güne kadar olanı bir bütün halinde Fuat Köprülü tarafından belgelere dayanılarak ele alınmıştır. Ali Canip Yöntem edebiyat tarihi, Mithat Cemal monografik incelemeler yine Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem, Hamdullah Suphi, Yakup Kadri, Raif Necdet kalem kavgası ve tenkit konularında öne çıkan yazarlar olmuşlardır.

 

Milli edebiyat döneminde Anadolu Türkçesiyle beraber, Anadolu insanı, vatan, millet, milliyetçilik, Turan ülküsü, Kurtuluş Savaşı gibi milli duyguları besleyici konular da öne çıkmıştır.

 

Yazımızı Yusuf Akçura’nın bir sözü ile tamamlarken Milli Edebiyat akımına eserleriyle katkıda bulunmuş tüm edebiyatçılarımızın tinleri şad olsun diyorum.

 

‘‘Tarih mücerret bir ilim değildir. Tarih hayat içindir; Tarih milletlerin, kavimlerin varlıklarını muhafaza etmek, kuvvetlerini inkişaf ettirmek içindir.’’
Osman Öcal

Kategoriler
Genel Konular

Siyaset ve Dava Adamlığı

İki faklı kavram siyaset ve dava. Ne yazık ki çok zaman birbirine karıştırılmakta ve özellikle ilgililer için övgü manasına gelecek şekilde ‘İyi bir siyaset adamı’ veya ‘İyi bir dava adamı’ gibi sıkça kullanılmaktadır.

 

Böyle düşünenlerin siyaset ve davaya anlayışlarının aynı olmasındandır. Oysa siyaset ve dava gibi siyaset adamlığı ile dava adamlığı da birbiri ile ilişkili gibi düşünülse de farklı anlamları içermektedir.

 

Dava sözcüğü: ‘‘ İleri sürülerek savunulan düşünce, ülkü, ideal.’’ Siyaset ise: ‘‘Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış.’’ Diğer bir anlamı ise: ‘‘Çıkar sağlamak amacıyla yapılan kurnazca davranış.’’

 

Tanımlardan da anlaşılacağı gibi siyasetin davası, davanın siyaseti olmaz. Dolayısıyla siyaset adamının davası, dava adamının da siyaseti olamaz. Günümüz Türkiye’sinin siyaset anlayışına ve uygulanışına bakıldığında bunu daha net olarak görebiliriz.

 

Dava adamlığı ülküsüz, amaçsız, ilkesiz, kişiliksiz, karaktersiz, kimliksiz olmaz. Savunduğu veya ortaya sürdüğü düşünceyi ölümüne tavizsiz savunur. Çıkarcı bir düşünceye sahip değildir. Davanın siyasetle yürümeyeceğini bildiğinden, siyaset ilgi alanı dışındadır. Dava adamı hataya düşüp siyasetle ilgilendiği zaman ister istemez taviz verir duruma düşer ve davasından ödün vermek zorunda kalır ki dava adamı konumundan siyaset adamı konumuna geçmiş olur.

 

Dava adamı her türlü çileye, eziyete, sıkıntıya katlanır ve ödenmesi güç bedeller öder, yönetme gibi bir kaygısı yoktur. Siyaset adamı ise bedel ödemek için değil kazanmak için vardır, yönetmek için vardır, çevre edinmek için vardır, kendini ispat etmek için vardır.

 

Yine günümüz siyaset anlayışına baktığımızda siyaset adamlarının çalışma ve amaçlarının neler olduğunu, nasıl bir hizmet anlayışına sahip olduklarını, yönetir duruma geldiklerinde nasılda değişime uğradıklarını ve bir türlü benliklerinden kurtulamadıklarını görüyoruz.

 

Dava adamı davasına, siyaset adamı ise günlük siyasete odaklıdır. Dava adamı sayılarla ilgilenmezken ve davasını tek başına da yürütme çabası güderken, siyaset adamı sayısal çoğunlukla ilgilenir.

 

Siyaset adamında koltuk kaygısı veya düşüncelerini hayata geçirmede taraftar toplama kaygısı vardır ki bilye gibi eğimli tarafa yuvarlanma durumu gösterir. Hatta beslenmeye muhtaç yaprak gibidir ışık nereden gelirde o tarafa yönelir. Bir makam kapabilmek için olmadık oyunlar içine girebilir.

 

Savunulan veya ortaya konan davanın siyasi düşünce, siyasi yelpaze ve siyasi oyunlarla gerçekleştirilmesi mümkün olamayacağı için hem dava damlığı hem siyaset adamlığı olmaz. Herkes siyaset adamı olabilir ama herkes dava adamı olamaz.

 

Dava adamı ülkü adamıdır, fikir adamıdır. Üretendir, ortaya koyandır, yayandır. Siyaset adamında ülkü yoktur. Ülküsü olmayanın fikir üretmesi de mümkün değildir; hazır, ortaya sürülmüş fikirleri yarım yamalak siyasi hayatında uygulama istekleri olabilir ancak.

 

Geçmişte ve günümüzde yaşamış ve yaşayan örnek dava ve siyaset adamlarının yaşamlarına ve çalışmalarına baktığımızda siyasetin ve davanın asla birbiriyle ilgili olmadığını fark ederiz. İstisna olarak dava adamlarından siyasete girmiş olanlar veya siyaset yapmak durumunda kalanlar vardır. Bu şahsiyetlerin siyasete girdikten sonra nasıl bir değişim yaşadıklarını da inceleyebiliriz.

 

Dava adamı olmak, dava adamı kalmak zordur vesselam.

 

 

Osman Öcal

Kategoriler
Türkiye üzerine

Çağrı

 

   Yıl 1979.  İlk görev yerim Diyarbakır Bismil. Bir kış günü trenle Diyarbakır’a geliyorum. Aynı kompartımanda Batman’dan Diyarbakır’a gelen bir genç var. Sohbet ediyoruz.  Pardösü veya kaban gibi bir kışlık giysisinin olmadığı dikkatimi çekiyor ve soruyorum: ‘‘Üşümüyor musun böyle, neden bir kabanın falan yok yanında?’’ Aldığım cevap inanılmaz: ‘‘ Batman’da pardösü, kaban gibi giysiler giymek yasak.’’ Sebebini şöyle açıklıyor: ‘‘Altında silah taşımak kolay olduğu için yasakladılar.’’

   O yılları yaşayanlar bilirler. Siyasi olayların hat safhaya vardığı yıllardır. Güneydoğu’da ise çok sayıda Kürtçü örgüt vardır. Bunlardan bir tanesi de PKK terör örgütüdür ve elemanı henüz fazla değildir.

   Genç, Batman çevresindeki durumu şöyle özetlemektedir: ‘‘Dağlarda gençler vardır. Zaman zaman köylere şehirlere inerler. Ağaların adamlarından yakaladıklarını dağa kaçırırlar ve hallederler, ağaların adamları da zaman zaman gençlerden yakalar ve hallederler.’’ İşte bunun için gençlere pardösü, kaban gibi giysiler giymek yasaklanmıştır.

   O zaman ki durum terör örgütleriyle toprak ağalarının mücadelesi, sol ideolojinin desteği ve komünizm sevdasıyla feodal sisteme başkaldırıdır. Bulunduğum çevrede jandarma köy devriyelerine üç kişi ve yaya olarak çıkmaktadır.

   Seksen ihtilalıyla beraber bütün Kürtçü örgütler feshedilir. PKK terör örgütü ise büyümeye başlar. Yanılmıyorsam 1986 yılı idi. Görev yerim Elazığ Baskil. Bir günlük gazetede aynen şu ifade vardır: ‘‘ Dağdaki terörist sayısının toplamı 4500 kişidir.’’ Dikkat edilirse kamuoyunca bilinen örgüt elemanları sadece gençlerdir. Ve artık devletin güvenlik güçleriyle çatışmalar hız kazanmıştır.

   İki binli yıllara gelindiğinde örgütteki değişim tamamen kendini gösterir ve sivil halk örgütün yanındadır ve desteğini artırarak devam ettirir. Artık ağasıyla, köylüsüyle, ihtiyarıyla, genciyle, kadınıyla, çocuğuyla, belediyeleriyle, partileriyle, vekilleriyle örgütün yanındadır. Şimdi ise bölücü Kürt ırkçılığının hangi safhaya geldiğini görüyoruz ve izliyoruz.

   Vatanın yoğun yaşadıkları kısmını sahiplenmişler ve denetim yapar duruma gelmişler, Ege bölgesinde bile özerklik isteyecek kadar ileri gitmişlerdir. Yönetimin gösterdiği basiretsizliğin yanında verdiği desteği anlatmama gerek yok, herkesçe malum. Mankurtların ve sözde halkların kardeşliğine inananların verdiği desteği ise söylememe gerek yok.

   Şunu da hatırlatmadan geçemeyeceğim: Osmanlı Devletinin yıkılma sebeplerinden birisi ve en önemlisi de ayrılıkçı milliyetçi akımlardır. Ne kadar da benzerlik gösteriyor günümüz Türkiye’siyle. ‘‘Görünen köy kılavuz istemez’’ diye bir atasözümüz var. Köy görünüyor, kılavuza gerek yok aslında. Ama gözümüzü bir açabilsek. Şu derin uykudan bir uyanabilsek.

   Vatanın varlığından ve birliğinden yana olan, Atatürk cumhuriyetinin değerini bilen, göklerde bayrağımızın dalgalanmasını isteyen; siyasi düşünce ve inanç ayrımı gözetmeden Türküm diyebilen herkesin bir ve beraber olma vakti gelmiş ve geçmektedir.

 

   Zaman iyiye işaret değildir. Kürt bölücülüğüne ve ırkçılığına, bu da yetmiyormuş gibi adı malum gruplara da sevapmış gibi bakanların karşısında vatanın bekası için bir ve beraber olup korkusuzca ve dimdik durmamız gerekmektedir.

   Atı alan Üsküdar’ı geçerken mankurtlaşmış beyinlerle kırk parçaya bölünmenin bedelinin ağır olacağını düşünememek millet olarak kendimize vuracağımız en büyük darbedir.

   Eyyy Türk! Titre ve kendine dön! Ve şunu iyi anla: Kirlenmiş siyaset ve siyasetçiler milli davalara çözüm üretemez durumdadır. Siyaset umut kapısı değil, umutları köreltme ve geçim kapısı durumundadır.

Osman Öcal

Kategoriler
şiir edebiyat

Türk Edebiyatında Türkçülüğün Temelleri

 

   Türk edebiyat tarihinde Kaşgarlı Mahmut’tan Âşık Paşa’ya çok sayıda yazar tarafından dile getirilen, Tatavlalı Mahremi ve Edirneli Nazmi ile başlayıp daha sonra yerlileşme diye tabir edilen ‘Türkî-i Basit’ (Basit Türkçe) akımıyla devam eden bir Türkçeye dönüş vardır. ‘Türkî-i Basit’ akımı Arapça ve Farsçanın etkisindeki divan şiirine karşı bir tepkiden dolayı kurulan bir akım olmakla beraber yine divan edebiyatına devam eder.

   Türk edebiyat tarihinde milliyetçi damar her zaman olmakla beraber II. Meşrutiyete kadar devam eden bu durumu dilde milliyetçilik olarak değerlendirsek bile sadece bir kültür sanat anlayışı olarak gelişir ve devam eder. Bu bağlamda İstanbul’dan uzak kırsal kesimlerde halkın içinde yetişmiş halk ozanları ve şairlerin bir kısmı sözlü geleneğe bağlı da olsa halkın diliyle eserler vermelerini göz ardı edemeyiz.

   ‘Dilimize Osmanlı dili, milletimize Osmanlı milleti denemez, Türk dili, Türk milleti denir’ diyen ve ‘Sarf-ı Türkî’ (Türk dili grameri) eserini yazan Süleyman Paşa; Osmanlıcada kullanılan, ancak konuşulan Türkçeye girmeyen Arapça ve Farsça sözcükleri ayıklayıp, Türkçe kökenli sözcüklere ağırlık veren ilk Türkçe-Türkçe sözlük olan ‘Kamus-ı Türkî’yi yazan Şemseddin Sami; Çağatay Türkçesi’nden İstanbul Türkçesi’ne çeviri olan ‘Şecere-i Türkiye’  (Türklerin soy kütüğü) eserini yazan Ahmet Vefik Paşa; Ulum gazetesini çıkararak gazetenin eki olarak ilk Türkçe ansiklopedi girişimi olarak kabul edilen ‘Kamusu’l-Ulum ve’l-Maarif’ (Bilim ve Eğitim Sözlüğü) adlı bu tamamlanamayan eseri yayınlayan; ezanın, hutbelerin, namaz surelerinin Türkçeleştirilmesini isteyen Ali Suavi; Türk edebiyatının kendi geleneğine sahip çıkmasını ve yazın dilinin halkın dili olması gerektiğini savunan Ziya Paşa gibi çok sayıda eser veren XIX yüzyıl edebiyatçılarının fikirleri de siyasal bir hedefe yönelik değildir.

 

   Bu arada 1897’de Türk Yunan savaşı üzerine yazılan ve ilk dörtlüğü:

 

   ‘Ben bir Türk’üm dinim, cinsim uludur

   Sinem, özüm ateş ile doludur

   İnsan olan vatanının kuludur

   Türk evlâdı evde durmaz, giderim.’

    Mısralarından oluşan ‘Cenge Giderken’ şiiri gibi milli bilinci uyandıran şiirler yazan Mehmet Emin Yurdakul gibi şairlerin verdiği eserleri, Ahmet Cevdet’in çıkardığı ‘İkdam’ gazetesinde başlığın altına ‘Türk gazetesidir’ sözünün eklenip yazılarda Osmanlıca-Türkçe tartışmalarına yer verilmesi, Selanik’te çıkan ‘Çocuk Bahçesi’ adlı dergide de Mehmet Emin, Rıza Tevfik gibi şairlerin yalın bir Türkçeyi ve hece ölçüsünü savunmaları gibi gelişmeleri de göz ardı etmemek gerekir.

  1789 başlayıp değişik aşamalardan geçerek 1799’da tamamlanan Fransız ihtilâlından etkilenen devletlerden birisi de Osmanlı Devleti olmuştu. İhtilâl, Osmanlı Devleti’nin çok uluslu bir yapıya sahip olması ve eski gücünden eser kalmamış olması, içinde barındırdığı uluslarda milliyetçilik hareketlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştu.

   Öz olarak: Avrupa’nın özellikle askeri, ekonomik ve teknik gelişimi karşısında Osmanlı Devleti’ni yeni düzenlemelerle ayağa kaldırma çabası olarak değerlendirilebilecek Tanzimat döneminin başlamasıyla birlikte Türk aydın ve edebiyatçıları da Batıya yönelir. Özellikle Fransız kültürünü Türk kültürüne üstün kılma diyebileceğiz gelişmeler ve yenilikler gayri Türk unsurlarda milliyetçilik duygularını köreltmediği gibi gelişimini sağlar.

   Osmanlı Devleti’nin dağılmasını istemeyen Türk fikir adamları ve edebiyatçıları arasında gelişen Batıcılığın, 1912 Balkan Savaşı yenilgisiyle Osmanlıcılığın, Araplar ve Arnavutlar arasındaki ayaklanmaların da İslamcılığın çare olmadığını gösterir. Daha çok kültürel alanda etkili olan milliyetçilik düşüncesi Türk edebiyatçıları arasında siyasal alanda da kendini göstermeye başlar. Bu arada çekirdeğini Ali Canip, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp gibi edebiyatçıların oluşturduğu 1910 yılında yayın hayatına başlayan milliyetçi fikir dergisi ‘Genç Kalemler’  Balkan yenilgisiyle beraber yayın hayatına son verir. Derginin ‘Yeni Lisan’ hareketi ise ‘Milli Edebiyat’ akımının oluşmasında rol alacaktır.

   Diğer taraftan 1908’de kurulan ‘Türk Derneği’, 1911’de kurulan ‘Türk Yurdu Cemiyeti’, aralarında Mehmet Emin Ahmet Ferit Ahmet Ağaoğlu Yusuf Akçura, M. Ali Tevfik, Fuat Sabit gibi şahsiyetlerin kurduğu ve 25 Mart 1912’ de resmi kuruluşunu tamamlayan ‘Türk Ocağı’ gibi kuruluşlar ve yayın organları Türk milliyetçiliği fikrinin yükselmesini sağlıyordu.

   Selanik’teki yayın hayatına son veren Genç Kalemlerin de İstanbul’a gelerek ‘Türk Ocakları’na katılıp ‘Türk Yurdu’ dergisinde yazmaya başlamasıyla Türkçü kalemler geniş bir kadroya sahip olur.

   ‘Dilde, fikirde, işte birlik!’ diyenTürkçü Turancı bir düşünceye sahip olan Kırım Tatarı İsmail Gaspıralı’nın da düşüncelerinden yararlanan Türk edebiyatçıları Türkçülüğün temelini oluştururlar ve değişik yayın organları ile Türkçü Turancı düşünceyi yaymaya devam ederler.

   Dilde sadeleşme ile başlayan kültürel milliyetçilik Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Mehmet Emin Yurdakul, Ömer Seyfettin, Fuat Köprülü gibi çok sayıda fikir ve düşün adamının sayesinde Türkçülük Turancılık düşüncesiyle bütünleşerek cumhuriyetin kuruluş temellerinde önemli rol oynayacaktır.

Osman Öcal

Kategoriler
Söyleşiler - Röportajlar

Turana Açılan Kapı: Türkvizyon

Kişioğlu baba ocağını ana kucağını terk etmeye görsün bir daha o tarafa yönünü dönüp bakmaz. Ne yazık ki millet olarak da ata yurdundan koptuktan sonra asırlardır yönümüz hep batıya dönük kalmıştır. Son yarım yüzyıldan beri ise istedikleri her tavizi vermemize ve istenmeyen adam ilan edilmemize rağmen batının yani Avrupa’nın kapısında dilenci kılığında çöreklenip kaldık. Yıllardır hükümet olanlar bunu anlamasalar da millet olarak bu durumun ezikliğinden kurtulmamız gerekmektedir.Çare, yönümüzü doğuya, güneşin doğduğu yöne yani ata topraklarımıza dönmektir.  Bunun ne anlama geldiğini meşaleyi tutuşturacak bir kıvılcım örneğini irdeleyerek anlatmaya çalışalım.

Menfaat ilişkilerine dayanmadan, başımızı ağrıtmayacak şekilde sağlıklı ilişkiler kurabileceğimiz tek yer kardeş ülke ve topluluklardır. Kardeş topluluk ve cumhuriyetlerle aramızda oluşan olumlu en küçük kıvılcımlar bile milletimizi memnun etmektedir. Bunun en son örneğini Türkvizyon şarkı yarışmasında uzaktan da olsa doya doya yaşadık.

Bu etkinlikte bulunup bizzat üyesi olduğu ekiple açılış programını gerçekleştirenlerden Sayın Selim Demirtürk beyle oradaki heyecanı tekrar yaşamak adına bir görüşmemiz oldu. Tabi ki merak ettiğimiz sorulara cevap aradık.

Böyle bir ekip ruhunu nasıl oluşturduklarını ve nasıl bir hazırlık yaptıklarını sorduk, aldığımız yanıt: ‘‘Ekip ruhunu oluşturmak bizim için zor olmadı çünkü ekipte ki herkes Türkçü, Turancı olduğu için Arslanbek Sultanbekov komutasında tam bir askeri hiyerarşi ve disiplinle üstlendikleri göreve kilitlenerek çalışmalarını yürüttü. Sahneye çıkmadan önce 2-3 kez prova yapmamıza rağmen bu kadar güzel bir performans sergiledik bunun sebebi de üstte saydığım o ruha sahip olmamızdı.’’ şeklinde oldu.

Açılışı gerçekleştirmek için ekip olarak özel bir girişiminiz oldu mu? Sorumuza ise ‘‘Özel bir girişimimiz olmadı. TRT’nin talebi doğrultusunda Organizasyon ekibi Türk Dünyasına malolmuş, Türk gençliğinin vazgeçilmez şarkısı haline gelmiş Dombra şarkısıyla Türkvizyon açılışını yapması için Arslanbek Sultanbekov’a ulaşmış. O da Türklüğe yakışır bir sahne gösterisi için kam davulunun, at İgilin, balabanın, sazın, temir komuz’un, dombra’nın eşlik ettiği Türk tarihine iz bırakacak bir gösteriyle izleyenlerin karşısına çıkmak istemiş ve ekibimizi bu kutlu görevle taçlandırmıştır.’’ Demesi yüreğimize serpilen su gibiydi adeta.

Bizim yüreğimize su serpildi ama acaba organizasyon amacına ulaşabildi mi merakımızı gidermeye çalıştık. Bu konuda aldığımız yanıt: ‘‘TRT’nin çekimi berbattı. Açılış esnasında canlı yayında ses tv’lere aktarılamamış ayrıca kameramanlar sahnede ki o muhteşem performansı tamamen izleyenlere aksettirememiş. Ayrıca organizasyonun duyurulması noktasında da çok büyük eksiklikler vardı. Reklam yeteri kadar yapılmamış, bu önemli yarışma ulusumuza duyurulamamıştı. Bütün bu eksiklik ve problemlere rağmen amacına ulaşma noktasında ilk kıvılcımı yakması sebebiyle önemli ve güzel bir yarışmaydı.’’ Doğrusunu söylemek gerekirse ben de bana gelen bir telefonla haberdar oldum. Gönül isterdi ki böyle bir programı  Eurovision şarkı yarışmalarında olduğu gibi bütün ulusal Türk televizyonları reklamını yapıp canlı yayınla izleyiciye sunabilseydi.

Türk devlet ve toplulukları arasında gerçekleşen bu yarışmanın gelecek yıllarda da yapılması kararlaştırıldı. ‘‘Dilde-işte-fikirde birlik’’ şiarıyla ortaya konan ve TÜRKSOY’un da desteklediği bu ufak kıvılcımın acaba Türk Turan davasına hizmeti ne olabilir düşüncesiyle Türk Turan Ülküsünün bir eri olan Selim beyin düşüncelerini almak istedik bu arada. ‘‘Turan kavramının ne anlam içerdiği ve bunun gerçekleşmesi için nelerin yapılması gerektiği konusunun yeniden ortaya konması gerekiyor. Bu noktada Türkçüler tek bir sancak ve kağan etrafında toplanma hayaliyle yanıp tutuşsa da, zamanın gereklilikleri ve getirdikleri artık bunun bu şekilde olamayacağına en güzel kanıt. O yüzden Turancılık bizler için her Türk Devletinin kendi sancağı altında bağımsızlığını devam ettirip diğer dünya devletlerinin karşısında birbirlerine destek ve omuz verecek kadar güçlenmesinin yanı sıra kültürel, askeri, ekonomik, ticari işbirliklerinin yapıldığı, ‘dilde-işte-fikirde birlik’ söyleminin gerçeğe dönüştüğü bir yapılanma olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında kardeşlerin birliğinin sağlanması açısından aynı havayı soluyacağımız bu tarz ortamların hazırlanması çok büyük önem arz etmekte.’’ Yanıtıyla bazı insanların farkı anlamlar yüklediği hatta öcü gibi gördüğü veya göstermeye çalıştığı Türkçü düşüncenin ana hatlarını özetlemiş oldular.

Üyeleri değişik Türk topluluklarından olan böyle bir müzik ekibinin varlığı şahsen beni mutlu etmekle beraber varlığını sürdürüp sürdürmediği ve çalışmalarının devam edip etmediğini, başka etkinliklere katılıp katılmadıklarını da öğrenmeye çalıştım: ‘‘Ankara’da olan kandaşlarımızla bir araya gelip çalışmalarımız devam etmekte. Bunun dışında kam kıyafetim ve tüürümle (Kam Davulu) geleneksel yeni yıl, yeni gün, baharın gelişi olarak adlandırdığımız (Nevruz) etkinliklerde ve buna benzer Türk kültürünün ve gerçek inanç sisteminin tanıtılması konusunda ki faaliyetlerde sahneye çıkmam konusunda gelen davetleri şuan değerlendirmekteyim.’’ Yanıtı gelecekte daha güzel gösterilerin habercisi gibiydi adeta. Hatta Arslanbek Sultanbekov ve ekibi olarak Türkvizyon’a yarışmacı olarak katılmanın umut ışığını yaktılar ki bu değerli ekibe başarılar dilemekten güzel bir şey düşünemiyorum.

Osman Öcal