Kategoriler
Günlük hayat Toplumsal Konular

Karabağ Turan

Karabağ Turan

 

Acıları, üzüntüleri, üzerimize karabasan gibi çullanan ekonomik sıkıntıları birbiriyle harmanlayan zamanı hatta sevinç dolu, mutluluk dolu dakikalarımızı; bitirmekle meşgul olduğumuz işimizi ve beynimizi çimdikleyen güncel olayları bir tarafa koyup kısa bir film izlemeye ne dersiniz. Iğdırlılar Platformundan gelen bir elektronik posta ile haberdar olduğum bir film bu.

 

Azim ve kararlılık insanoğlunun beslenebileceği en kudretli kaynaktır. Film dünyasında oldukça yüklü paraların harcandığı aşikârken öğrenci harçlıklarından biriktirilerek film yapılması neyin göstergesi olabilir.

 

Karslı bir memur ailenin çocuğu olan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Yakın Doğu Üniversitesi Radyo Televizyon Sinema bölümü 1. Sınıf öğrencisi Gökalp Yemen liderliğinde üç beş kafadar öğrencinin bir araya gelerek bir sevda uğruna ortaya koydukları takdire şayan bu eserin sayfalar dolusu makaleden, dilden dile anlatıla gelen hikâyelerden daha tesirli ve olayların canlı tanıklarının anlatımı kadar etkili olacağı kanaatindeyim.

Adı Karabağ Turan olan on sekiz dakikalık bu kısa filmde Karabağ’da uygulanan soykırıma dikkat çekiliyor. Ayrıca Ermenilerin cesedinden bile korktukları ‘‘ Şehit olursam üzülmeyin. Vatan sağ olsun.’’ Diyerek 19 Haziran 2010 tarihinde mayınlı araziyi geçip tek başına Ermeni karakolunu basarak 40 Ermeni askerini öldürüp sabaha kadar çarpıştıktan sonra cephaneliği patlatıp 158 Ermeni askerinin daha ölümüne yol açtıktan sonra şehit olan ve Azerbaycan’ın Milli Kahraman’ı kabul edilen Mübariz İbrahimov’un hayatından kesitler de yer alıyor.

 

Güneydoğu konulu film ve dizi yapmaktan elleri başlarına değmeyen Türk sinema yapımcıları bu tür konuları anlatan film ve diziler yapmazken üniversite öğrencilerinin harçlıklarından birikimle çevirdikleri bu filmden alacağımız dersler var.

 

Yine filmde öğrencilerin rol alması gelecek için ümit vadeden güzellikler. Yapımcılığını Günel Babayeva’nın üslendiği filmin senaryosu Gökalp Yemen, Günel Babayeva, Nizayi Səlimbəyli ve Maral Hüseynli’den. Filmde başrolleri Sitkiye Devgüm, Şems Çetin, Nigar Umudlu, Egemen Türk oynamışlar.  Kırım’dan Kerkük’ten, Kıbrıs’tan, Türkmenistan’dan Azerbaycan’dan, Türkiye’den oyuncular var.

 

Bu kısa film çalışması Türk dünyası gençlerinin Turana doğru attıkları emin bir adımdır. Gerisi gelmelidir. Türk dünyasının kültürü, töresi; acıları, sevinçleri birbiriyle sarılmalı, zalimlerin zulmüne karşı ortak direnç noktaları oluşturulmalıdır.

 

Çin’den korkmanın, Yunan’a hoş görünmenin, Ermeni’ye dalkavukluk yapmanın Türk’e faydası olmamıştır olamaz da. Gözümüzü oyan her karganın boynu koparılmadıkça Türk’te birlik, Türk’te dirlik, Türk’te refah olmayacaktır.

 

Gençlerimizin çevirdikleri bu filmi aşağıdaki linklerden izleyebilirsiniz.

 

http://www.youtube.com/watch?v=LB9SyGKmZgY&feature=youtu.be

http://vimeo.com/43678108

 

Osman Öcal

Kategoriler
Azerbaycan üzerine Gazeteci Geçmiş Tarih Genel Konular Şair Şarkıcı şiir edebiyat Şiirler siyasetci Söyleşiler - Röportajlar

Şeki’ye kar düşende

ŞEKİ’YE KAR DÜŞENDE

Bahtiyar Vahabzâde, bir neslin namusu olmayı seçmiş bahtiyarlardandı. Bilinen ölçülere göre bahtiyar yaşamadı. Çilesi büyüktü. Gönül ağrısı, ruhunun ve sanatının gıdasıydı; aynı zamanda hayatının karabasanı olacak şartları da hazırladı. Dolayısıyle, genel-geçer ölçülere göre gün görmedi. Dünyevî tadlara uzak değildi, hatta, hemcinslerine “nümûne” olacak kadar dünyalıydı ve dünya zevklerine de yolu pek çok şekilde uğramıştı; lakin satıh üstü değerlerde konaklayacaklardan değildi. Derdi vardı ve bu dert, başına türlü türlü dertler açacaktı.

Evvela “şâir” doğmuştu. Bu, yaradılışı yorumlamakta ve hayatı yaşamakta, zaten başlı başına derin bir fark yaratmaya yeterdi. Öyle sıradan bir şair de değildi. Sarsıcı bir kabiliyetle doğmuştu. İçinde volkanlar vardı. Önüne durulamaz patlamalar olması kaçınılmazdı. Gelecek yıllar, bu yanardağın faaliyetine şahid olacaktı.

Doğduğu 1925 yılı, Sovyet inkılabının ve özellikle Stalin rejiminin tamamiyle yerleştiği yıllardı. Korku kol gezerken, çocukluğun hür ikliminde yaşamak mümkün olmadı. Daha dilleri yeni açılmışken, büyüklere öğretilen yaşama kalıpları, çocuklar için de uygulanmaya başlanıyordu. Rejim, kendi sistemini körpe dimağlarda yeni baştan yaratıyor, eğiyor, büküyor, bozuyor, olmadı yine bozuyor ve insanlık tarihinin en insafsız toplum mühendisliğinin örneklerini vermekten çekinmiyordu. Bu sistem, o yıllar için söyleyecek olursak, merkezde çok kuvvetli, taşrada nisbeten daha zayıf ölçülerde uygulanıyor gibiydi. Bahtiyar Bey de bir bakışla taşralı sayılırdı.

Bahtiyar Vahabzade, o tarihlerde bile temiz kalabilmiş Türk muhitlerinden birinde doğmuştu. Şeki, Bolşevik İhtilali’nden evvel, Kafkasya’daki Türk Hanlıklarından birinin merkeziydi. Devlet başkenti olsa da Bakü’ye göre, hatta Gence’ye göre taşraydı. Şeki Hanlığı, zaten bir vilayetten ibaret denilebilecek kadar dar bir sahada kurulmuştu. 1925’e gelindiğinde de Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin belli başlı şehirlerinden biri olmuştu.

Şeki , eski bir başkentti ve son yüzyılın bir kültür şehri olarak şanslıydı; Bakü’ye, yani merkeze uzaklığı da Şeki’nin bir şansı olarak ortaya çıktı. Yeni sisteme uyumu ve kendi değerlerini değiştirmesi veya yeni değerleri de benimsemesi bunun için zaman aldı. Bu yavaşlık, pek çok şeyin korunabilmesi imkanını da getirdi. Bahtiyar Bey, işte böyle bir Şeki’de doğdu.

Şeki, Türklerin, hayatı hâlâ – belli ölçülerde-, Dede Korkut havasında yaşadıkları bir şehirdir. 1993 yılı başında, karlar altında üşüyen, gazsız ve hatta elektriksiz haliyle gördüğümde, Karabağ harbinin en şiddetli zamanıydı. Bu haşin tabiat şartları altında ve harbin acıları içinde bile, yüksek espri kabiliyetini, gülümsemeyi ve misafirlerini gülümsetmeyi bilen bir Şeki vardı. Şeki, pek çok bakımdan farklı olduğunu hemen hissettiren, güçlü, kucaklayıcı bir şehirdir. Civar illerden oraya geçtiğiniz zaman, hava da değişir, insanlar da değişir, sanki hayat da değişir. Mirza Fethali Ahundzâde’nin ve Bahtiyar Vahabzade’nin memleketi, sizi bir aydınlık yüzle karşılar. Şimdi bunu daha iyi anlıyorum ve o zaman bir Şeki Güzellemesi yazmadığım için de mahcubiyet duyuyorum. Mazeret beyan ediyormuş gibi olmak istemem; ama, Şeki’ye bir yaz Bahtiyar Bey’le gidecektim ve Şeki ziyareti asıl mânâsını o zaman bulacaktı. Bakü’den ayrılırken, Bahtiyar Bey’in selamı ile gitmiştim. Bahtiyar Bey, o tarihte sağlıklıydı; kışı Bakü’de geçiriyor, yazları Şeki’de oluyordu. O tarihten itibaren, Azerbaycan’a gidemedim ve Bahtiyar Bey’in geliş gidişlerinde ancak Türkiye’de görüşebildik.

Bahtiyar Bey’i, biraz Şeki’den hareketle anlamak ve anlatmak isteyişim boşuna değildir. Eğer, kısaca yazdığım bu Şeki havası olmasaydı, belki de Bahtiyar Bey, Sovyet İnkılabının keskin bir muhalifi gibi görünmeyecekti. Şeki’nin kuşatıcı havası, kolayca “karşı” görünmeyi sağlayacak kadar keskin bir mizahla duyulur. Her Şekili’nin, bu manada muhalif doğduğu söylenebilir.Bahtiyar Bey de, şiirinde çok net görüldüğü gibi, hemen daima, zıtları çarpıcı bir şekilde görüp gösterme yolunu seçti. İçinde yaşanan şartlar gereği her şeyi olduğu gibi sanatını da ince eleyip sık dokuduğu bellidir. Bununla birlikte, dikkatinin inceliği bile onu sistemin gazabından koruyamadı. Bilenler bilir ki, sırasında çok kıvrak bir politikacı kadar manevra kabiliyeti yüksek bir insandı. Ancak, devir o devir idi ki, yerli hayata, yerli kültüre biraz derinlemesine değer verenler, bir bahaneyle derhal damgalanıyordu. Halk düşmanı vesair sıfatlardan biri yapıştırıldı mı, kurtuluş yoktu. Özellikle Türkler, bu konuda daha bir mercek altındaydılar; çünkü Türklük, bin yıl dünyayı yönetmiş bir milliyetin adıydı. Tabii, burada bir paradoks da vardı.

Şaşılacak şeydir: Sovyet sisteminin en belirgin özelliklerinden biri, mikro milliyetçilikleri sonuna kadar teşvik etmesiydi. Herkes kendisini bir diğerine karşı, mikro kimliğiyle ifade eder, bu kimlikler arasında kıyasıya bir yarış olur ve bu yarışın hakemi de halkların kardeşliği prensibini gözeten Moskova olurdu. Herkes eşitti ve güya kardeşlik esastı, ama çatışma da devamlı körüklenen bir durumdu. Çatışan taraflar, tek tek merkeze, yani Sovyet sitemine, yani üstü örtülü Rusluğa bağlıydılar. Rusluk bir etnisite değildi, sanki varılması gereken bir menzil, ulaşılması gereken bir hedefti . Çatışan unsurlar, her zaman Ruslukta dinlenirler, Rusluğa sığınırlar ve çatışırken aşınanlar, yorulanlar, itilip kakıldıkça Ruslukta karar kılarlardı. Bugünkü Rus nüfusunun önemli bir kısmı, bu türden kazançlarla temin edilmiştir.
Bahtiyar Bey, işte bu mikro milliyetçilik konusunda, istenenden biraz derine gitmiş gibiydi. Yani, kendini Rusluk karşısında da bir şahsiyet olarak ifade etmek ister görünüyordu. Gerçekte, kendi milletini Rusluk karşısısında bile eşit gördüğü anlaşılıyordu. Halbuki, resmî anlayıştaki “eşitlik” sadece bir retorikten ibaretti. Bu “söylem”i gerçekmiş gibi kabul edip ona göre davranmak çok tehlikeli bir görüntüydü. Birinci husus buydu. İkinci husus olarak da, kıskançlıklar devreye giriyordu. Parlak bir şâire karşı kin ve kıskançlık duyulması sıradan bir insanlık durumuydu. Onu damgalamak için de, Sovyet rejiminin jurnal sistemi sayısız imkan veriyordu. Bu imkanlar kullanıldı ve Bahtiyar Bey, rejim muhalifi olarak tescilli bir aydın oluverdi.

Gençlik çağından itibaren, yazdıkları, söyledikleri hep bu rejim muhalifi penceresinden değerlendirildi. Sık sık ifadesine başvuruldu, sık sık gözaltına alındı, sık sık hapse atıldı. Keskin bir mizacı olmasa da, yazdıkları derin kuşkular uyandırdı. Çünkü, halktan da ilgi görüyordu; yazdıkları beğeniliyor, alkışlanıyordu. Sovyet sistemi böyle bir kişi ve fikir etrafındaki kümelenmeleri hoş görmezdi. Bunun bir bedeli vardı. İnsanlar, 1956’dan önce bu bedeli canlarıyla öderlerdi. Stalin sonrasında, can bedeli, yerini büyük nisbette ağır baskılara, hapislere, sürgünlere ve işkencelere bıraktı. Bahtiyar Bey, bu son dönemin damgalılarındandı.

Bana sıkça gözyaşlarıyla bu hapis ve düşkünlük dönemlerini anlatmıştı. İşinden olduğu, kimsenin açıkça ziyaret edemeyeceği ailesinin durumu yüzünden kahrolduğu bu dönemlerde yaşananlar, onun milletine bağlılığını derinleştiren şahane örnekler de saklar. Bir defasında, hıçkırıklarını zor zaptederek, bunlardan birini anlatmıştı. “…hapse atılmıştım. Ailem perişan oldu. Ne yiyip ne içeceklerini bilmiyordum. Fakat şunu bildim: Ben hapisteyken de, çıkıp işsiz kaldığım zamanlarda da her gece, evimin kapısına, her türlü tehlikeyi göze alarak, birileri yiyecek içecek bırakıyorlardı. Onların kim olduğunu hiç bilmedik. Ailem, böyle böyle sefaleti en az seviyede hissetti… Söyle Yağmur, ben bu milleti nasıl sevmem? Uğruna nasıl tehlikeleri göze almam? Onlar için nasıl çırpınmam, nasıl ölmem?..”

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat Günün Tarihi Kişisel makaleler Milli Görüş Toplumsal Konular Türkiye üzerine

Yüzsüzler!

 

Ermeni açılımı yapılmaya çalışılıyor, Kürt açılımı şu anda yürütülüyor. Birine kapıyı, diğerine bacayı açtık. 

Niye?

Olmayan soykırımı varedip bizden toprak kapmaya çalışan Ermeniler, Karabağ’da ki katliamın maşası Ermeniler, kapıların açılıp gelişmeleri sağlansın diye! Oysa ki, ısrar ile Karabağ gündemimizde yok diyorlar. Peki, dışişlerine sorarım o zaman, Karabağ gündeminde yoksa sınır kapısının açılmasına karşılık olarak ne alacaksın?

Toprak mı?!

Kürt açılımının amacı ne peki?

Bugün hala Kürt olduğunu söyleyebilen, günlük hayattada gayet Kürtçe konuşabilen kimseler için açılım yapıyorlar. Buna, Demokratik açılım süreci diyorlar. Bu süreçte, hatırlarsanız kendi dokunulmazlıklarına dokundurtmayan kimseler, askerin yargılanmasını sivil kurumlara taşıyoruz ve bunu demokrasi adına (!) yapıyoruz dediler.

Bunu söyleyen kişiler, bu işi yapabilme cesaretini sahte belgeler sayesinde yaptılar. Taraf gazetesi, sözde bir darbe belgesi hazırlamış, bu belgeye tarihi eklemeden tarih vererek darbe iddiasında bulunmuştu!

Bu belgenin sahte olduğunu ispatlandığı halde, neden Tayyip Erdoğan bunun üzerine gideceğiz dedi?

Çünkü amaç, bu belgeyi kullanarak askerin sivil yargıda yargılanmasının önünü açmaktı!

Demokrasi sürecinde, utanmasalar Trabzon’da bile demokrasi gereği (!) her dükkanın isminin altına Kürtçe anlamı yazdıracaklar!

Peki, resmi dil Türkçe’dir denilen bir süreci nasıl açıklayacaklar?

Resmi dilin Türkçe olduğunu söyleyen adam hangi yüz ile Kürtçe konusunda açılım yapacak?

İşte bu ortamdan sonra insan, Türk açılımı olsun istiyor.

Resmi dil Türkçe olduğu halde, bırakın üst düzey otellerin isimlerini, küçücük bir işyerinin bile adı;

" Mendoza manav ",
" Nice Bakkal " ,
" Rebecca züccaciye "

gibi isimler olabiliyor!

Peki buna neden müdahale edilmiyor?

Hükümet, bunun tehlike olduğunun farkında değil. Olsa bile müdahale etmeyeceklerini çoğu insan biliyor.

Hiç kimsenin müzik dinleme ihtiyacına müdahale edilemez. Ama dinlediği İspanyolca bir müzikten tek kelime anlamayan kişi daha sonra Kazak ezgisi dinletildiğinde, " Bu ne diyor yav? " diye gülebiliyor! Kimisinin hoşuna gitse bile, ben dışlayacaklar, karizmam çizilecek, rap dinleyen arkadaşlarım beni dışlayacak gibi saçma sapan korkudan " Abi bu ne ya? " gibi tepkiler verip dinlemeyebiliyor.

Saz çalma konusunda kendisini usta bilen, usta tanıtan kişi, Dombıra veya Kopuzdan habersiz olabiliyor!

Örneğin, Linkin Park dinleyen bir genç, bu grubun adını bilmeyince arkadaşına cahil diyebiliyor. Bu, defalarca benimde başıma geldi. Ancak ben Orta Asya’da ki Türkler’in yaşantısından örnek verdiğimde, yüzlerini asabiliyorlar. İnsanı her zaman ki gibi garip veya ilginç olmak ile suçluyorlar!

Peki, bu duruma nasıl geldik?

Mustafa Kemal ATATÜRK zamanında, " Ne Mutlu Türk’üm Diyene! " , en doğru sözdü bu ülkede. Türk olmanın, mutluluğunu doya doya yaşıyabilirdiniz. Gelin görün ki, bugün " Ne mutlu Kürdüm diyene " demeyi haksızlık sayan kimse tarafından yönetiliyoruz.

Tamam, " Ne Mutlu Kürdüm Diyene " sözünün ne kadar doğru olduğuna bakalım;

– Kürtler’in Devlet’i var mı?— Yok.
– Tarihte varmıydı?— Sahte Kürt tezlerinin hepsi çürütüldü. 1000 yıllık kardeşlik yalanı bile! Kürtler’in anavatanı, İran’ın güneyidir. Biz Türkler, 15.000 yıldır bu topraklardayız. İsteyen aydın (!) araştırsın!
– Kürtler’in tarihe etkisi ne?— 1800’lü yılların sonuna kadar Kürtler orduya bir tek asker göndermedi. Alparslan’ın " 20.000 Kürt süvarisi olmasaydı ben bu savaşı kazanamazdım. " diye bir sözü yoktur. Selahaddin Eyyubi’ye Kürt diyen büyük(!) araştırmacı(!) kimseler, birebir hiçbir tartışmada Türk olduğu konusunda hemfikir olmadan çıkamadılar. Yine, Ziya Gökalp’in, Kürt İbrahim Paşa adında ki bir asi askeri, Diyarbakırlı Türkler’i örgütleyerek yenmesi, Kürtler’in nüfusunun yakın tarihte bile ne kadar az olduğunu ispatıdır.
– Bugün kü konumları ne?— Hiçbir Kürt, ABD’nin Irak’a girmesinden sonra K.Irak’ta ki Kürt oluşumunun güçlenmesini sorgulamıyor! Pkk benim anamdır bacımdır diyen kimseler, Pkk’lı leşlerin üzerinden çıkan Haçlı kolyelere aldırmıyor! Bu durumdalar!
– Abdullah Öcalan Kürtler’in lideri midir?— Tarihe bakın. Mustafa Kemal ATATÜRK, Osmanlı’nın kendisi hakkında idam kararına rağmen bile dik durdu, politik olarak bile bir kere " Biz Osmanlı’yız. " demedi. Ama, Abdullah Öcalan’ı cam kafesin ardına tıktığımızda, " Ne Mutlu Türk’üm Diyene! " dedi, " Şeyh Sait’in devamıydım kullanıldım. " dedi. Liderin karakteri, halkının karakterini yansıtır. Bize göre hava hoş, buyursunlar lider kabul etsinler! Bize değildir tasası.

Bütün bunlardan sonra nerede Kürt olmanın mutluluğu?

*Saddam’ın zulmü denilen olaylardan kaçan Kürtler’e kapıyı açan tek ülke Türkiye oldu. Ama Kürtler, askerin Kürt nüfusunu düşürmek için katliam yaptığını iddia ediyor! Senin nüfusunu düşürmek isteyen, niye seni ülkesine alıp nüfusunu arttırsın?

Saddam’ın zulüm yapmasına neden olan durum, Kürtler’in bugün Irak’ın işgalinden sonra ABD ile olan ilişkileridir!

Peki, Türkiye’de ki üniter Devlet yapısından şikayet edenlere soralım;

Türkiye’de ki Türk nüfusu ile Kürt nüfusu arasında ki farka rağmen üniter yapıyı sorguluyorsunuz. O zaman, neden Kuzey Irak’ta ki nüfus yapısına rağmen kurmak istediğiniz Devlet, neden “ Kürt Devleti? “

Kürt nüfusu fazla diye üniter Devlet kurmak ne kadar doğal ise, Kürtler Türkler’i geçmeden Devlet’in Türk olması da o kadar doğaldır!

Ne yapacaklar açılımın karşılığı olarak?

Kuzey Irak’ta da Türkmenler’in anlayacağı dilde bizde ki açılımın aynılarını mı yapacaklar? Asla!

Açılımın en önemli " yatıştırma " unsuru olarak, " Ben kendi dilimi konuşayım, ayrı Devlet veya özerklik istemiyorum. " sözleri kullanılıyor.

Bu, Kürtler’in bizim yanımızda neler öğrendiklerinin ispatıdır. Aşama aşama gitmek istiyorlar.

Kendi dilini bu kadar rahat, resmi dile rağmen kullanırsa Kürtler’e özerklik isteme hakkı doğar.

Özerklik verilir ise de, Türkiye rahatlıkla işgalci durumuna düşer!

Bir sonra ki aşaması, Kürt Devleti’dir.

Özerklik kazansalar, kesinlikle ve kesinlikle tüm dünyada bağımsızlık propagandası yapıp, Türkiye’de ki özerk yapıyı bekleyen ve özerklikten sonra kurulacak olan Kürt Devleti’ne katılımı isteyeceklerdir.

Bugün hükümet bunu göremiyor. Eğer bunu göremiyoruz diyorlarsa, zaten bunları kimin hükümet yaptığı net bir şekilde anlaşılır.

Anlayana…