Kategoriler
Deneme Yazıları Dunyadan Gazeteci Geçmiş Tarih Günlük hayat Günün Tarihi Kişisel makaleler Psikolojik sorunlar Tarih Makale Toplumsal Konular Yazar

Günümüz Bilgi Paylaşımının Üzücü Kederi.

Geçen yüzyıllardan kalma bir konu daha. Bilgi paylaşımı! Bu konuya geçen yüzyıllardan kalma diyorum çünkü günümüzde bilgi paylamı diğer tüm o özlenen hoş paylaşımlar gibi yapılmamakta. Doğrusu bu biraz bencilce oldu. Aslında bilgi paylaşımları oluyor tabii. Ancak doğruluğu biraz tartışılır. Yani gündelik hayatta paylaşılan bütün bilgiler bir tez haline gelmiş durumda. Üstüne üstlük bu tezler karşıdaki kişiye yapıştırılmaya ve beynine kazıtılmaya çalışılmakta. Saygı denen unsur en alt seviyede. Savunulan bir bilgiyi karşısındaki insanın aynı konudaki bildiği başka bir bilginin yanlış olduğunu iddia etmekle kalmayıp sesini yükseltiyor.

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat iletişim Teknoloji Toplumsal Konular Türkiye üzerine

DİZİLERLE HAYAT

Bihter,Ferhunde,Polat,MarazAli ve diğer dizi starları. Farkındaysanız bir süredir bunlarla yaşıyoruz. Giyim tarzları,kullandıkları eşyalar artık günlük yaşamda tercihlerimize bile yansımaya başladı.

Bihter ve Ferhunde’den insanlarla oynamak ve fettanlık konusunda çok etkili fikirler alırken, Polat’la da kabadayılığın ve korkusuzluğun sınırlarını zorluyoruz.

Dizilerin çekildikleri mekanlarsa genelde oldukça şık villalar, yalılar. Yaşanan hayatlar mutsuz ama eşyalar son model, giyilenlerse ona keza. İzleyenler, o ihtişamın içindeki mutsuzluğu göremeyip, farkında olmadan lükse özenip artık kendi yaşantılarını beğenmez oluyorlar. (herkes için geçerli değil tabiî ki.)

Geçenlerde günlük bir gazetede Aşk_ı Memnu ve Kurtlar Vadisi Pusu dizilerinin yayın akşamında ki her ikisi de Perşembe akşamı yayınlanıyor. İstanbul’da 112 acil vak’alarında oldukça büyük bir azalma olduğunu okudum. Yani insanlar evlerinden çıkmıyor bu dizileri izliyor. Yollar serbest tabi. Bu haberi okuduğumda ‘’pes yani’’ dedim. Neyseki bu diziler bir işe yaramış sonunda. Zaten bazıları da devletin perde arkasında dönen konuları işlediği için faydalı da sayılabilir.

Ama ben dizilerin (Çocuklar Duymasın dizisi gibi gibi herkesi güldüren sidcomlar hariç) bir faydası olduğuna inanmıyorum. Hatta zararlı. Bu kadar çok ve de konusu birbirine benzer diziyle beyinlerimizi uyşturuyorlar adeta.  Ne var içeriklerinde? Yalan, ihanet, entrika kavgalar, daha birçok sevimsiz şey. Hiç mi iyi bir şey yok? Var. Ama çok az.

Günlük hayatımız zaten yeterince stresli. Akşam olduğunda şöyle hoş bir şeyler seyretmek, rahatlamak isterken hangi kanalı açsak karşımıza bu dizilerden biri çıkıyor. Bir de kendi derdimiz yetmiyormuş gibi dizidekilere üzülüyoruz. Geçici de olsa.

Televizyon, görsellik yönü olan bir eğitim aracıdır aslında. Sadece eğlence için icat edilmemiştir.Ama şahsen ben, eğitici hiçbir program bulamaz oldum. Geçmiş yıllarda belgeseller, yörelerimizi, farklı ülkeleri tanıtan yapımlar, genel kültür yarışmaları gibi programlar olurdu. Şimdiki yarışmalarda soru yok. Sadece kutu açma var. Nasıl yarışmaysa?

Peki ne yapacağız? ’’koyuyorlar, izliyoruz’’ diyeceksiniz. Ama yapımcılar öyle demiyorlar’’. Arz talep meselesi, halk bunları istiyor biz de yayınlıyoruz diyorlar ’’. AGB isminde izlenme oranlarını tesbit eden bir kuruluş var. Bizler izlemezsek bu programların reytingi düşecek. Farklı yapımlara ister istemez kayacaklar. Bu bizim elimizde. İzlediğimiz müddetçe bu diziler ekranlarımızı kaplamaya devam edecek.

Lütfen artık karşımıza çıkan her diziyi izlemeyelim. Bunlar bize bir şey kazandırmıyor. İzlemezsek bunu fark edecekler ve mecburen değişecekler. Karşımıza da kaliteli yapımlar çıkacak. Sizce TÜRK HALKI içiboş dizileri mi hak ediyor, yoksa bizi eğiten, bilgilendiren, bunu yaparken de aynı zamanda eğlendiren yapımları mı? Cevabı siz verin…

SEVGİLERİMLE

Kategoriler
Dünya ülkeleri Genel Konular Günlük hayat Toplumsal Konular Türkiye üzerine

Musibet-Nasihat ve çılgın Türkler

            "Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü…"    Böyle başlar devletimizin en üst makamında oturan cumhurbaşkanımızın yemini. Bu yemin, tarihin Türk ulusuna sık sık hatırlattığı nasihatin ifadesidir.

          Türklerin tarih sahnesine bir devlet teşkilatlanmasıyla ilk çıkışı Asya Hun Devleti ile olmuştur. Tarihi kaynaklar, bu dönemi, Türk boylarının ilk kez tek bayrak altında toplandığı, güçlü ve huzurlu bir dönem olarak anlatır. Bu güç, Çin ordusuna set çektirtti ama Çin’in ikilik çıkarışına güç yetiremedi. Bir millet, bir devlet kuzey-güney diye ayrıldı. Derken yıkım ve kıyım.

          Göktürk kitabeleri, Türk tarihi ile ilgili en eski yazılı kaynaklar olarak günümüze ulaştı. Bu kitabelerde, 7. ve 8. yüzyıllarda çok geniş coğrafyaya hükmeden Göktürk Devletini, yöneticilerini tanıyoruz. Ama derin bakan gözler, bu kitabelerdeki nasihatlerin farkına varabilirler.

          Ne var ki o büyük, o güçlü devlet, zamanın büyük gücü Çin Devletinin marifetiyle doğu-batı diye ikiye bölündü. Derken o musibet… Yıkım ve kıyım.

                Asırlar gelip geçerken Anadolu’nun derin bakan gözleri nasihat ediyordu. “Biz birleştirmek için geldik, ayırmak için gelmedik” diyen Mevlana gibi Yunus Emre bir şiirinde:

“Ben gelmedim da‘vâ için benim işim sevi için
 Dostun evi gönüllerdir gönüller yapmaya geldim” 

diyerek Anadolu halkına birliği, dirliği nasihat ediyordu. 

                   Cumhurbaşkanı forsundaki, tarihte kurulan Türk Devletlerini simgeleyen 16 yıldız, dönemlerinde Tarih semalarında parlamıştır; fakat acı olan "Çılgın" denen Türklerin, tarihleri boyunca benzer musibetler görüp yıkıma, kıyıma uğramalarıdır.

           Savaş meydanında kurşunun önüne atlamak, savaşta çokça can vermek çılgınlık değildir.  Çanakkale’de -menzilleri çok kısa oldukları için- düşman gemilerinin iyice yaklaşmalarını beklemek, beklerken sırayla can vermek, isyanlarda ayaklanmalarda binlerce kardeş kanı dökmek çılgınlıktır.  

           Bilişim Çağı denen günümüzde, tarihte yaşanan musibetleri görmemek, çağları aşan sesleriyle nasihat edenleri duymamak, aynı tarihi oyunla, aynı ikilik çıkarmalarla kardeşleri bölmek, parçalamak ve tek tek yutmak planlarına seyirci kalmak çılgınlıktır.     

           Musibetlerden çok acı çekmiş Türk ulusu, Türk genci Atatürk’ün hedeflerine en zor şartlarda bile umutsuzluğa düşmeden yürüyecektir. Büyüklerinin nasihatlerine uyarak…

         "Dünyada yapamayacağın hiçbir iş yoktur;Çünkü sen Gültekin gibi kahramanlar yetiştirmiş bir ulusun oğlusun! Bunu böyle gör,böyle dinle! Bayrağımızın rengi solmasın, Gölgelice kaba ağaçlarımız kesilmesin, ulusumuzun arasına ikililik girmesin, yurdumuza yağı ayak basmasın, ey büyük Türk Ulusu! (Göktürk Abidesi-Kültigin)

Kategoriler
Genel Konular Makale Yazıları - Yarışma Toplumsal Konular

Bir depremin 10. yılı…

Türkiye’de yılda bir defa 6 ile 6,9 büyüklüğünde bir deprem olması gerekirken 1 Mayıs 2003’ten bu yana 6’nın üzerinde bir deprem yok. Bu da beni rahatsız ediyor.’ diyor deprem dedemiz Ahmet Mete Işıkara ve ekliyor: ‘Türkiye’nin bir yerinde bu büyüklükte bir deprem olacak. Ancak neresinde ve ne zaman bilmiyoruz.

Evet, deprem nerede ve ne zaman olacak bilmiyoruz. Ama bildiğimiz birşey var ki o da fay hatlarının üzerinde yer alan ülkemizin ‘deprem’ ile yaşamayı öğrenmesi gerektiği…Önlemler almak ve bilinçli olmak ise engelleyemediğimiz depremin zararlarını azalmanın tek yolu.

Ama ne yazık ki zaten ‘yapılmış’ olması gerekenlerin çoğu zaman vaktinde yapılmıyor , önlem almada hep geç kalınıyor ve çıkarılan dersler ‘yapılanlar’ın yetersizliğini ‘yapılması’ gerekenlere dönüştürme de bile yeterli olmuyor.

Yinede büyük kayıplar ile tecrube ettiğimiz 17 Ağustos depremi böylesi bir afet konusunda ne kadar bilinçlendiğimizi, önlemler almadaki ‘yeterliliğimizi’ kısaca olası bir depreme bu kez daha ‘hazırlıklı’ olup olmadığımızı gözden geçirdiğimiz en etkili tarih oluyor 10 yıldır…

‘Neler yapılmalıydı?’ soruları da bu tarihte gündemimizde en tepeye oturuveriyor.

Cevabı ise aynı…

Etki alanı ve şiddeti ile depremlerin sebep olduğu beşeri ve ekonomik kayıpların ülkelerin ekonomik ve sosyal yapılarına büyük tehdit oluşturduğunu; tamiri güç ve zaman alıcı maddi ve manevi kayıplara yol açtığını 17 Ağustos’tan önce de büyük depremler ile tecrube etmiş bir ülke olarak yapılanmanın kalitesini arttırıcı tedbirler almalıydık. Devlet afet öncesi ve sonrası önlem ve müdehale kapasitesini arttırmalıydı. Toplum doğal afetler konusunda bilinçlendirilmeli, vatandaşların olası afetlere hazırlıklı ve duyarlı olması sağlanmalıydı.

Ancak ülke 7.8 şiddetinde sarsıldıktan bunları farkedebilmişti. Ödenilen fatura çok büyüktü…

Uykuda yakalayan şiddetli bir deprem, sabaha yıkılmış uyanan bir şehir, yerle bir olmuş hayatlar ile görebilmiştik eksiklerimizi… Ne yazık ki bu acı deneyim aynı zamanda tehlikenin farkına varmamızı sağlayacak tarih oluyor her yönüyle, ‘Neler yapıldı?’ da ikinci gündem konumuz… Ülkenin resmi ve sivil tüm kurum ve kuruluşlarını seferber eden felaketin maddi ve manevi yardımlarla üstesinden gelinmeye çalışıldı; acı türkıyenın dört br yanında tüm evlerde farklı boyutlarda yaşandı . Akabinde depremzedeler için toplanan yardım ve bağışlar, büyük hasara uğrayan alt yapılarda onarım ve yenilemeler, konut ve kira yardımları var… Riskli yapılanma, imar denetim, yaşamsal rehabilitasyon, kriz müdehale gibi deprem öncesi ve sonrası zararı azaltma ile alakalı bir çok konu bu tarihten sonra toplumsallaştı; sorgulandı, çözümler arandı, önlemler alındı… Diğer bir ifadeyle ‘deprem depremin ertesi sabahı öğrendi.’

Öğrendiklerimizi unutmamız çok zamanımızı almadı tabii. Üzeirnden iki hafta geçmiş her olayı eskitir çünkü insanoğlu; konunun önemi her geçen gün daha da azaltır… Ya da yıldönümleri tekrar anlam kazandırır. Herşey tekrar yaşanır, hatırlanır…Tıpkı 17 Ağustosta olduğu gibi…

Günümüz dünyasına egemen olan kişisel çıkarlar, ekonomik kaygılar ve diğer güncel konuların olası bir depremin günlük yaşamımızdaki önceliğini azaltması ve gerçeğin gözardı edilmesine sebep olması normal…Evet, çünkü herşeye rağmen hayat devam ediyor…

Hızlı endüstrileşme ve nüfus artışı kişilerin yaşam standartlarını yükselme istekve hırslarını arttırırken kentleşmenin kalitesine ve binaların standartlarına verilen önemi azaltıyor. Kısa vadeli çıkarlar sadece insan ilişkilerini değil, yaşam alanımızı da ele geçiriyor. Ve maalesef ‘depremin zararlarını azaltmak için neler yapılmalı’ soruları üçüncü gündemimiz oluyor her 17 Ağustos’ta.

Yine cevaplar aynı…

Öncelikle bina ve altyapı yenileme ve güçlendirme çalışmaları yapılmalı. Sonra risk alanları belirlenmeli, kaçak binaların inşası önlenmeli. Bunun yanında uzun dönemli uzun zamanlı afet hazırlık planları ile devlet kapasitesini arttırmalıdır. Hükümet mekanizmaları üzerlerine düşen tüm görevleri; toplumsal eğitim, yapısal güçlendirme ve denetim gibi konularda tüm sorumluluklarını kusursuz yerine getirmelidir. Peki tek sorumluluk devlette midir? Kişisel hak ve özgürlüklerin kullanımının maksimuma ulaştığı, vatandaşların bireysel ve ya sivil toplum aracılığıyla sesini duyurabildiği global dünyada böylesi hassas bir konuyu devlete yüklemek de yanlıştır. Hükümet mekanizmaları ve vatandaşlar birbirlerine destek olmalı, yardım etmelidirler.Tamamen mümkün olmasa da , depremn potansiyel etki ve zararlarının, geçmişten ders almış, bilinçli ve birlikte hareket eden bir toplum ile azaltılabileceği açıktır.

Geçmişi, şimdisi ve geleceği ile aslında bilmediğimiz pek şey yoktur deprem konusunda da.

10. yılında da 17 Ağustos diğerlerinden farklı olmayacak, anma etkinlikleri düzenlenecek

, kayıplarımız anılacak, sorumlular aranacak ve geçmiş hatırlanacak ve belki de depremin aslında her an yaşamımıza ve çevremize verebileceği büyük hasarın korkusu tüm yurdu saracak. Soru yine şu olacak:

Olası bir depreme ne kadar hazırız?

Ve şöyle devam edecek…

Ne yapmalıydık?

Ne yaptık?

Ne yapmalıyız?

Cevabı verebilecek olanları ise uzakta aramaya yine gerek olmayacak. Kendi felaketini kendi elleriyle yaratır insanoğlu depremden en çok zararı yine kendinin göreceğini bile bile. Öyle de oldu. Diğer bir ifadeyle bizler bir depremde daha onu ciddiye almadan oluşturduğumuz sağlıksız çevrenin enkazında kaldık. Ve yine ‘Türkiye’nin bir yerinde bu büyüklükte bir deprem olacak. Ancak neresinde ve ne zaman bilmiyoruz. Yaşadıklarımızdan dersler alıp tekrar kendi felaketimizi yaratmamamız dileğiyle…

Duygu Ünal.

20.07.2009