Kategoriler
Genel Konular

Ölmeden Önce Yapılması Gereken Şeyler[!]

 Bu, ölmeden önce kesinlikle görülmesi gereken bir yer… Bu, ölmeden önce kesinlikle izlenmesi gereken bir film… Bu, ölmeden önce kesinlikle tadılması gereken bir lezzet… Bu, ölmeden önce kesinlikle okunması gereken bir roman…

 Bu tavsiyeleri hepimiz çevremizdeki insanlardan sık sık işitiriz. Ölmeden önce yapılması gereken ‘şey’ler hakkında yazılmış kitaplar dahi var. Bu şeyler nedir merak ediyorsanız işte birkaçı:

Skuba dalış lisansı almak ve Havaii’deki Molokini Adasından dalış yapmak, tekne kullanmasını öğrenmek, sandalla göl ortasında balık avlamak, yamaç paraşütü yapmak, uçaktan paraşütle atlamak vb…

Şimdi bu şeylerin birçoğunu yapamamış biri olarak-ki söz konusu kitabın yazarı da henüz yarısını yapabilmiş- merak ediyorum:

Öldüğümde, Allah huzuruna yapayalnız çıktığımda sorgulanacağım konular arasında yapmadığım bu şeyler, görmediğim yerler, izlemediğim filmler, tatmadığım lezzetler, okumadığım romanlar var mı?.. Bu yerleri görmediğim, bu filmleri izlemediğim, bu lezzetleri tatmadığım ve bu romanları okumadığım için öldükten sonra pişmanlık duyar mıyım?..

Kuşkusuz insanların eğlenmeleri, gezip dolaşmaları, sohbetinden hoşlandıkları kişilerle birlikte yemek yemeleri, kitap okumaları güzel nimetlerdir. İlk buyruğu “Oku!” olan Kur’an, samimi inananlara gökleri, yeri ve ikisi arasındaki her şeyi detaylarıyla araştırmalarını, bilimsel gerçekleri öğrenmelerini birçok ayette öğüt verir:

Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz, onu nasıl bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun hiçbir çatlağı yok. Yeri de (nasıl) döşeyip-yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda ‘göz alıcı ve iç açıcı’ her çiftten (nice bitkiler) bitirdik. (Bunlar,) ‘İçten Allah’a yönelen’ her kul için ‘hikmetle bakan bir iç göz’ ve bir zikirdir. (Kaf Suresi, 6-8)

Allah, iman eden kullarından, tanık oldukları yaratılış delillerini incelemelerini, olağanüstü yaratılış ilmini öğrenmelerini ve üzerinde düşünmelerini ister.

Burada yanlış olan şudur; insanlar bunları genellikle gaflet içinde yaparlar. Allah’ın varlığını unutmuş ve ölümün her an gelebileceğini düşünmeden… Yanlış olan, Allah’ın adının anılmadığı ortamlar ve Allah rızası gözetilmeden yapılan şeylerdir. Yaratılış amacını unutmuş, Allah aşkını ve korkusunu içinde hissetmeyen, çok değerli olan zamanını ahiretine yarar sağlamayacak şekilde tüketen kişilerdir söz ettiğim.

Kuşkusuz inanan insanlar da dünya hayatının nimetlerinden yararlanırlar. Ancak gaflet perdesi ardında yaşayan kişiler gibi nimetleri yaşam amacı olarak görmezler. Allah’ın lütfettiği nimetlere şükreder, O’nun hoşnutluğu için hayırda kullanırlar.

Yaşamın her anı unutulmaması gereken şu gerçeğe göre değerlendirilmelidir: Herkes kendi ellerinin önden gönderdikleri ile karşılık görecektir. İnsan, boş emeller peşinde koşmakla değil, sonsuz ahiretini kazanmak için çaba göstermekle sorumludur. Ahiretten gaflette olan kişiler her ne kadar yapmaları gereken şeyleri belli sayılarla sınırlandırıyor olsalar da gerçekte onların çabaları“çelişkili, parça parça” ve “darmadağınıktır.” (Leyl Suresi, 4)

Allah’tan uzak, kendilerince doya doya yaşamaya çalışarak, kısacık süren dünya hayatına yönelen insanlar, olayları biraz akılcı değerlendirebilseler, dünya hayatının sonsuz hayat yanında ne kadar değersiz olduğunu Allah’ın izniyle fark edebilirler.

Peygamberimiz(sav) bu konuda “ölmeden önce ölün” buyurur. İşte aklın işaret ettiği akıl budur. İnsanın, kusursuz imtihan mekanı olan dünyanın çekici süslerine aldanmayıp, ölümü sürekli hatırında tutarak sonsuz ahiret yaşamı için hazırlanması, bu gerçeklere göre yaşaması, ölmeden önce ölmektir. İnsanın ölümle birlikte gerçekleri gördüğünde, yapmadığı için pişmanlık duyacağı her şeyi yaşarken yapmasıdır. Yaptığı için ahirette pişmanlık duyacağı şeyleri de yaşarken yapmamasıdır.

Adeta şuursuzca ömrünü tüketen insan ölümle her şeyin biteceğini zannetmiş, ahirette Allah’ın huzurunda sorgulanacağını unutmuştur. Sorgulanma anı, dünyayı tercih etmiş ve Allah’tan uzak yaşamış kişi için müthiş zorludur. Yapıp ettiklerini, yerine getirmediği sorumluluklarını, ertelediklerini ve Rabb’i karşısındaki aczini düşündüğünde korkusu daha da artar. Yaşamı boyunca öncelik vererek yapıp ettiklerinin, “fırtınalı bir günde rüzgarın şiddetle savurduğu bir kül gibi”(İbrahim Suresi, 18) kılındığına şahit olduğunda yaşadığı pişmanlık daha da zorludur.

… Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrana uğrayacak olanları size haber vereyim mi?” “Onların, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmişken, kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar.” İşte onlar, Rablerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkar edenlerdir. Artık onların yapıp-ettikleri boşa çıkmıştır, kıyamet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız.” (Kehf Suresi, 103-105)

Fuat Türker

Kategoriler
Bilimsel Makale İslam Dini

Özleyen, Seven, Hatırlayan Beyin Değil, Ruhtur

 

Darwinistler, insan zekasının da evrim süreci içinde geliştiğini savunurlar ancak bu tez de evrimcilerin kendi mantığı içerisinde çelişir. Çünkü evrimcilere göre şuursuz atomlar, milyonlarca yıl önce çok az araç-gereç, sınırlı olanak ve yalnızca eldeki malzemeleri kullanarak göz, kulak, burun, doku, tat gibi mekanizmalar geliştirmişlerdir. Ancak yine evrimci teze göre çok daha gelişmiş olan insanlar, halen aynı kalitede görüntü ve ses üreten cihazları, son derece gelişmiş teknolojik imkan, ekip ve bilgi birikimi ile dahi geliştirememişlerdir. Bilim adamları çok daha düşük kalitede gören kamera, duyan mikrofon, koklayan yapay burun, dokunan dedektörler yapmışlar ancak bunlardan zevk alan ruhu üretmeyi başaramamışlardır. Çünkü ruhu ancak Yüce Allah yaratmakta ve tüm bu hisleri algı olarak ona yaşatmaktadır.

İnsanın keşifler yapması, teknoloji icat etmesi, beste yapması, keman çalması, kitap yazması Allah’ın dilemesiyledir.. İnsan, Allah dilerse sevinir, üzülür, zevk alır, heyecanlanır, endişelenir, coşku duyar. Bir müzikten hoşlanması Allah’ın dilemesiyledir. Bir güzelliği takdir etmesi Allah’ın dilemesiyledir. Güzel manzaradan, güzel giysiden, güzel davranıştan, çiçeklerden, hayvanlardan, bir tablodan, çikolatalı pastadan hoşlanması Allah’ın dilemesiyledir. Eğer Allah dilemezse, bu duyguların hiçbirine sahip olamaz.

Bunları yapan madde değildir. İnsanın beynindeki hücreler değildir. İnsanın yediği yiyeceklerin dönüştüğü proteinler değildir. Bunları yapan insanın beyni değildir. Materyalist filozof Karl Vogt’un “karaciğer nasıl öd sıvısı salgılıyorsa, beyin de düşünce salgılar” sözünde nasıl bir mantık aramalı?… Öd sıvısı maddedir ama düşünce madde midir?..


Beyin sevgi duymaz. Beyin müzikten zevk alma yeteneğine sahip değildir. Beyin, küçük bir tavşanın havuç kemirme görüntüsünü izleyerek ona şefkat duymaz. Beyin özlemez. Beyin sadakat duymaz, vefa göstermez. Beyin ilkokula başladığı günü, ilkokul öğretmenini hatırlayıp bundan dolayı heyecan duymaz. Beyinde yalnızca yağ, su, protein ve diğer kimyasallar vardır. Özleyen, seven, sevinen, utanan, hatırlayan beyin değildir. İnsan; ruhuyla sever, sevinir, özler, şefkat duyar. İnsan, Allah’ın Kendi ruhundan bir parça taşıyan ruhunun varlığı ile insandır.


İnsan, ruhun varlığını kabul etse de etmese de, dünyada bedenini bırakacak ve bir ruh olarak ahirette Allah’ın huzurunda yapayalnız sorgulanacaktır. İman edenler, Allah’tan bir ruh olduğuna inananlar, inkar edenler, materyalistler, Darwinistler, yaşamı boyunca Allah’a karşı mücadele içinde olanlar,
” yalnızca nöron yığınınıyız”, “ahiret yoktur, ölüm herşeyi kesip bitirecektir” , “ölüp toprak olacağız” diyenler, kısacası yeryüzünde yaşamış her insan, her ruh, Allah’ın huzurunda yapıp ettiklerinin hesabını verecektir. Her biri, önden gönderdiklerini eksiksiz olarak karşısında bulacaktır. Her biri hakkında, hurma çekirdeğindeki iplikçik kadar bile haksızlık yapılmayacak, adaletle hüküm verilecektir.

Bir insan, eğer ahiret gerçeği konusunda “acaba” diye bir şüphe duyuyorsa, artık yanlış inançlarını bir yana bırakmalı ve tek Yaratıcı olan Allah’a yönelerek sonsuz ve gerçek yaşamı için elinden geleni yapmalıdır. İnsanın yaşadığı sürece, hatasından geri dönme olanağı her zaman vardır.

Bizim ayetlerimize iman edenler sana geldiklerinde, onlara de ki: “Selam olsun size. Rabbiniz rahmeti Kendi üzerine yazdı ki, içinizden kim bir cehalet sonucu bir kötülük işler sonra tevbe eder ve (kendini) ıslah ederse şüphesiz, O, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Enam Suresi, 54)

Fuat Türker

Kategoriler
Deneme Yazıları

100 Kişiye Sorduk… Gerçek Cevabı Arıyoruz

“100 kişiye sorduk, 5 popüler cevap arıyoruz” cümlelerinden oluşan yarışma repliğini hatırlarsınız sanırım. Bir yarışma programı ile yaşamımıza giren, tam unutulmaya yüz tutmuşken bugünlerde bir başka yarışma programıyla yeniden gündeme gelen bu kalıplaşmış sözleri biz de sorduk.
Kuşkusuz bizim sorumuz, söz konusu yarışma programındakiler gibi “parmesan nedir?” ya da “flora ne demektir?” tarzında olmadı. Biz tek bir soru sorduk 100 kişiye. “Yaşamınızın en önemli amacı nedir?” sorusunu yönelttik. Aldığımız cevaplar şöyle oldu:

35 kişi, “çocuklarımın geleceğini garanti altına almak” dedi.
26 kişi, “daha iyi bir iş ve daha çok kazanmak” cevabını verdi.
14 kişi, “bir ev sahibi olmak” istediğini söyledi.
13 kişi, “iyi bir yuva kurmak” dedi.
10 kişi, “üniversite sınavını kazanmak” amacında olduğunu söyledi.
2 kişi ise “sadece hayatı yaşamak” cevabını verdi.

Şimdi aynı soruyu size yöneltiyorum. “Ne için yaşıyorsunuz, yaşamınızın en önemli amacı nedir?.. Daha iyi bir iş sahibi olmak, ev-araba satın almak, yaşamın tadını çıkarmak; bunlar mı amacınız?

Dünyanın en zengin insanı olduğunuzu düşünün. Onlarca odalı muhteşem bir evde bile oturuyor olsanız, aynı anda evinizin yalnızca bir odasını kullanırsınız. Gardroplar dolusu giysileriniz de olsa yalnızca birini giyersiniz. Yemek masanızda çeşit çeşit yemek de olsa en çok birkaç tabak yiyebilirsiniz.

Dahası dünya hayatında amaç edindiğiniz her şey sonunda yok olacaktır. Bu geçici ve sonlu olan şeyler, insanın hedefi olabilir mi?..

Birçok insanın dünya hayatındaki koşuşturması anlamsız bir hırstan kaynaklanır. Oysa amaç edinilen söz konusu şeyler ne hırs yapılacak, ne tutkuyla arzu edilecek, ne de sahip olunduğu için övünülecek şeylerdir. Tümü, “Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, ’(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama’, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir ’çoğalma-tutkusu’dur. Bir yağmur örneği gibi; onun bitirdiği ekin ekicilerin (veya kafirlerin) hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çer-çöp oluvermiştir. Ahirette ise şiddetli bir azab; Allah’tan bir mağfiret ve bir hoşnutluk (rıza) vardır. Dünya hayatı, aldanış olan bir metadan başka bir şey değildir.” (Hadid Suresi, 20) ayetindeki ifadeyle, geçici dünya hayatının aldatıcı birer metaıdır.

Yeryüzünde farklı toplumlardaki birçok insan, yalnızca bu dünyevi hedefler doğrultusunda yaşam sürer. Oysa insanın dünyada bulunma amacı bunların hiçbiri değildir. İnsanın, yaşamın ve ölümün yaratılma nedenini Kur’an, “O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı…” (Mülk Suresi, 2) ayetiyle bildirir.

Dünyevi bu istekler amaç değil, insanın yalnızca Allah’ın rızasını kazanabilmesi için birer araçtır. Allah’ın kullarına bahşettiği nimetlerdir. Okul, iş, evlilik; yaşamın tamamı Allah’ın hoşnutluğu içindir. Büyüklük duygusunu tatmin için dünya hayatında başarı ve kazanç istenmemelidir. İnsanın, ölümü, ahireti, yapayalnız Rabb’i huzurunda sorgulanacağını unutarak kendisine yalnızca bunları amaç edinmesi ve kazandıklarıyla büyüklenmesi büyük yanılgıdır.

Nur Suresi 37. ayette “(Öyle) Adamlar ki, ne ticaret, ne alış-veriş onları Allah’ı zikretmekten, dosdoğru namazı kılmaktan ve zekatı vermekten ’tutkuya kaptırıp alıkoymaz’; onlar, kalplerin ve gözlerin inkılaba uğrayacağı (dehşetten allak bullak olacağı) günden korkarlar.” buyrulur. Kalplerinde Allah korkusu taşıyan insanları ticaret, alışveriş, okul, evlilik, eğlence hiçbir şey Allah’ı anmaktan alıkoymaz.

Çocuklarının sınav sonucunda iyi bir üniversiteyi kazanması bazı anne babalar için çok büyük bir olaydır. Çocukları, dostlarının çocuklarından daha iyi bir yeri kazandığı için bambaşka bir ruh haline bürünür, herkesi geçmiş olmanın, ezmiş olmanın heyecanını yaşarlar. Daha ’büyük’ olmaktan, diğer insanların kendilerine hasetle bakmalarından büyük zevk alırlar.

Oysa dünya hayatı bir “kuşluk vakti” kadar kısadır: göz açıp kapayıncaya kadar geçer. Hırsla ve tutkuyla nefsani hedeflere yönelen kişinin bilmediği bir başka gerçek daha vardır. Allah’a iman etmediği sürece asla gerçek mutluluk ve huzuru bulamaz. Sınır tanımaz ve bitmek tükenmek bilmez tutkulara sahip olan nefis asla tatmin olmaz. Sürekli insandan yer, çalar, doymak bilmez. Hep daha iyisini, hep daha mükemmelini ister. Sahip olduğu hiçbir şey onu mutlu etmez. Kişi bu çarpık görüşleri nedeniyle hep mutsuzdur; acı, korku ve gerilim içinde yaşam sürer. Tek kurtuluş yolu Allah’a sığınmaktır. Kur’an bu sırrı da verir; yalnızca Allah’a yönelenlerin kalplerinin huzuru bulabileceğini bildirir:

Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikriyle mutmain olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur. (Rad Suresi, 28)

Dünya, istek ve tutkuların gerçekleştirileceği bir yer değildir. Vicdanlı insanlar Rabb’lerine yakın olma konusunda samimi bir istek duyarlar. Ölümün yakınlığını, cennet ve cehennemi sık sık düşünürler. Davranışlarının her zaman Kur’an ahlakına uygun olmasına titizlik gösterirler. Ve derler ki: “Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, dirimim ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah’ındır.” (Enam Suresi, 162)

Hastalık, acizlik, zorluklar ve her an gerçekleşebilecek olan ölüme rağmen insanın sahte, parıltılı dünyayı ve onun çekici süslerini amaç edinmesi, ömrünü bunların peşinde koşarak geçirmesi ne büyük aldanıştır.

Kategoriler
Deneme Yazıları İslam Dini

Gerçek Aşk

 İnsan o tek ve gerçek Sevgili’ye aşkla bağlanmak için dünyaya gelir. O tutkulu aşkı içinde hissetmek, O’na deli aşık olmak için gelir. İnanan insan yılda tek bir günü değil, her gününü Sevgili’sine adar. Mutluluk ancak O’nun aşkıyla olur, bunun dışında kalpler tatmin olmaz; kurtuluş yolu bulunmaz. İnsan yüzlerce yol dener ancak başka türlü mutlu olamaz. Yaşaması gereken, bu samimi ve gerçek aşktır.

Her an O’nun aşkıyla yanmak, insana şevk ve canlılık verir. Bu ruhla yaşayan, O’na teslimiyeti derinden hisseden insan için tedirgin olacağı, rahatsızlık duyacağı bir şey yoktur. İnsan ancak O’nun aşkıyla huzur bulabilir, rahat olabilir.

Aşkıyla yanan kullarına O’ndan güzellik geçer; bu gerçek güzelliktir. Güzel insanlar diğer insanların yakınlık duymasına ve onları örnek almalarına vesile olur.

O her olayı inananlar için hayırla yaratır. Bunu bilmek, O’na duyulan sevginin nedenlerinden biridir.

O’na yönelip dua edildiğinde icabet edecek olması, O’nu sevmek için önemli bir sebeptir. O, sıkıntı ve ihtiyaç içinde olan herkesin duasına icabet ettiğini buyurur. Zorluk anlarında insanların yanlarında buldukları en yakın dost O’dur.

Her insan, bir hiçken O’nun rahmeti sayesinde var olmuştur. Tüm insanları bu dünyada barındıran, zevk ve ihtiyaçlarına uygun çeşit çeşit yiyecekler yaratan O’dur. O’nun, insanlar üzerindeki nimetlerini, her şeye güç yetiren olduğunu ve her şeyi en güzel şekliyle yarattığını düşünmek, O’na olan sevgiyi arttırır.

O sonsuz ilim sahibine duyulan sevgi, yarattığı mucizeler karşısında inananların şevk ve heyecanını arttırır. Bu, insan ruhunun ihtiyacı olan besindir, ruh ve iman bu döngü sayesinde sürekli beslenir.

O, her şeyden müstağnidir; hatasızdır. Ama insan hata yapar. O Sevgili bağışlayıcıdır; tevbeleri kabul eder ve insana kurtuluş imkanı sağlar. Bu da O’na duyulan sevginin çok önemli nedenlerinden biridir.

İnsan, kendisine küçük bir ikramda bulunan ya da iyilik yapan kişiye teşekkür eder, sevgi duyar. Hastalandığında yardımcı olan kişiye sevgisi artar ve duyduğu minnetle onu mutlu etmeye çalışır, üzmekten şiddetle kaçınır. Oysa onlara bu davranışları nasip eden de yine O’dur. Gerçekte sevgi duyulması ve teşekkür edilmesi gereken varlık, o tek Sevgili’dir. Bizi sevindirir, yedirir içirir, sağlık verir, zevk alacağımız güzellikleri yaratır; insanları vesile kılar.

O Sevgili, merhamet edenlerin en merhametlisidir. Tek dostumuzdur, ‘karanlıklardan aydınlığa’ çıkarır. Sevgimizin temelinde de bu yakınlık olmalıdır.

O’nun sevgisini bilmeyenler birbirlerine de samimi sevgi gösteremezler. Kendilerini zorlayarak insanların sevgisini kazanmaya çalışırlar. Sadece insanların hoşnutluğunu aramaları ve insanların rızasını kaybetme korkuları yüzünden bu kişiler, hayatları boyunca samimiyeti ve imanı yaşayamazlar.

O’na yakın olduğumuz zaman, güzel sıfatları da üzerimizde tecelli eder. “Ben şunu yaparsam hoşuna gider, beni sever “ diye düşünerek yaptığımız davranışlar, salih amel olur, O’na daha da yakınlaştırır.

O’nun nimetleri genelleme yapılarak bile sayılamaz. Diğer sevgililer gibi bugün değil, her gün, her dakika, her saniye hediyelerini cömertce bahşeder. Bu paha biçilemez hediyeleri, hayranlığımızın ve şükrümüzün ifadesi olarak yine O’nun yolunda kullanmalıyız.

İnsanların öncelikle ruhlarındaki ölüyü diriltmeleri gereklidir. Asıl önemli konu, gerçek aşkın insanı sarmasıdır. Gerçek Sevgili’ye aşkını içinde hisseden, dünyanın tüm güzelliklerine kavuşur. Kalbini O’na tam olarak teslim eden insan, artık O’nun yönetimindedir. O’na aşık olan, yaşadığı aşkın güzelliğini ve derin mutluluğunu sürekli içinde hisseder.

Sonsuza kadar O’nun aşkıyla yanmak, sonsuza kadar aynı şiddetli aşkı yaşamak muhteşem güzel bir duygudur. Milyarlarca yıl da geçse, O’nu aynı muhabbetle sevmeye devam etmek…

O, sevginin asıl muhatabı iken O’ndan uzak yaşayan insanlar, gerçek sevgi ve dostluktan da yoksundurlar. Şirk içinde yaşadıkları kısa süreli ve geçici sevgiler, gerçek sevgi değildir; onlara mutsuzluk ve karamsarlık verir. Hayatta gerçek anlamda bir sevdikleri olmadığından sürekli yakınırlar. Oysa ‘tek ve gerçek Sevgili’ Allah, onlara şahdamarlarından daha yakındır. “Bir bilselerdi…”

 

Fuat Türker

Kategoriler
Deneme Yazıları İslam Dini

Yeni Bir Yıla Girerken Yeni Bir Sayfa Açalım

Bu gece yeni bir yıla başlarken bir kez daha niyetimizi tazeleyebilir, yeni bir sayfa açabiliriz. Daha bilinçli, daha samimi, daha düzgün ve çok daha dikkatli bir şekilde, maddi ve manevi olanaklarımızı kullanarak, gücümüz yettiğince zamanımızı en hayırlı şekilde geçirmeye yeniden niyet edebiliriz.“Bu yıl çok güzel ve hayırlı işler yaptım, bu kadarı yeterli” ya da “etrafımdaki insanlara göre ben çok daha fazla gayret içindeyim, birçok kişiye oranla ben çok daha iyiyim” diye düşünmeden, yeni bir adım daha atabiliriz. Allah’a kulluğumuzu çok daha büyük bir coşkuyla yerine getirip, fırsatları çok daha iyi değerlendirebiliriz.

Her yeni gün Allah’ın O’na yönelmemiz, yakınlaşmamız ve hoşnutluğunu kazanmamız için lütfettiği bir fırsattır. İnsan Rabb’ine duyduğu aşkı kanıtlaması için tanınan fırsatları değerlendirmeli, her yeni gün O’nun doğru yoluna yönelme çabası içinde olmalıdır. Umulur ki Rabb’i onu bu çabası karşılığında sonsuz kurtuluşa ulaştırır.

Yaşadığımız günden eksilen her saat, her dakika, hatta her saniye ölüme, yeniden dirilişe ve Allah huzurunda verilecek hesaba yaklaştırır bizi. Bu ilerlemeyi yavaşlatmaya, durdurmaya ya da geri çevirmeye kimse güç yetiremez. Bütün insanların izleyeceği yol budur ve her geçen gün bu kaçınılmaz sona doğru akar.

Bu gece gireceğimiz yeni bir yıl yeni bir başlangıç olsun. İmanımızı tazeleyelim; iman bebek gibidir, bakım ister. Onu besleyip derinleştirmeye niyet edelim. Allah’ın şanını, kudretini, gücünü gereğince takdir etme gücü isteyelim Rabb’imizden. Ve dua edelim:

 “Allah’ım, Sana karşı derin muhabbet ve iman ver bana. Seninle kesintisiz ve güçlü, kopmaz bir bağlantım olsun. Seni hiç unutturma; uyanıkken de unutturma, rüyamda da unutturma. Sürekli seninle bağlantı halinde olayım ve her şeyi Senin yaptırdığını bileyim; bana bunu unutturma Rabbim. Senin sonsuz gücünü hakkıyla takdir etmemi, Senden gücüm yettiğince korkmamı ve Seni gereği gibi sevmemi bana ilham et… İlmimi artır Allah’ım ve imanımı derinleştir.”

 

2011 dünyaya barış, huzur ve kardeşlik getirsin; İslam dünyasında birlik ruhu canlansın; İttihad-ı İslam’ın ciddi adımları atılsın inşaAllah.

Kategoriler
İslam Dini

Çocuklarımıza Allah’ı ve Dini Nasıl Anlatalım?

İnsan din fıtratı üzerine yaratılmıştır. Batılı psikologların, “doğal dinsel işlev, dini eğilim ve duygu, dini inanç tohumları, insiyaki temayül, dini potansiyel” adını verdikleri kavramları, İslam inancındaki fıtrat prensibiyle açıklamak mümkündür.Son zamanlarda bazı batılı psikologlar, tarafsız ve önyargıdan uzak bir şekilde yaptıkları araştırmalar sonucunda dinin, çocuğun ruhuna seslendiği ve onun ruhsal yapısına uygun düşeceği görüşünde birleşmişlerdir.

İmam Gazali çocuğun kalbini, “tertemiz, bomboş, saf, her şeyi almaya kabiliyetli ve yöneltildiği her şeyi yapmaya meyilli” olarak nitelendirir. Gazali ayrıca , ruhun yaratılışı itibariyle gerçekleri kabullenmeye yetenekli olduğuna ve Allah’ı bulup kavrayacak gücün de onda bulunduğuna inanır. Bu nedenle her şeyi almaya ve yönlendirildiği her şeyi yapmaya hazır olan çocuğa anlatılacak ve onu yönlendirilecek konular çok önemlidir.

Çocuk öncelikle Allah’ın varlığı, büyüklüğü ve gücünü öğrenmelidir. Çevresinde gördüğü her şeyin, içtiği suyun, soluduğu havanın, yediği sebze – meyvenin, sahip olduğu bedenin, gözlerinin, kulaklarının, kalbinin nasıl var olduğu ve bunları kimin yarattığı hakkında düşünmeye yönlendirilmelidir.

Evrendeki düzen ve denge, mucizevi tasarımlarla yaratılmış galaksiler –ki çocuklar bu konulara oldukça fazla ilgi duyarlar- hakkında bilgiler verilmeli ve tümünün üstün akıl sahibi bir Yaratıcı tarafından yaratıldığı anlatılmalıdır.

Gözümüzle gördüğümüz, kulağımızla duyduğumuz ve hissettiğimiz herşey, bize göklerin, yerin ve arasındakilerin Yaratıcısı olan Allah’ı tanıtır. Evreni saran mucizevi güzellikler üzerinde bilgi sahibi olması, çocuğun bu apaçık gerçeği fark etmesini sağlar. Rastlantılarla hiçbir şeyin meydana gelemeyeceği çok basit örneklerle çocuğa anlatılabilir. Böylece çocuk, çevresini saran yaratılış gerçekleriyle bu muhteşem düzenin bir sahibi olduğu gerçeğine ulaşabilir. Bu anlayışa sahip olan çocuklara, Kuran ahlakının ve dinin anlatılması daha da kolaylaşacaktır.

Günümüz çocukları oldukça zekidir; “anlamaz, çocuktur bir şey bilmez” diye düşünmek çok yanlıştır. Çocuğa eğer din öğretilmezse çocuğun ruhu boşlukta kalır. Özellikle ölüm konusu çocuğa çok dikkatli anlatılmalıdır. Anne – babasının bir gün ölerek yok olacağını düşünen çocuk, psikolojik açıdan dengesini yitirir. Kendisinin bir gün öleceğini düşünen çocuk da aynı ruh haline sürüklenir. Oysa anne ve babasıyla cennette kavuşacağını, onlarla birlikte olacağını bilen bir çocuk, ruhen ve bedenen çok sağlıklı ve zinde olur.

Çocuklara din, gerici ve tutucu bir üslup ile anlatılmamalıdır. Hurafe dolu bir anlatım, çocuk için din değil, aklının alamayacağı bir kâbus olacaktır. Dini Kur’an ve sünnet çizgisi dışında hurafelerle yorumlayan kişiler, kendi ruhlarındaki karanlığı ve şirk düşüncesini Kur’an’a ve Peygamberimizin hadislerine uygulamaya çalışırlar. Bilim ve sanat dışarıda bırakılarak, çocuğa “oturma, bakma, yapma!” emirleriyle dini eğitim vermeye çalışmak konuyu açmaza götürür. Çocuğa baskı, dayak, şiddet uygulanmamalıdır. Şiddet işe yarayan bir unsur olsaydı Hz. Nuh, peygamber olduğu halde kendisine inanmayan ve Allah’a iman etmeyen oğluna şiddet uygulardı.

Çocuk inançlı yetiştirildiğinde, bu onun tüm hayatını mutlu ve huzur içinde yaşamasına vesile olacaktır. Bu şekilde yetiştirilen bir çocuk, yaşı ne kadar küçük olursa olsun, olgun bir akla ve ahlaka sahip olur.

Unutmayalım din ruhun gıdasıdır; çocuğun sağlıklı ve mutlu olmasını sağlayan ruhsal bir ilaçtır. Çocuklarımızı bilgisayar başında saatlerce oyun oynamalarından ve gereksiz bilgilerle beyinlerini doldurmalarından sakındıralım. Yararlı bilgilerle donanmalarına yardımcı olalım. Bu amaçla sizlere çok güzel/yararlı bir Facebook sayfası tanıtmak istiyorum. Bu sayfada çocuklar güzel dinimiz konusunda yazılar ve merak ettikleri soruların yanıtlarını bulacaklar. Ayrıca ilginç canlılarla tanışacak, şaşırtıcı davranışları konusunda yazılar okuyacak, videolar izleyecekler.

Sayfanın linki: http://www.facebook.com/CocukSayfasi

Sayfa ‘Çocuk Sayfası’ ancak adı sizleri yanıltmasın; paylaşımlarında biz büyüklere de yönelik bilgiler var. Umarım çocuklarımız için çok yararlı olur.

Kategoriler
Deneme Yazıları İslam Dini

Ne İle Müjdelenmek İstersiniz?

Sahip olmayı en çok istediğiniz şey nedir? Konforlu bir ev, güzel giysiler, zenginlik, rahat bir yaşam… Dilediğiniz her ne ise, hepsine istediğiniz an ve sonsuza dek sahip olacağınız bir mekânın varlığı size müjdelense?.. Ve orada nefislerinizin arzuladığı her şey sizin olsa…Bu, alacağınız en büyük müjde olmaz mıydı?

… Katından bir rahmeti, bir hoşnutluğu ve onlar için, kendisinde sürekli bir nimet bulunan cennetleri müjdeler.” (Tevbe Suresi, 21) ifadesiyle Kur’an’ın haber verdiği gibi, Allah, rızasını amaçlayarak yaşayan kullarına benzersiz güzelliklerle dolu cennetini vaad eder.

İnananlar için Yüce Allah, katından bir rahmet olarak sayısız güzellik var eder. Rabb’lerine gönülden teslim olan samimi inananlar henüz cennete girmeden, bu dünyada da Allah’ın nimetlerine ve eşsiz güzelliklerine kavuşurlar. Allah Kendisi’ne gönülden yönelen kuluna yardım eder ve onu dosdoğru yoluna yöneltip iletir.

 

“…Allah’a içten yönelenler ise; onlar için bir müjde vardır, öyleyse kullarıma müjde ver. (Zümer Suresi, 17)

Müjdelenmek, salih amellerinin Allah Katında geçerli olduğunu bilmek ve güzelliklere çok yakın olduklarını umut etmek, müminlerin kalplerine büyük huzur verir. İçten ve kesin bilgiyle iman edip, O’na ortak koşmayan, O’nun sınırlarını koruyan, Rabb’inin rahmetini ve cenneti şiddetle arzu eden insan için bu müjde, mutluluk ve şevk kaynağıdır.

 

Allah’ın vaadi, gerçekleşmesi kuşku götürmeyen, en kesin sözdür. Böylece kesin bir bilgiyle inananlar, bu vaadin gerçekleşeceğinden asla kuşkuya kapılmaz ve mümin olarak canlarını teslim ettikleri takdirde, günahlarının bağışlanarak cennete kabul edileceklerini umarlar. Samimi mümin bunu hep düşünür, heyecan duyar. Umut onu çok değişik bir ruh haline sokar; sürekli cenneti tefekkür eder…

Müjdeleyen (Mübeşşir) Allah’ın kendilerine cenneti vaat etmiş olması, müminler için dünya hayatının en önemli nimetleriyle dahi kıyaslanamaz. Güven duyulacak gerçek dost ve yardımcı olan Allah’ın “güzel bir vaadde” bulunması, ona kesinlikle kavuşulacağının delilidir. Cennete giren müminler, mirasçı kılındıkları sonsuz barınma yurdunda Allah’ı överek ve yücelterek, şükür içinde yaşayacaklardır.

Dediler ki: “Bize olan va’dinde sadık kalan ve bizi bu yere mirasçı kılan Allah’a hamd olsun ki, cennetten dilediğimiz yerde konaklayabiliriz. (Salih) Amellerde bulunanların ecri ne güzeldir. (Zümer Suresi, 74)

Dünyada müjdelenen, imanı kalplerine yerleştirmiş müminler sonunda, bekledikleri, yaşamları boyunca korku ve umutla kavuşmak için dua ettikleri, varılacak en güzel yere gelirler. Bu en güzel barınma yurdunun kapıları, Allah’ın vaadi gereği onlar için açılır…

Orada “esenlik dileği ve selamla” (Furkan Suresi, 75) karşılanan samimi müminlerin diledikleri herşey onlarındır” ve Rabb’leri Katında “daha fazlası da” vardır… (Kaf Suresi, 35)

Fuat Türker

 

 

 

 

 

Kategoriler
Bilimsel Makale

Materyalizm’i Bitiren Boşluk

Materyalistler evrendeki tüm yapı ve sistemlerin, bilinçsiz ve şuursuz olaylar sonucu oluştuğunu iddia ederler ancak yanılırlar. Çünkü yeryüzündeki sistemlerin hemen hepsi, insanın kavrama gücünü aşacak kadar kompleks ve kusursuzdur. Yeryüzündeki olağanüstü yaratılış delilleri, hiç birinde tesadüfî müdahale olmayacak kadar mükemmeldir.

Ortaya serilen tüm gerçeklere rağmen materyalistler, bilinçsiz atomların her şeyin temeli olduğuna dair iddialarında ısrar ederler. Materyalistlerin her şeyin sebebi olarak gördükleri atom nasıl bir şeydir?

Atomun yapısı bir anlamda boşluktur. Bunu şöyle açıklayabiliriz: Nötron ve protonların birlikte oluşturduğu atom çekirdeğini, sadece 1 mm çapında, bir toplu iğne başı büyüklüğünde kabul edersek; çekirdeğin etrafında dönen elektron bu çekirdekten tam 100 metre uzaklıkta bir noktada bulunur. [1]

Çekirdekle elektronlar arasındaki bu büyük uzaklık içinde ise sadece boşluk vardır. Hiçbir ‘şey’in bulunmadığı bu 100 metrelik boşluk, gerçek anlamda bir ‘boşluk’tur. Uzmanların atomu bir boşluk olarak kabul etmeleri doğru bir görüştür. Fizikçi Sir Arthur Eddington atomun yapısını, “madde çoğunlukla hayalet gibi boş alandan oluşmaktadır” ifadesiyle açıklar.[2] Bir başka deyişle, atomun %99.9999999’unda hiçbir şey yoktur.

Parçacık fizikçisi Fred Alan Wolf, atomla ilgili olarak bu gerçek konusunda şunları söyler:

“… Bizim yaşadığımız gezegendeki hayatın, evrenin ne kadar boş olduğunu düşündüğümüzde, bir sürpriz olduğunu anlayabiliriz. Aslında, evrenin %99’dan fazlası hiçbir şeydir! Evrenin endişe verici bir hızla genişlemekte olduğunu dikkate alırsak, daha önce hiç olmadığı kadar çok hiçlik meydana gelecektir! Buna bu şekilde bakmak bizde hayranlık uyandırıcı bir saygı oluştururken, atom altı parçacıkların mikrodünyasını dikkate aldığımızda, durum daha da fenalaşır. Deyim yerindeyse, hiçbir şey yoktur.” [3]

20. yüzyılın başlarında, her şeyin en küçük parçası olarak kabul edilen atomun içinde büyük bir boşluk olduğu, bu boşluğun içinde atomun çekirdeğinin ve onun çevresinde de durmaksızın dönen elektronların bulunduğu biliniyordu. Madde, atom ve atomun içindeki temel parçacıkların ve işlevlerinin sırrı da çözülmüştü. Bilinmeyen; atom çekirdeğindeki, santimetrenin milyonda birinin, milyonda birinin, milyonda biri kadarlık bir alanda ne vardı? Bu henüz çözülememişti.

1960’lı yıllarda, protonun derinliklerinde küçük parçacıklar keşfedildi. Protonun artı yükünün ve nötronun yüksüzlüğünün sebebi, işte kuark adı verilen bu olağanüstü küçük parçacıklardı . Günümüze dek yapılan araştırmalar sonucu, atomun 0.0000001’ini oluşturan hacmin içinde muhteşem bir dünya olduğu anlaşıldı. [4]

Atomun derinliklerindeki sırların ve maddenin en küçük yapı taşının olağanüstü detaylarının ortaya çıkması, materyalistleri teorilerini geliştirmeye zorladı. Evrenin, iddia ettikleri gibi bilinçsizce, rastlantılarla ortaya çıkması için, sadece atomların değil, bu kez atom altı parçacıklarının hareketlerine de açıklama getirmeleri gerekliydi.

Karanlık madde, sicim teorileri, küçük karadelikler, anti madde ve uzayın diğer boyutları var mı?” gibi fizik problemler çözümlendiğinde ise materyalist zihinlerdeki problemlerin sayısının oldukça artacağı açıktır.

Kaynaklar:

[1] Taşkın Tuna, Ol Dedi Oldu “Big Bang’in Nefes Kesen Öyküsü”, Ekim 2005, Şule Yayınları, s. 59

[2] Peter Russell, The Primacy of Consciousness, http://www.peterussell.com/SP/PrimConsc.html

[3] Fred Alan Wolf, The Spiritual Universe “One Physicist’s Vision of Spirit, Soul, Matter and Self”, Moment Point Press, 1999, s. 99

[4] http://www.evrimteorisi.info

Kategoriler
Deneme Yazıları İslam Dini

Gerçek Kurtuluşa Nasıl Ulaşırız?

Kur’an’da birçok ayette söz edilen “kurtuluş” kelimesi, inanan insanın Allah’a itaatle boyun eğmesi, O’nun buyruklarını yerine getirerek hem dünyadaki nimetlere hem de ahiretteki sonsuz güzelliklere ve mutluluğa kavuşması anlamındadır. İşte bu gerçek kurtuluştur.

Kur’an ayetlerinden, Allah’a karşı yalan uydurup iftira düzenlerin, O’nun ayetlerini yalanlayanların, zalimlerin, dinden dönenlerin, Allah’ın emirleri dışında helal ve haramlar koyanların, Allah’a ortak koşanların, suçlu günahkarların kurtuluşa eremeyeceklerini anlıyoruz.

Allah’ın kurtuluş müjdesi verdiği kulları, nefislerini arındıranlar, namazlarını kılanlar, takva sahibi olanlar, Allah yolunda mücadele edenlerdir.

İnsanın yaşama amacı, nefsinin bitmek tükenmek bilmez tutkularını tatmin etmek değil, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaktır. Bencil tutkularının tutsağı olmuşken insan nasıl kurtuluşa ulaşabilir? Yalnızca Allah’a kul olduğu ve vicdanını tam kapasite kullandığında insan, kendisini tutsak alan bütün dünyevi putlarından kurtulur, özgürleşir. Allah’a tam bir teslimiyetle teslim olmak, onlarca puta kulluktan kurtulmak; işte bu, insanın tüm bağımlılıklardan gerçek özgürlük ve kurtuluşa ulaşmasıdır.

Müminun suresindeki ayetlerden, boş şeylerden yüz çeviren, huşû içinde namaz kılan ve zekatlarını veren müminlerin kurtuluşa ulaştıklarını anlıyoruz.

Mü’minler gerçekten felah bulmuştur;

Onlar namazlarında hûşû içinde olanlardır;

Onlar, ‘tümüyle boş’ şeylerden yüz çevirenlerdir;

Onlar, zekata ilişkin (söz ve görevlerini mutlaka) yerine getirenlerdir; (Müminun Suresi, 1-2-3-4)

Diğer Kur’an ayetlerinde ise gayba inananların, peygamberlere ve ahirete kesin bilgiyle inanan, iyiliği emredip kötülükten sakındıran, Allah’a şirk koşmayan, kulluk görevlerini yerine getiren, namuslu, ahde vefalı, faiz yemeyen, içki ve kumardan uzak duran insanların felâha/kurtuluşa erenler oldukları haber verilir.

Allah için ve O’nun sınırları içerisinde yaşamak, hem dünyada güzel bir yaşama, hem de ahirette sonsuz kurtuluşa kavuşturur. Mümin her işini Allah’ı rızasını hedefleyerek yapmaya çalışır. Yaptığı her davranışta Allah’ı hoşnut edip, O’nun sevgisini kazanma hissiyatı taşır. Kur’an ayetlerinden bilir ki; Allah’ın hoşnutluğunu kazanmış olmak, en büyük kurtuluş ve mutluluktur.

Allah, mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara içinde ebedi kalmak üzere, altından ırmaklar akan cennetler ve Adn cennetlerinde güzel meskenler vaadetmiştir. Allah’tan olan hoşnutluk ise en büyüktür. İşte büyük kurtuluş ve mutluluk budur. (Tevbe Suresi, 72)

Fuat Türker