Kategoriler
Türkiye üzerine

Türk Edebiyatında Milli Edebiyat Dönemi

Osmanlı Devleti’nin son yılları siyasal, askeri, dinsel ve ekonomik sorunların yaşandığı bir dönemdir. Bu çalkantılı dönemden Türk aydın ve edebiyatçıları etkilenmemiş olamazdı. Çeşitli cereyanlar içerisinde Türkçülük akımı da dilde milliyetçilik olarak nitelendirebileceğimiz bir anlayışla kendini göstermiş, çekirdek kadrosunu Ali Canip, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp gibi edebiyatçıların oluşturduğu milliyetçi bir çizgide yayın yapan Genç Kalemler dergisi, akabinde Yeni Lisan Hareketi, Türk Derneği, Türk Yurdu Cemiyeti, kuruluşunda büyük Türkçü Yusuf Akçura’nın da aktif rol aldığı Türk Ocağı gibi kuruluşlar çıkardıkları yayın organlarıyla Türk milliyetçiliği fikrinin ve Türkçü Turancı düşüncesinin yayılmasına öncülük etmişlerdir. Yönetimini on yedi yıl Akçura’nın yaptığı ‘‘ Türk Yurdu Dergisi’’ni örnek verebiliriz.

 

Edebiyat çevresinde ‘‘Milli Edebiyat Dönemi’’ diye adlandırılan edebiyat akımı bu dönemde doğmuştur. 1911’de Selanik’te çıkarılan ‘‘Genç Kalemler’’ dergisinde Ömer Seyfettin’in ‘‘ Yeni Lisan’’ adlı makaleleri yayımlanır. Birinci ‘‘Yeni Lisan’’ makalesini ‘‘Milli Edebiyat’’ın bildirgesi olarak da kabul edebiliriz. Bu makalelerin yayımlanmasıyla ‘‘Milli Edebiyat’’ dediğimiz hareket başlamış olur. ‘‘Milli Edebiyat’’ terimi de ilk olarak bu dergide kullanılmıştır.

 

Edebiyatın en önemli malzemesi dildir. Dolayısıyla bu hareketin önemsediği en önemli konu da dil olmuştur. Yani milli lisanın öne çıkarılması diğer taraftan da yeni bir edebiyat anlayışının ortaya konmasıdır.

 

XX. yüzyıl Türkçesi “Yeni Lisan” makalelerinin attığı temel üzerine inşa edilmiştir. Bu hareket aynı zamanda dil anlayışının yaygınlaşıp gelişebilmesi için edebiyatla ilgili görüşlerde ileri sürmüşlerdir.

 

Bu görüşlerden birincisi: Birinci ‘‘Yeni Lisan’’ makalesinin dört ana temel üzerine kurulu olduğunu görürüz. Bunlardan birincisi durum tespitidir. Yani Türk dilinin ve edebiyatının geçmiş ile o andaki durumunun tespitidir ki; özetle, daha önce başlamış olan dilin yabancı sözcüklerden arındırılmasının Türkiye Türklerini yüzyılların kazanımlarından mahrum bırakacağı düşünülerek çok da doğru bulunmaz ve Türk diline girmiş Arapça ve Farsça sözlüklerden ziyade bu dillere ait kurallar öne çıkar. Edebiyatta ise Fars ve Fransız edebiyatı taklitçiliğinin mevcudiyeti üzerinde durulur. Millî edebiyatın kendi halkımızın anlayabildiği, toplum hayatımızı anlatan, kendi ahlak ve değer yargılarımıza uygun eserlerden meydana gelen bir edebiyat olabileceği vurgulanır.

 

İkincisi: Yapılması ve yapılmaması gerekenlerdir. Yapılması gereken dilimizin Arapça ve Farsça kurallardan arındırılmasıdır. Yapılmaması gerekenler ise, Ömer Seyfettin dilde sadeleştirme çalışmalarına ilk etapta katılmış fakat aşırılığa kaçıldığını ve dilde tasfiyecilik yapıldığını düşünerek bu eylemden vazgeçilmesi gerektiği belirtmiştir. Diğer taraftan şiirde aruz ölçüsü yerine hece ölçüsünün geçmemesidir. Ancak daha sonra aruz ölçünün korunması yanlış bulunmuş ve milli veznimiz hece ölçüsüne dönüş yapılmıştır.

 

XX. yüzyıl Türkçesinin temellerini atarken, Yeni Lisancıların düştüğü bir diğer yanlış ise diğer Türk lehçelerinin dile sokulmamasıdır. Bu yanlıştan dönülmemiştir. Türkiye Türkçesini diğer Türk lehçelerinden gelecek sözcüklere kapalı tutma ya da böyle bir tavır sergileme yerine bunun tersini benimsemiş olsalardı büyük ihtimal bugün Türk lehçeleri arasında ortak bir yazı ve konuşma dili tesis etmek şimdikinden daha kolay olurdu.

Üçüncüsü: Gerekli olanların nasıl yapılacağıdır. Bu konuda özetle Arapça ve Farsça kaidelerle yapılan bütün tamlamalardan vazgeçilmesi ve yine Arapça Farsça ve diğer yabancı dillerden gelen edatların kullanılmaması ve yerine sadece Türkçe edatların kullanılmasıdır. Bunun içinde bu lisanla makaleler, şiirler, hikâyeler yazılmalı çeviriler yapılması gereklidir.

 

Dördüncüsü: Gerekenleri kimin ve ne için yapacağı:  Yine özetle, ‘‘ Hiçbir ölü kendi mezarını kazmaz…’’ denilerek, bu işi eskimişlerin değil bugünkülerin yani gençlerin yapacağı belirtilir. Gençlerin “Bütün dünyaca siyasî ve içtimaî mevcudiyeti silinmek istenen bir milleti kurtarmak” görevini üstlenmek ve milli bir dil ve milli bir edebiyat düşüncesini gerçekleştirmek zorunluluğunda oldukları belirtilir.

 

1911 yılında yazılan “Yeni Lisan” makaleleri hakkında eleştiri yazıları da yazılmıştır. Fakat birçok edebiyatçı ‘‘Milli Edebiyat’’ı benimsemiş ve yazdıkları eserlerle hem destek olmuş hem de Türk milliyetçiliğinin gelişmesine katkıda bulunmuşlardır.

 

Milli Edebiyat Akımına katkıda bulunan edebiyatçılarımız şiirde daha çok bireysel konulara, roman ve öyküde sosyal sorunlara eğilim gösterirken milli ruha hitap eden milliyetçilik düşüncesi, kurtuluş savaşı gibi konular işlenmiş, aşk bu dönem romanının ve hikâyesinin önemli teması olmuştur. Dil günlük konuşma dili olurken konular İstanbul dışına çıkarılmış Anadolu insanının değerleri göz önüne alınmıştır.

 

Dilde sadeleşmeyi kabul edip öykü ve romanlarında Türkçeyi ustaca kullanan edebiyatçıların yanında sadece dilde sadeleşmeyle yetinmeyip Türkçülük akımına eserleriyle destek veren edebiyatçılarımız da vardır.

 

Bu dönem edebiyatçılarından ve daha çok hikâyeleriyle tanıdığımız ‘‘Benim vatanımın sınırları Edirne’den başlayıp Hakkâri’de bitmez. Benim vatanımın sınırları Türkçe konuşulan yerde başlar Türkçe konuşulan yerde biter.’’ Sözlerinin sahibi Ömer Seyfettin sade bir dil kullanmış ve tarihteki kahramanlıklardan ve günlük yaşantılardan yararlanarak, o günün şartlarında mükemmel eserler vermiştir.

 

Ayrıca Ömer Seyfettin ve Ali Canip Yöntem yayımladıkları makalelerle ‘’ Yeni Lisan’’ın ve milli edebiyatın savunmasını yapmışlardır. Ali Canip Yöntem ‘Milli Edebiyat Meselesi’’ ve ‘‘Cenab Beyle Münakaşalarım’’ adlı eserde bu makalelerini kitaplaştırmıştır.

 

Çıkarılan ‘‘Halka Doğru’’ dergisi özellikle halkın toplumsal seviyesine inmeyi amaç edinmiştir. Diğer taraftan İktidarda bulunan İttihat ve Terakki Cemiyetinin Milli Edebiyat akımı taraftarlarına destek olmasından dolayı akımın edebiyatçı çevresi de hızlı bir şekilde gelişmiştir. Türkçülük hareketinin önderi durumunda olan Ziya Gökalp hem yazıları hem de İstanbul Üniversitesinde verdiği sosyoloji dersleriyle aydın kesimi milliyetçiliğin ilkeleri konusunda aydınlatarak benimsetmiş hem de milli edebiyatın yaratılmasında etken olmuştur.

 

‘‘Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan
Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan’’

 

Mısralarının sahibi ve Ulu Başbuğumuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün  “Benim vücudumun babası Ali Rıza Efendi, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tır” sözünün muhatabı, düşüncelerini millete yaymak için şiiri bir araç olarak görmüş ve sanatsal yönden güçlü eserler vermiştir. Şiirde hece ölçüsünü kullanmıştır. Türkçülük düşüncesini sistemleştiren Gökalp aynı zamanda bir sosyologdur. Günlük konuşma dili ile yazı dilini birleştirmiş ve eserlerinde bunu başarı ile uygulamıştır. İşlediği konular arasında İslamiyet öncesi dönem, yurt, millet, ahlak ve din konuları öne çıkmış ve bunları eğitici bir yaklaşımla işlemiştir.

 

‘‘Maksadı gitmektir birliğe doğru,

Millî düşünceye dirliğe doğru.

Bilir bir gün millî irfan doğacak,

Yeni Orhun, yeni Turfan doğacak.

İçtimaî bir yurt, kavmî bir tarih

Edecek Türklüğü taklitten tenzih.’’

 

Diyen Gökalp’ın Türkçülüğün Esasları adlı eseri adeta bir el kitabı olmuştur.

 

Milli Edebiyat akımı temsilcilerinin gayretleri sayesinde, akıma taraftar olan bazı şairlerin milli edebiyat kavramını farklı yorumlayıp kendi yorumlarına göre yazmış olmaları ve her zaman Cenap Şahabettin, Süleyman Nazif, Ali Kemal gibi bazı yazarların şiddetle karşı koymalarına rağmen 1917’de kurulan Şairler Derneği’nde sadece konuşma dilinin ve hece vezninin kullanılmasında görüş birliğine varılmış ve konuşma dili edebiyat dili olarak yaygınlaştırılmıştır.

 

Bu görüşün yayılıp yerleşmesinde hecenin beş şairi diye adlandırılan Halit Fahri Ozansoy, Enis Behiç Koryürek, Orhon Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç ve Faruk Nafiz Çamlıbel büyük katkılarda bulunmuşlardır.

 

Milli edebiyat dönemi şairlerine yukarda adı zikredilenlerin dışında bazı örnekler daha verecek olursak: Mehmet Emin Yurdakul, İbrahim Alâaddin Gövsa, Kemalettin Kami, Mithat Cemal Kuntay, Ahmet Hamdi Tanpınar, Necmettin Halil Onan, Halide Nusret Zorlutuna, Ömer Bedrettin Uşaklı gibi şairleri sayabiliriz.

 

Bu dönemde roman konuları İstanbul dışına çıkarılmıştır. Refik Hali Karay’ın ‘‘Memleket Hikâyeleri’’, Halide Edip’in ‘‘Yeni Turan ve Ateşten Gömlek’’ Ahmet Hikmet’in ‘‘ Gönül Hanım’’, Yakup Kadri’nin ‘‘Yaban’’ gibi romanlarını örnek verebiliriz. Reşat Nuri Güntekin, Ömer Seyfettin, Aka Gündüz, Refik Halit Karay gibi yazarlarımızda dönemin hikâyecilerine örnek verilebilir.

 

Teknik bakımdan zayıf, dil ve üslup bakımından başarılı olan tiyatro oyunları savaştan dolayı aralıklı olarak sürdürülse de İbnürrefik Ahmet Nuri, Musahipzade Celâl, Aka Gündüz, Reşat Nuri, Halit Fahri, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz gibi edebiyatçılar da tiyatro dalında eserler vermişlerdir.

 

Türk edebiyatı tarihi konusunda da verimli çalışmalara bu dönemde başlanmıştır. Türk edebiyatı destanlar çağından başlanarak o güne kadar olanı bir bütün halinde Fuat Köprülü tarafından belgelere dayanılarak ele alınmıştır. Ali Canip Yöntem edebiyat tarihi, Mithat Cemal monografik incelemeler yine Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem, Hamdullah Suphi, Yakup Kadri, Raif Necdet kalem kavgası ve tenkit konularında öne çıkan yazarlar olmuşlardır.

 

Milli edebiyat döneminde Anadolu Türkçesiyle beraber, Anadolu insanı, vatan, millet, milliyetçilik, Turan ülküsü, Kurtuluş Savaşı gibi milli duyguları besleyici konular da öne çıkmıştır.

 

Yazımızı Yusuf Akçura’nın bir sözü ile tamamlarken Milli Edebiyat akımına eserleriyle katkıda bulunmuş tüm edebiyatçılarımızın tinleri şad olsun diyorum.

 

‘‘Tarih mücerret bir ilim değildir. Tarih hayat içindir; Tarih milletlerin, kavimlerin varlıklarını muhafaza etmek, kuvvetlerini inkişaf ettirmek içindir.’’
Osman Öcal

Kategoriler
şiir edebiyat

Türk Edebiyatında Türkçülüğün Temelleri

 

   Türk edebiyat tarihinde Kaşgarlı Mahmut’tan Âşık Paşa’ya çok sayıda yazar tarafından dile getirilen, Tatavlalı Mahremi ve Edirneli Nazmi ile başlayıp daha sonra yerlileşme diye tabir edilen ‘Türkî-i Basit’ (Basit Türkçe) akımıyla devam eden bir Türkçeye dönüş vardır. ‘Türkî-i Basit’ akımı Arapça ve Farsçanın etkisindeki divan şiirine karşı bir tepkiden dolayı kurulan bir akım olmakla beraber yine divan edebiyatına devam eder.

   Türk edebiyat tarihinde milliyetçi damar her zaman olmakla beraber II. Meşrutiyete kadar devam eden bu durumu dilde milliyetçilik olarak değerlendirsek bile sadece bir kültür sanat anlayışı olarak gelişir ve devam eder. Bu bağlamda İstanbul’dan uzak kırsal kesimlerde halkın içinde yetişmiş halk ozanları ve şairlerin bir kısmı sözlü geleneğe bağlı da olsa halkın diliyle eserler vermelerini göz ardı edemeyiz.

   ‘Dilimize Osmanlı dili, milletimize Osmanlı milleti denemez, Türk dili, Türk milleti denir’ diyen ve ‘Sarf-ı Türkî’ (Türk dili grameri) eserini yazan Süleyman Paşa; Osmanlıcada kullanılan, ancak konuşulan Türkçeye girmeyen Arapça ve Farsça sözcükleri ayıklayıp, Türkçe kökenli sözcüklere ağırlık veren ilk Türkçe-Türkçe sözlük olan ‘Kamus-ı Türkî’yi yazan Şemseddin Sami; Çağatay Türkçesi’nden İstanbul Türkçesi’ne çeviri olan ‘Şecere-i Türkiye’  (Türklerin soy kütüğü) eserini yazan Ahmet Vefik Paşa; Ulum gazetesini çıkararak gazetenin eki olarak ilk Türkçe ansiklopedi girişimi olarak kabul edilen ‘Kamusu’l-Ulum ve’l-Maarif’ (Bilim ve Eğitim Sözlüğü) adlı bu tamamlanamayan eseri yayınlayan; ezanın, hutbelerin, namaz surelerinin Türkçeleştirilmesini isteyen Ali Suavi; Türk edebiyatının kendi geleneğine sahip çıkmasını ve yazın dilinin halkın dili olması gerektiğini savunan Ziya Paşa gibi çok sayıda eser veren XIX yüzyıl edebiyatçılarının fikirleri de siyasal bir hedefe yönelik değildir.

 

   Bu arada 1897’de Türk Yunan savaşı üzerine yazılan ve ilk dörtlüğü:

 

   ‘Ben bir Türk’üm dinim, cinsim uludur

   Sinem, özüm ateş ile doludur

   İnsan olan vatanının kuludur

   Türk evlâdı evde durmaz, giderim.’

    Mısralarından oluşan ‘Cenge Giderken’ şiiri gibi milli bilinci uyandıran şiirler yazan Mehmet Emin Yurdakul gibi şairlerin verdiği eserleri, Ahmet Cevdet’in çıkardığı ‘İkdam’ gazetesinde başlığın altına ‘Türk gazetesidir’ sözünün eklenip yazılarda Osmanlıca-Türkçe tartışmalarına yer verilmesi, Selanik’te çıkan ‘Çocuk Bahçesi’ adlı dergide de Mehmet Emin, Rıza Tevfik gibi şairlerin yalın bir Türkçeyi ve hece ölçüsünü savunmaları gibi gelişmeleri de göz ardı etmemek gerekir.

  1789 başlayıp değişik aşamalardan geçerek 1799’da tamamlanan Fransız ihtilâlından etkilenen devletlerden birisi de Osmanlı Devleti olmuştu. İhtilâl, Osmanlı Devleti’nin çok uluslu bir yapıya sahip olması ve eski gücünden eser kalmamış olması, içinde barındırdığı uluslarda milliyetçilik hareketlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştu.

   Öz olarak: Avrupa’nın özellikle askeri, ekonomik ve teknik gelişimi karşısında Osmanlı Devleti’ni yeni düzenlemelerle ayağa kaldırma çabası olarak değerlendirilebilecek Tanzimat döneminin başlamasıyla birlikte Türk aydın ve edebiyatçıları da Batıya yönelir. Özellikle Fransız kültürünü Türk kültürüne üstün kılma diyebileceğiz gelişmeler ve yenilikler gayri Türk unsurlarda milliyetçilik duygularını köreltmediği gibi gelişimini sağlar.

   Osmanlı Devleti’nin dağılmasını istemeyen Türk fikir adamları ve edebiyatçıları arasında gelişen Batıcılığın, 1912 Balkan Savaşı yenilgisiyle Osmanlıcılığın, Araplar ve Arnavutlar arasındaki ayaklanmaların da İslamcılığın çare olmadığını gösterir. Daha çok kültürel alanda etkili olan milliyetçilik düşüncesi Türk edebiyatçıları arasında siyasal alanda da kendini göstermeye başlar. Bu arada çekirdeğini Ali Canip, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp gibi edebiyatçıların oluşturduğu 1910 yılında yayın hayatına başlayan milliyetçi fikir dergisi ‘Genç Kalemler’  Balkan yenilgisiyle beraber yayın hayatına son verir. Derginin ‘Yeni Lisan’ hareketi ise ‘Milli Edebiyat’ akımının oluşmasında rol alacaktır.

   Diğer taraftan 1908’de kurulan ‘Türk Derneği’, 1911’de kurulan ‘Türk Yurdu Cemiyeti’, aralarında Mehmet Emin Ahmet Ferit Ahmet Ağaoğlu Yusuf Akçura, M. Ali Tevfik, Fuat Sabit gibi şahsiyetlerin kurduğu ve 25 Mart 1912’ de resmi kuruluşunu tamamlayan ‘Türk Ocağı’ gibi kuruluşlar ve yayın organları Türk milliyetçiliği fikrinin yükselmesini sağlıyordu.

   Selanik’teki yayın hayatına son veren Genç Kalemlerin de İstanbul’a gelerek ‘Türk Ocakları’na katılıp ‘Türk Yurdu’ dergisinde yazmaya başlamasıyla Türkçü kalemler geniş bir kadroya sahip olur.

   ‘Dilde, fikirde, işte birlik!’ diyenTürkçü Turancı bir düşünceye sahip olan Kırım Tatarı İsmail Gaspıralı’nın da düşüncelerinden yararlanan Türk edebiyatçıları Türkçülüğün temelini oluştururlar ve değişik yayın organları ile Türkçü Turancı düşünceyi yaymaya devam ederler.

   Dilde sadeleşme ile başlayan kültürel milliyetçilik Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Mehmet Emin Yurdakul, Ömer Seyfettin, Fuat Köprülü gibi çok sayıda fikir ve düşün adamının sayesinde Türkçülük Turancılık düşüncesiyle bütünleşerek cumhuriyetin kuruluş temellerinde önemli rol oynayacaktır.

Osman Öcal

Kategoriler
Deneme Yazıları Genel Konular Kişisel makaleler Şair

” HANİ ”DİYORUM,,,,,

HANİ DİYORUM , YAZILACAK YÜZLERCE HARF BESTELENECEK BİNLERCE DİZE VARKEN,ÇIĞLIKLARA KAPILIP HAYKIRMAK GİRDAP GİBİ AYNI SEYİ TAFAF ETMEK OFFFFF, USULCA BİR SESİZLİK SARIYOR ,,,,HADDİNİ BİLDİREMEDİĞİM DAHA ÇOK YARIM KALMIŞ MİMARİ BÜTÜNLÜK VAR BÜNYEMDE,,, ŞİMDİ BİR NADASA MUHTAÇ, BİR GÖLGEYE AÇKEN BİDE ÜŞÜYORUM ŞU YAZ AKŞAMLARINDA…BİR HUMMALI BAKIŞ, BİR GÜÇ YOKUŞ BOĞAZIMA KİLİT O…LMUŞ BİRAZ KIRIK BİR ALFABE, BİR BASMALI AZIK, KORKARAK AYAK SESLERİMDEN YÜRÜYORUM …ŞARLOLAR TİTANLAR HİPERAKTİFLER VE BENİM GİBİ ANTİPATİKLERLE… BU ARADA EN ÇOK TİTAN OLMAK İSTERDİM YA NEYSE.. SAPI KIRIK BİR TESTİ ELİMDE,, GÖZ GÖRMEZ, YOL BİLMEZ HADDİMİ HADSİZLEŞTİREREK,, SOL YANIM UFALANMIŞ,, SAĞIMA DA HA GAYRET DİYEREK KORKARAK AYAK SESLERİMDEN YÜRÜYORUM ….BİR DEMLİ ÇAY, SERT BİR KAHVE, BİRAZ TÜTÜN V.S.. ZAMANA BİR MOLA ,,AWUÇLARIMI AÇIYORUM O ÇOK SEVDİĞİM YAĞMURDA GÖĞE GÖĞE EN YÜKSEĞE YETİŞİLEBİLİNİR Mİ ??????? ÇIPLAK AYAKLARIMLA ? YETİŞİYORUM … TÜM (- HANİ- )LER ANLAMINI YİTİRİYOR…-HADİ- DİYORUM -HADİ- HAZIRIM,, İÇLERİ DOLMUŞ AWUÇLARIMI KAPATARAK RAHMETİNİ ÖPÜYORUM UZUNCA…….. KEDERLE OYNAMAYI ÖĞRENEN BEN BİR DE KEDERDEN ARTIK KÜSTAHÇA ZEVK ALIYORUM.. BUNUN İÇİN SANA ŞÜKREDİYORUM BİR SALAVAT BİR TEKBİR -HADİ- BUNA DA ŞÜKÜR VE,,,,,,,,,,,,,, ELHAMDÜLÜLLAH DİYORUM……
SVD..

Kategoriler
Sevgi ve Ask Dünyası şiir edebiyat Şiirler

,,,,, SENİ YAZMAK İÇİN ””””

  
kalem-1[1].jpg
kalem-1[1
Seni yazmak için iyi bir bilek kuvvetli bir de yürek lazım.
Olabildiğince kafiye olmamalı uyum barındırmamalı ki,
Seni tam olarak ifade edebilsin.
Aslına bakarsan, pervasız sözcükler çokça barındırmalı
En az senin ka…dar kırıcı olmalı kelimeler.
Titreyen yüreğimin, çığlıklarıda yansımalı
Tarafsız olmalıyım seni yazarken…
Birde senin kadar duyarsız.
İhtiraslarının ateşi kadar sıcak
Bakışlarının soğuğu kadar da temkinli…
Gel-git ler çokça yaşanmalı devasal medcezirler
Karikatürizede etmeliyim ki, nefes payımız olsun.
Tüm düşünürlerden bir buket yapıp,
Seni de o bukete sarıp dağlarında harmanlamalıyım
Filiz bile vermezsin bilirim yaa…
Güneşten korkan tohum misali,
Toprak altı olursun vaadlerin gibi…
Yaman çelişkiler ister seni yazmak…
Kahraman olmak lazım önce ülke kurtarmak
Direnişe hazır olmak, kanı kurumuş yaralara aldırmamak lazım.
Seni yazmak için…
Şimdi hangi kalem gönüllü olur?
Hangi kağıt kabullenir seni üstünde taşımayı?
Seni çözemeyen beni, seni bilmeyen seni,
Hangi şiir hangi delikanlı beste kabul eder?
Seni yazmak için.. soyut bir deli olmak lazım.
Vazgeçtim dünyadan yazamıyacağım seni…..   

SVD..

Kategoriler
Azerbaycan üzerine Gazeteci Geçmiş Tarih Genel Konular Şair Şarkıcı şiir edebiyat Şiirler siyasetci Söyleşiler - Röportajlar

Şeki’ye kar düşende

ŞEKİ’YE KAR DÜŞENDE

Bahtiyar Vahabzâde, bir neslin namusu olmayı seçmiş bahtiyarlardandı. Bilinen ölçülere göre bahtiyar yaşamadı. Çilesi büyüktü. Gönül ağrısı, ruhunun ve sanatının gıdasıydı; aynı zamanda hayatının karabasanı olacak şartları da hazırladı. Dolayısıyle, genel-geçer ölçülere göre gün görmedi. Dünyevî tadlara uzak değildi, hatta, hemcinslerine “nümûne” olacak kadar dünyalıydı ve dünya zevklerine de yolu pek çok şekilde uğramıştı; lakin satıh üstü değerlerde konaklayacaklardan değildi. Derdi vardı ve bu dert, başına türlü türlü dertler açacaktı.

Evvela “şâir” doğmuştu. Bu, yaradılışı yorumlamakta ve hayatı yaşamakta, zaten başlı başına derin bir fark yaratmaya yeterdi. Öyle sıradan bir şair de değildi. Sarsıcı bir kabiliyetle doğmuştu. İçinde volkanlar vardı. Önüne durulamaz patlamalar olması kaçınılmazdı. Gelecek yıllar, bu yanardağın faaliyetine şahid olacaktı.

Doğduğu 1925 yılı, Sovyet inkılabının ve özellikle Stalin rejiminin tamamiyle yerleştiği yıllardı. Korku kol gezerken, çocukluğun hür ikliminde yaşamak mümkün olmadı. Daha dilleri yeni açılmışken, büyüklere öğretilen yaşama kalıpları, çocuklar için de uygulanmaya başlanıyordu. Rejim, kendi sistemini körpe dimağlarda yeni baştan yaratıyor, eğiyor, büküyor, bozuyor, olmadı yine bozuyor ve insanlık tarihinin en insafsız toplum mühendisliğinin örneklerini vermekten çekinmiyordu. Bu sistem, o yıllar için söyleyecek olursak, merkezde çok kuvvetli, taşrada nisbeten daha zayıf ölçülerde uygulanıyor gibiydi. Bahtiyar Bey de bir bakışla taşralı sayılırdı.

Bahtiyar Vahabzade, o tarihlerde bile temiz kalabilmiş Türk muhitlerinden birinde doğmuştu. Şeki, Bolşevik İhtilali’nden evvel, Kafkasya’daki Türk Hanlıklarından birinin merkeziydi. Devlet başkenti olsa da Bakü’ye göre, hatta Gence’ye göre taşraydı. Şeki Hanlığı, zaten bir vilayetten ibaret denilebilecek kadar dar bir sahada kurulmuştu. 1925’e gelindiğinde de Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin belli başlı şehirlerinden biri olmuştu.

Şeki , eski bir başkentti ve son yüzyılın bir kültür şehri olarak şanslıydı; Bakü’ye, yani merkeze uzaklığı da Şeki’nin bir şansı olarak ortaya çıktı. Yeni sisteme uyumu ve kendi değerlerini değiştirmesi veya yeni değerleri de benimsemesi bunun için zaman aldı. Bu yavaşlık, pek çok şeyin korunabilmesi imkanını da getirdi. Bahtiyar Bey, işte böyle bir Şeki’de doğdu.

Şeki, Türklerin, hayatı hâlâ – belli ölçülerde-, Dede Korkut havasında yaşadıkları bir şehirdir. 1993 yılı başında, karlar altında üşüyen, gazsız ve hatta elektriksiz haliyle gördüğümde, Karabağ harbinin en şiddetli zamanıydı. Bu haşin tabiat şartları altında ve harbin acıları içinde bile, yüksek espri kabiliyetini, gülümsemeyi ve misafirlerini gülümsetmeyi bilen bir Şeki vardı. Şeki, pek çok bakımdan farklı olduğunu hemen hissettiren, güçlü, kucaklayıcı bir şehirdir. Civar illerden oraya geçtiğiniz zaman, hava da değişir, insanlar da değişir, sanki hayat da değişir. Mirza Fethali Ahundzâde’nin ve Bahtiyar Vahabzade’nin memleketi, sizi bir aydınlık yüzle karşılar. Şimdi bunu daha iyi anlıyorum ve o zaman bir Şeki Güzellemesi yazmadığım için de mahcubiyet duyuyorum. Mazeret beyan ediyormuş gibi olmak istemem; ama, Şeki’ye bir yaz Bahtiyar Bey’le gidecektim ve Şeki ziyareti asıl mânâsını o zaman bulacaktı. Bakü’den ayrılırken, Bahtiyar Bey’in selamı ile gitmiştim. Bahtiyar Bey, o tarihte sağlıklıydı; kışı Bakü’de geçiriyor, yazları Şeki’de oluyordu. O tarihten itibaren, Azerbaycan’a gidemedim ve Bahtiyar Bey’in geliş gidişlerinde ancak Türkiye’de görüşebildik.

Bahtiyar Bey’i, biraz Şeki’den hareketle anlamak ve anlatmak isteyişim boşuna değildir. Eğer, kısaca yazdığım bu Şeki havası olmasaydı, belki de Bahtiyar Bey, Sovyet İnkılabının keskin bir muhalifi gibi görünmeyecekti. Şeki’nin kuşatıcı havası, kolayca “karşı” görünmeyi sağlayacak kadar keskin bir mizahla duyulur. Her Şekili’nin, bu manada muhalif doğduğu söylenebilir.Bahtiyar Bey de, şiirinde çok net görüldüğü gibi, hemen daima, zıtları çarpıcı bir şekilde görüp gösterme yolunu seçti. İçinde yaşanan şartlar gereği her şeyi olduğu gibi sanatını da ince eleyip sık dokuduğu bellidir. Bununla birlikte, dikkatinin inceliği bile onu sistemin gazabından koruyamadı. Bilenler bilir ki, sırasında çok kıvrak bir politikacı kadar manevra kabiliyeti yüksek bir insandı. Ancak, devir o devir idi ki, yerli hayata, yerli kültüre biraz derinlemesine değer verenler, bir bahaneyle derhal damgalanıyordu. Halk düşmanı vesair sıfatlardan biri yapıştırıldı mı, kurtuluş yoktu. Özellikle Türkler, bu konuda daha bir mercek altındaydılar; çünkü Türklük, bin yıl dünyayı yönetmiş bir milliyetin adıydı. Tabii, burada bir paradoks da vardı.

Şaşılacak şeydir: Sovyet sisteminin en belirgin özelliklerinden biri, mikro milliyetçilikleri sonuna kadar teşvik etmesiydi. Herkes kendisini bir diğerine karşı, mikro kimliğiyle ifade eder, bu kimlikler arasında kıyasıya bir yarış olur ve bu yarışın hakemi de halkların kardeşliği prensibini gözeten Moskova olurdu. Herkes eşitti ve güya kardeşlik esastı, ama çatışma da devamlı körüklenen bir durumdu. Çatışan taraflar, tek tek merkeze, yani Sovyet sitemine, yani üstü örtülü Rusluğa bağlıydılar. Rusluk bir etnisite değildi, sanki varılması gereken bir menzil, ulaşılması gereken bir hedefti . Çatışan unsurlar, her zaman Ruslukta dinlenirler, Rusluğa sığınırlar ve çatışırken aşınanlar, yorulanlar, itilip kakıldıkça Ruslukta karar kılarlardı. Bugünkü Rus nüfusunun önemli bir kısmı, bu türden kazançlarla temin edilmiştir.
Bahtiyar Bey, işte bu mikro milliyetçilik konusunda, istenenden biraz derine gitmiş gibiydi. Yani, kendini Rusluk karşısında da bir şahsiyet olarak ifade etmek ister görünüyordu. Gerçekte, kendi milletini Rusluk karşısısında bile eşit gördüğü anlaşılıyordu. Halbuki, resmî anlayıştaki “eşitlik” sadece bir retorikten ibaretti. Bu “söylem”i gerçekmiş gibi kabul edip ona göre davranmak çok tehlikeli bir görüntüydü. Birinci husus buydu. İkinci husus olarak da, kıskançlıklar devreye giriyordu. Parlak bir şâire karşı kin ve kıskançlık duyulması sıradan bir insanlık durumuydu. Onu damgalamak için de, Sovyet rejiminin jurnal sistemi sayısız imkan veriyordu. Bu imkanlar kullanıldı ve Bahtiyar Bey, rejim muhalifi olarak tescilli bir aydın oluverdi.

Gençlik çağından itibaren, yazdıkları, söyledikleri hep bu rejim muhalifi penceresinden değerlendirildi. Sık sık ifadesine başvuruldu, sık sık gözaltına alındı, sık sık hapse atıldı. Keskin bir mizacı olmasa da, yazdıkları derin kuşkular uyandırdı. Çünkü, halktan da ilgi görüyordu; yazdıkları beğeniliyor, alkışlanıyordu. Sovyet sistemi böyle bir kişi ve fikir etrafındaki kümelenmeleri hoş görmezdi. Bunun bir bedeli vardı. İnsanlar, 1956’dan önce bu bedeli canlarıyla öderlerdi. Stalin sonrasında, can bedeli, yerini büyük nisbette ağır baskılara, hapislere, sürgünlere ve işkencelere bıraktı. Bahtiyar Bey, bu son dönemin damgalılarındandı.

Bana sıkça gözyaşlarıyla bu hapis ve düşkünlük dönemlerini anlatmıştı. İşinden olduğu, kimsenin açıkça ziyaret edemeyeceği ailesinin durumu yüzünden kahrolduğu bu dönemlerde yaşananlar, onun milletine bağlılığını derinleştiren şahane örnekler de saklar. Bir defasında, hıçkırıklarını zor zaptederek, bunlardan birini anlatmıştı. “…hapse atılmıştım. Ailem perişan oldu. Ne yiyip ne içeceklerini bilmiyordum. Fakat şunu bildim: Ben hapisteyken de, çıkıp işsiz kaldığım zamanlarda da her gece, evimin kapısına, her türlü tehlikeyi göze alarak, birileri yiyecek içecek bırakıyorlardı. Onların kim olduğunu hiç bilmedik. Ailem, böyle böyle sefaleti en az seviyede hissetti… Söyle Yağmur, ben bu milleti nasıl sevmem? Uğruna nasıl tehlikeleri göze almam? Onlar için nasıl çırpınmam, nasıl ölmem?..”

Kategoriler
Şair Şiirler

Şafakta Sular – A. Yağmur Tunalı Kimdir?

Şafakta Sular

Görürüm, şafakta sular dupduru,
Söyleşir ömrümü seninle şimdi.
Döner ışığında sonsuza doğru,
Sînemde gül açar derdinle şimdi.

Erişir hayâta ebedî bahâr,
Ufkuma bir sefer müjdesi doğar.
Rûhumda devreder ve der ki sular:
“Ey Yolcu! Yanarak serinle şimdi! ”

Sular ki; yoğurur özünde aşkı,
Sular ki; çağırır izinde aşkı,
Ve ben sayıklarım dizinde aşkı,
Bir olmak isterim bininle şimdi.

Goncalar, bu seher yolculuğunda,
Süzülür gözümün tomurcuğunda..
Görüp nasîbini sevdâ burcunda
Yazarlar gönlümü bir “sin”le şimdi.

Zaman sular gibi sarar yolumu:
Karışır ben miyim şu akan.. su mu?
Kimseler bilmesin, fakat, arzûmu
Ben böyle inleyim.. sen dinle şimdi!

A.Yagmur TUNALI

(c) Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve / veya temsilcilerine aittir.
 
* * *
A. Yağmur Tunalı Kimdir?

Yağmur Tunalı,1955 yılında, Kayseri Yahyalı’da doğdu. Orta öğrenimini, Niğde, Kayseri ve Samsun’da; Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde başladığı yüksek öğrenimini, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Fransız Filolojisi’nde tamamladı.
Yazı ve sanat hayatına şiirle başladı.Şiirin yanında,deneme, tenkid,tanıtma ve mensur şiirler yayınladı.Yazdıkları, Türk Edebiyatı,Hisar,Töre,Divan,Türk Dili, Doğuş, Milli Kültür,Milli Eğitim ve kültür, Ülkü Pınarı,Erguvan,Sözcü, Hamle ve benzeri pek çok dergi ile Tercüman başta olmak üzere çeşitli gazetelerde yayınlandı.Bu yazıları, ciltler dolduracak hacimdedir.

1985’e kadar pek çok derginin kurucuları ve yayınlayıcıları arasında yer aldı.Başbakanlık bağlı kuruluşlarında basın müşaviri ve yayıncı olarak çalıştı. Kültür Bakanlığı Danışma Kurulları’nda görev aldı.12 Eylül öncesinde,bir grup arkadaşıyla profesyonel anlayışta bir tiyatroyu kurup üç yıl yönettiler. Yağmur Tunalı,1986 yılında TRT’ye intisab etmesinden itibaren, daha çok radyo ve televizyon için yazdı.
Metin Yazarı, Senarist, Sunucu, Yapımcı ve Yönetmen olarak 3000’den fazla programa imza attı.

TRT’de, yayıncılığını bir dönem idareci olarak devam ettirdi.Şimdi adı TRT- Türk olan Avrasya Televizyonu’nun kurucuları arasında yer aldı. İki defada toplam beş yıl bu kanalın sorumluluğunu üstlendi.Türk Dünyasıyla 1968’den itibaren başlayan yakın ilişkisi, 1990’da düzenlenen ilk özel geziye katılmasıyla daha yakın bir ilişkiye dönüştü ve 1992’den itibaren TRT ile profesyonel bir boyut kazandı.Kanal Sorumluluğunun ardından, Türkmenistan’da açılan TRT Temsilciliği’ni 2002’den itibaren iki yıl boyunca revize ederek yönetti. 2005 yılında, yedi ay uğraşarak açılmasını sağladığı Taşkent’teki TRT Temsilciliğini kurarak bir yıl yönetti ve Türkistan Merkez ofisi olarak teşkilatlandırdı.Halen TRT Genel Müdürlüğü’nde uzmanlık alanlarıyla ilgili çalışmalar yürütüyor.

A.Yağmur Tunalı,ilgi alanlarının çeşitliliğine rağmen, kendini önce şâir kabul eder.Ona göre şiir, mûsikî gibi aşkla bütünleşen bir sanattır.Konusu ne olursa olsun, şiire mutlaka bir aşkın dem tuttuğu duyulur. Klasizme göre, zaten gerçek şiir bir aşk terennümüdür.Son yüzyılın nesre yaklaşan veya hitabeye benzer söyleyişleri ve ağırlıklı olarak kabul edilen bu türden şiir telakkileri bu anlayışın zıddıdır.
A. Yağmur Tunalı, şiirin az bulunur bir cevher olduğu inancıyla yazı hayatında en az şiir yayınlamış olsa da, diğer yazı türlerinde ciltler dolduracak eserler verse de, şiirin saltanatını sarsacak bir zevk değişikliğini dillendirmez.Serbest şiirler de söylemekle beraber, aruz ve hece ile klasik şiir geleneğinin çağdaş bir devamcısı olmayı tercih eder. Arayışların, gelenek zemininde dünya ile tanışarak daha değerli olacağına inanır. O’nu, “değişerek devam etme” fikrinin devamcıları arasında saymak mümkündür.

A.Yağmur Tunalı, fikir ve ruh dünyasının şekillenmesinde önemli rol oynayan Yahya Kemal’e hiç olmazsa bir konuda benzemek isteğiyle henüz şiir kitabı yayınlamadı…(*)

(*) Sevgili Dayim A.Yagmur Tunali beye sonsuz saygilarimla…(yakup icik/almanya)

Kategoriler
Doğa ve Yaşam Günlük hayat Kişisel makaleler Şiirler

Önsöz Sonsöz (edebiyat Şiir)

Önsöz / Sonsöz

Yüzyillardir yazildi siirler, kalemlerin ucu bitmedi.
Duygular sayfalardan tasti, gözler irmak oldu akti, satir satir gam-keder-elem demlendi misralarda.
Sonra dizildi bir bir ask-sevgi-sefa ve mutluluk ama yinede dolduramadik gönlümüzdeki boslugu…

Kimi zaman bir arkadas icin yazdik, kimi zaman bir güzel kiz icin ama yinede sevgidir dedik yazilanlar.
Biz gözüyasli yasadik sevgileri.
Mutluluklari cefaya gömüp, yalandan yasadik sefalari, ‘ kimseler mutlu oldugumuzu bilmedi.
Mutsuzlugumuzu umursamadi.
‘Bizde kiyidan köseden aciyla karisik tatli yasamin ucundan tutup, yasiyor gibi yapip, sevmeyenleri sevip, sevilenlerle sevgileri yasadik…

(*)”’arkadaslarim gerek dostlarim,
bana bunca yil hep sinir verdiler!
ama ben onlara,
icimden kosarak gelen neseyi verebildim.”’

Bir insanoglu, acisiyla-tatlisiyla sinir dolu bunca günleri sirf arkadas ve dostlarimiz icin sirtimizda tasiyoruz.
Cünkü bizlerin bir anlik mutlulugu ve nesesi,bizim icin aci günlerimizde bile en neseli, tatli günlerimiz oldugunu bilmesek bile mutlulugu ve neseyi birbirimize borcluyuz.
Cünkü;
diyemeyizki hic sevmedim,mutlulugu ve neseyi bulmadim…
(*) 1995


Yakup ICIK