Kategoriler
Güncel Haberler Günlük hayat Günün Tarihi Milli Görüş Toplumsal Konular Türkiye üzerine

DTP kapatıldı :)

Ve işte tarihi bir gün daha.. Anayasa Mahkemesi DTP’yi kapattı, çok sayıda isme yasak getirdi. Haber3.com canlı takipte!

Anayasa Mahkemesi’nin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Demokratik Toplum Partisi (DTP) aleyhine açılan kapatma davasıyla ilgili toplantılarının 4. gününde kararını verdi. Mahkeme Başkanı, partinin temelli kapatıldığını duyurdu.

1- PARTİ KAPATILDI

Haşim Kılıç, DTP’nin “‘Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü aleyhine eylemlerin odağı’ haline geldiğinin anlaşıldığından Siyasi Partlier Kanunu’nun ilgili maddesi gereğince kapatılmasına karar verilmiştir.. Karar oybirliğiyle alındı..” dedi.

2- ÇOK SAYIDA İSME SİYASİ YASAK GELDİ

DTP’den bir çok isme 5 yıllık siyasi yasak getirildi.. İşte o isimler:

Abdulkadir Fırat, Abdullah İsnaç, Ahmet Ay, Ahmet Ertak, Ahmet Türk, Ali Bozan, Ayhan Ayaz Aydın Budak, Ayhan Karabulut, Aysel Tuğluk, Bedri Fırat, Cemal Kuhak, Deniz Yeşilyurt, Ferhan Türk, Fettah Dadaş, Hacı Üzen, Halit Kahraman, Hatice Adıbelli, Hüseyin Bektaşoğlu, Hüseyin Kalkan, İzzet Belge, Kemal Aktaş, Leyla Zana, Mehmet Veysi Dilekçi, Metin Tekçe, Murat Avcı, Murat Taş, Musa Farisoğlulları, Necdet Atalayı, Nurettin Demirtaş ve Selim Sadak.

Bu isimler, 5 yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, yöneticisi yada denetçisi olamayacaklar.

3- İKİ KİŞİNİN MİLLETVEKİLLİĞİ DÜŞTÜ

İki ismin de milletvekillikleri düştü.. Anayasa Mahkemesi Başkanı, DTP Genel Başkanı ve Mardin Milletvekili Ahmet Türk ile Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk’un partinin kapatılmasıyla ilgili gerekçeli kararın Resmi Gazete’de yayımlanmasından sonra milletvekilliklerinin sona ermesine karar verildiğini bildirdi.

4- TÜM VARLIKLAR HAZİNE’YE GEÇTİ..

Partinin tüm malvarlığı Siyasi Partiler Kanunu gereği Hazine’ye devredildi.

GEREKÇE HENÜZ YAZILMADI

Kararın gerekçesinin henüz yazılmadığı ama en kısa sürede yazılarak açıklanacağı belirtildi. Anayasa Mahkemesi Başkanı Kılıç, “Olası eleştirileri şimdiden görüyoruz.” dedi.

KILIÇ, AÇILIMA DOKUNMADI

Kılıç ayrıca, “Bir siyasi partinin terörü ve şiddeti meşrulaştırmaya çalışması uygun değildir” derken, Anayasa Mahkemesi’nin terör ve şiddeti, barışçıl çabalardan ayrı tutarak kararını vermiş olduğunu söyledi.

“ELEŞTİRİLERİ ŞİMDİDEN GÖREBİLİYORUM..”

Kılıç açıklama sonrasında “Yapılacak eleştirileri şimdiden görebiliyorum. Verilecek kararın zamanlaması için verilen tarihin amaçlı olduğu söylendi. Bu yorumlar çok acımasız. Biz iki yıldır bu davayı görüşüyoruz. Eksiklliklerimiz vardı ve bu eksiklikler raportörümüz aracılığıyla giderilmeye çalışıldı ve bu zamana denk geldi” dedi.

EN AZ 7 OY GEREKİYORDU

Anayasa’ya göre bir siyasi partinin kapatılmasına karar verilebilmesi için nitelikli çoğunluğun oyu aranır. Buna göre, kapatma kararı için Anayasa Mahkemesi’nin 11 asıl üyesinin en az 7’sinin oyu gerekir.

DTP’LİLER GENEL MERKEZ’DE

Kararı DTP’liler Ankara’daki genel merkez binasında öğrenecekler. Ahmet Türk, başta vekiller olmak üzere DTP’nin ileri gelenleri şu anda genel merkezde..

YABANCI AJANSLAR NASIL DUYURDU?

Anayasa Mahkemesi’nin Demokratik Toplum Partisi’ni (DTP) kapatma kararını yabancı ajanslar acil koduyla duyurdu.

Associated Press:
Türk Anayasa Mahkemesi, Kürtçü partiyi PKK ile bağlarından ötürü kapattı.

AFP:
Türk Anayasa Mahkemesi  Başkanı, Kürtçü partinin kapatıldığını açıkladı.

Kaynak

Kategoriler
Anma Yazıları Biyografi Dünya ülkeleri Eğitim - öğretim Geçmiş Tarih Genel Konular Günlük hayat Günün Tarihi iletişim Kişisel makaleler Milli Görüş Sevgi ve Ask Dünyası siyasetci Toplumsal Konular Türkiye üzerine Yazar

Atatürk’ün Gerçek soyağacı

Atatürk’ün soyağacı 85 yıl sonra yayımlandı

Soyağacı, başta Rıza Nur olmak üzere pek çok kişi tarafından Atatürk hakkında öne sürülen iddiaların niçin ciddiye alınmaması gerektiğini bir kez daha seriyor gözler önüne.

85 yıldır ortada görülmeyen ve Atatürk’ün akrabalarından Ahmet Esmen’in elinde bulunan bu soyağacı, NTVTarih tarafından yayımlandı.

Mustafa Kemal’in ailesi hakkında öteden beri, neredeyse tamamı dedikodu niteliğinde olan ve itibarını zedelemeyi amaçlayan söylentiler ortaya atılmıştır. Mustafa Kemal’in, 1924 yılında Bayındırlık Bakanı olan kuzeni Süleyman Sırrı Bey ile birlikte hazırladığı soyağacı, bütün bu iddialara cevap niteliği de taşıyor.

Türkiye‘de öteden beri Atatürk’le uğraşmanın en ucuz yollarından birisi, ailesi ile ilgili iddialar ortaya atmaktır. Bunlardan en ünlüsü ise Sağlık ve Eğitim Bakanlığı da yapan Dr. Rıza Nur tarafından ‘Hatıratım’da dile getirilmiştir. Cumhuriyet dönemi çalışan tarihçiler doğal olarak gülüp geçmişlerdir bu türden iddialara ama Atatürk’ü yıpratmayı yahut ismini zedelemeyi amaçlayanlar da bundan bir türlü vazgeçmemişlerdir.

İşte NTVTarih Dergisi’nin Kasım sayısında ilk kez yayımlanan Atatürk’ün soyağacı, bu türden iddialara da cevap niteliği taşıyor. Derya Tulga ile Ayşegül Parlayan’ın imzasını taşıyan haber, Atatürk’ün soyağacı konusunda yapılan çalışmaların genel bir özetini de veriyor. Ancak, asıl önemli olan, 85 yıl sonra ilk kez yayımlanan bu soyağacının doğrudan Mustafa Kemal tarafından hazırlanması. Dergide yer alan bilgilere göre, Mustafa Kemal, kendisi gibi Hacı Abdullah Ağa’nın torununun torunu olan ve Cumhuriyet’in ilk Bayındırlık Bakanlığı görevini yürüten Süleyman Sırrı Bey ile birlikte oturup soyağacını hazırlamaya başlıyor.

Dergiden takip ediyoruz: MUSTAFA KEMAL HAZIRLADI “Zübeyde Hanım dahil aile büyüklerinin peşpeşe hayata veda etmeleri, belki de bu kararın alınmasını etkilemiştir. Çalışmada diğer kağıtlara göre katlamaya biraz daha dayanıklı olan ve tuval olarak da kullanılan beyaz keten resim kağıdı seçilir. İş bittikten sonra Gazi, Süleyman Sırrı’ya kendisinden sonra bu şecereyi muhafaza etmesini tembihler. Fakat o sırada zor şartlarda çalışan Süleyman Sırrı Bey, 51 yaşında vefat eder. Böylece şecere, Süleyman Sırrı’nın ilk evliliğinden olan kızı Gülseren Hanım’la oğlu Fikri Ziya Aral’a miras kalır. Yeni kuşakların eski yazıdan anlamadıkları için şikâyet etmeleri üzerine Aral, 1987’de bunu Latin alfabesine çevirir, yeni kuşakları ekler ve kısa süre sonra vefat eder. Gülseren Hanım’a kalan aile emaneti 2009’da onun da vefatıyla tek çocuğu Ahmet Esmen’in eline geçer.”

SOYAĞACI AHMET ESMEN’DE

Peki ama bu kadar kıymetli bir belge, nasıl olmuş da bugüne kadar kütüphane raflarında kalmıştır? Ahmet Esmen şöyle diyor: “Durumu anlayabilecek yaşa geldiğimde annemle babam beni karşılarına alıp, ‘Tesadüfler bu kıymetli insanla aynı soydan gelmene sebep oldu. Senin bunda hiçbir marifetin yok. Ayrıca hepsinden önemlisi, akrabalığın verdiği bir mesuliyet var’ dediler.”

SOYAĞACI HANGİ YALANLARI ÇÜRÜTÜYOR

Dergideki yazıda, 85 yıl sonra ortaya çıkan soyağacının bugüne kadar ortalıkta dolaşan pek çok iddiayı çürüttüğü de belirtiliyor: “Pek çok yerde ortaya atılan Zübeyde Hanım’ın Hacı Sofiler’den olduğu iddiası bu şecereyle çürüyor. Çünkü bu aile Mustafa Kemal’in değil, şecerede görüldüğü gibi Hacı Sofilere gelin giden Gülsüm Molla yoluyla Süleyman Sırrı’nın sülalesi. Bazı kaynaklar, Zübeyde Hanım’ın babasının tam üç kere evlendiğini kaydetmesine rağmen şecerede bunu göremiyoruz. Israrla Atatürk’ün teyzesinin oğlu iddia edilen eski TKP liderlerinden Reşat Fuad Baraner de şecerede gözükmüyor, zaten şecereye göre Atatürk’ün teyzesi yok, iki dayısı var.”

Kaynak

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat iletişim Kişisel makaleler şiir edebiyat Toplumsal Konular

YazSanat’ın Terbiyesizliği

 

Daha en başında, şu hususu özellikle vurgulamak isterim: Bu yazının; yanlış anlaşılmamak, tek kişilik bir okura sahip olsam dahi, okuruma, beni izleyenlere ve takip edenlere durumu açıklama sorumluluğu adına kaleme alındığı bilinmeli.
 
Derdim, ne başkalarına iftira atmak, ne de kişileri kötülemek. Tek amacım, aşağıda meydana gelen talihsiz olayla ilgili, konuyu dikkatlerinize sunmak ve kendimce doğru gördüğüm noktaları ifade etmektir.
 
Ahmet Erdem ile 2004’ten bu yana (antoloji.com’daki birinciliğimin ardından) gelen ve düzeyli bir dostluğumuzun olduğuna inandığım bir ilişkimiz vardı. Kendisi hemen her platformda, çalışmalarıma ve düzenlediğim etkinliklere verdiği desteği açık bir dille ifade etmiştir. Ancak, bilerek veya bilmeyerek sergilediği bu kırıcı tutumla, samimiyetinin ne denli temeller üzerinde inşa edildiğini görerek üzüldüm; hem şahsım hem de kendisi adına…
 
Yaklaşık iki hafta önceki konuşmamızda, düzenlediği toplantıların haberlerini takip ettiğimi kendisine iletmiş, ardından şaka babında, beni ne zaman davet edeceğini sormuştum. Erdem de, benim zaten programda var olduğumu, konuyu bana ilerleyen günlerde zaten açmayı düşündüğünü, programı bu konuşmamız üzerine yakın bir tarihe çekebileceğini ifade ederek, nezaket örneği sergilemişti ve o günden sonra birlikte yapacağımız etkinliğin çalışmaları böylece başlamış oldu. (Bütün bu süreçte yaşanan konuşma kayıtlarını, merak edenler tarafımdan temin edebilirler.)
 
Büyük bir şanssızlık ki, etkinlik daha başlamadan bitti. Hem de çok yersiz, gereksiz bir sebepten ötürü… Hatta öyle bir sebepti ki bu, başta Ahmet Erdem olmak üzere YazSanat mensuplarının, düzenledikleri etkinliklere ve davet ettikleri konuklara yaklaşımını ve gösterdikleri değeri gözler önüne sermişti.
 
Şunu bütün samimiyetimle ifade etmeliyim ki, yaşanan talihsiz olaylar, Selçuk Erat’tan ne bir şeyler eksiltir, ne de Selçuk Erat’a bir şeyler katar. Kişiler gelip geçer, ama şiir, edebiyat, sanat bâkidir, ebedidir. Bu tür etkinlikler, kişiler için sadece bir işaret fişeği, bir duyuru olmaktan öteye geçmez. Etkinlikler, şiiri ve edebiyatı yüceltir, ortaya konan eserlere anlam katar ve sonsuz zamanın akıntısında, onlara bir dönemin değerlerini yükler. Fakat burada uygulanan etkinlik düzeninin ve iletişimsizliğin, bana değil de, şiire ve edebiyata, şiir ve edebiyat adına yapılan bir çalışmaya nasıl gölge düşürdüğünü görerek üzülüyorum.
 
Etkinliğin başlamasında 2 saat kala, Ahmet Erdem ile yaptığım talihsiz telefon görüşmesi, çok daha kırıcı ve üzücü bir duruma imza atıyor, aramızdaki düzeyli geçmişin bütün saygınlığını ve değerini yerin dibine sokuyordu:
 
Ahmet Erdem, belinde meydana gelen bir rahatsızlık nedeniyle programa iştirak edemeyeceğini belirtiyor, ardından beni davet ettikleri saatte, salonda bir başka etkinliğin yapılacağını, bu etkinliğin akşam 18.00’e kadar sürebileceğini, benim o saatten sonra orada olabileceğimi veya bir başka haftaya erteleyebileceğimizi ifade ediyor.
 
Hastalık, her yerde ve her alanda mazur görülebilen bir mazerettir. Kişiler rahatsızlanabilir, doğaldır. Hatta rahatsızlık nedeniyle moderatörün, toplantıya gelememesi de hoş karşılanabilir. Fakat etkinliğe iki saat kala, hiçbir konuğa, o gün orada başka bir etkinliğin yapılacağı söylenemez. Bu felsefenin ne ahlâklı çalışma prensiplerinde yeri vardır, ne de şiir sanatı böyle bir düzensizliği ve hatayı kaldırır!
 
Beni üzen, bu iletişimsizlikten, bu laubali organizasyondan doğan olumsuz sonuçtur. Yoksa ben orada bulunmuşum veya bulunmamışım, bunun hiçbir önemi yok. Ben sadece şiir veya edebiyat adına yapılan bir etkinliğin nasıl kolayca, hunharca ve değersizce harcandığını, başarılı etkinliklere imza atan biri olarak, görmüş ve hayli üzülmüş durumdayım.
 
Aradan geçen zaman rağmen, YazSanat ilgililerinden hiçbirinin arayıp özür bile dilememesi, şiirin ve edebiyatın nasıl insanların elinde olduğunun en güzel kanıtıdır. Ahmet Erdem’in ise sadece basit bir bel rahatsızlığını abartarak, bu hastalığı nedeniyle etkinliğin iptal edilmesini duyurması ve göstermelik bir dille özür dilemesi ise ne vahim!
 
Etkinliğin moderatörü ile işletme sahipleri arasında bir iletişim kopukluğu olduğuna, aslında bakarsanız hiç inanmıyorum. Zira bir hafta gibi bir zaman dilimi, programlarda ve saatlerde nasıl bir çakışmanın olabileceğini görmek için hayli uzun bir zaman. Bunun dışında, bazı ufak ilginçlikler de yok değil!
 
Örneğin, Ahmet Erdem’in iki gün öncesinde, bana etkinlik için açılan grup sayfasının yöneticiliğini vermesi ve bir gün önce, orada kaçta olacağımıza dair yaptığımız görüşmeye verdiği “bakalım” yanıtı, durumun katılımcılara ve bana yansıtılmayan pis bir tarafının olabileceğini düşündürüyor.
 
Yönetici olarak etkinliği derhal iptal edebilecek, “bakalım” yanıtı ile her an her türlü aksaklığa hazır olabilecektim.
 
Bu tip etkinliklerin, nasıl amatörce ve hangi amaçlarla yapıldığını görmek ve üzülmemek elde değil. Bu insanlar yüzünden nice usta kalem ve yeteneklerin, kendi köşelerine çekildiklerine şaşmamalı. Edebiyatın ve şiirin bugünkü acınacak haline nasıl eriştiği hakkında, bu insanlar ve çalışmaları bir fikir edinmemizi sağlayabilir.
 
Zavallı okur, zavallı şiir severler! Onların hiçbir suçu yok. Onlar oldukça masumane ve şiir dinleme, şiirle ilgili birkaç kelâm duyma arzusuyla etkinliklere katılırlar. Kimisi, bu ufak çaplı organizasyonlarda kişilerin gerçek yüzleriyle karşılar ve geri çekilirler… Hep bir geri çekilme söz konusudur şiirde. Şiir geri çekildikçe, kurak bir çölde su bulma umuduyla dolanan bizler kalırız geride ve bu kısır döngü sürer gider böylece…
 
 
Selçuk ERAT
12 Ekim 2009, İstanbul
www.selcukerat.com