Yazıp siliyorum çünkü hiçbirini beğenmedim. Saatlerdir beş; bilemedin yedi defadır,  yaşadığım kar maceralarına dair bir giriş cümlesi yazmakla uğraşıyorum. Bazen yazma özürlü oluruz. İki kelimeyi bir araya getirememekte kırmadık rekor bırakmayız hani? İşte öyle bir şey yaşıyorum saatlerdir ve en sonunda olabilesi en düzensiz ve en biçimsiz cümlelerime rağmen bu yazıyı yazmaya karar verdim.  En kötü yazı bile, hiç yazmamaktan daha iyidir diye bir şey yok, buna sakın inanmayın.

Kaleminiz karşısında boynu eğilen cümleler yazabilecek kadar hakim olduğunuz konular dışında, bir durumu, olayı ya da konuyu yazıya dökmek cidden külfetli bir iştir. Bu yükün altında ezilen yalnızca kaleminiz olmaz, omuzlar çökmeye başlar ve artık gözlerinizin de sabit bir noktaya odaklanabileceği şüphelidir. Gereksiz kelimelerle zenginleştirmeye çalışılan yazılardan ancak mevsim salatası olur. Ben şu an yapmaktayım mesela. Bir mevzudan derinden etkilenmeniz gerekir yahut gerçek anlamda iyi bir yazar olmanız. Gerçek yazarlar olmadığımıza göre yazmayı bırakalım o halde. Elbette hayır, çünkü yazarlık kabiliyeti sadece doğuştan getirdiğimiz özelliklerimizden değildir. Bu sebeple, gerekli çalışma ve yeterli birikimin ardından bizler de kelimelerin boynunu bükebiliriz. Belki de “o kadar kolay değil” diye düşünüyorsunuz. Olabilir, ifade etmeye çalıştığım kadar kolay olmayabilir fakat bu işi yapmaya başlarken, kendinizi kaptırdığınızı hissediyorsanız da bu işe yatkın olduğunuz söz konusu olur.

“Yirmi yaşında şiirler yazıyorsanız, bu yirmi yaşında olduğunuzu gösterir, kırkında şiir yazıyorsanız, bu şair olduğunuzu gösterir.” diyor Francis Carco. Anlatmak istediği ne kadar açık değil mi? Şair ya da yazar olabilmek için demek ki kırk yaşını aşmamız gerekiyor. Peki, bu kriterin üzerinde olmak bize ne gibi şeyler kazandırır? Daha deneyimli yazılar mı yazarız? Yazılarımızı değil de tecrübeyi mi konuştururuz yoksa her şeyi bilen insanlar kulvarına girip, ne yazarsak yazalım hakiki yazarlardan mı oluruz? Bunlar şüpheli durumlar ve ben bu dediklerime inanmış da değilim. Bakın, Robert Benchley; “Yazma yeteneğim olmadığını anlamam için on beş yılın geçmesi gerekti. Ne yazık ki kendimi yazmaktan alıkoyamadım: Çünkü geçen bu zaman içinde çok meşhur olmuştum.” diyor. Bu da Francis Carco’nun sözüne anlamlı bir karşılık oluyor. Genç yaşlarında mükemmel yazılar yazabilen insanlar da tanıyorum. Yazmak yaşamak demek değildir, yaşamın dışına çıkmak demektir. Bunu da en iyi gençler yapıyor gibi geliyor bana. Sürekli belli bir çizginin dışındalar ya sanıyorum ki burada da yaşamın dışına çıkabilirler(!)

Wang Chung’un şu sözünü de paylaşmak isterim: “İyi yazılar, anlaşılması kolay, yazılması zor olan yazılardır.” Bu ifadeye katılmayan kaç kişiyiz? İyi yazıların, aslında yazılması kolay ama okuyucunun kafasında gelgitler yaşatabilecek kadar anlaşılması zor yazılar olduğunu düşünüyorsanız; sizi başka bir kategoriye almak zorundayız. Okuyucuyu, yazının içine çeken yazılar yazmak, “acaba yazar ne demek istedi?” dedirttiren soruları üzerinize çekmek, size daha egosal geliyor olabilir. Fakat bunun yerinde bir düşünce olduğunu sanmıyorum. Anlaşılmaktan ziyade, okuyucunun kafasını karıştırmak için yazıyorsanız o ayrı mesele. Anlaşılmak istiyorsanız da –ki bu herkesin ulaşmak istediği bir durumdur- kendinizi okuyucunun yerine koymak durumundasınız. Acaba siz okuyucu olsaydınız kendi yazdığınız yazıyı okur ve anlar mıydınız? “Ben anlıyorum ama şurada şu kelimeyi kullanırsam daha şatafatlı olur” şeklinde düşünüp özenle, okuyucuya bir şeyin ikinci veya üçüncü anlamlarını buldurmak istiyorsanız; okuyucunun zihnini, yazınızın başında yormuş olursunuz. Bunu önceleri bende yapıyordum. Belki de hala yapıyorum… ‘Kıstas’ yerine ‘kriter’ kelimesini kullanmak iş mi yani? Bu konuda, fikirlerine çok değer verdiğim bir arkadaşım; “Havalı olsun diye tırabzan kelimesini kullanmaya gerek yok, merdiven korkulukları diye yaz.” demişti. Herkesin bildiği kelimelerle de mükemmel yazılar yazılabilir. Okuyucular arasında, insanın yazısından karakterini çekip alabilen ustalıkta insanlar da olabilir. Ki bu konuda Tolstoy’un da güzel analizleri var araştırdığım kadarıyla. Pay ve payda hesabı yapıyormuş mesela.”İnsanoğlunun değeri bir kesirle ifade edilecek olursa; payı gerçek kişiliğini gösterir, paydası da kendisini ne zannettiğini, payda büyüdükçe kesrin değeri küçülür.” diyor. Yazılardan, gerçek değer ile kişinin kendini ne zannettiğini ayırt edebiliyorsa; bırakın kişinin kendini ne zannettiğini, gerçek kişiliğimizi bile öğrenebilirler. Okuyucu, yalnızca yazdıklarımı anlasın yeter; ben kişiliğim ile ilgili tüyolar vermek istemem. Ama yazdıklarımın anlaşılması, kişiliğimin anlaşılması ile aynı yoldan geçiyorsa da o yolu açmak durumundayım.

Ben ne anlatmaya çalışıyordum? En son kar maceralarıma dair bir giriş cümlesi arıyordum sanırım. Evime dönebilmek için çıktığım yolda, tam dört buçuk saat yolda kalmış ve yolların açılmasını beklemiştik. İşte küçük bir özeleştiri: Yazar, ne yazacağına karar vermeden yola çıkmış. Giriş cümlesi ararken, asıl yazmak istediği konuyu sonuç cümlesinde hatırlayabilmiştir. Tam burada Francis Carco tekrar devreye girer: “Yirmi yaşında yazıyorsanız, bu yirmi yaşında olduğunuzu gösterir… Yirmi yaşımı geçtim ama yine de yaşımı aşikâr etmekten başka bir şey yapmamışım sanırım. Yazar bir şeyler karalar, siler ve tekrar yazar. Okuyucu okur, anlamaya çalışır. Sonuç: Yazar yirmili yaşlarındadır. Ama hayır, bunca şeyi yaşımı göstermek için yazmış olamam. Demek ki durum bu kadar hassas. O halde; tüm gayretlerimize rağmen yazdıklarımız, ilerde yazacağımız gerçek yazılarımızın –ümit ediyorum- yalnızca karalamasıdır diyelim mi? Sizin söyleyecek daha iyi bir şeyiniz varsa,buyurun söyleyin, fakat benden bu kadar…

Rüya…  ( Başka Bir Dünyanın Yazarı (!) )

: )))

6 YORUMLAR

Bir Cevap Yazın