“Neden üzülüyorum ki ben; hayat değil mi ki türlü mutluluk oyunlarıyla beni kandıran, hayallerimle aramı bozan, olmadık zamanlarda kahkahalarla alay eden… Artık hiç işim olmaz yaşamakla, ben çoktan vazgeçtim kendimden!”

Güzel günlerim vardı benimde; aslında herkesin korkuyla yaşadığı çocukluk yıllarını ben dolu dolu yaşayanlardandım hep; köyümüm çimen kokusunu, kuşların cıvıltılarına karıştırır özgürlüğümü ilan ederdim. Öyle önce sola bakmalarım yoktu asfalt yollara çıkarken, benim karşıma çıksa çıksa rengârenk kelebekler çıkardı. Yol kesen insansı yaratıklarla hiç karşılaşmadım; en fazlası tilkiler olurdu onlarda zaten hiç kandırmadı beni… Öyle bir çocukluk yaşadım ki şimdilerde o mutluluğumu sermayemden harcıyorum sanki çünkü gençliğimde çok mutlu değildim ve neredeyse büyük bir hayal kırıklığıyla geçti diyebilirim.

Artık ne önemi var ki geçmişin, adı üstünde geçmiş… -miş’li zamanların benden öç alırcasına karşıma çıkacağını hiç düşünmemiştim. O kadar çok kaybettim ki bir hiç olduğumun tamamen farkındayım. Biliyor musunuz ben en büyük kazığı en yüce duygudan yedim hep! Bu yüzden boş verdim yaşama sanatına… Aklımın bir köşesine kazıdım kimsesizliğimi, kaybettikçe döndüm çocukluğuma ve anılarımı tazeledikçe, misket oynamak için kazdığımız küçük kuyulara gömdüm mutluluğumu…

Bak yine selamlıyor beni kasım… Sanki dalga geçer gibi; gerçi onun ne suçu var ki o bile habersiz benim onda kurduğum sayısız hayallerden, ayrılıklardan, vedalardan…

Alabildiğine koyu renkte bu günlerde gökyüzü, sanki herkes ayrı bir kaybedişte ve yüreklerin yorgunluğu ayna olmuş gökyüzüne. Üstelik sevdiğim şiirlerinde yarısı ayrılıktan yana, kavuşmak ne denli bir olay bu yeryüzünde, ben daha güneşi göremezken karanlık gökyüzünde. Ey dünümden şikâyet eden yarınıma bir gül bile koymayan neredesin? İçimde binlerce filizlenmemiş gülfidanları dururken sen hangi bahçeyi sulamaya gittin, yoksa bilmeden bu görünmeyen güneş suyunu mu kuruttu! Neredesin?

Yaşamak hangi ressamın tuvalinde, hangi âlimin sualinde; günlerdir içimi acıtan, sabır taşlarımı un ufak eden bu duygu hangi insanın ellerinde, dillerinde, gözlerinde… Bir ses beklemek için binlerce sesten vazgeçmek mi gerekir? Yoksa unutmak mı? Daha ne kadar yabancılaşması gerekiyor insanın kendisine… Sustukça, bekledikçe döner mi geriye dersiniz?

Biliyorum dönmez dersiniz? Dönmemeli dersiniz. Ben bekledim döndü dersiniz, ama olmadı dersiniz… Olsun be! Sevdik mi sonuna kadar, evet sevdik! İnsan hiç dönmedi diye çok pişman olur mu, olmalı mı ya da, hayır olmamalı! Nefret etmektense, boş ver deyip unutmaktansa, sabırla beklemek en güzelidir! Belki bu dünyada olmayabilir ama birde öteki tarafı var bu işin, asıl orası önemli… Çok sevmek bizim asıl ibadetimiz olsun! Belki bizi de çok sevip de bekleyenler olmuştur! Biz de sırt çevirmişizdir, nerden bilebiliriz ki… Hem zaten insanoğlu değil mi, sevgiden çok sevgisizliğe inanan?

Yani hiç birimiz farkında değiliz belki ama biz artık hayatı gözyaşlarımızda yaşıyoruz!

EMRE ONBEY (sizden biri/belki sen)

PAYLAS
Önceki İçerikKorkular…
Sonraki İçerikNe İle Müjdelenmek İstersiniz?
Bir asi adam o. Kapıları olmayan dünyasının, karanlık girmez odalarında yaşayan. Gizemli, ruhani esaretin en yakın zindanında gezen, basit bir adam. Çocukluğunun oyun hikâyeleriyle yaşadığını sanan küçük bir polyannacı/ biraz pinokyo! Bedelini ödediği tek şey yazdıklarında saklı. Kendi kalemiyle,” ben asla ispatlama gereği duymam kendimi; olmayan bir şeyi, ispatlamak aptallıktır!” diye hayıflansa da, annesi onu” hüzünlü efe” diye anlatır. Yazarken içinde bulunduğu kimlikse, sadece muammadır! “neden yazdığımı bilmiyorum, ama şayet bir gün neden yazdığımı anlarsam, işte o gün bu işi bırakırım” diyebilecek kadar da cesurdur… Biz, onun hep yazmasından yanayız! En çok kendi hikâyemizi…

Bir Cevap Yazın