ŞEKİ’YE KAR DÜŞENDE

Bahtiyar Vahabzâde, bir neslin namusu olmayı seçmiş bahtiyarlardandı. Bilinen ölçülere göre bahtiyar yaşamadı. Çilesi büyüktü. Gönül ağrısı, ruhunun ve sanatının gıdasıydı; aynı zamanda hayatının karabasanı olacak şartları da hazırladı. Dolayısıyle, genel-geçer ölçülere göre gün görmedi. Dünyevî tadlara uzak değildi, hatta, hemcinslerine “nümûne” olacak kadar dünyalıydı ve dünya zevklerine de yolu pek çok şekilde uğramıştı; lakin satıh üstü değerlerde konaklayacaklardan değildi. Derdi vardı ve bu dert, başına türlü türlü dertler açacaktı.

Evvela “şâir” doğmuştu. Bu, yaradılışı yorumlamakta ve hayatı yaşamakta, zaten başlı başına derin bir fark yaratmaya yeterdi. Öyle sıradan bir şair de değildi. Sarsıcı bir kabiliyetle doğmuştu. İçinde volkanlar vardı. Önüne durulamaz patlamalar olması kaçınılmazdı. Gelecek yıllar, bu yanardağın faaliyetine şahid olacaktı.

Doğduğu 1925 yılı, Sovyet inkılabının ve özellikle Stalin rejiminin tamamiyle yerleştiği yıllardı. Korku kol gezerken, çocukluğun hür ikliminde yaşamak mümkün olmadı. Daha dilleri yeni açılmışken, büyüklere öğretilen yaşama kalıpları, çocuklar için de uygulanmaya başlanıyordu. Rejim, kendi sistemini körpe dimağlarda yeni baştan yaratıyor, eğiyor, büküyor, bozuyor, olmadı yine bozuyor ve insanlık tarihinin en insafsız toplum mühendisliğinin örneklerini vermekten çekinmiyordu. Bu sistem, o yıllar için söyleyecek olursak, merkezde çok kuvvetli, taşrada nisbeten daha zayıf ölçülerde uygulanıyor gibiydi. Bahtiyar Bey de bir bakışla taşralı sayılırdı.

Bahtiyar Vahabzade, o tarihlerde bile temiz kalabilmiş Türk muhitlerinden birinde doğmuştu. Şeki, Bolşevik İhtilali’nden evvel, Kafkasya’daki Türk Hanlıklarından birinin merkeziydi. Devlet başkenti olsa da Bakü’ye göre, hatta Gence’ye göre taşraydı. Şeki Hanlığı, zaten bir vilayetten ibaret denilebilecek kadar dar bir sahada kurulmuştu. 1925’e gelindiğinde de Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin belli başlı şehirlerinden biri olmuştu.

Şeki , eski bir başkentti ve son yüzyılın bir kültür şehri olarak şanslıydı; Bakü’ye, yani merkeze uzaklığı da Şeki’nin bir şansı olarak ortaya çıktı. Yeni sisteme uyumu ve kendi değerlerini değiştirmesi veya yeni değerleri de benimsemesi bunun için zaman aldı. Bu yavaşlık, pek çok şeyin korunabilmesi imkanını da getirdi. Bahtiyar Bey, işte böyle bir Şeki’de doğdu.

Şeki, Türklerin, hayatı hâlâ – belli ölçülerde-, Dede Korkut havasında yaşadıkları bir şehirdir. 1993 yılı başında, karlar altında üşüyen, gazsız ve hatta elektriksiz haliyle gördüğümde, Karabağ harbinin en şiddetli zamanıydı. Bu haşin tabiat şartları altında ve harbin acıları içinde bile, yüksek espri kabiliyetini, gülümsemeyi ve misafirlerini gülümsetmeyi bilen bir Şeki vardı. Şeki, pek çok bakımdan farklı olduğunu hemen hissettiren, güçlü, kucaklayıcı bir şehirdir. Civar illerden oraya geçtiğiniz zaman, hava da değişir, insanlar da değişir, sanki hayat da değişir. Mirza Fethali Ahundzâde’nin ve Bahtiyar Vahabzade’nin memleketi, sizi bir aydınlık yüzle karşılar. Şimdi bunu daha iyi anlıyorum ve o zaman bir Şeki Güzellemesi yazmadığım için de mahcubiyet duyuyorum. Mazeret beyan ediyormuş gibi olmak istemem; ama, Şeki’ye bir yaz Bahtiyar Bey’le gidecektim ve Şeki ziyareti asıl mânâsını o zaman bulacaktı. Bakü’den ayrılırken, Bahtiyar Bey’in selamı ile gitmiştim. Bahtiyar Bey, o tarihte sağlıklıydı; kışı Bakü’de geçiriyor, yazları Şeki’de oluyordu. O tarihten itibaren, Azerbaycan’a gidemedim ve Bahtiyar Bey’in geliş gidişlerinde ancak Türkiye’de görüşebildik.

Bahtiyar Bey’i, biraz Şeki’den hareketle anlamak ve anlatmak isteyişim boşuna değildir. Eğer, kısaca yazdığım bu Şeki havası olmasaydı, belki de Bahtiyar Bey, Sovyet İnkılabının keskin bir muhalifi gibi görünmeyecekti. Şeki’nin kuşatıcı havası, kolayca “karşı” görünmeyi sağlayacak kadar keskin bir mizahla duyulur. Her Şekili’nin, bu manada muhalif doğduğu söylenebilir.Bahtiyar Bey de, şiirinde çok net görüldüğü gibi, hemen daima, zıtları çarpıcı bir şekilde görüp gösterme yolunu seçti. İçinde yaşanan şartlar gereği her şeyi olduğu gibi sanatını da ince eleyip sık dokuduğu bellidir. Bununla birlikte, dikkatinin inceliği bile onu sistemin gazabından koruyamadı. Bilenler bilir ki, sırasında çok kıvrak bir politikacı kadar manevra kabiliyeti yüksek bir insandı. Ancak, devir o devir idi ki, yerli hayata, yerli kültüre biraz derinlemesine değer verenler, bir bahaneyle derhal damgalanıyordu. Halk düşmanı vesair sıfatlardan biri yapıştırıldı mı, kurtuluş yoktu. Özellikle Türkler, bu konuda daha bir mercek altındaydılar; çünkü Türklük, bin yıl dünyayı yönetmiş bir milliyetin adıydı. Tabii, burada bir paradoks da vardı.

Şaşılacak şeydir: Sovyet sisteminin en belirgin özelliklerinden biri, mikro milliyetçilikleri sonuna kadar teşvik etmesiydi. Herkes kendisini bir diğerine karşı, mikro kimliğiyle ifade eder, bu kimlikler arasında kıyasıya bir yarış olur ve bu yarışın hakemi de halkların kardeşliği prensibini gözeten Moskova olurdu. Herkes eşitti ve güya kardeşlik esastı, ama çatışma da devamlı körüklenen bir durumdu. Çatışan taraflar, tek tek merkeze, yani Sovyet sitemine, yani üstü örtülü Rusluğa bağlıydılar. Rusluk bir etnisite değildi, sanki varılması gereken bir menzil, ulaşılması gereken bir hedefti . Çatışan unsurlar, her zaman Ruslukta dinlenirler, Rusluğa sığınırlar ve çatışırken aşınanlar, yorulanlar, itilip kakıldıkça Ruslukta karar kılarlardı. Bugünkü Rus nüfusunun önemli bir kısmı, bu türden kazançlarla temin edilmiştir.
Bahtiyar Bey, işte bu mikro milliyetçilik konusunda, istenenden biraz derine gitmiş gibiydi. Yani, kendini Rusluk karşısında da bir şahsiyet olarak ifade etmek ister görünüyordu. Gerçekte, kendi milletini Rusluk karşısısında bile eşit gördüğü anlaşılıyordu. Halbuki, resmî anlayıştaki “eşitlik” sadece bir retorikten ibaretti. Bu “söylem”i gerçekmiş gibi kabul edip ona göre davranmak çok tehlikeli bir görüntüydü. Birinci husus buydu. İkinci husus olarak da, kıskançlıklar devreye giriyordu. Parlak bir şâire karşı kin ve kıskançlık duyulması sıradan bir insanlık durumuydu. Onu damgalamak için de, Sovyet rejiminin jurnal sistemi sayısız imkan veriyordu. Bu imkanlar kullanıldı ve Bahtiyar Bey, rejim muhalifi olarak tescilli bir aydın oluverdi.

Gençlik çağından itibaren, yazdıkları, söyledikleri hep bu rejim muhalifi penceresinden değerlendirildi. Sık sık ifadesine başvuruldu, sık sık gözaltına alındı, sık sık hapse atıldı. Keskin bir mizacı olmasa da, yazdıkları derin kuşkular uyandırdı. Çünkü, halktan da ilgi görüyordu; yazdıkları beğeniliyor, alkışlanıyordu. Sovyet sistemi böyle bir kişi ve fikir etrafındaki kümelenmeleri hoş görmezdi. Bunun bir bedeli vardı. İnsanlar, 1956’dan önce bu bedeli canlarıyla öderlerdi. Stalin sonrasında, can bedeli, yerini büyük nisbette ağır baskılara, hapislere, sürgünlere ve işkencelere bıraktı. Bahtiyar Bey, bu son dönemin damgalılarındandı.

Bana sıkça gözyaşlarıyla bu hapis ve düşkünlük dönemlerini anlatmıştı. İşinden olduğu, kimsenin açıkça ziyaret edemeyeceği ailesinin durumu yüzünden kahrolduğu bu dönemlerde yaşananlar, onun milletine bağlılığını derinleştiren şahane örnekler de saklar. Bir defasında, hıçkırıklarını zor zaptederek, bunlardan birini anlatmıştı. “…hapse atılmıştım. Ailem perişan oldu. Ne yiyip ne içeceklerini bilmiyordum. Fakat şunu bildim: Ben hapisteyken de, çıkıp işsiz kaldığım zamanlarda da her gece, evimin kapısına, her türlü tehlikeyi göze alarak, birileri yiyecek içecek bırakıyorlardı. Onların kim olduğunu hiç bilmedik. Ailem, böyle böyle sefaleti en az seviyede hissetti… Söyle Yağmur, ben bu milleti nasıl sevmem? Uğruna nasıl tehlikeleri göze almam? Onlar için nasıl çırpınmam, nasıl ölmem?..”

Bu mesele, tabii, benim buraya aldığım kadar değildi. Bahtiyar Bey, sadece kendisine edilen itibardan dolayı milletini sevmiş değildi; milletin asaletini anlatacak pek çok örnek sıraladıktan sonra, bu soruları sormuştu. Bunun tersi pek çok örnek de yaşamış, yanılmış, aldatılmış, ihanete uğramıştı. Bunu yapanlar da o milletin fertleriydi, ancak bir idealist için olumsuz örneklerde konaklamak ve onlara göre küsmek, darılmak ve vazgeçmek söz konusu olamazdı.

Bahtiyar Bey’i bir ideolojik önder veya bir siyasetçi gibi takdim ettiğimin farkındayım. Elbette, bilinen ölçülerde bir siyasetçi de, önder de değildi. Orada, ne 1991’e kadar, ne de sonrasında demokratik ülkelerde görülen tarzda bir siyaset olmadığı malumdur. Milletvekilleri bile memurdur. Asıl siyaset, aydınların yazdıkları ve söylediklerindedir. Asıl politika, devlet siyasetiyle bağlı ve tektir. Bu, sağlıksızlığı da kendine mahsus despotizmde, dengesizliği bir ölçüde dengeye getirme görevi ve çilesi bazı aydınlarındır. Bahtiyar Bey o tip aydınlardandı. Bir bakıma hayatı sanat ve siyasetle dopdolu geçmişti. Zaten, Sovyet Nizamı’nda sanat da tek yönlü siyasetin emrinde olursa hayat hakkı bulurdu. Bunun için 70 yıllık “angaje” dönemde büyük Rus Edebiyatı bile zirvelerine yakışan veya yaklaşan eserler veremedi. Bir bakıma genlerine uygun döl veremedi. Ancak, muhalif çizgide olanlar bir seviyenin üzerine çıktılar. Bahtiyar Bey, bunlardan biriydi.

Sanatı siyaset olarak kabul edilmişti. Bunda şaşılacak bir şey yoktu. Sovyet anlayışı böyleydi. Dolayısiyle, sanatı fikir suretinde göründü. Bu fikir, büyük kalabalıkları besledi. Her ne kadar, 1980’li yıllara kadar Bakü’de devamlı ikamet edemese de, şiirleri ve fikirleri elden ele, dilden dile yayıldı. Çok yazıyordu. Şiir gibi nadir bulunur bir cevher, onlarca kitap halinde o’nun imzasıyla peşpeşe yayınlanıyordu. Elbette, bu sıra sıra kitaplar, “saf şiir” denebilecek ölçüde mısralarla dolu değildi. Mesaj yüklü, Sovyet dönemi “ angaje” alışkanlığının etkisi onda da vardı; ama onda millî hassasiyet yüklenmiş olan, tersine bir “angajman”ın örnekleri ağırlıktaydı. Ancak, bu mesajlı mısralar da Türk Şiir Geleneği’ne bağlanan bir anlayışla söyleniyordu.

Yer yer “hamâset” kokan veya doğrudan “hamasî” mısralar yanında, Azerbaycan havasını duyuran memleket şiirleri ve Türk lirizminin olgun örneklerini veren “âşıkâne” söyleyişler bir kaynaktan akıyordu. Buna göre, onun şiirinde ağırlıklı bir konu vardır denilemezdi. O’nun, hemen her konuya yer vererek hayatı çok yönden ele aldığı, dolayısıyle milliyetimizi kucakladığı söylenebilir.

Bir hesaba göre 35, başka bir hesaba göre 70’i aşan şiir kitaplarının, bir rekoru işaret edip etmediğini bilemiyorum. Ancak, şunu biliyorum ki, bu kadar çok, her konuda eser vererek, her birinde veya ekseriyetinde yüksek seviyede şiir söyleyecek bir dâhî dünyaya gelmiş değil. Yani, demek oluyor ki, belli bir seviyenin şairi olan Bahtiyar Bey’in, bu binlerce mısraının hedefi, “halis şiir”e ulaşmak değildi. Ama, her biri bir tarz şiirin ve bir anlayışın Bahtiyar’ca ifadesiydi. Nitekim, bu kitaplar dolusu mısralar, erbabı tarafından öyle değerlendirecektir. Bu mısralar, Fuzulî’den Nesîmî’ye, hikemî şiirin üstadı Nâbî’den Şehnâme şairi Firdevsî ’ye, Azerbaycan’ın yetiştirdiği Samed Vurgun’dan Ahmed Cevad’a, hatta Necip Fazıl ve Âkif’e uzanır ve onlardan esintilerle doludur. Bu vesileyle belirtmeliyim ki, Bahtiyar Vahabzâde’nin en çok sevdiği şiir Türkiye’nin İstiklal Marşı idi. Son 20 yılında, İstiklal Marşı’na ve Âkif’e hayranlık hâkimdi dersem , mübâlağa etmiş olmayacağım.

Bahtiyar Vahabzâde’nin şiir zevkini ve ondan öte fikir zevkini anlamak isteyenler, belki bu ipucundan hareket edebilirler.
Bahtiyar Bey’in son 20 senesi, bağımsızlık öncesi ve sonrası dalgalanmalarıyla geçti. Şiiri de, daha net çizgilerle bir vatan penceresinden gördüğü yıllardı. Bu yıllarda o, hep cephe eri gibiydi. 1990 20 Ocak’ında yaşanan Azadlık Meydanı’nda yüzlerce şehid verdiğimiz, binlerce yaralı ve sakata mâl olan kırgından bir gün sonra, o’nun erkek sesi kulaklarımıza ve yüreklerimize bir iman ateşi olarak doğmuştu. Biz İzmir’de idik. Türklüğün büyük evladı Prof. Dr.Turan Yazgan’ın himmetiyle, Azerbaycan’dan gelen 60 kişilik bir sanatçı heyetiyle konserler vermek üzere gitmiştik. 20 Ocak’tan sonra 21 Ocak konserini iptal etmek zorunda kaldık. Akşam haberleri için TRT’yi açtık. Ağzımızı bıçak açmaz, nefes alamaz haldeydik.. Görüntüler geldi. Azadlık Meydanı dopdoluydu. Azerbaycan, ürkmemiş, korkmamış ve acısını haykırmak için yüzbinler halinde alana akmıştı. O sırada bir telefon bağlantısı haberi duyuruldu ve bir erkek ses gürledi: “…Bu üzerine gülleler yağdırdıkları gençlere ekstremist (aşırı milliyetçi) diyorlar. Öyleyse ben de ekstremistim… beni de alsınlar, beni de vursunlar!..” Bu, ciğeri sökülürcesine, yüreği koparcasına haykıran adam Bahtiyar Vahabzade’ydi.

Ben Bahtiyar Bey’i o gün, şaşmaz, iflah olmaz bir duyguyla sevdim. Bana azadlığın yakın olduğunu o ses duyurdu. Pek çok kimseye de o sesin duyurduğunu biliyorum.

Burada bir mukayeseye girmek istemem ; ama bir noktaya dikkat çekmek isterim: Azerbaycan’ın anlı şanlı pek çok ismi, böyle bir reaksiyon gösteremedi. Bunda elbette yadırganacak bir şey yok. Herkesten bu cesareti bekleyemeyiz. Ancak, o günlerin şahitleri olarak, yiğidin hakkını yiğide vermek için tarihe bir not düşülecek noktadayız. Benim de pek sevdiğim, kalemlerinden ve fikirlerinden faydalandığım bazı isimler gizlenirken, Bahtiyar Vahabzâde, Sovyet hırçınlığının, dehşetini acımasızca uyguladığı 20 Ocak ertesinde TRT ekranlarında böyle haykıran bir millet fedaisiydi.

1991 sonrasında, siyasî eğilimler ve tercihler açısından Bahtiyar Bey’le aynı çizgide düşünmeyebiliriz. O, Elçibey’i de, Ailev’i de meclise ve millete takdim eden kişiydi. Her ikisi de, Cumhurbaşkanı olarak onun sözlerinden sonra yemin edip göreve başladılar. Bunu, onun çizgisizliği gibi takdim edenler oldu. Ben o kanaatte olmadım. Bahtiyar Bey, bir bakıma real politikle milliyetçiliği birleştiren bir anlayış sergiledi, diye düşünmek isterim. Elçibey’in Türklüğe hizmetini her zaman en üstün bir yerde tuttu. Devlet adamı olarak da Haydar Bey’e ihtiyaç duyulduğunu düşündü ve o yönde bir tercihte bulundu. Aslında, fikirleri itibariyle Elçibey’e yakındı. Sanırım, bugün bunu daha rahat anlamak ve kabul etmek mümkündür.
*****

Bilinen bir husustur: Sovyetler Birliği’nde yaşayan Türk yazarları, sanatçıları, Türkiye’deki sol tandanslı muhataplarıyla temastaydılar. Sağ cenahla görüştürülmezlerdi. Bahtiyar Bey, galiba bu konuda da da istisnalardandı. Onun, 1980’den sonra gelen nisbî bir yumuşamadan dolayı, sağdan da tanışıklıkları olmuştu. O tarihlerden itibaren, Türkiye’de yaşayan bir şair ve yazar gibiydi. Türkiye’nin gündemini takib etmekle yetinmiyor ve fikir tartışmalarına da katılıyordu. Mesela, Türkiye’nin Fuzulî’den hareketle eski şiire düşmanlık eden yazarına, Azerbaycan’dan cevap veriyor ve Türkiye’deki kardeşlerine de ufuk açıyordu. O yazı, beni Türkiye’de yaşayan, eli kalem tutan bir şair ve şiirsever olarak çok utandırmıştır ve hâlâ utandırır. Bahtiyar Bey, o ve benzeri çıkışlarıyla, Türkiye’nin sol’u kadar sağ’ının da kimlik bunalımı yaşadığına işaret ediyor ve aslında Sovyetler’den çok daha ileri seviyede kültürel olarak sindirilmiş aydınlarına da cesur çıkışlarıyla örneklik ediyordu.

Bir başka örneği hatırlatayım: Kabaklı Hoca’nın Türk Edebiyatı’nda şiir yayınlamak da onun için bir riskti; bu cesareti gösterecek kadar da bir başka gözüpeklik ediyordu. Nitekim, 1991 sonrasında, kesin bir tercih olarak, tamamen sağ kesimle irtibat halinde olması da görülen, bilinen bir husustur.

Bir istisna gibi, Kültür Bakanı İstemihan Talay Bey’le temasını kaydetmeliyim. İstisna dedimse, sol bir partiden olduğu içindir; bence, esasen 12 Eylül sonrasının en şuurlu Kültü Bakanı odur. “En milliyetçi Bakan da o’dur” dersem, bazıları şaşırabilirler.

İstemihan Bey zamanında, “Özümüzü Kesen Kılıç” oyunu, Şinasi Sahnesinde oynanmıştı. Oyun , önce Azerbaycan’da sahnelenmiş ve Türkiye’ye turneye gelmişlerdi. Sırası gelmişken söyleyeyim: Bu, Vahabzade imzalı tek oyun değildir. Bahtiyar Bey, tiyatroya da pek meraklıydı. Pek çok oyun yazmıştı. Edebiyat Profesörü sıfatıyla , uzmanlık alanı olarak birinci derecede şiirle meşguldü, ama yazar olarak geniş bir yelpazede eser veriyordu. Asıl söylemek istediğim şudur: Şinasi Sahnesi’nde “Özümüzü Kesen Kılıç” oyununu seyrettikten sonra, bir yerli oyunu da görmek istedi. Ertesi gün, galiba Fazıl hayati’nin “Barbaros”u konu alan oyununa gittik. Onu seçmişti. Hatta heyecanlanarak, sevinerek onu seçmişti. Ama bu oyunu görmek, Bahtiyar Bey için adeta yıkım oldu. Koca Cihan Devleti’nin, bütün Akdeniz’i titreten, ülkeler fetheden, dünya denizcilik tarihinin en parlak simalarından birinin o kadar sığ verilmesini, sahne sanatının müsamere seviyesinde bir örneği ile üstelik Devlet Tiyatrosu’nda sahnelenmesini hayretle karşıladı. Oyunu seyrederken, yerinde duramadı, nezaketi bıraktı, ikide birde “olamaz Yağmur!” “olamaz!” diye ahlanıp vahlandı. Türkiye için üzüldü, üzüldü…
Bu manada, o güzel insanı, bu büyük Türk’ü, sayısız defa üzdüğümüz doğrudur.

Sevindiği örnekler de gayet tabii çoktu. Bugüne de çok mühim bir mesaj olacak bir örneği nakletmiş olayım: Bir gün, GAP Televizyonu sorumlusu Ömer Faruk Bey aradı. Galiba 1993 olacak..O sırada Ankara’da bulunan Bahtiyar Bey’le 25 dakikalık bir röportaj yapıp yapamayacağımı sordu. Memnuniyetle kabul ettim. Buluşacağımız yere bir ekip göndermesini istedim ve dar bir zamana sıkıştırarak o konuşmayı da yapabildik. O 25 dakikalık bandın bir suretini Azerbaycan Televizyonu için Bahtiyar Bey’e de verdik.
Sonrası harikadır.

O bandın , takib eden günlerde, istek üzerine tekrar tekrar Azerbaycan’da yayınlandığını pek çok kişiden de sitayişli ifadelerle işitmiştim.. Bahtiyar Bey dedi ki: “ Sen o röportaja, benim , ‘Türkçe’nin yaşayan en büyük şairlerinden’ olduğumu söyleyerek başladın. Azerbaycan’ı ve beni heyecanlandıran, defalarca yayınlanması için halkın talebine yol açan işte o cümleydi.” Ben şaşırdım: “Bu cümlede fevkalâde olan nedir?” dedim. Bahtiyar Bey güldü ve “ Aslında cevabını çok iyi bildiğin bir soruyu beni söyletmek için soruyorsun Yağmur, ama ben seni kırmayıp zevkini artırmak için söyleyeceğim” dedi.”Malum, Sovyet literatüründe ‘Türk’ , yalnız Türkiye Türklerine ve Ahıskalılara denir. Bizim millet adımız ‘azerbaycanlı’ ve dilimiz de ‘azerbaycanca’dır. Sen beni bir Türk şairi ve Türkçe’nin büyük bir şairi olarak takdim ettin. Türkiye’de de beni bilinen ve sevilen biri olarak gösterdin. Harika olan ve milleti ferahlandıran işte buydu. Bunun için o röportaj, tekrar tekrar yayınlandı…” dedi.

O tarihte bunun ne demek olduğunu yakından yaşayanlar bilirler.

Bu noktaya dikkatinizi çekmek isterim. Azerbaycan, “Azerbaycanlı”lıktan “Türk”lüğe dönmeye çalışırken, bizim sağlı sollu aydınlarımız onlara milliyetlerinin adını çok gördüler ve “âzerî” demeye başladılar.” Biz Türk’üz, siz âzerî’siniz” demeye getirdiler, dediler ve demeye devam ediyorlar. Bahtiyar Bey’in sonraki yıllarda, en büyük ıstıraplarından biri de bu oldu. Stalin’in bulamadığı adı, Azerbaycan Türklerine biz verdik. Halbuki, Kırmançi, sorani, zaza .. ve daha başka adlarla anılan vatandaşlarımızı ve bölgemizde yaşayanları, birbirlerini anlamadıkları halde bir adla anan aydınlarımız, onları mutlak birliğe hazırlama vazifesini eksiksiz yerine getirmek için canla başla çalışmaya devam ediyorlar. Bizim aydınlarımız böyledir: Yanlış kurgulanmış ve yanlışa şartlanmış kafalarıyla, Türk’ü Stalin’in bıraktığı yerden bölük bölük bölmeye devam ediyorlar. Yahya Kemal şu sözünde aslında bunu da söylüyor olmalı: ”Zâikamızı başka bir âlemin şairleri terbiye ettiler. “ Maalesef, Milliyetçi olanlarımız da bu hükümden istisna değildirler.

Yıllar evvel, Bahtiyar Bey’e ve Elçibey’e, bu mevzu konuşulurken, içim yanarak “Bizimkiler Stalinist maalesef” demiştim. Bir kere daha esefle söylüyorum: Bu hükmün hiçbir vakit ağır bir suçlama olduğunu düşünemedim. Böyle bir “acaba?” tesellisinden bile mahrumum. Hayf ki… hayflar ki böyle…

Elbette bir tesellim var: Azerbaycan, hala Türkiye’den yapılan bu “âzerî” bombardımanını yer yer geri püskürtüyor. Bizim televizyonlarımızda, gazetelerimizde, yazılarımızda ve konuşmalarımızda onlar için yalnızca “âzerî” denirken, Azerbaycan Televizyonu’nu açınız, en çok duyacağınız kelime “Türk”tür. Elçibey ve Bahtiyar Bey ve bağımsızlığın diğer önderleri, Türkoğlu Türk olmayı bu toprağın insanına bir şeref madalyası olarak takmış olmalılar. Bunu hep hatırlayarak, Bahtiyar Bey’in toprağıyla koyun koyuna huzurla sarıldığını düşünmek isterim.
*****

Bahtiyar Bey, büyük bir Türkiye sevdalısıydı. Türkiye’nin iyi olmadığı yerde Azerbaycan’ın iyi olmasının mümkün olmadığını ısrarla söylerdi.”Türklüğün en kuvvetli kalesi, bütün Türklerin teminatı olacak kadar güçlenmelidir ki bir rahat nefes alabilelim” derdi. Diğer Türk topluluklarına da bunu şaşmaz bir gerçek gibi yaymak isterdi.

Hastalıklarında, eğer tıbben gerekli ise mutlaka hep Türkiye’ye gelirdi. Burada dostları tarafından ziyaret edilir ve doktorlar yanında, bu sevgiden de şifalanır, giderdi. Sanırım 1995 olacak, Cumhurbaşkanı Demirel , Ankara Nümune Hastanesi’de kendisini ziyaret etmiş ve biz de hemen akabinde odasına girmiştik. Sanki hastalıktan eser kalmamıştı. En güzel şi’ri duymuş gibiydi. Çocukça bir sevinçle, haddeden geçmiş bir zevk ve heyecanla konuştu, konuştu…

Cenazesinin iki ülkenin bayrağına sarılmasının manası üzerinde durmak lazımdır. Bu suretle, giderken de hayatının mesajını tekrarladığı açıktır. “Aman ayrılık olmasın!” , “bir olun.. bir olun!” dediğini onu yakından tanıyanlar yanında, hemen herkes anlamış olmalıdır. Bu, onun son kitabının ismi olacak kadar parlak bir işarettir.

Ben, bu iki bayrakla koyun koyuna anne toprakla kucaklaşmayı, bir Bahtiyar Vahabzade mısraı olarak duydum. Şiirinin ve hayatının özetini yine kendi söyleyen bir sanatkâra “artık yaşamıyor!” diyemem.

A.Yağmur Tunalı

Kaynak: ayagmurtunali.de.tl
Arsiv-Bilgi-Sorumlu: Yakup Icik

Bir Cevap Yazın