Küçük kırmızı parlak ayakkabılarım, o zamanların en meşhuru olan Ninja kaplumbağa şeklindeki yeşil suluğum, beslenmemde en sevdiğim çikolatam (ekmeğe sürdüklerimizden), annemin büyük hevesle ördüğü yakam, beyaz çoraplarım ve annemin her gün kaybettiğim için almaktan bıkıp boynuma astığı yeşil silgim… Tabi ki sadece silgimi kaybetmiyorum! Kalemlerim, uç kutum, minik damgalarım ve kırmızı kurşun kalemim için de annemin dahiyane fikri olan bir bel çantam vardı. Böylece okulda her şeyini yanında gezdirebilen tek kişiydim. Bunları annem düşünene kadar kaç kalem kaç silgi kaybettim ben bile hatırlamıyorum.

Çocukken her şeyimiz ne kadar da muntazamdı. Babamın cebinde getirdiği bir tane kek beni o günün en mutlu insanı ilan etmeye yeterdi ya da annemin bir öpücüğü. Düştüğümüzde nasıl da koşarlardı değil mi? Yavrum benim sesini duyunca bir daha düşesim gelirdi. Ara sıra terlikli muhabbetlerimiz de olmuyor değildi hani. Kendi bahçemizde ayva ağacımız vardı elbette ama ben başkasının ağacından olanının hala daha tatlı olduğunu düşünüyorum!

O kızı ve topuklu ayakkabılarının çıkardığı sesi hiç unutmuyorum. Kapımızın önünden salına salına geçmişti. Tık tık tık tık… Sanki bir şarkıydı ayakkabının çıkardığı ses! E ben çocuğum hayal gücüm evrenden daha büyüktü o zamanlar. Ayağımdaki terliğimin altına taş bağlayıp o sesi çıkarmak nerden aklıma geldi gerçekten bilmiyorum. Taş o sesi çıkarmıyordu evet üstelik iki adım atmadan da yana kayıyordu ama ben hayal ettim ve o ayakkabılardan benimde oldu çünkü en masum duygularımla istedim. Altına taş bağlı terliklerim benim için o andan itibaren o kızın ayakkabısının aynısıydı.

Ya o! Hala adını söyleyemiyorum. O derken ruhum onun portresini çiziyor kalbime. Üçüncü sınıfta gelmişti okula… Tam karşı sırada oturuyordu. Esmer simsiyah gözlü sık kirpikleri vardı. Yüzünün her milimini yazmıştım kafama. Başımı sıraya dayardım onu izlerdim. Ve yıllarca izledim… Tam beş yıl olmuştu artık okulun en büyükleriydik ve biz hala birbirimizi izliyorduk.

Simsiyah gözleriyle gözlerimin en dibine bakarak seni seviyorum demişti ya! Bende diyecektim aslında da konuşamadım işte. O da sanki çok kötü bir şey söylemiş gibi koşarak gitmişti. O gün onun gözleri benimdi işte hep karşımdaydı. Ben nereye gidersem gideyim artık gözleri de benimleydi ya! Evet hiç sarılmadık doyasıya, evet bizim ellerimiz hiç ama hiç… Evettt ne ben onu öptüm ne de o beni! Biz karşılıklı oturup saatlerce konuşurduk bıraksalar yıllarca da orada öylece oturabilirdik. Evet  evet bırakmadılar. Oysa biz sadece sevmiştik!

Ne ara bu kadar kirlendi ruhumuz ne ara bu kadar kirlendi ellerimiz, dudaklarımız, gözlerimiz! Ve ne ara unuttuk çocukluğumuzun aşkını… Küçük dünyamız büyüdü büyüyeli ruhlarımızı kaybettik öyle mi? Aslında biz sadece sevmiştik…

12 YORUMLAR

  1. Makaleniz”Küçük kırmızı parlak ayakkabılarım” diye başlayınca birden aklıma Şebnem Ferah’ın
    (Çocukken sahip olduğum kırmızı rugan ayakkabılar /
    Onlar da senin gibi çok tatlıydılar /
    Ama canımı yakardılar, acıtırdılar… )şarkısı geldi.
    Arkasından ise masum görünen çocukluk aşkı…Tebrik ediyorum.

Bir Cevap Yazın