İklim Elemanları Nelerdir Kısaca

Atmosfer olaylarının ortalama gitmesi durumuna iklim denir. İklim oldukça geniş alana sahiptir ve aynı kalan hava yapılarını inceler. İklim hem insanların hem de hayvanların yaşantısında önemli bir yere sahiptir. Bu hayatımızı etkileyen iklimin sıcaklık, basınç, rüzgar, nem, yağış ve bulutluluk gibi elamanları vardır. Bir bölgenin hangi iklime sahip olduğunu bulmak için iklim elamanların da yararlanılıyor. Bu iklim elemanlarını şu şekildedir. Okumaya devam et İklim Elemanları Nelerdir Kısaca

Geleceğin Uzay Araçlarına Uzanan Bir Proje : THOR

Dünya uzaya gitmenin kolaylaşacağı yeni bir hayali düşlerken, gelişmiş ülkeler de insanları dünya ötesine taşıyacak yeni araçları geliştirme yarışına girdi. Türkiye de bu yarışa seyirci kalmamak için harekete geçti.

Uzay bütün insanlık için uçsuz bucaksız bir dünya.Ve aynı zamanda keşfetmeyi bekleyen.Bu nedenle her zaman büyük kitlelerin dikkatini çekmiş bir konu.Hatta bir çok filme ilham kaynağı olmuş bir konu.İşte Türkiye’nin de THOR projesi belki uzay ile ilgilenenlerin pür dikkat kesileceği bir yenilik olabilir.

TÜBİTAK Uzay Teknolojileri Araştırma Enstitüsü bilim adamları, gelecekte Türkler’i uzaya taşıyacak tamamen yerli mekik hazırlığı için THOR adını verdikleri projeyi faaliyete geçirdi. THOR’da geleceğin uzay araçları ile hipersonik taşıma araçlarının atmosferden rahat geçişleri için neler yapılması gerektiği ele alınacak. Yüksek ısılı atmosfer geçişlerinde uzay araçlarında oluşacak sürtünmeden kaynaklı ısınmaların en aza indirgenmesi için çalışmalar yapılacak.

     Adını mitolojide en güçlü tanrı olarak bilinen Thor’dan alan projede ‘ısıl koruma tekniği’ baz alınacak. Burun ve kanatları yüksek ısıya maruz kalan uzay mekiklerinin bu bölgelerdeki uçuşu da etkileyen yuvarlak hatları yeniden değerlendirilecek. THOR ekibi hem uçuş performansının artırılması hem de atmosfer geçişinin sorunsuz yaşanması için yeni projeler geliştirecek.

 

Pembe Göl (Senegal)

Senegal’de yer alan bu göl çilekli süt ile dolu dev bir kaseyi andırmaktadır. Bu pembe göller kırmızıdan uçuk pembeye uzanan renklerini karotenoid üreten alglerden alıyorlar. Büyük çoğunluğu tuz gölü olan bu doğa harikaları, mevsimden mevsime renk de değiştirebiliyor. Bu gölü farklı yapan ise renginin pembe olmasıdır. Retba gölü normalde bir tuz gölüdür. Tuz rafinelerinin bulunduğu ve aynen ülkemizdeki tuz gölü ile aynı özelliklere sahiptir. Retba gölünün incelenmesi için birçok Üniversite ve araştırma laboratuvarları sudan örnekler almış ve uzun süre incelemişlerdir. Sebep olarak ise sudaki dunaliella salina isimli bir bakterinin tuz oranıyla doğru orantılı olarak artması ile kırmızı rengi beyaz göle vererek pembe rengi almasına sebep olduğu anlaşılmıştır. Okumaya devam et Pembe Göl (Senegal)

Zaman ve uzay üzerine…

Genel olarak bilime baktığımızda çoğu şeyi açıklayamadığımızı görürüz. Ancak buna rağmen hala insanoğlunun güçlü bir hayalgücünün sınırları zorladığını görebiliyoruz. Günümüze kadar bilim çok önemli bir alan olmuştur. Hatda bir dönem bilim ile ilgilenenlerin çok popüler olduğunuda biliyoruz. O kadar popüler oluyorlardıki devlet başkanlarından bile daha çok itibar görüyorlardı. Tabi bu olay çok uzun zamanlar önceydi.

Şimdiki zamanda bilimin bile açıklayamadığı çok şey olduğunu söylememe gerek yok. Ancak hala bilim-kurgu filmlerinden etkilenen insanların yada bilimcilerin hayal gücüne yenik döştüğünü görebiliyoruz. İlk başlıkta bilimcilerin geçmişe dönüş konusunu ele alıp alternatif olabilecek farklı fikirlerimi anlatacağım.

Geçmişe dönüş imkansızdır – Alternatif: Paralel evrenler

Bilim insanlarının kabul ettiği bir gerçek: Madde. Madde üzerinde gerçekleşen olayların geri dönüşümün olmaması, bize geçmişe dönüşü imkansız kılıyor. Geri alınamayacak bir  olay, siz onu geri alsanız da artık geri almış değil gelecekte tekrar oluşturmuş olursunuz. Bunun anlamını kısa bir örnekle açıklamak gerekirse:

2 şeritli bir yolda giderken karşı şeritde kaza olduğunu varsayalım. Yolun kenarında da sabit bir gözlemci olduğunu, olayları gözlemcinin gözünden izlediğimizi düşünelim. Kaza sırasında siz durup arabayı geri aldığınızda olayların hala gerçekleşmeye devam ettiğini görürsünüz. Bu ilerde bir gün siz geçmişe dönüş makinesi yapsanız dahi göreceğiniz tek şeyin yine kendi zamanınız olacağı anlamına gelir.

Diğer yandan böyle birşey mümkün olsa(olması imkansız), sizin geçmişe 100 yıl geriye döndüğünüzü varsayalım. Dünya bir atom parçası gibidir. Bu atom parçasına aslında var olmayan bir maddenin girdiğini düşünelim. Atom bu duruma nasıl karşılık verecektir ? sizin varlığınızla ya atom büyümeye devam edecek yada varlığınızla bu büyüklüğü kaldıramayıp farklı elementlere parçalanacaktır.

Yani sizin bir düzen bozucu konumunda olduğunuzu söylemeye çalışıyorum. Geri döndünüzü varsaydık, bunun olması ihtimali bile süzülen bir rüzgarın hızında olabilecek küçük engellemenin sonuçları dünyanın şimdiki zaman kadar olan herşeyinin değişmesine neden olabilir. Bunuda küçük ve çılgınca bir örnekle karşılaştırmak istiyorum:

Geçmişe döndüğünüzde bir sivrisineği öldürdüğünüzü varsayalım. Bu sivrisinek bir insanı ısıracak, hastalanmasına neden olacak, hastaneye gitmesi gerekecek, bu süre zarfında da bir çok olayı tetikleyerek düzenin işlemesini sağlayacak. Bu durumda ölen sivrisineğin düzenden çıkması olası yaşanması gereken olayların tetiklenmemesine ve bu esnada yaşanan herşeyin yeniden bir düzene girmesine neden olacaktır. Bu sizin doğmamanıza, annenizin, babanızla tanışamamasına kadar büyüyen büyük bir bigBang patlaması gibi sonuçlar ortaya koyabilir.

Diğer yandan Bilimcilerin geçmişe dönüş tezi sırasında kullandıkları en büyük paradoks büyükbaba örneğidir. Siz geçmişe döndüğünüzde büyükbabanızı öldürürseniz babanızın doğmayacağını, bununla beraber sizinde var olmayacağınızı savunuyor.

Ancak insanoğlu hala açıklanamayan binlerce konuyu tartışıyor. Bu maddenin payısı ile açıklanabilecek şeylerle sınırlı değil malesef. Uzay burda konumuza dahil oluyor. Ancak ve ancak bilimin açıklamak istediği konulara yaklaşmamız insanoğlunun aslında bilim ile nasıl ortaya çıktığının bulunması ile olacaktır. Bilimin açıklayamadığı konulara bilim çoğu zaman açıklık getiriyor. Burda da bir çok bilim insanının kabul ettiği yüce yaratıcıyı anlama söz konusudur. Evet bir yaratıcı söz konusudur ancak bilimcilerin merak ettiği nasıl ortaya çıktığımız ve madde, uzay, enerji gibi oluşumların temelini görmemiz.

Paralel evrenler

Geçmişe dönüşümüz imkansız evet ben bunu savunuyorum, belkide yanlış birşeyi savunuyorda olabilirim, Ancak bu konuda bir alternatif olabileceğinden de eminim. Paralel evrenler. Bu fikrin ortaya çıkması bilim kurgu mu bilmiyor ama hala bir çok bilimcinin kabul ettiği bigBANG in sonucunda bizimki gibi birden fazla evren oluşmuş, oluşan evrenlerdeki olaylarında aynı düzende devam ettiğini düşünebiliriz. Bu maddenin değişmez yapısını kabul ettiğimiz için mümkün olabilecek birşey. Uzayda bulunan bir atom parçasının, daha uzak bir noktada da aynı kararlılık içerisinde olacağını düşünüyorum. Bu bize farklı evrenler varsa bu evrenlerde de maddenin bizimkinde olduğu gibi bir düzen oluşturduğu anlamına gelir. Bu evrenler arasında gerçekleşebilecek yolculuklarda kendi dünyamızdan bağımsız olarak geçiş yaptığımız evrendeki dünyayı etkilemiş olacağız. Ancak burda bir konu varki en can alıcı şeylerden birisidir. Burdaki paralel evren yolculuklarında da geçmişe dönüş yapmış olmuyoruz. bir bakıma geçiş yaptığımı evrenin yaşı neyse onda buluruz kendimizi. Geciktirici bir etken ile karşılaşmadığı sürece paralel evrende bizimki ile aynı yaşta olacağından hala şimdiki zamanı yaşıyor oluruz. Bu derin konuda oluşabilecek değişikliklere girmiyorum bile.

Paralel evren varsa ve bu evrenler arasında yolculuk mümkün olsa geçmişe değil, geleceğe gitmiş olacağız.

Zaman ve uzay birbirine bağlı ancak dünyadaki zaman ve dünya ile karşılaştırıldığında daha ağır ilerlediği bir çok deneyle kanıtlanmış bir olgu. Yani dünyadaki bir saat ile uzayda yolculuk eden bir saat farklı süreleri gösterecektir. Bu kabul edilen durumu uzayda paralel evrende yolculuk yaptığımızı düşündüğümüzde uygularsak, evrenler arası yolculuklarda biz daha ağır hareket etmiş, paralel evrendeki dünyanın ise bizden daha hızlı hareket ettiğini görmüş oluruz. Buda siz dünyadan 2012 de hareket ettiğinizde paraler evrene vardığınızda ordaki zamanın 2015-2020 olacağını gösterir.

Geleceğe yada geçmişe gitmek ancak ve ancak zamanın limitleriyle alakalıdır. Siz duvardaki saati 1 saat geriye alırsanız bu sizi 1 saat geri götürmez, sadece algılarınızın limitlerine ve zamanın değişmez yapısına takılırsınız.

Işık ve çekim kuvveti

Büyük bilimciler genelde olayları limitlendirmeye çalışır. Bu Einstein’ın ışık hızını hesaplarken buna bir limit koyması ile örneklendirilebilir. Bana göre ise kesin konuşmak çok yanlış. Işık farklı ortamlarda değişik hızlara çıkabiliyor. Bunun farklı etkenleri olabilir. Örneğin uzayda yol alan bir ışık demetinin kütle yoğunluğu fazla olan bir maddenin yakınından geçmesi ile oluşacak çekim kuvvetinden etkilenmesi ve hızının bu kuvvet çevresinde azalacağından eminim. Bu olayda ışığın kaybolan hızını hesaplamak için ise o anki ışığın hızı, maddenin çekim kuvvetinin şiddeti ve ve ışığın maddenin çekim kuvvetine uyğuladığı bir diğer çekim kuvveti ile hesaplanabilir. Burdaki formul üzerinde düşünülmesi gereken bir şey. Bir çok bilim insanının ışığın maddenin çekim kuvvetinden etkilenerek yolundan birazda olsa saptığını ve bunun maddenin çekim kuvvetinin sonucu olduğunu savunur. Bir konuyu atlamaları dışında: Işığında bir madde olduğunu ve bu maddeninde kendisini çeken kuvvete uyguladığı karşı çekim kuvvetidir. Bu noktada gözlemcilerin hesap yaparken kullandıkları formülde birazda olsa yanlış sonuç alırsınız. Bu kendi görüşüm aslında bunu savunmak için ciddi ölcümler ve matematik kullanmak gerek. Ancak değişmez sonuçları savunursak burdaki ışığında gelen çekim kuvvetine uyguladığı çekim kuvvetini görmezden gelemeyiz.

Siz uzaya baktığınızda gördüğünüz yıldızlar aslında tamda orda göründükleri yerde değillerdir. Bu uzaklıklarına bağlı olarak, yolculuk esnasında karışaltıkları çekim kuvvetine göre algılanır. Yani siz uzayda bir yıldıza baktığınızda aslında o yıldızın tam tersi yönde olduğu gerçeğini verir. Hatda bu bize görünen cismin yerini velirleyememizede neden olur. Çünkü görüntünün bize ulaşana kadar yaşadığı çekim kuvvetleri birden fazla olabilir. Bir yılanın ilerleyişi gibi ışığın bize ulaşması durumunda asıl kaynağının konumunu saptamamız imkansız olacaktır. Bu daha iyi algılama makineleri ve teleskopları icat edene kadar sabit kuralları kullanmamız anlamına geliyor. Yani yakın alanlar bizimdir, ilerisinin sahibi asla biz olamayız. Çünkü uzay gemisi yapıp dünyadaki algılarımıza göre hesapladığımız bir yıldızın koordinatlarına göndersek bulacağımız boş uzay yada farklı bir madde olacaktır.

Konu uzay olduğunda sabit bir yere gitmek imkansızıdır. Huble tarafından keşfedilen ve günümüzde de desteklenen evrenin genişlemesi sebebi ile var olan sabit hesaplamalara bu genişlemeyide dahil etmek gerek. Öyle bununlada bitmiyor. bu genişlemeye ışık hızını, uzay gemisinin hızını da eklemek gerek. Uzay gemisinin karşılaşacağı çekim kuvvetlerini saymıyorum bile.. Ama ilerde süper bilgisayarlar yapıp bunu öngörmek mümkün olabilir belki..

Geleceğe gitmek

Geleceğe gitmek istiyorsanız bir uzay gemisi yapın ve uzaya çıkın, bunu yaparken karınızla çocukalarınızla vedalaşın. 2 yıl ışık hızında gezin tozun. Geri dünyaya döndüğünüzde sizi tanıyan hiç kimseyi bulamayacaksınız. Bu teori Einstain tarafından ortaya atıldı, birçok bilimci tarafından da destekleniyor ancak benim için çok belirsiz ve kesinliği olmayan bir konu. Einstain’ın izafiyet teoriside uzay zaman ilişkisini açıklamak için kullanılıyor. Bu teoriye göre uzayda ışık hızında yolculuk ederseniz zaman daha yavaş akacaktır normal hareket düzeninde olanlara göre. Ancak bu sizin için normal zaman süresi gibi gelecektir. Bu yolculuk süresi sonunda dünyadakiler daha yaşlanacak zaman daha ileriye akacaktır. Buda bir nevi gelecek makinesine binmişsiniz hissini uyandıracaktır. Ancak herşey algılarımızdan ibaretse, dünya yerine uzayda bir roketin içinde ışık hızı ile yolculuk yapan birini beklediğimizi farzedelim. sonuç ne olur ? Dünyada ki ile aynımı ? Dünyadaki çekim ve kütlenin zamana etkisini ortadan kaldırıp uzaya taşındık. Bu bize bir artı özellik katarmı zaman için yoksa aynımı kalır ?

Ben izafiyet teorisinin tam anlamıyla uzay zaman ilişkisini açıklayamadığını ve mantıksal hatalar olduğunu düşünüyorum. Zaman kavramı algılarımız ile alakalı ise ışık hızıyla  giden birisinin dış etkenler içinde zamanı değiştirmediğini düşünüyorum.

BigBANG ve bize ulaşan ışık

Bir çok bilimci uzaydan bize ulaşan görüntülerin aslında yıllar öncesine ait olduğunu bununda ışığın sabit hızına bağlı olduğunu savunuyor. Bu aslında kurama ayak uydurursanız doğru bir sonuç olabilir. Ancak bigBANG teorisine inanıyorsanız bir kaç aksaklıkla karşılaşabilirsiniz. Örneğin bir fenerin dünyadan yavaşça uzaklaştığını hayal edelim. Sonuç ne olur? Başka bir örnek verirsek düz bir kanal ve akan suyu inceleyebiliriz. Öncelikle kanal boş olsun ve suyu serbest bırakalım.Baskı uygulanmayan suyun hızı aynı olacaktır, ancak arka taraftan suya uygulayacağınız bir basınç ile suyun hızı artacaktır. Suya uyguladığımız basıncı kestiğimizde giden suyun hızıda düşecektir.

Bu örnekte anlatmaya çalıştığım bize doğru gelen bir ışık demetinin maruz kaldığı itme kuvveti ve bu süre içerisinde ışık moleküllerinin maddedeki enerji yapısının azalmasıyla yavaşlayacağını düşünüyorum. bu bize gelen görüntünün net olmamasına yada bozulmasına neden olacakdır. Bir bakıma sizin elde ettiğiniz görüntü aslı ile alakası olmayan bir şey olacaktır. Işıkta maddenin özelliklerini barındırıyorsa bu maddenin kütlesinin mecburi şekilde enerjiye dönüşmesi gerektiği anlamına gelir. Çünkü azalan enerji kaybını kütlesini enerjiye dönüştürerek kullanmaya devam edecektir.

Bu yukarda anlattığıma örnek vermek gerekirse karanlık bir odada fenerinizi yakın. Fener ışığını tuttuğunuz yerde ışığın gitdikçe azaldığını ve arkasını görememenize neden olur. Ayrıca genişleyen ışın demetlerinin solmaya başladığını farkedersiniz. Ancak fener ışığını tuttuğumuz yerin 50 metre uzağında bir gözlemci olsun. bu gözlemci fener ışığını görebilecektir. Buda ışığın gözlemciye kadar geldiğini göstermez mi? O zaman feneri tutan kişi neden gözlemciyi görmez ? Yada neden fener ışığının gözlemciya kadar gittiğini düşünmez ? Bu örneğe 36. bir gözlemci ekleyelim ve oda iki nokta ortasında uzakta dursun. Fenerin ışığını görecektir ancak 2. gözlemci yani fenerin 50 metre önünde duran kişiye ulaştığını görmeyecektir. Şimdi 3. gözlemciye göre ortada ışık bulunmuyor ama 2. gözlemci ışığı görüyor. Buda ışığın ona ulaştığını gösterir. O zaman kimin algısında sorun var? 3. gözlemcide mi hata var, yoksa ışık varda kendisimi görmüyor bunu? Gözün feneri ışığını algılayabilmesi için mecburi olarak kendisine bu ışık demetlerinin ulaşması gerek. 1. ve 3. gözlemcinin görmediği ışık demetleri 2. gözlemciye nasıl ulaşıyor ve bunu algılayabiliyor ? İşde burda tam bir çelişki söz konusudur. Bu çelişkiyi ortadan kaldırabilecek bir fikri olan varsa söylesin çünkü mantık kurmak için çok düşünmek gerekecek. Fener ışığı  nasıl oluyorda 3 gözlemci tarafından da görülüyor ancak kendisine ulaşana kadar aradaki mesafede ortadan kayboluyor ? Aradaki bu görünmez alanda ne oluyorda ışık demetlerini biz görmüyoruzda sadece kaynağını algılayabiliyoruz ?

Bir bakıma ışık bize ulaşıyor o zaman geldiği yol boyuncada önünde olan nesneleri aydınlatması gerekiyor. Bunun yerine hiç bir nesneyi aydınlatmıyor ancak gözümüze kadar ulaşıyor. Bu belkide aslında ışığın bize gelmediğini sadece gözlerimizin onu algıladığını söylüyor ama diğer yandan da algı için maddenin kendisinin gerekli olduğu kuramı kafa karıştırıyor. Işık için söylenebilecek bir diğer şey ise ışığın yol kat ettikçe dalga boyunun azalması olacaktır. Bu yol ne kadar uzun olursa dalga boyu o kadar düşüyor ve renginde de kızıla kayma görülüyor. Belkide aradaki cisimlerin 2 gözlemciye neden görünmediğinin sebebi bu dalga boyunun düşmesi ve rengin koyu kızıla kaymasıdır.

Maddenin derinlerine inmek gerek. Açıklanamayan yada açıklandı sanılan bir çok konu aslında sadece insanların algılarıyla sınırlı. Bunlar gerçekte doğru olmayan nitelikler. Ancak algılarımızın limitleri bizi bunların doğru olduğu varsayımına itiyor. 

Kelebeğin Kitabı

İnternette, kanatlarında harf ve rakamlar bulunan kelebek fotoğraflarını görmüş olmalısınız. Bu alfabeyi ortaya çıkarmak için ünlü fotoğraf ustası Kjell Sandved yıllarını verdiğini anlatıyor. Hayatı boyunca, gittiği her yerde gördüğü her kelebeğin fotoğrafını çeken Sandved, sonunda ilginç bir şey fark ediyor. Bazı türlerin kanatlarında harflerin bulunduğunu gözlemliyor. Müthiş bir azimle çalışıyor, hiç durmadan dünyanın en egzotik yerlerine gidip kelebeklerin peşine düşüyor.

 

Sonunda da başarıyor; ünlü fotoğrafçı, kelebek kanatlarındaki alfabeyi ortaya çıkarıyor. Yeryüzünde yaşayan binlerce kelebek türünden bazılarının kanatlarında harfler var. Bu yüzden hepsini bulmak büyük bir sabır ve azim gerektiriyor.

 

Her harf bir tek türe ait. Mesela A harfi sadece Uzak Doğu ülkesi olan Bhutan’da yaşayan bir kelebek türünün kanatlarında bulunuyor. Z harfi ise Güney Amerika ülkesi Peru’da yaşayan bir kelebek türünde.  Araştırmalarının sonunda Sandved kelebeklere dair bir de kitap çıkarıyor.

 

Evet kelebekler ve bütün mevcudat Bediüzzaman’ın ifadesiyle Allah-u Teâlâ’nın birer ‘şirin kitabı’dır. Yaratılmış her canlıda Allah’ın güzel isim ve sıfatları yazılıdır. Allah’ın mucizevî bir tasarımla yarattığı kelebek kitabından birkaç sayfa okuyalım:

 

Allah kelebeği yoktan yaratır. Bu yönüyle Rabbimizin Hâlık (yoktan yaratan) ismi bu kitapta yazılıdır ve kendisini okutur.

 

Allah kelebeğe hayat verir. Bu yönüyle Rabbimizin Muhyi (hayat veren) ismi bu kitapta yazılıdır.

 

Allah kelebeğe rızık verir. Bu yönüyle Allah’ın Rezzak (rızık veren), Kerim (cömert olan) gibi isimleri bu kitapta yazılıdır.

 

Allah kelebeği muhteşem bir sanatla boyar ve süsler. Bu yönüyle Rabbimizin Mülevvin (boyayan) ve Müzeyyin (süsleyen) isimleri bu kitapta yazılıdır.

 

Allah kelebeğe bir suret verir. Kelebek kanatlarında renk veren pigment yerine fotonik yapılar bulunur. Bu yapı, kelebeklerin kanatlarına sadece parlak ve göz alıcı görünüm kazandırmakla kalmaz, aynı zamanda küçük açı değişimlerinde farklılaşan yanardöner renkler meydana getirir. Bu ışık oyunu gerçek bir görsel şölendir. Bu yönüyle yüce Allah’ın Sani (Sanatçı) ve Musavvir (suret veren) ismi bu kitapta yazılıdır.

 

Allah kelebeği minik bir kurtçuktan, tırtıla ve nihayet kelebeğe; dört aşamada yaratır. Minik bir kurtçuğun muhteşem güzellikte bir kelebek haline gelmesi ile bu kitapta okuduğumuz, Rabbimizin Bâri (kusursuzca yaratan) ismidir.

 

Allah, kelebek haline gelme aşamasında henüz bir tırtıl halindeyken onun etrafında sert bir kabuk oluşturur. Krizalit ismi verilen bu kabuğun içinde tırtıl hareketsizdir ve hiç yemek yemez. Önceki evrede yediği yaprakların enerjisini kullanır. Krizalit içinde güvenle korunan kelebeğin kitabında Allah’ın Hafîz (Kendisine sığınanları koruyan) ismini okuruz.

 

Allah kelebeğe kamuflâj özelliği verir. Düşmanlarından korunmak için üzerinde bulunduğu dala, çiçeğe ya da yaprağa benzer bazı kelebekler. Kiminin kanatlarında ise düşmanlarını korkutan iri göz şeklinde desenler bulunur. Bu hikmetli yaratılış Rabbimizin, kelebek kitabındaki Hakîm (hikmetle iş yapan) ismini okutturur.

 

Allah, kelebeği kanatlar, gözler ve diğer organlarıyla, diğer kelebeklere benzer yaratır. Bu yönüyle Rabbimizin Vahid (Tek olan, Zatında, sıfatlarında, işlerinde, isimlerinde, hükümlerinde, asla ortağı veya benzeri, dengi bulunmayan), Ehad (yarattığı her şeyde isimleri tecelli eden), Ferd (Zâtında ve sıfatlarında ortağı, eşi ve benzeri olmaktan münezzeh olan) isimleri, okuyabilenler için bu kitapta yazılıdır.

 

Allah, kimi kelebeğe birkaç gün, kimine bir mevsim ömür verir. O belirli ömrü bittiğinde kelebeğin kitabında okuduğumuz, Rabbimizin Mumit (öldüren) ismidir.

 

Her kelebek ve her canlı Allah’ın güzel isimlerini okutan şirin bir kitabıdır. Her bir kitapta, Rabbimizin manen “okumamız” için bize gönderdiği yüzlerce esma-i ilahî yazılıdır. Bu açıdan baktığımızda topraktan boy veren minik bir kır çiçeği dahi bir kitaptır. Onu okuyabilene, Yaratıcımızın mesajını getirmiştir.

 

Bu kitapları okuyabilen insan, Allah’ın bir örnek edinmeksizin yarattığı her güzellikten rûhen çok derin haz, heyecan ve şevk duyar. Çünkü hoşa giden her şey, Vedûd (iyi kullarını seven, onları rahmet ve rızasına erdiren, sevilmeye ve dostluğu kazanılmaya tek lâyık) olan Allah’ın kullarına olan sevgisinin yansımasıdır.

 

 

Fuat Türker

 

 

 

Evrimciler ve Bilim [-Kurgu Senaryoları]

fred_flintstone_barney_wilma_betty_dino_in_glowing_mousepad-p1441106740683241027pdd_325.jpg
Mısır Piramitleri

Evrim literatürü bilim-kurgu film senaryolarını hatta çocuk öykü ve masallarını aratmayacak “işte öylesine hikayeler”le doludur. Bu senaryolar her ne kadar bilim-kurgu tarzında olsa da hemen hepsinde mizahî ve absürd lezzetler bulabilirsiniz. Örneğin çağımızın tanınmış evrimcilerinden Louis Leakey’nin 20-30 bin yıl önce yaşayan sözde ilkel insanın günlük hayatını anlattığı senaryoya bir bakalım. Okuduğunuzda Leakey’nin adeta senaryodaki “esas çocuk”un günlüğünü bulmuş ve okumuş olabileceğini düşündüren hikaye şöyle:

“Bir an için 20-30 bin yıl kadar geriye giderek bir kaya sığınağında yer alan olayları birbiri ardından izleyebildiğimizi farz edelim: Taş devrinde yaşamakta olan bir avcı, vadide o günkü avının peşindeyken birden tepedeki dik yarın yanında bir kaya sığınağı görür. Burası bir arslan veya mağara ayısının ini olabileceğinden veya buranın başka bir aile tarafından iskan edilmiş olma ihtimali bulunduğundan, büyük bir dikkat ile buraya tırmanır. Epey yaklaşıp, buranın boş olduğunu gördükten sonra içine girer ve iyice araştırır. Buranın şimdi ailece oturmakta oldukları ufak sığınaktan çok daha elverişli olduğuna karar veren avcı, ailenin diğer kişilerini de alıp buraya getirmeye gider. Bundan sonra ailenin yeni evlerine gelip, yerleştiklerini görürüz. Bu yeni evin ateşi, ya eski evden büyük bir dikkat ve itina ile getirilen birkaç kor parçasından veya tahtayı tahtaya sürtmek suretiyle yakılır. (Taş devri insanının ateşi nasıl elde ettiği tam olarak bilinmiyorsa da, en eski devirlerden beri ateşten yararlandıkları ve onu kullandığı bir gerçektir. Çünkü mağara ve kaya sığınaklarındaki hemen hemen bütün yerleşme katlarında, ocaklar, günlük hayatın bir parçası olarak karşımıza çıkar.) Belki bundan sonra, ailenin bazı kişileri üzerlerinde yatacakları döşekleri hazırlamak üzere ot toplamaya gideceklerdir. Ailenin diğer kişileri ise civardaki çalı ve fundalıklardan dal kesip yerleştikleri bu yeni evin ön tarafına kaba bir çit yaparlar. Bu arada evdeki eşyalar yerleştirilir ve çeşitli hayvan postları getirilip, yerlere serilir. Bundan böyle artık aile yeni evlerine yerleşmiş olup, hayat devam eder. Yiyecek temini için erkekler vahşi hayvanları avlarlar. Kadınlar, av esnasında erkeklere yardım ettikleri gibi, yenecek meyveleri, kabuklu yemişleri ve kökleri toplarlar. (L. S. B. Leakey, İnsanın Ataları, Türk Tarih Kurumu Yayınları: Ankara, 1988, sf.8)

Bu anlatılanlar bir bilim-kurgu roman yazarı ya da film senaristine ait olsaydı itiraf edeyim yazarın hayal gücü nedeniyle beğenilebilirdi bile. Ancak bu cümleleri bir bilim adamından duymak insanı hayrete düşürüyor. Elde ettiği bazı bulguları evrimci ön yargıyla değerlendiren bir bilim adamı, kendince birçok yorum yapabilir. Ancak bu yorumlar net bulgularla ve verilerle desteklenmediği sürece bilimsel değil bilim-kurgu hikayeler olarak kabul edilir. Dahası bugüne dek evrimcilerin yukarıdakine benzer hikayelerini destekler tek bir bilimsel bulgu yoktur. [*]

Konuşamayan, hırıltılar çıkaran, mağarada yaşayan, giysi olarak post giyen, kaba aletlerle avlanan yarı insan yarı maymun varlıklar da yalnızca evrimcilerin hayallerinde ve hikayelerindedir. Bilim, insanın her zaman insan olarak var olduğunu gösterir. Dolayısıyla taş devri, maden devri gibi dönemler insanın evrim geçirdiği görüşünü empoze edebilmek için evrimcilerin kurguladığı senaryolardan biridir.

Bugün olduğu gibi geçmişte de aynı dönemde yaşayan toplumların teknolojik, medeniyet, sosyolojik ve kültürel düzeyleri birbirinden farklı olması doğaldır. İnsanlık tarihi boyunca tıpta, sanatta, mimarlıkta çok ileri düzeyde olan toplumların yanı sıra diğer toplumlarla hiçbir bağlantısı olmayan toplumlar da bulunur.

Evrimci bir dergide gördüğüm bir yazıyı paylaşmak istiyorum. Yazı Ender Helvacıoğlu’na ait. Geçmiş çağlardaki teknoloji ve bilime işaret eden bilimsel bulguları yazıyor ve teorisine ters düştüğü içindir ki kendince hepsini alaya alıyor. Yazısındaki bilimsel gerçeklerin bir kısmı şunlar:

Geçmiş medeniyetlere ait kalıntılar incelendiğinde, hava ulaşımının bildiğimiz tarihten çok daha eskilere kadar uzandığı anlaşılmaktadır. Mayaların kalıntılarında, Mısır piramitlerindeki resimlerde, Sümer yazıtlarında ve Japonya’da bulunan kalıntılarda çeşitli uçak, planör, helikopter benzeri araçlara, pilot giysili heykellere sıkça rastlanmaktadır. Geçmiş medeniyetlerin hava ulaşımını kullandıklarına işaret eden delillerden biri, Mısır’da bulunan planör modelidir. Abydios Tapınağı’nın (Mısır) duvarlarında Dr. Ruth Hiver tarafından bulunan bu resimlerdeki araçların, günümüzde de kullanılan helikopter, jet ve uçak gibi araçlarla olan benzerliği dikkat çekicidir.

Antik Mısır’daki tıp sistemi:

– Çeşitli dallarda uzman hekimler bulunmaktaydı.
– Mısırlı doktorlar tam teçhizatlı laboratuarlarda çalışmaktaydılar.
– Antibiyotiğin farklı çeşitleri biliniyor ve tedavide kullanılıyordu.
– Ameliyatlarda yaralar dikişle kapatılıyordu.

Ayrıca cerrahi alet kutusu içinde büyük metal bir makas, cerrahi bıçaklar, testereler, sondalar, spatulalar, küçük kancalar ve pensler.

Bazı toplumlar ise günümüzde hayal dahi edemeyeceğimiz yüksek teknolojiler kullanmıştır:

– MÖ 3200 yıllarında inşa edildiği söylenen Dublin yakınlarında Newgrange’deki taş yapıt yüksek inşaat teknikleri ve astronomi bilgisi gerektirmekteydi.
– İngiltere’deki Stonehenge (5000 yıl önce) belki de bizim bile tahmin edemeyeceğimiz bir teknoloji kullanılarak inşa edilmiştir.
– 11 bin yıl önce Göbekli Tepe’de yaşayan taş ustaları, eğe, levye, rende gibi metal aletler kullanıyordu.
– Peru’daki duvara ait taş blokların nasıl kesilip birbirlerine monte edildikleri anlaşılamamıştır.
– Muhtemelen İnkalar döneminde bizim bugün hayal bile edemeyeceğimiz ileri bir teknoloji kullanılmıştır.
– Yunanistan’da Jupiter Tapınağı’ndaki büyük taşların madenden çıkarılıp taşınması, kullanılan inşaat makinelerinin gelişmişliğinin göstergesidir.
– Antik Mısır’da büyüteçle sayılabilen dokumalardaki ipliklerin inceliği, bugün makine ile dokunan ipek kumaşlar ayarındadır
– Mısır piramitlerinin inşasıyla ilgi sırlar bugünkü bilgiyle bile çözülemedi.

Buraya bir kısmını alabildiğim yazının altında, evrimci bir bilim adamının karşı tez olarak yazabildiği ise yalnızca şu cümle:

“Doğrusu insanın Firavunlar dönemine dönesi geliyor! ”

piramit.jpg[/caption]Bilimin ortaya çıkardığı gerçekleri kendince alaycı bir dille anlatarak, altına sadece “Bu bir mizah yazısı değil. Benim öyle bir yeteneğim yok” diyebilmiş. Kendisine haksızlık yapmış Sayın Helvacıoğlu, çünkü bilime “rağmen” savunduğu evrimci görüşlerini anlatırken mizah yeteneğine yakından tanık olduk, olmaya devam ediyoruz.

Ancak yazının üslubu çirkin olan bölümleri de var. Örneğin Helvacıoğlu’nun bir paragrafta Hz. Süleyman dönemindeki gelişmiş teknolojiye, Hz. Davud’un demiri işlemeyi ve zırh sanatını çok iyi bildiğine, Hz. Zulkarneyn’in de betonarme teknolojisinden faydalandığına işaret eden Kur’an ayetlerini yazdıktan sonra altına düştüğü not.

“Bütün bunlardan, Nuh’un gemi inşaat, Süleyman’ın uçak ve petrol, Davut’un metalürji, Zulkarneyn’in de inşaat mühendisliği eğitimi aldıkları anlaşılıyor!” ifadesiyle, Kur’an ayetlerini kendince alaya alması.

Tarihin her döneminde gelişmiş ve geri kalmış toplumlar yaşamıştır. Bu da söz konusu gelişimin evrim süreci sonucu olmadığının kanıtıdır. Kuşkusuz zaman içinde bilim ve teknoloji dahil her alanda büyük gelişmeler kaydedilmiştir. Sürekli bir gelişim doğaldır. Ancak günümüz insanı ile binlerce yıl önce yaşayan insan arasında, fiziksel farklılıklar olmadığı gibi zekâ ve yetenek yönünden de farklılık yoktur.

Evrim yanlıları her bulguyu evrimsel gelişim ön yargısıyla değerlendirirler. Buldukları bir diş üzerine Nebraska Adamı adını verdikleri yarı insan yarı maymun bir canlıyı, ailesiyle birlikte yaşadığı ortamı da çizerek evrime delil olarak gösterecek kadar. Ancak bu hikayeyi, yazımın başında da söz ettiğim gibi bilimsel veriler ışığında değil, ideolojileri gereği anlatırlar. Diğer onlarca örneğinde de olduğu gibi.

“Mağara Adamı” Evrimcilerin Delice Senaryolarından Biridir

Evrimcilerin iddia ettikleri insanın evrimine dair cevaplayamadıkları binlerce sorudan biri ruhtur. İnsanı insan yapan, Allah’tan bir parça taşıyan ruhudur. Gördüğü manzaradan haz alan, dinlediği müziği beğenen, yediği tatlıyı lezzetli bulan insanın ruhudur.

Ruhun varlığı insanı Allah’a götürür ve evrimcilerin iddialarını tamamen çürütür. Onlar her ne kadar bilincin açıklanamayan bir gizem olduğunu söyleseler de ruh konusu apaçık bir gerçektir. Ve madde ile asla açıklanamayacak bir gerçektir.

İnanan insanlar için ölçü Kur’an’dır. Allah Kur’an’da, insanı düzgün bir şekilde yarattığını bildirir. Dolayısıyla mağarada oturan, homurdanarak ses çıkaran, ilkel ve maymun benzeri insanlar asla yaşamadı.

Bilimsel gerçekler, canlılığın tesadüfler sonucu ortaya çıktığını ileri süren evrim teorisini ve ilkelden gelişmişe doğru bir evrim sürecinin gerçekleştiği iddiasını tamamen geçersiz kılar.

Fuat Türker

[*] : http://evrimteorisi.info

 

Rastlantıların, Birbirinin Aynı 2 Parmak İzi Yapmasını Bekliyoruz [!]

Evrimciler, doğada bir evrim başlatarak canlıya ihtiyaç duyduğu yeni özellikler ilave eden bir mekanizma olduğunu zannederler. “Tabiat Ana”, “doğa” gibi isimler verdikleri bu hayal ürünü mekanizma, evrimcilerin sahte ilahı olan “rastlantı” ya da “tesadüf”tür. Onlara göre tesadüf, zaman ile birlikte akla gelebilecek her şeyi, muhteşem komplekslikte olan her sistemi meydana getirebilir. Oysa ne doğanın ne de tesadüflerin canlı yaratmak ya da canlıları geliştirmek gibi bir gücü yoktur.

Evrimci literatür bilim dışı, mantığa uygun olmayan sayısız hayali senaryoyla doludur. Bu senaryolara göre herhangi bir gün bir canlı aniden bir ihtiyacına yönelik olarak daha mükemmel organlara sahip olacak şekilde evrimleşebilir. Hikayelerin sebebi ve sonucu vardır ancak “nasıl?” sorusuna evrimciler asla cevap veremezler. Çünkü “nasıl” sorusu kanıt ister. Yaratılışın kanıtı olan 350 milyon fosil varken, evrimcilerin ellerinde, bu “nasıl”a kanıt olabilecek tek bir fosil yoktur. Kolun kanada, solungacın akciğere, ter bezlerinin süt bezlerine nasıl dönüştüğü ve bunlar gibi yüzlerce soru, 150 yıldır cevabını bulamamıştır.

Evrim, tüm evreni ve canlılığı yarattığını iddia ettiği tesadüfü ilahi bir akıl gibi sunar. Tesadüf, bütün insanların aklından daha üstün akla sahip muhteşem bir dehadır(!)

Evrim teorisyenleri, insanları kendi sahte ilahlarına inandırmak için adeta bir büyü metodu geliştirmişlerdir. Bu yönteme göre tesadüflerin hayali yetenekleri, bilimsel terimler kullanılarak anlatılır. Her canlının evrim süreci tesadüflerin oluşturduğu mucizevi aşamalarla doludur. Yalanları, daha ilk canlı hücrenin nasıl oluştuğu sorusuna verdikleri cevapla başlar: “İlk canlı hücre, bir çamur birikintisi içinde mucizevi bir şekilde kendiliğinden ortaya çıktı.”

Evrimcilere göre evrenin yaklaşık 15 milyar yıl önce, sonsuz yoğunlukta ve sıfır hacimdeki tek bir noktada meydana gelen büyük bir patlama (Big Bang) ile ortaya çıkışı mucizevi bir şekilde-tesadüfen-olmuştur. Evrendeki 300 milyara yakın galaksi ve bizim galaksimiz olan Samanyolu dahil tüm galaksilerdeki yaklaşık 300’er milyar yıldız mucizevi bir şekilde -tesadüfen- oluşmuştur. Ve tüm bu gök cisimlerinin hem kendi etraflarında, hem de bağlı oldukları sistemlerle dönerken ve hatta bazen birbirlerinin içinden geçerken mucizevi bir şekilde çarpışmamaları da tesadüfler nedeniyledir.

Evrimcilere göre insanın oluşumu sırasında babadan gelen 250 milyon spermden yalnızca 1000 kadarının yumurta hücresine ulaşması ancak yarım tuz tanesi büyüklüğündeki yumurtanın spermlerin sadece birini kabul etmesi, diğer spermleri uzaklaştırmak için mucizevi bir şekilde elektrik yükünü değiştirmesi -tesadüf-tür. Yine insan vücudunda her biri dev bir fabrika gibi çalışan ve her birinde 200 bin çeşit ürün üretilen 100 trilyon hücre de mucizevi bir şekilde -tesadüfen- oluşmuştur.

Peki bu denli büyük güce, akla ve bilince sahip(!) olan tesadüfler, neden mucizevi bir şekilde birbirinin aynı olan iki parmak izi yaratamazlar? Tek yumurta ikizleri de dahil, her insanın parmak izi kendine özeldir. Yani her insanın kimliği bugün kullanılan barkod sistemine benzer şekilde parmak uçlarında şifrelenmiştir.

Parmak izi, kalıcı bir yara olmadığı sürece ömür boyu sabit kalan çok önemli bir “kimlik kartı”dır. 19. yüzyılın sonlarına doğru keşfedilen bu özelliği Kur’an 1400 yıl önce haber verir. İnsanları ölümden sonra diriltmenin Allah için çok kolay olduğu anlatılırken, insanların parmak uçlarından söz edilir:

Evet; onun parmak uçlarını dahi derleyip-(yeniden) düzene koymaya güç yetirenleriz. (Kıyamet Suresi, 4)

Tesadüf-evrimciler artık random kelimesini kullansalar da, o da tesadüf anlamındadır-deneme yanılma yoluyla en doğruyu bulamaz, tasarım yapamaz, tedbir alamaz. Şuursuz, bilinçsiz tesadüfler hiçbir şey yaratamaz. Yeryüzündeki muhteşem çeşitliliğin tesadüfler sonucu meydana geldiğini düşünmek mantık ve bilim dışıdır, akledememektir.

150 yıldır insanlığı etkisi altına alarak Allah’ı inkara sürükleyen bu deccali büyü, bugün hala okullarda okutuluyor. Ancak deccalin bugün içine düştüğü tuzak dehşetlidir. Tesadüflerin ne denli akılsızca bir iddia olduğunu artık çocuklar da görmüştür. Oyun deşifre olmuştur.

Bu sapkın teori, bilime “rağmen” hala bir avuç evrimci tarafından savunulmaya devam ediyor. Evrimciler, yaratılışın kanıtlarını görmezden geliyor, Allah’ın apaçık varlığını kabul etmemek için büyük bir mantık çöküntüsü içinde yaşıyorlar. İlah edindikleri tesadüf açmazının girdabında kuşku içinde sürüklenip duruyorlar.

Ya, Biz ilk yaratılışta güçsüz mü düştük? Hayır, onlar ‘karmaşık bir kuşku’ içindedirler. (Kaf Suresi, 15)

 

Fuat Türker

Bedeninizde Neler Oluyor?

Çocukluğunuzdan itibaren “benim vücudum” diyerek sahip çıktığınız bedeninizde derinizin hemen altından başlayarak derinliklere kadar her noktada ne gibi mucizevi olaylar gerçekleştiğini biliyor musunuz?

 

Örneğin kalbinizin içinde bir jeneratör olduğunu ve bu jeneratör devreden çıktığı anda bir yedeğinin devreye girdiğini biliyor musunuz?

 

Ya da ince bağırsağınızdaki hücrelerin, önlerinden geçen yüzlerce farklı madde arasından demir atomunu tanıyabildiklerini ve yakaladıklarını…

 

Kendisi de et olan midenizin etleri sindiren asitler salgılarken, kendi kendisini sindirmemesi için özel bir sisteme sahip olduğunu…

 

Bir yeriniz kesildiğinde, kanın pıhtılaşması için en az 20 enzimin çok özel bir planlama içinde harekete geçtiğini… [1]

 

Başınızdaki hormonal bir bezde üretilen hormon molekülünün, kendisinden çok uzakta bulunan organlarınıza ulaşarak buradaki hücrelere ne yapmaları gerektiğini emrettiğini…

 

Üreme ve kan hücreleriniz dışında bütün hücreleriniz, her saniye yaklaşık iki bin protein üretir. Bu her gün, her dakika, her saniye gerçekleşen bir işlemdir. Prof. Gerald L. Schroeder bu ortamı, “Hücrelerimiz, hareketliliğin hiç azalmadığı birer şaheserdir. Yedi gün, yirmi dört saat, her saniye üretilen iki bin protein, ihtiyaç duyulan noktalara tam da gerektiği gibi dağılmaktadır. Burada gece uykusuna çekilmek diye bir şey yoktur.” ifadesiyle tarif eder. [2]

 

Farkında bile olmadığımız, gözle göremediğimiz moleküller, bizi yaşatmak için hiç durmadan çalışırlar ve bunun için adeta programlanmışlardır. Çeşitli “kararlar alırlar”, “iş bölümü yaparlar”, “kontrollü hareket ederler”, “tasarruflu davranırlar”; bilinçli davranışlar sergilerler. Cansız  moleküllere bu bilinçli davranışları yaptıran hiç kuşkusuz Allah’tır.

 

Yalnızca tek bir organınızı hareket ettirmek için vücudunuzda birçok kompleks  işlem gerçekleşir. Beyninizde emrin oluşması ile başlayan reaksiyonların sayısı milyarları bulur. Sayısız enzimin görev aldığı sıradan bir hareket için bile, hücrelerde çok sayıda işlem birbiri ardınca sürer. Sizin tek bir hareketiniz için bu işlemler gerçekleşirken, aynı anda beyniniz çalışır, kalbiniz kan pompalar, yediğiniz besinler sindirilir, hücreleriniz çoğalır, tüm organlarınız fonksiyonlarına devam eder. Dahası siz bunları ne fark eder, ne de kontrol edersiniz.

 

Birkaç tanesinden söz ettiğim bu mucizeler yalnızca sizin bedeninizde de değildir. Etrafınızdaki insanlar, anneniz babanız, kardeşleriniz, dostlarınız, iş arkadaşlarınız, televizyon ve gazetelerde gördüğünüz kişiler, şu an yaşayan milyarlarca insan ve ilk insan var olduğundan beri yaşamış olan tüm insanlar da bu mucizevi bedene sahiplerdi.

 

Gerçekte bedeninizdeki enzimler, diğer proteinler ve onları denetleyen büyük moleküller de bir şey yapmaya güç yetiremezler. Gerçekleşen tüm bu işlemler Allah’ın kontrolündedir ve siz de bu muhteşem sisteme güvenerek aslında sonsuz güç sahibi Allah’a teslim olursunuz. Bu sistemde bir aksamanın ancak hastalık durumunda olacağını bilirsiniz. 

 

Tüm bu sistemlerin tesadüfen oluştuğuna inanan kişinin, tesadüfen çalışan beynine, tesadüfen atan kalbine ve tesadüfen çalışan tüm diğer organlarına güvenerek rahatça yaşam sürmesi mümkün müdür?.. İnsanın bu konuda huzurlu yaşayabilme nedeni, kendisine can veren Yaratıcının, bedenindeki tüm sistemleri kontrolü altında tutuyor olmasıdır. 

 

Evrendeki canlı cansız tüm varlıklardaki her bir molekül Allah’ın ilhamı ile hareket eder. Bu gerçeği kavradığında insan, tüm yaşamı süresince Rabb’ine dayanıp güvenir. Kendisini bir kader dahilinde yaşatan, sayısız nimet veren Allah’a yönelir ve gerçek huzuru tadar. Bu, Yüce Allah’ın, sanatının kusursuz örneklerini yaratma nedenlerinden biridir. Allah, benzersiz yaratmasını böyle cömertçe sergiler ki insanlar sonsuz Yaratıcıyı tanıyıp, O’nun gücünü gereği gibi takdir edebilsinler.

 

Bedeninizdeki yaklaşık 100 trilyon hücrenin sahibi ve Yaratıcısı, üstün güç sahibi olan Allah’tır.     Allah, insanı sahip olduğu tüm organlarıyla birlikte “en güzel surette” yaratmış, kendisini tanıyıp   bilmesi için de delillerini sergilemiştir.

 

O halde insan, üzerindeki nimetlerin farkına varmalı, yaşamını yalnızca Allah’ın razı olacağı şekilde düzenlemeli; sahip olduğu mucizevi bedenin Allah’ın bir lütfu olduğunun bilinciyle O’na hamd ve şükür içinde olmalıdır.

 

Bana ne oluyor ki beni Yaratan’a kulluk etmeyecekmişim? Siz O’na döndürüleceksiniz. Ben O’ndan başka ilahlar edinir miyim ki Rahman (olan ) bana bir zarar dileyecek olsa ne onların şefaati bana bir şeyle yarar sağlar ne de onlar beni kurtarabilirler. (Yasin Suresi 22-23)

 

Fuat Türker

Kaynaklar:

[1] http://www.evrimteorisi.info

[2] Gerald L. Schroeder, Tanrı’nın Saklı Yüzü, Çev. A. Ergenç, Gelenek Yayınları, İstanbul, 2003, s. 214

Darwinizm’le Mücadele Neden Önemli?

“Neden evrim teorisi bu kadar önemli?” gibi sözlerle, yapılan fikir mücadelesini kendilerince küçümseyen ya da “artık Darwin’e kimse inanmıyor, o nedenle bu konuda çalışmak gereksiz” diyerek önemsemeyen birçok insana rastlarız. Bu sözler gerçek dışı mantıklara dayanır ve çoğu zaman inananların Darwinizm ile mücadelesinin hızını kesmeye yöneliktir. Bu gibi iddialar, gerçekte Darwinizm ile fikir mücadelesinden kaçmanın bahaneleridir.

 

İnsanların bu mazeretlerin ardına sığınmalarının sebepleri nelerdir?

 

En önemli sebep, bilgi yetersizliğidir ve bu nedenle evrim teorisine duyulan korkudur. Darwinizm’in bilimsel delilleri bulunduğunu zanneden insanlar, bu fikir mücadelesinin bilime karşı yapıldığını zannediyor olabilirler. Hatta bazı kişiler bilimin evrimi ispatladığını, evrim konusuyla ilgilenecek olurlarsa etkilenip inançlarının zayıflayacağından endişe ederler. Bunların tümü çok gereksiz korkulardır. Çünkü bilim, evrimin bilim dışı olduğunu göstermiştir. Son yıllarda ortaya çıkarılan her yeni bulgu, evrim teorisinin bir yalan ve aldatmacadan ibaret olduğunu ortaya çıkarmıştır. Yaratılış ise apaçık bir gerçek olarak ve tüm kanıtlarıyla gözler önündedir. Bilim, tüm evreni Allah’ın yoktan yarattığını, evrim teorisinin ise bilimsel hiçbir değerinin olmadığını açıkça kanıtlamıştır.

 

Bütün bu gerçeklere rağmen materyalist güçlerin denetimindeki medya ve akademik kaynakların telkinleri öylesine etkilidir ki, evrim teorisi bir tabuya dönüşmüştür. Evrimi inkar etmek hatta eleştirmek, bilimle çelişmek gibi gösterilir.

 

Batının popüler bilim dergileri ve onların yerli taklitleri, insanların evrim teorisini benimsemesi amacıyla yapılan propogandanın öncüleridirler. Bilimsel kaynaklar, ansiklopediler ve biyoloji kitaplarının bu konudaki rolü de görmezden gelinemez.

 

Eski bir evrimci olan Douglas Dewar, evrim ile medya arasındaki önemli ilişkiye şöyle dikkat çeker:

 

“Evrimcilerin basını ele geçirmelerinin önemini pek az insan kavramıştır. Bugün pek az dergide evrim teorisini reddeden makale çıkar. Hatta dini dergilerin bile birçokları, insanın hayvan soyundan geldiğini kabul eden modernistlerin elindedir… Genel konuşursak bütün gazetelerin yazı işleri müdürleri, evrimi ispat edilmiş bir olgu olarak bilmekte ve teoriye karşı çıkan herkesi de cehalet ve delilikle suçlamaktadırlar… Yayınevleri, yürürlükte olan bir teoriye karşı çıkıp da üzerine hücumlar toplayacak veya rağbet görmeyecek bir kitabı basmazlar… Böylece halk, meseleyi tek yönlü olarak öğrenir. Normal bir insan, evrim teorisini, yerçekimi kanunu gibi ispat edilmiş bir gerçek olarak bilmektedir.” [1]

 

İnsanlar yıllarca bu telkinler nedeniyle Darwinizm’in bilim olduğunu zannettiler. Darwinizm’le mücadelenin de bilime açılmış bir savaş olduğunu düşündüler. Oysa Darwinizm’in ideolojisi, yukarıda da belirttiğim gibi, Allah’ın varlığını ve yaratışını inkar üzerine kurulmuştur ve savunulma amacı yalnızca Materyalizm’e bir dayanak sağlanmasıdır.  Darwinizm, Rabb’ine karşı sorumlu olduğunu insana unutturmak ister. Rastlantıların eseri olan bir çeşit hayvan olduğunu telkin eder ve insanı orman kanunlarına göre yaşamaya yönlendirir.

 

Darwinist felsefenin 150 yıldır insanlığa verdiği zararı bilmemeleri nedeniyle, yapılan fikir mücadelesinin ne denli hayatî olduğunu insanlar anlayamıyor olabilirler. Evrim teorisi konusunda yeterince bilgi sahibi olmayan ya da detaylarını incelememiş olan insanlar, Darwinizm tehlikesinin bilincinde değillerdir. Oysa insanlığa yıllardır kan, gözyaşı ve acılar yaşatan sosyal sorunların ve ahlaki dejenerasyonun temelinde evrim teorisi vardır.

 

Yıllardır insanlığı mutsuzluğa sürükleyen ve milyonlarca masum insanın ölümüne sebep olan komünizm, faşizm, ırkçılık, kapitalizm kaynaklı savaşlar ve bugün de süren terörün asıl kaynağı Darwinizm’dir. Teorinin dayattığı çarpık iddialar, öldürmeyi, köleleştirmeyi ve sömürmeyi, insanların adeta bir ‘doğa kanunu’ olarak anlamalarına sebep olmuştur. Bu yüzden zayıf, güçsüz ve hasta insanların yok edilmesi, güçlü ve zengin insanların ise üstün konumda olması gerektiği insanlara doğal gelmiştir. Darwinizm’e göre, doğada acımasız bir yaşam mücadelesi, güçlünün güçsüzü ezdiği ve sonunda güçlünün hayatta kaldığı bir çatışma vardır. Darwinizm’i benimseyen söz konusu ideolojilerin mensuplarınca toplumda bir sınıf çatışması oluşturularak, insanlığın gelişip, modernleşeceği zannedilmiştir.

 

Bugün dünyada milyonlarca insan, açlık çeker, zulüm görür, haksızlıklara uğrar ve yurdundan sürülürken, insanların büyük çoğunluğu bu zulme duyarsızdır ve kendi dünyevi çıkarlarını  gözetir. Darwinizm, verdiği telkinlerle bu acı, kan ve gözyaşının sona ermesi için insanlarda bulunması gereken vicdani yükümlülük duygusunu köreltmeye çalışır. İşte bu nedenlerledir ki, öncelikli yapılması gereken Darwinizm’le fikir mücadelesidir. Terör, yoksulluk, ırkçılık, adaletsizlik ve ahlaki dejenerasyonla mücadelede başarı, bunun ardından gelecektir.

 

Darwinizm üst üste darbeler almaya başlayınca yeni bir oyun kurgulamaya başlandı. Allah’a inanıyor gibi görünerek ve Kur’an ayetlerini referans göstererek Darwinizm ile İslam’ı bağdaştırmaya çalışmak. Kimileri bunu bilinçli ve planlı olarak yapmaktadır. Kimileri ise Darwinizm’i bilim zannettikleri için karşı koymanın mümkün olmadığını düşünerek bir ‘orta yol’ arayışı içerisindedirler. Bu davranış son derece yanlış ve hatalıdır. Evrim teorisinin geçersizliği bilim tarafından kanıtlanmıştır ve Kur’an ayetlerinde evrime işaret eden hiç bir açıklama yoktur. Kur’an, tüm evrenin ve canlılığın Allah’ın “Ol” buyruğuyla bir anda yoktan yaratıldığını haber verir. Fosil kayıtları da canlıların, evrim teorisinin iddia ettiği gibi ilkelden gelişmişe doğru bir süreç izlemediğini gösterir. Bundan yaklaşık 530 milyon yıl önce hiçbir evrimsel ataları olmadan aniden ortaya çıkan Kambriyen dönemi canlıları yaratılışın açık bir delilleridir. Kambriyen patlaması, günümüzde var olan 35 filumu içine alan yaklaşık 50 ayrı filumun aniden ortaya çıktığı bir “Big Bang”dir. [2]

 

Evrim teorisi yıllarca önemli görülmedi, hatta bazı Müslümanlarca bilim öğrenmenin insanı dinden çıkaracağına inanıldı. Oysa evrim, inkarın kaynağıdır; bilim ise evreni ve içindeki varlıkları incelemenin ve Allah’ın sanatındaki kusursuzluğu, yaratışındaki üstünlüğü keşfederek insanlığa açıklamanın yoludur. Evrendeki mucizevi dengeler ve dünyadaki düzen, yoktan var eden Yüce Allah’ın varlığının ve benzersiz yaratmasının kanıtlarıdır. Evrimcilerin ileri sürdükleri iddialara Müslümanlar yıllar boyu “evrim yok, Allah yarattı” diyerek cevap verdiler. Çünkü evrimin iddialarını çökertecek bilgiye sahip değillerdi ve bu nedenle Yaratılışın delillerini gösteremediler.

 

Kur’an’da Ankebut Suresi, 25. ayette Hz. İbrahim(as)’ın, kavmine ‘Siz gerçekten, Allah’ı bırakıp dünya hayatında aranızda bir sevgi-bağı olarak putları (ilahlar) edindiniz.” dediği haber verilir. Darwinistler de Allah’ı bırakıp, kendi aralarında Darwinizm’i bir dostluk bağı haline getirdiler. Ancak ayetin devamındaki “Sonra kıyamet günü, kiminiz kiminizi inkar edip-tanımayacak ve kiminiz kiminize lanet edeceksiniz. Sizin barınma yeriniz ateştir ve hiçbir yardımcınız yoktur.” ifadesiyle inkar edenleri bekleyen son haber verilir.

 

Bugün artık insanlar, evrimin nasıl dayanaksız ve bilime “rağmen” savunulan putperest bir din olduğu gerçeğini gördüler. Anti Darwinist propoganda -Allah’ın dilemesiyle-bunda çok önemli oldu. Darwinizm ile bilimsel mücadele etmekten kaçınmak ya da “İslami evrim” gibi hayali senaryolar üretmek yerine, Müslümanların bilgiyle donanmaları ve bu büyük fikir mücadelesine destek olmaları gereklidir.

 

Samimi her Müslüman fikir mücadelesi yaparak bugün enkaz haline gelmekte olan Darwinizm’in kalıntılarını temizlemelidir. Bilimin ışığında insanlara Yaratılışın mucizelerini anlatmalı, delillerini ortaya koyarak Allah’ın ayetteki buyruğu gereği Darwinistlere sormalıdır:

 

Şimdi onlara sor: Yaratılış bakımından onlar mı daha zorlu, yoksa Bizim yarattıklarımız mı? Doğrusu Biz onları, cıvık-yapışkan bir çamurdan yarattık. Hayır, sen (bu muhteşem yaratışa ve onların inkarına) şaşırdın kaldın; onlar ise alay edip duruyorlar. Kendilerine öğüt verildiğinde, öğüt almıyorlar. Bir ayet (mucize) gördüklerinde de, alay konusu edinip eğleniyorlar. (Saffat Suresi, 11, 12, 13, 14)

 

 

Fuat Türker

 

Kaynaklar:

 

[1] Douglas Dewar, İnsan: Özel Yaratık, s. 103-104

[2] http://evrimteorisi.info

Babalar

Hepimizin aile içinde otoritesinden, kudretinden ve keskin bakışından çekindiği genelde babasıdır. Babalarıyla yaşayanlar olduğu gibi babasız yaşayanlarda olmuştur.
Bir şekilde baba kaybedilmişse de çevresi onun babasının etkisini anlatmışlardır. Babamızı görememiş olsak bile babamızı yakinen tanıyan arkadaşları vardır. Babamızın arkadaşlarını ziyaret etmenin yakın akrabayı ziyaret etme sevabını kazandırdığını biliriz.
Başımız sıkıştığında, baba özlemimiz yükseldiğinde, şimdi yanımda babam olmalıydı dediğimizde babamızın arkadaşlarını ararız.
Onları gördüğümüzde babamızı görmüş gibi oluruz. Çocuklar doğduğunda dikkatimi çeken dua vardır.” Allah analı babalı büyütsün”. Bu duayı hayatımda çok önemserim. Çocuğunun doğduğunu duyduğum herkese ilk bu duayı yaparım.
Babanın aile içinde ne kadar önemli olduğunu annemden öğrendim. Çalışmaya giden babam akşam veya iş bitiminde eve gelince annem bana kızmış ve beni terbiye edememişse babama havale ederdi.
Babam suçuma göre muamele ederdi. Elbette elinde terazi yoktu. Kendi içyapısı ne emrederse ona göre işlem yapardı.
Herkesin babası kendine göre değerlidir. Babam, babasız büyüdüğü için bana çok kötü davranmadı. Bildiği kadarıyla hayatı öğretti. Babalığını yaptı. Kötü alışkanlığı yoktur. İşinden eve, evden işine giden birisidir.
İnsanın kendinden birini övmesi ayıp olur. Babamın ilk ağladığını 1986 yılında Diyarbakır’da otobüs terminalinde gördüm. Kolu kırıldı, kaza yaşadı, soğuklarda çalıştı, iyi günü oldu, kötü günü oldu, hiç ağlamamıştı. Diyarbakır’da ikimizin ayrılması anında gözyaşlarını tutamamıştı.
O ağlayışı beni de çok etkilemişti. Konuşamamıştık, otobüste koltuğuna oturduğunda gözlerimiz yaşlıydı.
Çektiği bunca sıkıntıları anlatırken bile ağlamayan babam işte evladından ayrılırken ağlamıştı. Modern anlamda, babam belki bana öğretmesi gerekenleri öğretmemişti, davranışlarıyla göstermemişti, anladım ki kalbinde ise gözyaşlarını akıtacak kadar seviyormuş beni.
Ailenin terbiyesi çocuklar için mermere yazı yazmak gibidir. Hafızalarımızdan asla çıkmaz. Babamın en belirgin özelliği nedir?
Hepimizin babasının çok sevdiği yer; mekân, duruşu, bakışı vardır. Babamı hep çok sevdiği tarlasının başında söğüt ağacının altında, ayak ayaküstüne atmış, şapkasını öne düşürmüş, ellerini kavuşturmuş olarak zihnimdedir, babamı herkeste öyle tanımaktadır.
Babamın yanına gittiğimde evde yoksa komşularımıza sorduğumda baban tarlanın başındadır derler. Üsluplarından da ne demek istediklerini anlarım.
Babamızı kaybettiğimiz de, babamızı ziyaret etmenin bize kazandıracağı manevi ödülü babamızın en çok sevdiği arkadaşlarını ziyaret etmekle elde edebiliriz.
Bunu yapan var mı?
Babamızı ziyaret edemiyoruz kalmışta babamızın arkadaşını mı ziyaret edeceğiz? Babalarının arkadaşlarına babaları gibi hürmet eden saygı duyan işini gören kişiler içimizde elbette mevcuttur.
Babalarımız bize kızdığında, öfkesine hâkim olamadığında onun hakkında kötü düşünmeden özür dilemeliyiz.
Eskiden evler yapılırken, evin en önemli direğine “baba direği“ derlerdi. Ailemizin en önemli varlığı da şüphesiz babalarımızdır.
Babalarımıza babalığına yaraşır şekilde saymalıyız, hürmet etmeliyiz, yanında ayak ayaküstüne atmamalıyız.
Gücümüzün yettiğince varlığımızı onunla paylaşmalıyız. Arkadaşlarımızla tanıştırmaktan çekinmemeliyiz. Çevremiz ne kadar kariyer bakımından yüksek olursa olsun, babamızı yanımızda götürmekten sıkılmamalıyız.
Her daim evlatlarımız analı babalı büyüsün.