-Kanka   –Kanki   -Kankeyta

Yukarıda gördüğünüz kelimeler size neyi çağrıştırıyor? Bana pek bir şey çağrıştırmasa da aklıma “kan kardeşi” kelimesi geliyor ister istemez. Sanırım her şeye üşenen gençliğimiz bırakın kan kardeşi olmayı kan kardeşi demeye bile üşendiği için yukarıdaki kelimeleri kullanmaya başlamış.

Peki nedir bu kan kardeşi?

Aynı yaşta iki kız ya da erkek, yaşamlarının bir döneminde, dünyada kaldıkları sürece birbirlerine kardeşçe davranacaklarına, kardeş gözüyle bakacaklarına ve birbirlerini kardeş gibi kollayacaklarına ant içerler. Kesici bir aletin ucuyla kestikleri parmaklarından çıkan kanı önce birbirine dokundurup daha sonra karşılıklı emdikten sonra sözel olarak da “kan yaladık kardeş olduk” derler. Bu basit törenden sonra kan kardeşler, bundan böyle karındaş olmadıkları halde birbirlerine sanki karındaşlarmış gibi davranır, verdikleri bu sözü de yerine getirmeğe çalışırlar.

İşte bu şekilde kan kardeşi olunur. Genelde çocukken yaptığımız bu eylem bazı kültürlerde gerçekten önem verilen ve büyüklerin yaptığı bir fiil olarak karşımıza çıkıyor.

Gerçekten önem verilerek yapıldığında iki insanı kardeş gibi birbirine bağlayan bu eylem artık geçmişte kalan hatıralar arasında yerini aldı. Artık ismini bile kullanan çok azaldı. Şimdilerde gençliğin ağzında bu kelime çürümüş sakız gibi şekilden şekilde girmiş ve kokuşmuştur. En son görülen hali ise “panpiş”tir.

Peki bu hale nasıl geldi?

Sıralama şu şekilde: kan kardeşi>kanka>qanqa>panpa>panpiş

Şimdi anlamını iyice yitiren bu kelime eskiden neyi ifade ediyormuş bir de Ömer Seyfettin’in ağzından dinleyelim:

Kendi atımı yapıyordum. Mıstık’la diğer çocuklar sıralarını bekliyorlardı. Nasıl oldu, farkına varmadım, söğüdün kabuğu birden yarıldı. Arasından kayan çakı sol elimin işaret parmağını kesti. Sulu, kırmızı bir kan akmaya başladı. O anda aklıma bir şey geldi: Ant içmek… Parmağımın acısını unuttum, Mıstık’a,

– Haydi, dedim, bak elim kesildi. Kan kardeşi olalım. Sen de kes…

Siyah gözlerini yere dikerek, büyük, yuvarlak başını salladı:

– Olur mu ya… Ant için kol kesmek gerek…

– Canım ne zararı var? diye üsteledim, kan değil mi? Hepsi bir. Ha koldan, ha parmaktan… Haydi, haydi!…

Razı oldu. Elimden aldığı çakıyla kolunu, üstelik biraz derince kesti. Kanı o kadar koyuydu ki, akmıyor, bir damla halinde kabarıyor, büyüyordu: Parmağımın kanıyla karıştırdık. Önce ben emdim. Tuzlu, sıcak bir şeydi. Sonra o da benim parmağımı emdi.

Bilmiyorum, aradan ne kadar zaman geçti? Belki altı ay… Belki bir yıl… Mıstık’la kan kardeşi olduğumuzu unutmuştum nedense. Yine birlikte oynuyor, okuldan eve birlikte dönüyorduk. Bir gün hava çok sıcaktı. Büyük Hoca, bize yarım günlük tatil verdi. Tıpkı perşembe günü gibi… Mıstık’la sokağın tozları içinde yavaş yavaş yürüyorduk. Ben fesimin altına mendilimi koymuştum… Terimi silemediğim için yüzüm sırılsıklamdı. Büyük, geniş bir yoldan geçiyorduk. Kenarda yığılmış bir duvarın temelleri vardı. Birdenbire karşıdan iri, kara bir köpek çıktı. Koşarak geliyordu. Arkasından birkaç adam kalın sopalarla kovalıyorlardı. Bize, “Kaçınız, kaçınız, ısıracak!..” diye bağırdılar. Korktuk, şaşırdık. Öyle kaldık. Önce ben biraz kendimi toplayarak, “Aman, kaçalım…” dedim. Gözleri ateş gibi parlayan köpek bize yetişmişti. O zaman Mıstık, “Sen arkama saklan!…” diye haykırdı, önüme geçti. Köpek ona saldırdı.

İlkin hızla birbirlerine çarptılar. Sonra tıpkı güreşir gibi boğaz boğaza geldiler. Köpek de ayağa kalkmıştı.

Biraz böyle savaştıktan sonra ikisi de yere yuvarlandılar. Mıstık’ın küçük fesi, mavi yemenisi düştü. Bu savaş, bana pek uzun geldi. Titriyordum. Sopalı amcalar yetiştiler. Köpeğe odunlarının bütün gücüyle birkaç tane indirdiler. Mıstık kurtuldu. Zavallının kollarından, burnundan kan akıyordu. Köpek, kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırmış, ağzı yerde, dörtnala kaçtı. Mıstık, “Bir şey yok… Acımıyor… Biraz çizildi…” diyordu. Evine götürdüler. Ben de hemen evimize koştum. Anneme başımıza geleni anlattım. Abil Ana, beni yere yatırdı. Uzun uzadıya kasıklarıma, korku damarlarıma bastı. Öyle bir duâ okuyarak yüzüme üfledi ki, sarımsak kokusundan aksırdım.

Ertesi günü Mıstık okula gelmemişti. Daha ertesi günü yine gelmedi… Anneme, Hacı Budak’lara gidip Mıstık’ı görmemizi söyledim.

– Hastaymış yavrum, dedi, inşallah iyi olunca yine oynarsınız, şimdi rahatsız etmek ayıptır.

Ondan sonra ben her zaman Mıstık’ı iyileşmiş bulacağım umuduyla okula gittim.

Ne yazık ki, o hiç gelmedi… Köpek kuduzmuş. Baktırmak için Mıstık’ı Bandırma’ya götürdüler. Oradan İstanbul’a göndereceklerdi.

Sonunda bir gün işittik ki, Mıstık ölmüş…

NOT: Son kısım Ömer Seyfettin’in ANT isimli hikayesinden alınmıştır.

2 YORUMLAR

Bir Cevap Yazın