Evrim Nedir?
İnsanoğlunun gelişimini görmek için insanın evrimine ve onun çevresiyle
olan ilişkisine bakmak gerekir. Organizmanın evrimi hayatın evrimi ile başlar.
Peki ya nedir bu evrim? Mevcut literatürde ki birkaç tanıma göz atalım.
‘‘Evrim, canlı ve cansız varlıklarda zaman içerisinde meydana gelen
değişikliklerin tümünü inceleyen bir bilim dalıdır’’ (İnan, Demirsoy, Koray,
Bahçekapılı, Odabaşı, 2010, s.24). Burada dikkat edilmesi gereken konu evrim
konusunun bir bilimsel nitelik taşımasıdır. Evrim teorisinin tarihsel
perspektifi doğrultusunda evrimleşmesine bakacak olursak; Darwin’in devrim
yaratan kitabının yayımlanmasından 150 yıl sonra doğruluğu modern genetik
tarafından teyit edilmiştir. Yani 150 yıl önce Darwin bilimselliğin
ölçütlerinden sadece gözlem kısmını yapabilmiştir.
‘‘En temel anlamıyla evrim değişimdir. Fakat yalnızca nicel bir değişim
türü değil, daha zengin ve karmaşık tipte nitel bir değişim, yani daha önce
hiç var olmamış yeni şeyler üreten türde bir değişimdir’’ (Skybreak 2006).
Kısaca toparlayacak olursak. Evrim en iyi ifadeyle zaman içerisinde değişerek
üremektir.
Evrim konusu üç farklı kavramı içerir; anorganik evrim, organik evrim,
sosyal evrim. ‘‘Anorganik evrim cansız maddelerin evrimini inceler. Bu evrenin
oluşumundan, canlıların temel yapı taşlarını oluşturan cansız maddelerin
ortaya çıkışına kadar gelişen tüm olayları inceler’’ (İnan, 2010, s.24).
Organik evrim ise canlıların değişimini inceler. Organizma bulunduğu ortama
göre (havada, suda, karada) çeşitli uyum süreçlerinden geçer.
Yerkürenin soğumasıyla birlikte ortaya çıkan gazlar sonucu büyük
değişiklikler olmuştur. Bu değişiklikler sonucu daha karmaşık bir sürece
geçilmiştir. ‘‘Doğada bulunan inorganik maddelerin büyük çoğunluğu basit
moleküllerden yapılmışlardır. Canlılardaki organik bileşikler ise serbest
doğadakiler ile oranlanamayacak kadar büyük ve karmaşık yapılar
içermektedirler’’ (Teber, 1980, s.75)
Sosyal evrim ise toplumun insana etkilerini ve ne gibi süreçlerden
geçtiklerini inceler. Sosyal evrimin yönünü, anorganik ve organik evrimden
farklı olarak, doğa yasaları keskin bir şekilde belirlemez.
3
Darwin ve evrim bilimi
Charles Darwin’ in ‘Doğal seçilim yolu ile türlerin kökeni üzerine’ adlı
yapıtında, evrim kuramının en basit şekliyle şu basamakları izlediğini
düşünüyor: Dünyaya gelen canlı türü sayısı çok fazla ancak bu canlıları
yaşamlarını sürdürebilmesi için besin ve kendi türüne uygun çevre gerekli. Bu
gereksinimler çerçevesinde yaşamını sürdürebilecek tür sayısı belirli kapasite
içerisinde kalmaktadır. ’’Doğa; yasaları gereğince, canlıların sayısını
sınırlı tutuyor bu yüzden canlılar arasında özellikle besin ve yer kapma
konusunda sürekli bir yarış oluyor’’ (İnan, 2010, s.26). Bu yarışta en uygun
olan sağ kalıyor yani güçlü olan kazanıyor. Buradaki güç kelimesi sadece
fiziksel güce değil aynı zamanda bilişsel güç (kapasite) olarak da
algılanabilir. Bu yapı aynı zamanda zayıf olanın yok olduğu, güçlü olanın ise
türünün devamını sağladığı doğal seçilim düşüncesinin temelini oluşturur.
Güçlü (başarılı) olan türün neslinin devamlılığı için doğa koşulları
çerçevesinde değişimi mutasyon olarak açıklanabilir. Bu dinamik değişim
nesilden nesile genler aracılığı ile aktarılmaktadır. ‘‘Doğal seçilim, zaman
içinde her bir türün her nesilden en faydalı olan değişimlerini seçiyor.
Yararlı özelliklerin birikmesiyle yeni türler meydana geliyor’’ (İnan, 2010,
s.27). Canlıları böylesine dinamik bir şekilde değiştiği ve bu değişim içinde
bir türün diğer bir türe dönüştüğü fikri, evrimim temel yapıtaşı olarak kabul
ediliyor.
‘En güçlü (uygun) olan sağ kalır’ ifadesi, canlı türlerin yaşam
şanslarının evrim ile artıyormuş gibi algılanmamalıdır. ‘‘Evrim … bazen birey
ve popülasyonların daha uyumsuz hale gelmesine, bazen de soylarının
tükenmesine yol açabilir’’ (Aytekin, 2). Doç. Dr. Murat Aytekin’in bu sözü
bana insan türünün evrimsel açıdan ne kadar başarılı olduğunu düşündürdü.
Yerkürenin yaşı ve üzerinde bu güne kadar yaşayan bütün canlı türleri
düşünüldüğünde insan türü çok yenidir. Ayrıca yeryüzünün her bir köşesini
işgal eden insan diğer yaşam formlarını yok ederek yaşamın evrimini ve
ekolojisini etkilemekte, sonuç olarak doğanın dengesini bozmakta ve kendi
türünün sonunu getirmektedir. Bütün bunlar düşünüldüğünde insan türünün
evrimsel açıdan başarılı olduğunu söylemek, pek mümkün değildir sanıyorum.
Çünkü tüketimin yönettiği bir ideoloji ile insan ırkı yeryüzünde daha fazla
varlığını sürdüremez.
4
İnsanlaşma süreci içerisinde canlının değişimine sebep olan iç ve dış
etkenler nelerdir? Bizi diğer canlılardan ayıran beynimiz ne gibi süreçlerden
geçmiştir?
Erken Homo Türleri:
Homo Habilisler
‘‘Bugünkü bilgilerimizin ışığında, insanlaşmanın öyküsünün, Doğu Afrika
Serngeli savanlıklarında, Klimanjaro Dağları eteklerindeki otluklarda,
Etiyopya’da Omo Irmağı kıyılarında, başlamış olabileceği varsayılmaktadır’’
(Teber, 1980, s.135). Burada anlaşılması gereken evrimsel sıçrayıştır. Yani
Avustraliopitecus kafataslarından daha farklı evrimsel bir basamağa işaret
eden canlılara ait bulguların bulunmasıdır. Bu evrimsel sıçrayışa sebep olan
durumların içerisinde en önemli değişim kaynağı iklimlerin değişmesiyle o
bölgenin kuraklaşması ve bitki örtüsünün değişmesi olarak yorumlanmaktadır.
Bilindiği üzere Klimanjaro dağları bu sıçrayış öncesinde sulak ve ormanlık bir
alandı.
Bitki örtüsünün değişmesiyle birlikte o bölgede bulunan canlıların yaşam
koşulları da büyük ölçüde değişime uğramış ve bu yeni yaşam koşullarına uyum
sağlamasıyla kendi bedenlerinde de bazı değişimler oluşmuştur.
O bölgede bulunan canlılar eskisine kıyasla daha cılız ve yumuşak bitkilerle
beslenmeye başlamalarıyla birlikte çene yapısı ve beyninde evrimsel değişimler
olmuştur. Basit bir çene yapısı geliştiren canlıların aynı zamanda sindirim
sistemleri de değişime uğramıştır. İnsanlaşma süreci açısından önemli bir
durum ise bu canlıların beyinleri Avustraliopitecuslar’ın beyninden 100
santimetreküp daha büyük olmasıdır. ‘‘Bu bulguların ışığında, bunlara,
becerikli-yetenekli insan anlamına gelen Homo Habilis (Homo-insan, Habilisyetenekli)
denilmesi uygun görülmüştür’’ (Teber, 1980, s.137).
Bu canlılara yetenekli denilmesinin sebebi doğayı kendi çıkarları
doğrultusunda biçimlendirmesindendir. Homo Habilis fosillerinin bulunduğu
çevrelerde taştan yapılmış aletler bulunması, bu canlıların diğer türlere
kıyasla bilişsel yönden daha gelişmiş bir beyin yapısına sahip olduğunu
gösterir. Peki ya bilişsel acıdan gelişmeleri sadece taştan alet yapmalarına
mı olanak sağlamıştır? ‘‘Kuşkusuz, alet kullanma işlevinin yalın, tek başına
bir olay olmadığı bilinmektedir. Alet yapma ve bunları sürekli kullanma ile
5
düşünme-konuşma-çalışma işlevlerinin birbirinden ayrılmayan, bir bütünlük
oluşturdukları ve bu diyalektik birliğin giderek canlıların bedensel
gelişimlerini de etkiledikleri görülmüştür’’ (Teber, 1980, s.138).
Evrimsel aşamaları, böyle bir araştırma makalesinde tümüyle ele almak
olanaksızdır.
Daha öncede, Homo Habilislerin çevresel koşullardan etkilenerek beslenme
rejimlerinin değişmesinden bahsetmiştik. Burada önemli bir noktada, değişen
6
beslenme rejimleri doğrultusunda beyin yapısının büyümesi ve büyüyen bu
beyinde serebral korteksin her yerinde yeni kıvrımlar oluşmasıdır. Bu
aşamaları takiben büyüyen beyin sayesinde yapılan aletlerle birlikte, beyin
dokusunda artma ve iletişim sisteminde değişim olmalıdır. Bu değişimler
sırasında canlının problem çözme kabiliyetinde ilerleme, taştan alet yapmada
gelişme ve sosyal hareket bağlamında topluluk olarak yaşamalarında (birlikte
çözüm üretme) ilerleme olmuştur. Bulgular doğrultusunda anlaşılan, Homo
Habilislerin sürü-toplum ilişkilerinin kuvvetli olmasıdır. ‘‘Çalışma, konuşma,
düşünme, ancak belli toplumsal ilişkiler düzeyinde belirmiş ve gelişen tüm bu
işlevler, aynı zamanda bizzat insanların kendilerinin de yeniden değişmelerini
koşullamıştır’’ (Teber, 2003, s.138). Bütün bu karşılıklı etkileşim sonucunda
ise toplumsal ilişkiler ve basit aletlerin yapımı hızlanmıştır.
Canlılar arasında toplumsallaşmanın yoğunlaşması, evrimsel açıdan çok
önemlidir. ‘‘Herhangi bir nedenle toplumun dışına düşen bir canlı, toplum
içinde iken geliştirdiği yeteneklerini hızla yitirir’’ (Teber, 2003, s.53). Bu
konuyla ilgili güncel olaylar mevcuttur. Örneğin, Adana’da ormanda yaşayan ve
8 yıl sonra bulunan küçük kız insana ait olan konuşma ve yürüme becerisini
yitirmiştir.
Homo Habilisler’den Homo Erectuslar’a
Genel olarak bütün araştırmacılar, Homo Erectuslar’ın Homo Habilisler
üzerinden geliştiği konusunda hemfikirlerdir. Bulgular gösteriyor ki Homo
Erectuslar Homo Habilisler’e oranla yeryüzünde daha fazla alana yayılmışlardır
ve yaşadıkları yerlere göre pek çok yetenek geliştirmişlerdir. Bu
yeteneklerden en önemlileri bu canlıların iki ayak üzerinde, bugünkü modern
insana benzer şekilde dik yürümeleridir.
Homo Erectuslar
Yapılan kazılar sonucunda, bu canlıların ateşi gündelik hayat içerisinde
kullandıkları ve avlarını pişirdikleri bilinmektedir. ‘‘Pişmiş etin yenmeye
başlanması, çiğneme ve sindirim süresinin kısalmasıyla, canlılara hem daha
fazla zaman kazandırmaya, hem de bedenlerinde önemli ve yeni değişiklikler
koşullamaya başlamıştır’’ (Teber, 2003, s.149). Bunların sonucunda beyin
yapısı büyümüş ve çene yapısı gittikçe ufalmıştır.
7
Homo Erektuslar’ın ateşi bulmaları, sosyal hayatlarına daha fazla zaman
ayırmalarına yol açmıştır. Daha öncede belirtmiş olduğum gibi evrimsel süreç
içerisinde yapılan aletler, basit bir yapıdan daha karmaşığa doğru
evrimleşmiştir. Yapılan kazılar sonucunda anlaşılan, Homo Erectuslar’ın
yaptıkları aletlerin daha kullanışlı ve çeşitli olduğudur. Ayrıca ‘Blombos
Mağarasında 70 bin yıl önceye tarihlenen buluntuların arasında, kil içeren bir
tür demir cevherinden yapılmış, üzeri işlenmiş iki adet plaka, electus’ların
sanatsal faaliyette bulunduklarını gösteriyor. Sanatsal eylem şüphesiz insan
beyninin bir ürünüdür ve çevrede uyaran olmadan canlının beyin ve sinir
sistemi gelişiminin olası olamadığı artık bilinmektedir. ‘‘Evrimsel gelişimi
koşullaya en önemli etken, yapılan işle bir işe uygun ve yöndeş olarak gelişen
duyu organlarıdır ve beynin gelişimi de bütünüyle bu duyu organları tarafından
belirli doğrultuda koşullanır’’(Teber, 2003, s.90).
Peki ya canlılarda dil gelişimi, ani bir sıçrayış sonucumu yoksa nesilden
nesile zenginleşen bir yapıda mı ilerlemiştir? ‘‘Popüler bir teori dilin
mimiklerle başladığını, bunlara seslerin sonradan eklendiğini, sonunda da dile
ulaşıldığını ileri sürer’’ (Ruhlen, 2006, s.9). Günümüzde yaşayan hayvanların
birbirleriyle bağrışmalar ve mimik yoluyla iletişim kurmaları, hatta insanlar
arasında mimiklerle anlaşmanın önemli bir yere sahip olması dikkate
alındığında bu teori kesin olmamakla birlikte doğrulanabilir. Bazı
araştırmacılar erectus’ların dil gelişimi kendisinden önceki türlere göre
ilerleme kaydetmiştir. ‘‘Başlangıçta elementer seslerden oluşan, konuşma
öncesi sesli haberleşmelerin, Homo erectuslar döneminde daha da gelişerek,
-üretim ve sürü ilişkilerinin gelişmesiyle koşullu olarak- kelimelere
dönüşmeye başladığı varsayılmaktadır’’ (Teber, 2003, s.151).
Kısaca toparlayacak olursak, erectuslar yerkürenin her bir bölgesine
yayılmış ve bu süreç içerisinde kendisini bulunduğu bölgesel koşullara ve yeni
geliştirdiği özgün yöntemlere göre yeniden değişmeye başlamıştır. Bütün bu
değişimler içerisinde ‘‘Homo erectuslar, soyutlama, düşünme ve konuşma gibi
işlevlerde de önemli ilerlemeler göstermişlerdir’’ (Teber, 2003, s.151)
Homo Erectıslar’dan Homo Neandertaler’a
Bu günkü bilgiler ışığında Homo Neandertaler, Homo erectus ve Homo
sapiens arasında bir geçiş formu olarak görülmektedir.
8
Homo Neandertaler
Dünyanın pek çok yerine yayılmış olan bu tür, döneminin soğuk iklim
koşullarına çok iyi uyum sağladığı ve yeni çalışma yöntemleri geliştirdikleri
düşünülmektedir. Örneğin ‘‘Sürekli olarak hayvan postlarından giysiler
yapılmaya başlanmıştır. Bu dönemlerin tehlikeli fakat çok yararlı
hayvanlarından olan mamutlara, gergedanlara karşı yeni avlanma araçlarıyöntemleri
kullanmışlardır’’ (Teber, 2003, s.159). Bu canlıların diğer bir
özelliği ise günümüz insanından daha güçlü bir yapıya sahip olmasıdır.
Tüm bu gelişmeler, insanları doğa karşı daha hükümdar kılmıştır. Çeşitli
aletler ve ateşin yardımıyla insanlar her geçen gün biraz daha güçlü konumlara
ulaşmışlardır. Kurumuş otlar aracılığıyla daha kolay ateş yakma teknikleri
geliştirmişlerdir. Mağaralar içinde yakılan ateş hiç söndürülmemeye
çalışılmıştır. Günümüzde kullanılan ‘ocağın sönmesin’ deyimi belki de bu
dönemlerden gelmiş olabilir. Ateşi sadece aydınlatma, ısınma ve pişirme için
değil, aynı zamanda da kullanılan aletlerin yapısını değiştirmede
kullanılmışlardır. ‘‘Ucu ateşle yakılarak sivriltilmiş ve setleştirilmiş bir
araç ile kalın derili dev mamutların bile avlanması olası kılmıştır. Böylece
tonlarca et, kemik ve deri bulma olanaklarıyla insanların yaşamı daha da
zenginleşmiştir’’ (Teber, 2003, s.160). Homo Neandertalerler’in beyin ve
kafatası yapıları diğer türlere oranla daha iriydi. Beynin büyümesiyle
birlikte, sinir sistemi daha komplike bir hal almaya başlamış ve o güne kadar
görülmemiş bir biçimde soyutlama ve genelleme yapma olanakları olmuştur.
Ayrıca, ‘‘Neanderthalensis’lerin gelişmiş bir taş endüstrisi kullandıkları ve
ölülerini gömerek bir inanç dünyasına sahip olduklarına dair veriler mevcut’’
(İnan, 2010, s.47).
Modern insan ve Neandertaler arasında bilişsel fark varmı?
‘‘Birçok araştırmacı, modern insan ve neandertal beyin ölçüsü
karşılaştırıldığında, önceleri bu iki türün bilişsel yeteneklerinin benzer
olduğunu düşündüler. Ancak beynin iç düzenlenmesi bilişsel yetenekler için
kendi net hacminden daha önemlidir’’ (Durmuş, 86). Max Planck Enstitüsü’nde
(MPI) birlikte çalışan Gunz, Neubauer, Maureille ve Hublin (2010) bir bebeğin
büyüme evresine kadar kafatasının iç şeklini detaylı bir şekilde ölçtü ve
bilişsel gelişimin kritik aşamalarında her iki türünde kendine özgü gelişim
deseni sergilediğini ortaya koydu.
9
Kaynakça
AYTEKİN, A.M. (2, nisan 2009). Evrimleşen Evrim Kuramı. NTV Bilim
Dergisi, 2(1308-8637), s.67
DURMUŞ, Z.Ö. (1, nisan 2011). Modern İnsan İle Neandertal Beyni Farklı
Gelişti. Bilim ve Gelecek Dergisi, 86(1304-67561-0), s.73
İNAN, N. ve arkadaşları, 2010, Maymundan mı Geldik?, Bilim ve Ütopya,
Ankara,Bölüm 2 ve 3, s.24-26-27-47
Max_Planck_Gesellschaft. (2010,Kasım). Brains of Neanderthals and modern
human
RUHLEN, M. 2006, Dilin Kökeni: Ana Dilin Evriminin İzinde, (Çev. Ulutaş,
İ.) Hece Yayınları, Ankara, s.9
SKYBREAK, A. 2010, Evrim Bilimi ve Yaratılış Efsanesi: Neyin Gerçek ve
Neden Önemli Olduğunu Bilmek, (Çev. Çelik, B.) Yordam Kitap, İstanbul, s.24
STEWART, I. 1997, Figments of Reality: The Evolution of The curious Mind,
Cambridge University Press, s.86
TEBER, S. 2003, Davranışlarımızın Kökeni, Say Yayınları, İstanbul, s.53-
90-
TEBER, S. 2003, Doğanın İnsanlaşması, Say Yayınları, İstanbul, s.75-135-
137-138-149-151-159-160
İnternet Adresleri
www.genbilimi.com/content/view/533/32/
www.sciencedaily.com/releases/2010/11/101108140421.htm

1 YORUM

  1. Bilimsel hiçbir veri ile desteklenmemiş, evrimi bilime rağmen içselleştirdikten sonra varsayımlara dayanarak, ünlü Darwinist hayal gücünden ilham alarak senaryolaştırılmış makalelerden alıntılanarak yazılmış uzun bir yazı. Sorulacak çok soru var.

    İlki: Bütün bu hayali süreçler yaşanmadan öncesine, en başa dönelim. Evrim ilk canlı organizmanın ortaya çıkışına nasıl yanıt veriyor? (Ya da verebileceği bir yanıt var mı? diye soralım.)

    2.si: İnsanın hayali evrimini anlatırken – Nebraska adamı, Piltdown adamı gibi sahtekarlık örneği olanlar dışındaki- sıralanan homo…. türünden ara geçiş formlarına ait fosil var mı? (Yok ama bu yanıtı Darwinistlerden işitmek hoş:)

    3.sü: Aslında devam etmeye gerek yok. İlk soruya verilecek yanıt, konuyu çözer :)

Bir Cevap Yazın