Daha önce de görmüştüm şafağı sökerken. Bulut bulut dağılan karanlığı. Yer yer aydınlığa çalan gökyüzüne bakmıştım uzun uzun. Böyle zamanlarda hep aynı şeyleri düşündüğümü hatırlıyorum. Bu çok manevi bir hissiyattı. Günahlarımı düşündüğüm oluyordu, kırdığım kalpleri gözden geçiriyordum ve hep aynı kararları alıyordum. Karanlık komple dağıldığında doğacak güneşle birlikte farklı ve çok daha iyi huylu bir insan olacaktım. Öyle takılmayacaktım her şeye, babama daha az kızacak annemin sözlerine daha çok itaat edecektim. Kardeşlerime örnek bir abla, daha başarılı bir insan ve kendi ruh âlemimde kendimin sultanı…

              Ayıp olmasın diye üç dört saat uyguladığım oluyordu içimdeki sultanın bitmek tükenmek bilmez buyruklarını. Birileri beni sürekli yoldan çıkarıyordu sanki. Her şey el ele vermiş sonumu hazırlar gibiydi örneğini burada vermek istiyorum. Gerçek şu ki; ben hiçbir zaman sultanıma sadık bir cariye olamadım.

              Kız lisesinde okudum. Yirmi beş kişilik bir sınıfta bir tane arkadaşım vardı. Birlikte kooperatif kolunda çalışıyorduk teneffüslerde kantini açıyorduk. Zati derslerde zor tahammül ediyordum kız arkadaşlarıma, bir de teneffüslerimi onlarla geçirmek istemediğimi takdir edersiniz herhalde. Hayatımda böyle bir ortamda eğitim alacağım aklımın ucundan geçmemişti.

              Liseye Konya da başlamıştım aslında. Bir öğrenci yurdunda ailemden uzak okuyabileceğimi, kendimi idare edebileceğimi sanmıştım. Hesapları yanlış tutmuşum.  Annemle her telefon görüşmemde iki gözüm iki çeşme ağlıyordum. Yurdun yemekleri, yatakları, çalışma odaları hiçbir yeri sarmıyordu beni. Ders çalışmak için etüt odalarına geçip aile fotoğraflarımıza bakıyordum. Okul mu? O baştan fiyaskoydu. Lisemizin yapısı çok eskiydi, sınıflar kutu kadardı. Bir sırada üç kişi oturup sözde eğitim görüyorduk. Bu böyle çok gitmezdi elbette. Miadımın dolduğunu hissediyordum fakat ağırdan seyredişine tahammül edemiyordum.

                Nihayet bir gün dürüstçe anneme burada okumak istemediğimi söyledim. Bu cümlenin ağzımdan çıkmasını bekliyor gibiydi. 14 yaşında bunların üstesinden gelemeyeceğimi düşünmüş olmalı ki en başında uyarmıştı. Ah yeni neslin jetonları… Ne zaman zamanında düştü ki? Neyse ki çok geçmeden düşmüştü benim jetonum. Hemen idareden tasdiknamemi alıp otogara geldik. İlk otobüsle Konya’nın Ereğli ilçesine dönecektik. Uzun zamandır kendimi ilk kez böyle huzurlu hissediyordum. Herkese gülücükler saçasım vardı. Muavine, şoföre, yolculara… Yeni lisemi ya da arkadaşlarımı hiç düşündüğüm yoktu. Anlıkçı bir insanımdır zaten. Talha Bora Öge’nin  “Dün gitti, yarın gelmedi anı yaşa” cümlesini kendime felsefe edinmişimdir. Yanlış da değil hani…

             Yol biter ömür bitmez denir; yolumuz bitmişti artık. Evimize geldik. Güzel bir haftasonu beni bekliyordu. Ne güzel yemekler yapmıştı annem. Ne seviyorsam vardı. Hafta sonumun geri kalanını kendime bir oda düzenlemekle geçirdim. Benim can yoldaşı kitaplarım. Simetrik bir biçimde dizdim kitaplığıma. Ne kadar çok okuduğumu gördüm, dudaklarımı sımsıkı kapatıp başımı sallayarak “vay anasını” türünden bir dönüt verdim kendime. En sevdiğim biblolarımı masamın üzerine yerleştirdim. Kardan adamlı kalemliğim eskimişti. Aldırmadım kalemlerimi de yerleştirdim. Taş atıp da kolum yorulmamıştı ama erkenden uykum gelmişti. Sabah yeni liseme gidecektim. Yeni kelimesinin anlamını tekrar düşündürecek olan yeni(!) liseme…

                 Okul müdürü çok şirin bir insana benziyordu. Ne de güzel karşılamıştı bizi. Okulu dolaştırdı sınıfımı gösterdi. Sınıflar çok kalabalık değildi. Koridorun başındaki ilk sınıfa girdik. Ders matematikmiş. Sağ olsun okul müdürü beni yormayıp, kendi takdim ediverdi beni sınıf arkadaşlarıma. Pek hoş bakışlar topladığımı hatırlamadığıma göre kimse ilk etapta benden hoşlanmamış olsa gerek. En arka sırada balık etli uzun boylu bir kızın yanına oturmuştum. Başıyla kısa bir selam verdi. Bende karşılık verdim. Her şey birden normale dönüp derse devam edildi. Kızların, azarlandıkça arsız bir çocuk gibi sırıttıklarına şahit oldum. Mahmut Hoca’nın da pek istekli ders anlattığı sayılmazdı. Sürekli “siz insan mısınız?” diye çıkışıp duruyordu sınıfa… “Hocam, oradan bakınca neye benziyoruz?” türünden yılışık cevaplar kol kola dans ediyordu ortalıkta. Arada bir arkalarını dönüp bana bakan kızlar vardı, gözlerim zikzaklar çizip dalgalanırken sınıfta; kafamdaki ses “cehenneme hoş geldin” diye fısıldadı.

             Lise yıllarıma ince ince dokunmak hiç hoşuma gitmiyor. Kocaman bir daire çizip ortasına bir nokta koymak kadar belirsizdi her şey. Sadece iki arkadaşım vardı. Biriyle kooperatifte birlikte çalışıyorduk, diğeri ile dertleşir halleşirdik.

            Lise eğitimim boyunca en düşük notum 80 civarlarıydı. Sabahlara dek ders çalıştığımı iyi hatırlarım. Öğretmenlerimin hemen her şeyde beni örnek vermeleri önce ne kadar da güzel ruhumu okşuyordu. Meyveli ağaç taşlanırmış. Ağacın sallanabileceğine şahit oluyordum. Bir süre sonra arkadaşlarım beni kendilerine göre organize etmeye başladılar. Sınav zamanlarında kendilerine göre planlar kurup, oturacağım yeri belirlemeye başladılar. Biliyorum bu çok komik ama bir süre itaat ettim. Kâğıdımı görmelerine izin verirdim. Bu da yetmezse sınav saatine dek çalıştırırdım onları okulun bahçesinde. Çevredeki erkek liselerinden çıkan çocuklara ağzı açık ayran delisi gibi bakarlarken, çok baltanın sapsız kalabileceğini kestirebiliyordum.

                Bu böyle çok gitmedi tabi. Onları çalıştırdığım sınavlarda düşük notlar aldıklarında, benim bazı şeyleri yanlış anlatıp onları kandırmış olabileceğimi ileri sürdüler. Kâğıdımı kendi kâğıtları ile karşılaştırıyorlar fakat bana itimat etmiyorlardı. Artık cimri, paylaşımdan uzak, kötü, ders çalışarak hocaların gözünü boyamaya çalışan biriydim onlara göre.

                Tamam, hocaların her şeyde beni öne sürdükleri hatta sınav kâğıtlarını okumaya yardım etmemi istedikleri oluyordu ama ben kimseden farklı değildim aslında. Onlar beni anlamıyordu belki ama asıl anlaşılması zor olan onların davranışlarıydı. Ben artık yirmi dört kişilik bir sınıfta yalnızca iki arkadaşı olan diğer yirmi ikisinin gördükçe selam bile vermediği biriydim. Peki, bu çok umrumda mıydı? Evet… On altı yaşındaki bir genç kız için arkadaş ortamının önemini tahmin edebilirsiniz. Kendimi insanlara sadece negatif elektrikler gönderen bir mekanizma gibi hissediyordum ve yine bu hissiyat beni her gün paralıyordu.

               İşte böyle zamanlarda, karanlığa takılmaya görsün gözlerim… O hissiyata bürünüyorum yine tüm benliğimle. Bu kez günahlarımı düşünmüyorum, derdim daha iyi bir insan olmak değil artık. Testi nasibini alır sudan. Daha iyi olamıyorsam, olabileceğimin en iyisi olmaya gayret ederim. O da olmuyorsa çok da didikleyeceğimi sanmıyorum bu konuyu. O kadar eksik kadı kızında da oluyorsa bende bu kadar eksik normaldir.

                Ama birçok kere daha gördüm şafağı sökerken. Beni hala aynı maneviyata, girdaba ya da bir yerlere çekip çekmeyeceği merak konumdu. Çekti… Neresi olduğunu bilmiyorum ama karanlık değildi. Gece olduğu konusunda insanı yanıltan bir aydınlık vardı. Düşündüklerim günahlarım değildi, hatalarım değildi. Saltanat müptelası sultanımın buyruklarını temize çekmedim kafamda. Uymak zorunda olduğum kurallar yoktu. Hayatın tüm şeritleri serbestti ve ben sağa sola bakmadan çıktım yoluma.

                Dengesiz bir lise hayatı yüzünden sizce sosyal davranışlarımı, arkadaş sevgimi ya da değişik aktivitelerimi asosyal yanlarıma mı satmışımdır? Hiçte değil… Hayat bir düşler okulu, bizler de düş(en)ünen öğrencileri, ötesi meçhul. Bırak liseyi, üniversiteyi, insan hayatında hiçbir şey çokta önemli değil. Her şeyin sonunda bir karanlık var fark etmiyor musunuz? Dibe vuruşunuz iyiliğinizden, hay Allah iyiliğinizi vermedi mi hala? Güneşin doğuşu ile beraber bedeniniz güneşlensin, ruhunuz düşlensin. Zirvede bir noktaya da o uzun soluklu, demli düşlerinizi kurun… Çekinmeyin; doğru geldiniz, burası “düşler okulu”…

                                                                       Rüya FERHAN

PAYLAS
Önceki İçerikSabır
Sonraki İçerikibra etmiyoruz !

6 YORUMLAR

Bir Cevap Yazın