Ah İstanbul ah… Beni ne hallere düşürdün farkında mısın? Sadece beni mi? Taşı toprağı altın diyerek sana koşan herkese yaptın aynısını…

İlk defa gelişimi hatırlıyorum şimdi… O ne heyecan, o ne sevinç… Bindiğim araba ilerlerken etrafımdaki hiçbir şeyi kaçırmamak istercesine coşkuyla etrafıma bakıyordum. Köprülerden geçerken sanki Sırat köprüsünden geçmişim gibi mutluluk vardı içimde. Şimdi aklıma getiriyorum da, meğer hepsi boşunaymış!

 

Hâlbuki geleli daha iki yıl oldu. Bu kadar kısa sürede bıktırdın kendinden. Sokaklarını bir mahkûm edasıyla adımlıyorum… Ve baktığım her yerde artık sadece hüzün görüyorum.

İnsanların yüzleri asık… Kuşların sesi kayıp… Sokak hayvanları bile yorgun dolanıyor caddelerde…

Yıllardır bildiğim değişmez doğrularımı bile yıktın dağıttın. Senin büyüklerin bile küçülmüş artık. Bakıyorsun küçüklere bile yakışmayan hareketler yapıyor –yaşça- büyükler. Kimse kimseye güvenmiyor. Kimse hoş görmüyor hataları. Kimse merhamet etmiyor kendinden başkasına. Akrabalar çoktan unutmuş yakınlıklarını. Herkes kendi dünyasına çekilmiş, milyonlar içinde inziva hayatı yaşıyor. Kimse yanı başındakinin farkına varmıyor yaşarken.

Kalplere sürur veren eski tadın çoktan gitmiş. Yavan ve kekremsi günler yaşatıyorsun insanlara. Sana insan gelenler acayip yaratıklara dönüşüyor kısa zamanda. Her türlü pislik kol geziyor mahalle aralarında.

Çocuklar çocuk olmadan, oyun oynamadan başlıyor at yarışına. Kimin burnu bir milim uzun çıkarsa o kazanıyor yarışı. Geriye kalanlar dökülüp gidiyor ortalığa.

Duyguları bile köreltiyorsun bir süre sonra. Yağmur sonrası toprak kokusunu içine çekemeden, bülbülün o eşsiz sesini duyamadan, çimenlere çıplak ayakla basamadan, yiyeceklerin gerçek tadını alamadan ve içinden geçenleri dile getiremeden üst üste yıllar geçiyor. Renkleri özlüyor insan. Yeşili özlüyor… Maviyi özlüyor… Sıkılıyor, her gün betonların griliğini görmekten.

Biliyor musun İstanbul; ilk fırsatta kaçmak istiyorum senden. Gidebildiğim kadar uzağa gitmek istiyorum. İnsanların yaşadığı, acının, tatlının, ekşinin, tuzlunun hala var olduğu yerlere gitmek istiyorum. Sabahları uyandığımda, içime adını bile bilmediğim gazları değil dağların kokusunu çekmek istiyorum. İçtiğim su Yaradan’ın arıtımından geçen sular olsun istiyorum. Defalarca arıtılıp içine kimyasal maddeler katılarak çamaşır suyu gibi kokan suyundan içemiyorum ben.

Geçim derdine düşüp hanımını, çocuğunu unutan robotlaşmış insanlar görmek istemiyorum artık. Karşıdan gelirken gülümseyerek selam veren ve hal hatır soran insanları özledim.

 

Ah İstanbul ah… Çocukluğumdaki gibi gene uzaktan sevmek istiyorum seni. Sadece ara sıra gezmeye gelince görmek istiyorum. Seni sana, seni kendine bırakıp gitmek istiyorum.

Bunu, gelişim gibi bir gece vakti sessizce yapmak istiyorum. Aslında biliyorum; geldiğimi fark etmedin, gittiğimi de fark etmeyeceksin.

 

NOT: Bu yazı İstanbul’da yaşadığım yıllarda yazılmış olup ilk defa gün yüzüne çıkmaktadır:)

 

 

 

PAYLAS
Önceki İçerikİrandaki Azeriler ayaklanıyor
Sonraki İçerik“Kör..”
1986 yılında hayata gözlerini açan yazar 2008 yılında Pamukkale Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği bölümünü bitirdi. 2011 yılı Şubat ayında sözleşmeli öğretmen olarak göreve başlayan yazar şu anda kadroya geçmenin sevincini yaşamaktadır :) Eğitim, Teknoloji, İnternet, Bilgisayar, Sinema ve Genel Kültür alanlarında yazı yazmayı seven yazar bekar olup 0 çocuğu vardır:)

3 YORUMLAR

  1. Gercekten artik akrabaliklar, dostuklar bitmis. Yurt disinda avrupada bu dahada vahim bir durumda. Bayramlarda bile insanlar ziyaret etmeye usenip korkar hala gelmis. allah sonumuzu hayir etsin..

Bir Cevap Yazın