Kategoriler
Türk Tarihi

Hepimiz Çanakkale Ruhluyuz Diyebiliyor muyuz?

Hepimiz Çanakkale Ruhluyuz Diyebiliyor muyuz?

 

On binlerce gülleyle inletti yeri arşı,
Mehmet’im on beşinde koydu düşmana karşı,
Nice aziz destandan doğdu İstiklal Marşı;
…..Yetimler babasıyla sarmaş dolaş yatansın,
…..Şehitlikte dans eden anzak senden utansın.

 

Yazımıza, geçmiş yıllarda yazmış olduğumuz ‘‘Bir Destan Çanakkale’’ adlı şiirimizin bir dörtlüğü ile başlamak istedim. Dörtlükten de anlaşılacağı gibi Türk Milletinin kanıyla yazmış olduğu nice destan var ki bunlardan bir tanesi de Çanakkale Destanı’dır. Bu destan ki; destanların en zorlusu, en gerçekçisi; en fazla şehit verdiğimiz, en fazla çocuk denecek yaşta gencimizi emperyalist güçler karşısında var olabilme uğruna ölüme göndermek zorunda kaldığımız savaşın destanıdır.

 

Birinci Dünya Savaş’ı içinde hem kara hem denizde gerçekleşen Çanakkale Savaşları Osmanlı Devleti’nin son günlerini yaşadığı döneme rastlar ki, Osmanlı’nın en güçsüz olduğu dönemdir. Düşman devletlerinin amacı Çanakkale Boğazı’nı geçerek zaten kendini idare etmekten aciz kalmış, beynini yani İstanbul’u ele geçirip, boğazları hâkimiyeti altında tutarak Rusya’ya güvenli yol açmak, Kafkaslardaki Türk Ordusu’nun Ruslara karşı baskısını azaltmak, diğer yandan da İttifak Devletlerinden birisini yani Osmanlı Devleti’ni yok ederek Almanlar karşısında daha güçlü duruma gelmektir.

 

Teknoloji açısından zayıf ve parçalanmaya yüz tutmuş Osmanlı Devleti karşısında, Tarihinde hiçbir yenilgi almamış olan İngiliz donanması silah ve teknoloji bakımından oldukça iyi durumda idi ve Fransa’nın da desteği ile dünyanın en büyük armadasını oluşturmuşlardı. İstanbul’a kolayca varacaklarına inanıyorlardı. 19 Şubat 1915’te Türk tabyalarına top atışı başladı. 13 Mart’a kadar devam etti. Belirli bir başarı elde edemeyen Düşman donanması 18 Mart’ta yeniden saldırdı. Nusret Mayın Gemisi’nin döşediği mayınlar ve Türk topçusunun isabetli atışları düşman donanmasına oldukça büyük zayiat verdirdi.

 

Boğazı geçemeyeceğini anlayan düşman Gelibolu Yarımadası’na asker çıkararak Türk topçu bataryalarını susturmak istedi. Bir yandan da sürekli boğazı zorladı ama nafile. Her gülle Türk’ün göğsüne çarpıp geri dönüyordu. Nusret’in döşediği mayınlar ve tahrip olmayan bataryalar Çanakkale geçilmez diyordu. Geçirtmedi. Geçilemeyeceğini tüm dünyaya gösterdi. Düşman, deniz savaşında yenilmiş, Türk tarafı güven tazelemişti.

 

İstanbul’a deniz yoluyla ulaşamayacağını anlayan düşman son ümit olarak karadan ulaşmaya deneyecektir. Ama hesaba katmadıkları bir şey vardır ki; karşılarında ‘‘Hasta adam’’ diye niteledikleri Osmanlı değil Türk milleti vardır. 19. Tümen’in başında iken Çanakkale Savaşları araştırmacılarınca da takdir edilen, Çanakkale Kara Harekâtı’nın kaderini belirleyen Conkbayırı’nki düşmanı süngüyle durdurup 57. Alay’ın öncü bölüğünün Conkbayırı’na yerleşmesi için gereken süreyi kazandıran ve bundan dolayı 57. Alay’ın başına geçirildiğinde emrindeki askere: “ Ben size taarruz emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman zarfında, yerimize başka kuvvetler ve komutanlar kaim olabilir.” diyen, Yarbay Mustafa Kemal gibi soylu komutanlar vardı.

 

Düşman kuvvetler içerisinde, Türk Milleti ile hiçbir alıp veremediği olmayan, İngiliz kölesi on binlerce anzak bulunuyordu. Anzaklar binlerce kilometre uzaklardan Türk yurdunu işgale gelmişlerdi. Ve öldüler. Türk Milletinin hoşgörüsüyle ölüleri Çanakkale toprağını işgal etti. Yıllar sonra torunları mezarlarını ziyarete gelir oldular. Hoşgörümüz değişime uğradı, şirin görünmek adına şehitliklerimizde anzakların içki içip dans etmelerine göz yumar olduk. Hiçbir dünya ülkesinde görülmeyen bu kepazelikleri geçmiş yıllarda televizyonlarımızdan Türk Milletine izlettik.

 

Eeeeey Türk evladı! Vatanını işgale gelmişlerin torunlarına gösterdiğin şirinliği biraz da bu topraklar için şehit düşmüş atalarına ve torunlarına, henüz bıyığı terlemeden sen rahat yaşayasın diye Çanakkale’de toprağa girmiş şehitlerimize göster.

 

18 Mart Çanakkale Zaferi’nin 97. yılını ve Tüm Türk Milletinin ‘‘Nevruz-Ergenekon Bayramı’’nı tebrik ediyorum.

Osman Öcal

Kategoriler
Genel Konular Güncel Haberler Günlük hayat

çanakkale geçildi mi?

Çanakkele zaferinin 97. yıl dönümü tüm ülke halkına kutlu olsun. Allah bir daha  bize çanakkale yaşatmasın. Koca Akif’in dediği gibi Allah bize bir daha istiklal marşı yazdırmasın.

Gerçekten Çanakkale ruhu hala bizde var mı? Ben aslında bugün bir Çanakkale savaşı olsa  ki Allah

göstermesin.Farazi olarak söylüyorum acaba seyit onbaşılar gibi canla başla savaşır mıyız?  Sanki sizden küçük bir volümlük seste olsa evet yanıtı alır gibiyim.

Aradan bu kadar zaman geçmesine rağmen nasıl oldu da bu ruhu kaybettik. TAbiki diyeceksiniz ki o ruhu kaybettiğimizi de nereden çıkardın. Şuradan çıkardım. Bugün öğrencilerimden bazıları Çanakkale anma etkinliklerine katıldı. Bende onlara sordum ne yaptınız ,etkilendiniz mi diye? Ama ne etkilenmesi bilakis daha da ruhsuzlaştırmışlar .Sadece istiklal marşı okunmuş dağılmışlar.

Bence onların yazdığı destanı anlatıp daha şuurlu hale getirebilirdik ya da milli eğitim bakanlığı ile devlet ulaştırma bakanlığı organizasyonlar  O , kutsal anıtları herkese gösterip bu ruhu aşılamalıydık.

Ama biz hep kolaya kaçarız bir iki şiir okuyup birde istiklal marşı ile geçiştirmeliyiz , öyle olması lazım çünkü pazar ya mesaimizi vermeyiz. Eğer Çanakkale savaşı, facebook, twitter ve oyun salonlarında olsa idi şimdi de olsa kazanırdık.

Aslında Çanakkale geçildi hem de bu hainliği biz yaptık.Biz diyorum sen , ben ve herkes. Hiç kimse üzerine düşeni yapmadı. Ne medya ne okullar ne de halk Sadece kolaya kaçtık.

Emperyalist milletler artık topla tüfekle savaşmıyor , onların savaşı kalemle.Savaşları  Kalemi kullanarak insanları yönlendirmek.Japonya’ya baktığımızda nagazaki’ye atılan bombadan daha kısa bir süre geçmesine rağmen bilimde teknikte önde oldular. Onlar nasıl ettiler bilmiyorum ama biz herhalde çok iradesiz milletiz.

Aslında nasıl olmalıydı. Biz öncelikle Japonların yaptığı gibi önce o Çanakkaleyi gezdirmeli; onlara, siz  çalışmazsanız bundan daha kötü durumda olursunuz mesajı verseydik her daim hafızalarını taze tutsaydık şimdi daha farklı olurdu herhalde. Nasıl taze yapabilirdik mesela bunların filmini yapsaydık, dizilerini çekseydik belkide bir Fatmagül’ün suçunu değilde Seyit Onbaşıyı konuşmuş olurduk. Seyit Onbaşının Allah’ın inayeti le o 276 kilo havan mermisini kaldırılışını konuşurduk.

Belki de şimdi dünya devi; Türkiye olurduk. Çünkü bu millet geçmişte vasat bir devlet olmayı kabul etmemiş, şimdi de kabul etmez.

Ama şimdi bir neme lazımcılık almış başını gidiyor. Bir tarafta torpil, rüşvet  diğer tarafta zevki nefis hülyalarımızı süsler olmuş.Bunlarla ne alakası var diyebilirsiniz hatta deyinde.Ama bu Çanakkale ruhu değil, onlar gerekirse cephede namaz kılmış gerekirse bir damla suyu paylaşmışlar.Şöyle bir olay anlatılır; Çanakkale de bir sürü yaralı asker var. Bu yaralı askerlerin hepsi hemen hemen ölüm döşeğinde birisi susar ve ağzına matarayı götürür bakar ki yan taraftan bir su sesi gelir, içmez ve ona uzatır bu kişi de ağzına götürür gene bir su diye inleyen yaralı asker ve o da diğerine verir. Bu matara bütün yaralı askerleri dolaşır ne kadar acı ki hepsi de bir damla bile su içmeden ölürler. Bu olay diğerkamlık ve    fedakarlıktır. Bu ruh Çanakkaleyi kazandı.

Bu ruhu Rabbım tekrar vermesi temennisi ile yazıma son veriyorum

 

 

Kategoriler
Öylesin Esti Sevgi ve Ask Dünyası Şuan Düşündüklerim

Yalnız Kalmaktan Korkmuyorum da, Ya Canım Ellerini Tutmak İsterse?

Bir sabah uyandığında, yatmadan önce bir bardak zehir içmiş gibi bir tat ile uyanacağını biliyordum. Korktuğumun başıma geldiği bir sabaha uyanmıştım. Cam gibi parlıyordu güneş, bir Mart gününde ama rüzgâr; çok yükseklerde karşı konulmaz bir öfkeyle esiyor,  evlerin bacaları üzerinde avının başında rahatsız edilen bir aslan gibi homurdanıyordu.

Dün, sevdiği kızdan ayrılmıştı, muhtemelen bu sabah etrafındaki her şeyden ayıracaktı kendini. Hıçkırarak ağlarken, onu nasıl sakinleştirebileceğimi düşündüm boş yere. Uykusu gelinceye dek uzun cümleler kurdum telefonun diğer tarafında. Bana aldırmıyordu; içinde bir canavar yüreğini dağlamaya başlarken… O koca gökyüzünün altında ona bir yer yoktu artık. Aşk böyledir; ayrılık da… İçinde yaşadığınız dünya, kontenjanı doldurup, buraya ait olmadığınız hissiyle doldurur tüm benliğinizi. Gidemezsiniz, kalamazsınız ve tüm bunlarla baş edemezsiniz.

Aylarca sürecektir belki yılları bulacak. Tanıdık bir dondurmacıdan, oturdukları banklara kadar her şeyin alacağı intikamı varmış gibi çullanacak üzerine. Onun için üzülüyorum; daha çok gençti ve çok erken yakalandı ayrılık acısına. “Ayrılıklar da sevdaya dâhildir, çünkü ayrılanlar hala sevgili” der Atilla İlhan. Ayrılığı sevdası gibi yaşayacaktır. Bu yüzden baktığı aynada, yüzünün yarısı sevdiğine ait olacaktır. İçtiği suda dahi onu bulacak, bomboş sokakları beraber yürüdüğünü zannedecektir.

Çok dil döktüm, içindeki boşluk; onu boğmaya çalışırken. Nefesim tükeniyordu ve onun umutlarıydı tükenen.  “Havada nefesi var” dedi, boğuluyordu belli ki. Söylemem gerekenleri gözden geçirirken; hiçbir tümcenin onu ferahlatamayacağı gerçeğiyle sarsıldım. Acısını yaşayacaktı; yaşamalıydı. Sonraları, gerçek aşkı, sahtelerinden ayırabilecek, çok şey öğrenecekti bildiğini sandığı “aşk” hakkında. Dikenli kollarında yetişen gülleri fark ederken, orada yetişen bir aşkın meşakkatlerinden haberi yokmuş gibi davranamayacaktı. Çok şey götürecekti aşkı ondan, getirdiklerini görmezken…

Söndürdüğü sigarası ile biten acıları olacaktı ilerde. Üflediği dumanı ile içinden söküp attıkları.  İçtiği bir bardak çaydan huzur almaya başlayacak, birlikte yedikleri pamuk şekerine olan önyargısı ortadan kalkacaktı. Anlatmaya çalıştıklarımı anlamazken, onun için bir dua ettim: “Acın kadar, huzurla dolsun bir gün yüreğin. Çocuklar gibi yerken pamuk şekeri, anımsadığın tek şey dilinin üzerinde eriyen şekerin tadı olsun.”  Böyle olacağına inanıyorum nitekim şekerin özünde, acıyı bastıracak kudret mevcuttur.

  

O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması
mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.

Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile,
en güzel yerde başlatılsaydı eğer.

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer

Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.

Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.

O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.

Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.

Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.

Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de
kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.

Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.

Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.

Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.

Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.

Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.

Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.

Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.

İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de,
kartvizitinde ‘onca ayrılığın birinci dereceden failidir’ denmeseydi eğer.

Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.

Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
Kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
ya canım ellerini tutmak isterse…

Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer!!

 

Kategoriler
Deneme Yazıları İslam Dini

Kalkmak İçin Düşülen Yol

Ne çok yol var hayatımızda. Henüz bir tuz tanesi kadarken, uzun bir yol aşıp, “insan olmak” için annemizin en korunaklı yerine tutunuruz. Belli bir süre sonra da zorlu bir yolculuk ve dünya denilen mekâna gözlerimizi açarız.

Ardından farklı farklı yollar girer hayatımıza… Özlediklerimize götüren, onları bize getiren. Kimi uzun, kimi kısa, kimi daralan, kimi patika, kimi aşması zor sarp yokuşlarla dolu.

yeni.jpg

Ancak bir yol var ki, mutlaka onda yolcu olmalı. Arada yönümüzü şaşırabileceğimiz tali yolları da olsa, o dosdoğru bir yol. İnsanların rızasından sıyrılıp, yalnızca Allah’ın rızasını kazanmaya yönelten yol. İşte bu, Rabb’e hicret edilen, insanı O’na ulaştıracak olan yol…

Hicret, insanın yanlış davranışlarını, düşüncelerini, alışkanlıklarını, kısacası geçmişine dair her şeyini bırakarak yalnız Allah’a yönelmesi ve yalnız O’nun istediği gibi yaşaması. İnanan insan hicret ederek O’na gönülden teslim olur, en yakın dost O’nu bilir ve Rabb’inin himayesine sığınır.

Hicret kalben, ruhen bir kopuştur. Karanlıklardan aydınlığa çıkaran, kurtuluşa ulaştıran fiili duadır. Hayatı zorlaştıran gereksiz korkulardan, endişelerden, üzerimizdeki zincirlerden kurtuluştur. Bindiğimiz gemide, kendimize eziyet ederek sırtımızda taşıdığımız yükleri güverteye bırakmaktır. Sonlu olan ne varsa terk ederek, sonsuz olan Sevgiliye yol almaktır.

 

Ruhen ve kalben hicretin ardından bazen bedenen de yola çıkılır. Bu hicretle insan, her türlü riski ve zorluğu göze alarak kimi zaman evini, kimi zaman tüm kurulu düzenini, kimi zaman yakın çevresini ve hatta yaşadığı toplumu yalnızca Rabb’inin rızasını kazanmak amacıyla ardında bırakır.

Hepimiz, yaşamımızın bir döneminde benzer bir yolculuk yaşayabiliriz. Bu, bazen daha farklı şartlarda, daha farklı mekanlarda gerçekleşebilir.

Bu yolculukta “herkes ne der” mantığı yoktur. Endişeler yaşanıyorsa katıksız bir inançtan söz etmek zordur.

Bu yolculukla, nefsani ve dünyevi tüm bağlar kopar. Zahirde kayıp gibi görünse de, en büyük nimetlerin kapılarını açar. Katıksızca yöneldiği bu yol, insan için gerçek kurtuluşun yoludur.

Bu, güven ve teslimiyetin kanıtlandığı yoldur. Yaşam boyu uğraşıp-didinerek kurulan düzeni, sahip olunan her şeyi, yalnızca Rabb’e ulaşmak için bir anda bırakıp, kararlılıkla çıkılan hicret yoludur. O yol, kalkmak için düşülen yoldur.

“Canım bedenimde oldukça, Sen’den başkasına giden bir yola ayak basamam, buna imkân yok!” (Mevlana)

 

Fuat Türker

Kategoriler
Faydalı Bilgiler

Facebook Messenger’ı siz de deneyin

facebook-messenger-610x250.jpg
facebook-messenger-610x250.jpg

Facebook’un anlık mesajlaşma servisi Facebook Messenger’ın ilk sürümü kullanıma sunuldu.

Facebook kullanıcılarının, Facebook sitesine girmeden arkadaşlarıyla sohbet edebilmelerini ve aktivitelerini takip edebilmelerini sağlayan Facebook Messenger, daha ilk günden milyonlarca kullanıcı tarafından indirildi.

Siz de denemek isterseniz, gitmeniz gereken adres şöyle: http://www.facebook.com/about/messenger

Kategoriler
Az önce öğrendim

İnternette kişisel bilgileri korumanın 5 yolu

page_internette-gizliliginizi-korumanin.jpg
page_internette-gizliliginizi-korumanin.jpg

 

Google’ın açıkladığı gizlilik ilkelerindeki değişiklikler çoğu kullanıcı tarafından tam olarak anlaşılabilmiş değil. Google’ın yeni değişiklikleri, kişisel bilgilerinizin Google’ın sahibi olduğu değişik hizmetlerde ortak kullanımına imkân sağlıyor. Ancak bu durum, kişisel bilgilerin mahremiyeti konusundaki endişeleri de beraberinde getiriyor.

Google’ın “sadelik” adına yaptığını açıkladığı yeni gizlilik ilkelerini okumak için vakit harcamak istemiyor ama internette Google’ın sizin hakkınızda bildiği şeylerin sayısını azaltmak istiyorsanız Time dergisi teknoloji yazarlarınca hazırlanan 5 kolay adımı aşağıda bulabilirsiniz:

1. Otomatik Giriş (Sign in) Seçeneğini Etkisiz Hale Getirin

Google hesabını kullanırken, şifrenizin internet tarayıcınız tarafından saklanması seçeneğini işaretlemiş ya da Google Hesapları’nda tarayıcınızın, kayıtlı kullanıcı olarak sizi hep tanımasını seçmiş olabilirsiniz. Bunu değiştirmek için Hesaplar’dan Seçenekler’e gidip, bu özelliği kapatabilirsiniz. Bunu yapmanıza rağmen, her Google’a girdiğinizde kullanıcı adınız ve şifrenizin hala otomatik olarak tanındığını görüyorsanız o zaman internet tarayıcınızın “gizlilik ayarları”nı kurcalamanız ve tarayıcınızın geçmişini ve çerezlerini (cookies) temizlemeniz gerekiyor.

2. İlgi Alanları ve Yaş Gruplarına Göre Yapılan Reklamları Kapatın

Google’ın Reklam Seçenekleri sayfasına giderek Google’ın sizin için belirlediği ilgi alanlarını düzenleyebilir ya da tamamen silebilirsiniz. Google’ın sizle ilgili yaş tahmini seçeneklerini ve buna uygun reklam ayarlarını da kontrol edebilir ve istediğiniz değişiklikleri yapabilirsiniz.

3. Anonimleştirme Araçlarını Kullanın

Anonymizer gibi şirketler, yıllık bir ücret karşılığında çevrimiçi gezinirken açığa çıkan kişisel bilgilerinizi, şifrelenmiş bir tünel aracılığıyla güvenlik altına alarak sizi koruyabilir. 2 haftalık ücretsiz deneme hizmeti veren şirketin yanı sıra, TOR gibi ücretsiz alternatifler de anonimleştirme için denenebilir.

4. Özel Gezinti Modunun Aktifleştirilmesi

Birçok internet tarayıcıda “özel” (private) seçeneği bulunur. Bu seçenek sayesinde çevrimiçi faaliyetleriniz izlenemez. Google’ın tarayıcısı Chrome da “gizli gezinme” (incognito) seçeneği sunuyor. Bu, tarayıcınızın arama geçmişinizi ya da sizin seçim ve kullanıcı adı bilgisi gibi verilerinizi kaydeden çerezleri hafızasında saklamayacağı anlamına gelir.

5. Google’dan Başka Arama Motorlarını da Deneyebilirsiniz

Google’ın arama motoru olarak yetenekleri kanıtlanmış durumda. Ancak başka arama motorları da yok değil. Örneğin, kendini “dünyanın en özel arama motoru” olarak tanımlayan Ixquick gibi. DuckDuckGo da kişisel bilgileri toplamayan ve paylaşmayan arama motorlarından. (VOA)

Kategoriler
Toplumsal Konular

Bayrağıma Saygıyla

Bayrağıma Saygıyla

 

Zaman zaman pervasızca, Türk bayrağını üzen hareketlerin, eylemlerin yapıldığını görüyoruz. Bayrak, bağımsızlığın sembolü olduğuna göre, bağımsızlığımıza hakaret olarak algılanması gereken bu hareket ve davranışların gösterilme sebebi kin ve nefretin dışa yansımasından başka bir şey değildir.

Ermeni milletinin ne olduğunu biliyoruz, o Ermeniliğini gösteriyor ve zaman zaman Türk bayrağına saldırıyor. Yine bölücü örgüt elemanlarının yaptıkları belli, hatta aynı kafaya mensup olanların Diyarbakır’da toplanıp, yaptıkları dil konferansı(!) toplantısında bayrak diye sözde kürdistan paçavrasını astıklarının bilicindeyiz.

Ya, vatanın her türlü nimetlerinden faydalanan ve kendisini bu milletin bir ferdi sayan; partisinin bayrağı elinde Türk bayrağını kaldırıma serip üzerine oturanlara, yine partisinin bayrağı koltuğunun altında Türk bayrağını oturduğu sandalyeye minder yapanlara ne demeli.

İçimizi yakan bu görüntüleri sergileyenler hangi milletten, hangi etnik kökenden, hangi derneğin, hangi partinin üyesi veya seveni olurlarsa olsunlar lanetliyoruz. O an, kameraların açık, çekimlerin yapıldığının farkında olmamaları mümkün değil. Dolayısıyla davranışlarının bilincindeler ve aleni olarak yapmaktan çekinmemektedirler.

Bu tür insanlar, bir zaman Kıbrıs’ta bayrağımızı gönderden indirmeye çalışan Rum vatandaşını tek kurşunla indiren Türk askeri hakkında ne düşünüyorlar bilmek isterdim.

İnsanlık, ne parada ne malda, ne giyim kuşamda, ne falanca partinin ne falanca derneğin üyesi olmakta değil; üzerinden geçsin diye önüne serilen düşman bayrağını yerden kaldırtan, Yüce Atatürk’ün gösterdiği asil davranıştadır. Bu hastalıklı ruhların karşısında milli ve manevi değerleri savunmaya kalkanların faşistlikle ırkçılıkla suçlanması ise ayrı bir hastalık belirtisidir. Hele Mussolini faşistliği, Hitler ırkçılığı ile ilişkilendirmek hiç doğru değildir. Adına ne denilirse denilsin sadece öz değerlerini benimseme ve benliğine sahip çıkmadır.

Türk Bayrağı Kanununa göre bu kişiler hakkında yetkili merciler bir işlem yapıyor mu bilmiyorum ama ben Vuslatî’nin bir Gülce şiiriyle cevap vermek istiyorum.

 

Boz aygırın üstünde tarihi çekip geldim,

Altaylardan Tuna’ya bakın asil Türküm ben.

Geçtiğim her kalenin burcuna dikip geldim,

İncitene sözüm var bakın nasıl Türküm ben.

 

Saka’da Alp Er Tunga Hun tahtında Teoman,

Avrupa’da Attila Çin kalbinde Kür’şad’ım;

Malazgirt’te Alparslan bozkırlarda Cengiz Han,

Adıma Türk diyorlar Gökbörü’ dür soyadım.

 

Bayburt’ta Dede Korkut,

Sivas’taki Pir Sultan…

Nevşehir’de Hacı Bektaş,

İstanbul’da, Fatih Sultan Mehmet Han;

Benim ben! Biliyor bütün cihan.

 

Eskişehir’de Karaman’da Yunusum,

Edirne’de Aliço Kırkpınar’da pehlivan;

Antep’te Şahin Beyim İzmir’de Hasan Tahsin,

Maraş’ta Sütçü İmam…

Tanır beni her kalleş,

Mutafa Kemalim ben Samsun’dan doğan güneş.

 

Düğünde halay başı yaylada karacık çoban,

Elazığ’ın Gakgoşu asrın bağrından kopan;

Erzurum’un dadaşı, her yöreden Atsızım.

 

Benim ben!

Zeybeğin sesi,

Yedi dağın efesi.

Diyarbakır’da Ziya Gökalp,

Toroslarda Tahtacıyım, soğulmaz derya;

Ben Fıratım Fırat benim, benim kanlı Sakarya.

 

Ey güneşim yıldızım yıldıza yoldaş ayım,

Oğul sensin kızım sen sensin kardeşim bacım;

Sendendir özgürlüğüm sadakta ok kırçıl tayım,

Anam sensin atam sen sensin benim baş tacım.

 

Çanakkale’de açan benim nazlı çiçeğim,

Damar damar kanımsın varlığımın nefesi;

Söz kestim Azrail’le dibinde öleceğim,

Eksilmesin üstümden kanadının gölgesi.

 

Gönlümüzün tek aşkı sensiz olmaz bu vatan,

Mavi göğü yırtarak geceme doğan tansın,

Vuslatî’nin özünden düşmüş böyle bir destan,

Dalgalan şafaklarda kıymet bilmez utansın.

 

Osman Öcal

 

Kategoriler
Sevgi ve Ask Dünyası

Sana…

ask4.jpg
ask4.jpg
Sana…

“insan sevgiyi ne kadar sahipsiz yaşarsa o kadar yalnızlaşır ve ne kadar sahiplenirse kendini elbette yalnızlığın bile bir anlamı olur o zaman…”

Veda ettim içimdeki o umutsuz adama artık! Kendimi öyle bir kandırdım ki damla damla düştü içime bir kadın… ilmek ilmek ömrüme işliyor güzelliğini, saçlarıyla öyle bir bağlıyor ki ruhumu sanki hiçbir pranga onun kadar anlamlı gelmiyor bu bedene… bir kadın adamlığımı sunuyor ve bir kadın bana gerçek dünyanın anahtarını kalbimden çıkartıp gözler önüne seriyor.

Diyorlar ki, batan her güneşte binlerce güzellik örtülür geceyle ama hiç mi açılmaz o perde hiç mi aşikar olunmaz karanlığın içindeki o masumiyete… sahi geceyle daha mı yalnız yaşanır sevdalar?

Yolu sevgiye çıkmayan hangi duygu gerçekten yaşanmıştır ki, birini sevmek bir kalp ispatıdır. Aslında ona inanmak, onunla hayallere dalmak bir yaşam kanıtıdır. Herkes bunu yapar veya yapamaz diyemeyiz ama başlı başına bir cesaret, kararlılık ve inanç gerektirir… öyle derin bir an’dır ki bu hal, dibe indikçe güzelleşir insan!

Meğer en güzel yalan aslında söylenemeyen gurur dolu sözlerin isyanıymış! Tıpkı benim seni sevdiğimi kendime bile itiraf etmemdeki zorluk gibi… ola ki günün birinde çalarım kapını, belki geleceğimi bilmiyorsundur ama şunu sakın unutma gelmeyeceğimi nerden biliyorsun?

Sana ilk defa bu yazıyla sevgilim diyeceğim, sonrasını mevlam bilir; e ne de güzel söylemiş erzurumlu ibrahim hakkı “mevlam neylerse güzel eyler…”

İşte böyle gültanem: “Gökyüzünde çiçekler açar, yeryüzünde yıldızlar el ele dolaşır. Başımda deli bir sevda, ellerim şimdilik öksüz ama bu gidişle diğer yetim duygularımda kavuşur cennetine; biliyorum inanırsam olur, çünkü öyle söylüyor tüm sokak çocukları…”

İnancımla seninim..!

Emre onbey (sizden biri/ belki sen)

Kategoriler
Öğretmenlik üzerine

Hayaliyle Solanlar

 

           Hayaliyle Solanlar

       Uzun zaman önceydi. Bir öğle yemeği arasında sohbet ederken bir arkadaşımız okulda sendikalar için tahsis edilecek odalardan, giyeceği grev gömleğinden ve filmlerde izlediğimiz gibi grev gömleğini giyip okulun önünde ‘‘Bu iş yerinde grev vardır’’ sahnesini özlem dolu olarak canlandırmaya çalışıyordu, kurduğu hayalleri söze dönüştürerek.

      O hayaller ki, Türk eğitim sistemiyle sık sık oynamaya son vermenin, haksızlığa direnişin; emeği, düzenin sömürüsünden kurtarmanın, itibarı gün gün yok edilen öğretmen camiasının itibarını tekrar kazanmaya çalışmanın, özlük haklarının düzenlenmesinde söz sahibi olabilme isteğinin haklı ve dik duruşunun hayalleriydi.

     Gerçekleşmesi çok da zor olmayan bu hayallerle beraber arkadaşımız emekli olalı yıllar oldu. Kim bilir daha nice öğretmenimizin hayali hazan yaprağı gibi birer birer düşürüldü,  düşürülmeye devam ediyor.

      Ne istiyordu, çarkı yanlış döndürülen bu sistemin dişilileri arasında ezilen öğretmen; sadece ve sadece insanca yaşamak. Bunun için birliğini sağlayarak, ona göz kulak olacak, sesini rahatça duyurabilecek, hakkını söke söke alabilecek, kaybettiği itibarını iade ettirecek, öğrencisinin karşısında dik durabilmesini sağlayacak, bir kuruluşa ihtiyacı vardı. Kuruldu.

     Sendika adı altında örgütlenen öğretmenin beklentileri devletten değil, üyesi olduğu sendikasından idi. Birer sivil toplum örgütü olan sendikalar daha kurulurken birer siyasi yapılanmanın örneğini veriyor, çalışmalarını bu yönde sürdürüyor ve istekleri de bu yönde oluyordu. Eğitime bakış açıları siyasi ve dini anlayışları doğrultusunda kedini gösteriyordu.

     Buna rağmen, kuruldukları günden bugüne az mesafe kaydetmedi sendikalar. Ama bu yeterli gelmiyor; öğretmen hala grev gömleği giyemiyor, toplu görüşmelerde düşlediği rolü oynayamıyor, meslek itibarsızlaşmaya devam ediyordu. Bağrından çıkarıp meclise gönderdiklerinden de umduğunu bulamadı öğretmen. Birilerinin ‘‘Sarı sendika’’ nitelemesi hayata geçmişti sanki. Öğretmen ilk defa alması gereken üç kuruşluk zammı aylar geçmesine rağmen alamıyordu.

    Gün geldi, yurt genelinde sendikalar toplu olarak üye kaybetmeye, Hiçbir- Sen üye artırmaya başladı. Dileğimiz istifaların devam etmemesidir. İstifa etmek hiçbir isteği yerine getirmede, hiçbir hak talebini iletmede faydalı olamayacağı gibi işverenin de işine gelecektir. Bölünmek, ayrışmak ve yeni moda ninnilerle uyumak.

    İstifaların sebebi bellidir. Sendikalarını yeterli görmemeleri diye özetleyebiliriz. Oysa sendikaların önünde asli görevleri ile ilgili yığınla sorun var. Siyasi düşünceleri bir tarafa bırakıp, birlik olup bu sorunları birer birer çözmesi gerekir. Yoksa onun bunun sendikası olmaktan kurtulamadıkları gibi üyelerinin de en doğal haklarını almada yeterli olamayacaklardır.

    Bir diğer husus, üyesinin aidatı devlet tarafından ödenen sendikanın başı ne kadar dik olur,  görevinde ne kadar başarılı olur bilemiyorum. İşverenden hak talep ederken gözünün içine bakamıyorsan, makam kaygısı güdüyorsan, hele ki üyelerinin verdiği yetkiyi bitaraf olmak için kullanıyorsan hak alma şöyle dursun işverenin istekleri doğrultusunda yürümekten işverenin hesabına çalışmaktan kurtulamazsın.

    Geçmiş yıllarda üç eğitim sendikasının birlikte eylem yaptıklarını hatırlıyorum da acı acı gülümsüyorum, gelinen noktanın ne kadar iç karartıcı olduğuna. Cılız çıkışlar fazla ses getirmiyor maalesef.  Hayaliyle solanlara bir tek kırmızı gül uzatmak istiyorsanız, asli görevinizde birlik birlik birlik.

Osman Öcal

Kategoriler
Deneme Yazıları Hayat üzerine Kaybettiklerimiz! Kişisel makaleler

“SESLER”

        Uyanmak için uyumuyordu bu gece. Yıpranmış, çizgili pijamalarını giymeye gerek bile duymadı bu yüzden. Uyanacak ne vardı? Pencereye perde diye tutturduğu bez parçasının deliklerinden odaya süzülecek gün ışığından bir beklentisi yoktu artık. Hayat, ona bir oyun daha oynamıştı fakat bu, üzerinden oynanan son oyun olmayacaktı.

     Cılız gün ışığının, gözkapaklarının üzerinde oynaştığını hissettiğinde, güneşe inat, hayata inat; her şeye inat daha sıkı kapadı gözlerini. Yine mi uyanabilmişti? Oysa yeni bir güne gözlerini açamayacağından ne kadar da emindi. Bütün gece, defalarca ölmüştü rüyasında. Yüksek bir yerden kendini aşağıya bırakıyor; ciğerlerine dolan hava ile ağırlaşan vücudu daha hızlı düşüyordu, çok daha hızlı. Sabaha kadar altında kalmadığı kamyon, üstünden geçmeyen silindir kalmış mıydı? Bir el boğazına sarılıyor; “bana yardım et” diye haykırıyordu. Kulakları sağır eden seslerle birlikte, kendini metrelerce yüksekte görüyordu yine. Bu kez düşmüyordu, bir kuvvet büyük bir zevkle itiyordu onu boşluğa.

      Rüyaymış diye sevinilmeyecek kadar, kâbustu yeniden uyanmak. Direnmenin de bir anlamı yoktu. Gözlerini yavaş yavaş araladı. Sıkıntıyla, tavanda koca bir çatlağa sabitledi bakışlarını. Şu tavan büyük bir gürültüyle üzerine çökse, sesini bile çıkarmazdı. Bunu da temenni etti ama şu eski kolonlar ne kadar da sağlamdı öyle. İstemeye istemeye doğruldu yatağında. Sağa sola dağılmış elbiseleri, masanın üzerinde haftalardır duran sararmış çay bardağı, kırık camlı bir fotoğraf çerçevesi, eskimiş mobilyalar ve yatağında eli kolu bağlı oturan suçlu bir adam…

      Dün sabah fırından taze ekmek alabilmek için evden erkenden çıkmıştı. Ekmeğin sıcaklığından terleyen naylon poşetini, kabanının içine saklamıştı yağan yağmurdan korumak için. Yağmurlu havalar, insana kasvetten elbiseler giydirir. Ekmeği ile eve dönerken, içindeki parazitli seslere kulak verdi. Sanırım kötü bir şeyler olacaktı. Hayat bu elbiseyi yok yere giydirmiş olamaz!

      Kahvaltıda haşlanmış yumurta ile birkaç zeytin vardı. Taze ekmeğin hatırına, yedikleri su gibi övüyordu. Karnını doyduktan sonra ortalığı toplamadı, bunun yerine ara vermeden bir sigara yakmak çok daha iyi gelecekti. Üflediği dumanla birlikte, içindeki sıkıntıyı da uzaklaştırmalıydı kendinden. Sigarasını söndürüp, kapıya doğru yürüdü. Sokaklarda bir çeşit koşturma başlamış, herkes kendi telaşına düşmüştü çoktan. Ziyaret edebileceği bir iki arkadaşının olup olmadığını düşündü. Ne acı ki, hiç arkadaşı yoktu. Kalabalık sokaklardan geçip, birkaç dükkân gezdi. Aylardır işsizdi, bu sebeple dükkânları, eleman ihtiyaçlarının olup olmadığını anlamak için geziyordu. Güneş, tam tepede yerini almış, yeryüzüne kızgın ışınlarını gönderiyordu. Günün normal sayılabilmesi için birçok gerekçe vardı fakat üzerindeki bu kasvetten elbise, bu gerekçelere inanmasına engel oluyordu.

      Havanın kararmaya başlaması, sokakların tenhalaşmasını sağlamıştı. Saat çok ilerlemiş olmasa gerek ama gecenin zifiri karanlığına terk edilmişti sokaklar. Islak kaldırımlarda yürüdü. İnsanın içini ürperten soğuğa aldırmadan çıktı ara sokaklardan. Kaç saat daha yürüdü bilinmez, tabanları şişmeye başladığında bir kaldırıma oturmayı akıl etti. Dudaklarına sıkıştırdığı, son sigarasıydı. Para, uğramayacağı tek cebi seçmiş gibiydi. Artık bunları düşünmüyordu. Tesadüfen doğduğu bu dünyada, zaruriyetten yaşadığı ayan beyan ortadaydı.  Babasını hatırladı. Ne kadar çok alkol tükettiğini ve evde esen havaları. Biricik annesi, kahrından hayata veda edip; onu bu acımasız dünyada savunmasız bırakmıştı. Babası elini kaldırdığında, yüzünü siper etmek için havaya kalkan kollarını hatırlamak, acıyla dudaklarını gevmesine neden oldu. Yüzünü ıslatan yağmur değildi. Çekinmesine gerek yoktu, bu ıssız sokakta boğazı patlayana kadar küfredebilir, ağlayabilirdi. Gözlerini silmeden ayağa kalktı, nereye gideceğine karar vermediğinden;  buna, hayat karar verecekti.

     Yaşadığınız hayatlar, birilerinin başından geçip, kullanılmış öyküler olarak yeryüzüne yeniden döner. Bir gün sizlerin de hayatınıza karışabilmesi an meselesidir. Buradan doğmuştur; “bugün bana, yarın sana” söylemi. Bana göre, en az ikinci eldir tüm öyküler. Kahramanlarına göre oyunlar oynayan, işi bitince dil çıkararak aramızdan ayrılan mızıkçı çocuklar gibi.

       İnsanın iliklerine kadar işleyen bir fren sesiyle döndü arkasını. Kontrolünü kaybetmiş bir araba sağa sola savruluyordu.  Çok geçmeden büyük bir gürültü ve acı bir çığlık yükseldi gökyüzüne doğru. Bir vücut uçmaya başladı gözlerinin önünde. Olan biteni korku dolu gözlerle izlerken, bir an duraklayan araba hızla uzaklaşmaya başladı. Yerdeki su damlalarını çekti bir mıknatıs gibi ardından.  Birkaç saniye önce uçarken gördüğü vücut görünürlerde yoktu. Hızla sokağı taradı gözleri. Sanırım, olan bitene bir şahit de yoktu. Olayın gerçekleştiği yere doğru ürkek adımlarla yürüdü. Kalbi yerinde atmıyor gibiydi. Kayıp vücudu aramaya başladı. Yükselip, göğe çekilmiş olmalıydı. İnsan, gözünün görmediği şeyden daha çok korkar. Bu hayalet, onu çıldırasıya korkutuyordu. “Yardım edin” diye bir ses korkusunu katmerlemişti. Yolun kenarındaki kayaların arkasında, gökyüzünün kara rengine rağmen parlayan kırmızı görüntüler aklını başından aldı. Islak, upuzun saçları olan bir kız ona doğru uzatıyordu elini. Kıpkırmızı yüzünde parlayan kara gözlerinin dipsiz bir kuyudan farkı olamazdı.

       -“Yardım edin… Lütfen.”

      -…Hayır. Hayııııır!”

     Yardımseverlik, ya da vicdanın korkuyla bir arada bulunması, zordur. Ardına bile bakmadan koşabiliyordu. Koştukça rahatlıyor, o korkunç görüntüleri çok arkasında bırakıyordu. Eve kadar, hiç durmadan koşmuş, nihayet her şeyi arkasında bırakmıştı. Telaşla kapıyı açtı ve içeri girdi; yalnız değildi…

       Vicdanını, olup biteni ya da her şeyi kapının dışında bırakmanın bir imkânı var mıydı? Bir bardak suyu bir yudummuş gibi tüketmesi, üzerine bir bardak su içip geçiştirdiği şeylere benzer miydi? Korkuyla yatağına yatıp üzerini örttü. Her şeyden saklandı aklınca. Vicdanı usulca süzüldü örtünün altından. Kalbinin üzerine oturup, türlü işkenceler yapmaya başlamıştı. Korkağın tekiydi o. Bir aptal ve bir zavallı. Elini uzatacaktı. Sadece elini uzatacak ve onu oradan çekecekti… Sonrası kolay, bir yolunu bulur bir hastaneye gitmesine yardımcı olabilirdi. Hiçbir şey yapamasa bile onu bulunduğu o kuytu yerden kurtarıp, herkesin görebileceği bir yere çıkarırdı. Böylece insanlar ona yardım edebilirdi. Oysa kızın orada olduğunu, ondan başka bilen kimseler yoktu. Kendi başına oradan kurtulup çıkabileceği ümidinin düşük oluşu da vicdanının sesini daha fazla yükseltiyordu.

       Uyanmak için uyumuyordu bu gece… İster sabah olsun, ister gece, bu olayın olmamış gibi farz edilebileceği bir zaman dilimi yoktu. Dili döndüğünce kızın yaşaması için dualar etmişti. İnançları çok sağlam değildi fakat bu ara Allah’a tüm zamanlardan daha fazla ihtiyacı vardı. Onu duyar ve belki kıza yaşaması için bir şans verebilirdi.

                                                                                                                        ***

      Taze bir ekmek alabilmek için çıkmıştı yine evinden. O gün hava yine yağmurluydu. O bilindik kasvet, kol geziyordu yine. Yıllar geçmişti o görüntülerin üzerinden. Vicdanın sesi kısılmaya başlamıştı ya da ona öyle geliyordu. Ekmeğini bir gazeteye sarıp kolunun altına sıkıştırdı. Kahvaltıda peynir, bir domates ve birkaç zeytin vardı. Taze ekmeğini gazetenin üzerinde böldü. İlk lokmasını, yıllar öncesine ait bir haberi okurken çiğnedi. Seneler önce o gündü:

     “ YALIDERE’DE MEÇHUL CESET… OTOPSİ SONUÇLARI GENÇ KIZIN CESEDİNİN EN AZ BEŞ GÜNLÜK OLABİLECEĞİNİ SÖYLÜYOR.”

     Yutkunamadı… Böyle beş gün kalabilirdi. Kızın yaşadığına dair, içinde büyüttüğü ümitleri de artık onu terk etmişti. Dudaklarını aralayıp: “ölmüş” diye mırıldandı suçlu bir adam. Çok geçmeden vicdanın sesi duyuldu: “Belki de göz yumulmuştur…”