“Ne bekleyebilir ki bir insan otobüs yolculuğundan… Bir hayalin en güzel yerine “merhaba “ demek için nasıl da yaslanılır o pencerenin camına. Gecenin bütün renklerine anlam katan vadiler, dağlar derken ne güzel de hayalden uykuya bırakılır o yorgun bedenler…”

İnsan seviyorsa elbette tatlı gelir en tozlu hüzünler bile; kaderin çizgisine benzer yol çizgilerine ne kadar bakılsa da doyulmaz ve asla geriye dönülmez. Senle beraber diğerleri de ortaktır o çizgilere, en güzeli varılmak istenen yerin bekletilenlerinin farklı bir anlam katmasıdır. Beklenen ve bekleyen gerçekten kimdir bu asla bilinmez! Yolcu diye beklenen olmak çok doğru değildir. Asıl bekleyen o yolculuğa kendini adamıştır aslında. Beklenen o yolculuktan uzaktır ve herkes tam tersini sanar. Belki işin püf noktası burada gizlidir ve hayat derinlemesine inildikçe güzelleşir…

Bildiğim otobüs hikâyeleri vardır. En güzeli de etrafı izlediğimden mi bilinmez gözleri yaşlı olanların yolculukları bende hep başka olmuştur. Anlatılan memleket hikâyeleri falan bana çok gizemli gelmez. Can sıkıntısı sohbetleri diyorum ben artık bunlara… Konuşmak çok doğru değil yolculuklarda, şöyle yaslanıp geriye doğru, her şeyi geride bırakmış gibi sanki kaçıyormuş gibi rahatlamak varken, sessizliği bozan yüzeysel konuşmalar her şeyi mahvedebilir… Bazen “sana ne” demek ayıba kaçsa da doğrusu selamlaşıp kendi içsel yolculuğuna bırakmaktır kişinin kendisini…

Her zaman yanımda küçük hikâye kitaplarını bulundururum. Ve asla tek kitapla yolculuğa çıkmam her zaman yanımdaki yolcu arkadaşımı da düşünürüm. Fazla rahatsız etmesin beni diye mi pek bilmiyorum ama bir şeyleri imalaşmaktan öte öğretmek taraftarı olmak güzeldir. Fıkra kitaplarını da severim, tebessüme uzak yüz hatlarıma iyi geliyorlar çünkü. Birazcık unutuyorum yolcu olduğumu ve bu çok hoşuma gidiyor… Gülüyorum!

Bilinen dinlenme tesislerinde ve çoğu zaman aynı yerlerde durup çayla karışık bir şeyler atıştırmak misafirliğimin ne kadar istenilmediğinin bir göstergesi artık. Ah bir yaprak sarması olsaydı bir de dedemin ıhlamur çayı işte sen o zaman gör misafirin sultanlığını… Ama nerde sanki içilmesi zorunluluk halini almış çay, poğaça, simit gibi hep zorunluluktan yenilen yiyecekler oldukça yolcu olunduğunu unutmak mümkün değil.

Sayısını bilmediğim otobüs yolculuklarımdan geriye kalan sadece o karışık duygular. Gittiğim ve gideceğim yer arasında ki değişime kolay adapte olmuş gibi görünmelerim yerini yorgunum, biraz uyumalıyım demelere bıraktığında yine yalnız bir odaya çekilip dinlenmekle son buluyor. Sonrası bilindik telaşlar işte hoş geldin, nasılsınlar… Aslında asıl yolculuğumu bana hatırlatan tek yer olarak otobüslerin arkalarından bakışımın bir minnettarlık olduğunu da belirtmeliyim. Yolculuk içerisinde bir başka yolculuk elbette şahane keşiflere de götürüyor insanı. Bu en çok kişinin kendisiyle derinlemesine konuşması oluyor.

Hoş geldin kendine emre, nasılsın bugün?

Emre onbey ( ne yaparsan yap hep kendin ol…)

PAYLAS
Önceki İçerikCurl ve UserAgent Değiştirme
Sonraki İçerikKuran’da Yalnızca Namaz, Oruç ve Zekât İbadeti Yoktur
Bir asi adam o. Kapıları olmayan dünyasının, karanlık girmez odalarında yaşayan. Gizemli, ruhani esaretin en yakın zindanında gezen, basit bir adam. Çocukluğunun oyun hikâyeleriyle yaşadığını sanan küçük bir polyannacı/ biraz pinokyo! Bedelini ödediği tek şey yazdıklarında saklı. Kendi kalemiyle,” ben asla ispatlama gereği duymam kendimi; olmayan bir şeyi, ispatlamak aptallıktır!” diye hayıflansa da, annesi onu” hüzünlü efe” diye anlatır. Yazarken içinde bulunduğu kimlikse, sadece muammadır! “neden yazdığımı bilmiyorum, ama şayet bir gün neden yazdığımı anlarsam, işte o gün bu işi bırakırım” diyebilecek kadar da cesurdur… Biz, onun hep yazmasından yanayız! En çok kendi hikâyemizi…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here