Kategoriler
Film Görüşleri Hollywood Sinema Dünyası Türk Sineması

Ölmeden Önce İzlemeniz Gereken 150 Film

Otoriteler, akademiler, sinema dergileri, eleştirmenler, sinema siteleri, forumlar ve şu meşhur 1001 filmi çeren ‘kitap’!…  O kadar çok bu tarz liste var ki! Ee bende eksik kalmayayım ve kendi ‘kişisel’ listemi hazırlayayım dedim sinemaseverler için. Popüler sinema adı altında anılan ve ‘kolay’ izlenen filmler ile ‘sanatsal’ tarafı ağır basan -ve adı sanı pek duyulmamış olan- filmleri harmanlamaya çalıştım, tek bir tarafa bağlı kalmaktansa.  Aslında liste ‘kişisel’ bile olsa, sinema tarihinde önem arz eden filmleri kapsadığı için zaten hepsi sinemaseverlerin izlemesi gereken filmler. Hatta siz bu filmlerin yönetmenlerinin tüm filmografilerini de bitirmeye çalışın derim. İşte ölmeden önce izlemeniz gereken 150 film (aslında 150’yi biraz aştığımı da belirteyim)

 

11:14 (2003)
12 Angry Men
1900 (1976)
2001: A Space Odyssey (1968)
21 Grams (2003)
28 Days Later (2003)
3×3: Nines (2007)
4 luni, 3 saptamâni si 2 zile (2007)
400 Blows (1959)
A Ay (1988)
A Bout de souffle (1960)
A Woman under the Influence (1974)
Alien (1979)
All About Eve (1950)
All That Jazz (1979)
Amadeus (1984)
Amarcord (1973)
Amelie (2001)
American Beauty (1999)
Amores Perros (2000)
Anayurt Oteli (1986)
Annie Hall (1977)
Asphalt (1929)
Atonement (2007)
Au Hasard Balthazar (1966)
Babel (2006)
Bambi (1942)
Bananas (1971)
Being John Malkovich (1999)
Belle de jour (1967)
Berlin Alexanderplatz (1980)
Big Fish (2003)
Bin-jip (2004)
Black Swan (2010)
Blade Runner (1982)
Blood Simple. (1984)
Blowup (1966)
Blue Velvet (1986)
Bom yeoreum gaeul gyeoul geurigo bom (2003)
Bonnie and Clyde
Branded to Kill (1967)
Brazil (1985)
Breakfast at Tiffany’s (1961)
Breand and Roses (2000)
Bringing out the Dead (1999)
Brokeback Mountain (2005)
Bronyenosyets Potyomkin (1925)
Butch Cassidy and the Sundance Kid (1969)
Cache (2005)
C’era una volta il West (1968)
C’era una volta in America (1984)
Children of Men (2006)
Chung Hing sam lam (1994)
Citizen Kane (1941)
Cloverfield (2008)
Come and See (1985)
Cool Hand Luke (1967)
Dancer in the Dark (2000)
Das Cabinet des Dr. Caligari. (1920)
Delicatessen (1991)
Delivarence (1972)
Der amerikanische Freund (1977)
Der Siebente Kontinet (1989)
Dogville (2003)
Don’t Look Now (1973)
Double Indemnity (1944)
Edward Scisssorhands (1990)
El espíritu de la colmena (1973)
Eraserhead (1977)
Europa (1991)
Fa yeung nin va (2000)
Faces (1968)
Fanny and Alexander (1982)
Fantasia (1940)
Fargo (1996)
Fight Club (1999)
Forbidden Planet (1956)
Forbrydelsens element (1984)
Gandhi (1982)
Gloria (1980)
Gone with the Wind
Goodfellas (1990)
Gycklarnas afton (1953)
Happiness (1998)
Hayat Var (2008)
Hiroshima mon amour (1959)
In the Valley of Elah (2007)
Inland Empire (2006)
Jodaeiye Nader az Simin (2011)
Julet and Jim (1962)
Kaç Para Kaç (1999)
Kes (1969)
Koroshiya 1 (2001)
l arrivee d un train en gare de la ciotat (1895)
L’eclisse (1962)
La Dolce Vita (1960)
La historia oficial (1985)
Ladri di biciclette (1948)
Låt den rätte komma in (2008)
Le Charme discret de la bourgeoisie (1972)
Le Mepris (1963)
Le Samourai (1967)
Leon (1994)
Lola + Bilidikid (1999)
Lola rennt (1998)
Lost Highway (1997)
LOTR: Trilogy (2001-03)
M (1931)
Matrix (1999)
Mean Streets (1973)
Memento (2000)
Metropolis (1927)
Mia aioniotita kai mia mera (1998)
Midnight Cowboy (1969)
Miller’s Crossing (1990)
Modern Times (1936)
Moulin Rouge! (2001)
Mulholland Drive (2001)
Naked (1993)
Paris, Texas (1984)
Paris-Texas (1984)
Pather Panchali (1955)
Persona (1966)
Pleasantville (1998)
Pi (1998)
Pyscho (1960)
Raging Bull (1980)
Rashomon (1950)
Requiem for a Dream (2000)
Reservoir Dogs (1991)
Riso amaro (1949)
Satantango (1994)
Sedmikrasky (1966)
Seven Samurai (1954)
Shadows (1959)
Sisters (1973)
Smultronstallet (1957)
Solyaris (1972)
Some Like Hot (1959)
Stalker (1979)
Star Wars Trilogy (1977-83)
Sunset Boulevard (1950)
Suspiria (1977)
Süt (2008)
Swoon (1992)
Taste of Cherry (1997)
Tarzan (1999)
Taxi Driver (1976)
Taxi zum Klo (1980)
Treeless Mountain (2008)
The 39 Steps (1935)
The Aparment (1960)
The Asphalt Jungle (1950)
The Birds (1963)
The Boys in the Band (1970)
The Conformist (1970)
The Conservation (1974)
The Elephant Man (1980)
The Fountain (2006)
The Godfather (1972)
The Good, The Bad and The Ugly (1966)
The Graduate (1967)
The Green Mile (1999)
The Host (2006)
The Hustler (1961)
The Lady Vanishes (1938)
The Last Man on Eart (1954)
The Lost Wordl (1925)
The Maltese Falcon (1941)
The Man Who Wasn’t There (2001)
The Network (1976)
The New World (2005)
The Roaring Twenties (1939)
The Seventh Seal (1957)
The Shawshank Redemption (1994)
The Sting (1973)
The Third Man (1949)
The Wall (1982)
The Wizard of Oz (1939)
The Wrestler (2008)
Thelma and Louise (1991)
There Will Be Blood (2007)
Tpuch of Evil (1958)
Törst (1949)
Twelve Monkeys (1995)
Twin Peaks: Fire Walk With Me (1992)
Uzak (2002)
War and Peace (1956)
War Requiem (1989)
Weekend (1967)
Yumurta (2007)
(Bu liste sinema-arti-sinema.blogspot adresinde de yayımlanmıştır.)
Ozzy.
Kategoriler
Film Görüşleri Hollywood Sinema Dünyası

2000’lerin en iyi aksiyon filmleri

2000’ler aksiyon sineması açısından, özellikle gelişen teknolojinin de yadsınamaz katkısıyla gerçekten ‘parlak’tı. Yeniden çevrimlerden çizgi-roman uyarlamalarına, yenilikçi denemelerden  ‘bilgisayar oyunu estetiği’ni kullanan yapıtlara kadar dolu dolu bir 10 yıl geçirdik diyebiliriz. Bende tüm bu filmler arasından öne çıkan ve tam başarıya ulaşmış en iyi ‘12’ filmi seçtim.

1. Casino Royale (2006)

Aksiyona ‘hayat’ katan ve modern bir yorum getiren film. Ayrıca en iyi Bond filmi. Daha önce “GoldenEye” filmini de yönetmiş Martin Campbell bu filmle Bond külliyatını A’dan Z’ye kadar yenilemişti. Karşımıza da, ölçüsüzce kullanılmış kafa ütüleyici ‘çöp aksiyon’ sahneleri yerine son derece ölçülü verilmiş ‘gerçekçi’ ve stilize aksiyon sahneleriyle dolu, ‘kumarhane’ sahnelerinde de dinlenme imkanı veren karizmatik bir aksiyon filmi çıkarmıştı. Tabii bu karizmaya Daniel Craig’in katkısı yadsınamazdı.

2. Mission Impossible: III (2006)

Üçlemenin en iyisi. Brian De Palma’ın iyi değerlendirilememiş stilize tavrı ve John Woo’nun ‘fazla kafa ütüleyen’ kof aksiyon sahneleri bu filmde ölçülü bir şekilde harmanlanıyordu. J.J.Abrams’ın başından sonuna hiç düşmeyen bir tempoyla ve merak unsurlarıyla izleyiciyi ekrandan ayırmayan hızlı kurgusu ve görkemli aksiyon sahneleri takdire şayandı. Özellikle son yirmi dakika ayrı bir heyecanlı!

3. Collateral (2004)

Auteur yönetmen Michael Mann’ın kişisel olarak ‘en iyi filmi’ saydığım Collateral, bir seri katille masum bir taksiciyi aynı gecede buluşturup seyirciyi heyecanlı bir yolculuğa çıkarıyordu. El kamerasıyla çekilmiş ve şiirsel bir dille anlatılmış bu stilize aksiyon modern bir klasik olarak görülebilir. Üstten çekilen L.A. sahneleri ise insanı büyülüyor.

4. Hanna (2011)

Ağdalı edebiyat uyarlamarının usta yönetmeni Joe Wright, daha yeni sayılan bu filmle aksiyona farklı bir alan açtı diyebiliriz. Genç bir kızın ‘kendini bulma öyküsü’nü stilize aksiyona aracı eden yönetmen, minimalist dokulu Fransız aksiyon filmlerini de bolca andıran ‘soğukkanlı’ bir film getirmişti önümüze. The Chemical Brothers’ın müzikleri ise insanı yeterince gaza getiriyor. Yenilikçi ve öncü bir aksiyon filmi.

5.  Kill Bill Vol. 1 / Vol.2 (2003-04)

Tarantino’nun ‘intikamcı gelin’inin öyküsü, göz bile kırpmadan izlenen, De Palma’nın  şiddeti stilize bir şekilde kullanan tavrından ve Uzak Doğu dövüş filmlerinden bol bol ilham alan düello sahneleriyle çoğu sinemaseverin  sinemasal hafızasına çakılan bir filme dönüşmüştü.

6. Crank 2: High Voltaine (2009)

İlk filmi sevenler bu filme bayılırlar herhalde. Daha fazla aksiyon, daha fazla komedi, daha fazla erotizm. Mizahla aksiyonun stilize bir şekilde harmanlandığı bu film, ‘deli işi’ kurgusuyla adrenalin pompalıyor ve başından sonuna nefes aldırmıyor. Jason Statham da her zamankinden daha karizmatik ve ‘asi’!

7.  The Bourne Ultimatum (2007)

Paul Greengrass’ın bu filminden nefret edenler ve fazla yorucu bulanlar oldu. Doğrudur. Film belki fazla yorucu evet, bunda aksiyon sahnelerinin el kamerasıyla ve diğer sahnelerin MTV klip estetiğiyle çekilmiş olmasının da payı olabilir.  Ama türün ve serinin iflah olmaz hayranlarının filme bayılmalarına engel olmadı  tüm bunlar. Bir an bile düşmeyen temposuyla, fiyakalı görüntüleri ve müzikleriyle türün önemli örneklerinden biri Bourne Ultimatum.

8. The Dark Knight (2008)

Nolan’ın Batman serisini kişisel olarak tam bir başarı olarak görmüyorum. Batman’in, özellikle Tim Burton filmlerinde yakaladığı o büyüleyici atmosfer gereksiz ve ‘yüzeysel’ gözüken bir ciddiyetle yerle bir olmuştu. Gotham’da suç olaylarının kol gezdiği, Scorsese’nin ‘mafya filmleri’nden çok iyi bildiğimiz Las Vegas’a dönüşüp tüm gizemini yok etmişti. Ama herşeye karşın az ama öz aksiyon sahneleri kalite kokuyordu! İkinci yarıda ‘parçalı kurgu’ sayesinde giderek artan heyecan ise filmi ilgi çekici bir seyirliğe dönüştürmüştü.

9. Superman Returns (2006)

Bryan Singer’ın Superman fanları tarafından topa tutulan filmi, gerçekten seriye yeni bir boyut getiren muazzam bir iş.  Doyurucu ve görkemli aksiyon sahneleri ise filmin ‘felsefik boyutu’na ilginç bir şekilde ayak uyduruyor.

10. X-Men 2 (2003)

Listedeki ikinci Singer filmi. X-Men çizgi romanına kişisel bir yorum getiren yönetmen, altmetinleri dolu dolu olan bol karakterli bir aksiyon filmine imza atmıştı. ‘Ötekileştirme sorunu’ üzerinden yaptığı toplumsal eleştiriyle çizgi-romanın atmosferine uyan aksiyon sahnelerini garip bir uyumla karşımıza getirmişti.

11. Sucker Punch (2011)

Zack Synder’ın en iyisi. ‘Hikayeyi boşver, aksiyonun tadını çıkar!’ sloganını kendine rota olarak seçmiş yönetmen bu filmle bizi devasa bir bilgisayar oyununun içine hapsediyordu. Klasik bir ‘kaçış’ öyküsüne farklı açılımlar getiren film, çekici kızlarıyla, müzikleriyle ve kusursuz efektleriyle 2000’lerde ‘bilgisayar oyunu estetiği’ni en iyi şekilde kullanan filmlerden biriydi.

12. TRON: Legacy (2011)

2011’in görsel açıdan en önemli ‘sinema olayı’.  Devrimci görselliğiyle insanı bambaşka bir evrene, son model bir ‘bilgisayar oyunu’nun içine hapseden, yeşil ve mavi görsel dokuların ağırlıkta olduğu ve Daft Punk’ın 80’lerden ilham alan ‘elektronik müziği’yle devleşen bir görsel şölen.

Opsiyonel Öneriler: Watchmen, Spider-Man Serisi, Batman Begins, Jumper, Hellboy.

Kategoriler
Film Görüşleri Hollywood Sinema Dünyası

Haftanın Filmi: Larry Crowne (2011)

KLASİK BİR ‘İKİNCİ BAHAR‘ ÖYKÜSÜ


Larry Crowe daha vizyona girmeden önce, fragmanında sayesinde ‘sıradan bir romantik komedi‘ olduğunu avaz avaz söylemişti bizlere. Ama doğrusu Tom Hanks‘ın hem yazıp yönettiği, hem de başrol oynadığı bu film, beklenenin de altında bir film çıktı. Artık yaşını başını almış Hanks, belli ki fazla kafa yormadan sadece 30’lu yaşlardaki kadınların ilgisini çekebilecek ve her yaz onlarcası vizyona giren sıradan bir yaz ‘chick flick‘i yapıp paraları ‘götürmek’ derdinde. Gerçi artık kokuşmuş bu türde ne gibi yenilikler yapılabilir ki? Ee hem film yap hem oyna kolay değil tabii, kısa yoldan kar zamanı ne de olsa! Eşlikçisi Julia Roberts ise bu ‘orta yaş aşk hikayesi’ni ilgi çekici kılabilmek için projenin baş makinistlerinden olmuş ama o bile filmi kurtaramamış!

Hikaye bildik aslında. Larry Crowne adında yaşını başını almış ‘market’ çalışanı filmin başında ‘eğitim yetersizliği’ bahanesi ile işten kovuluyor. O da ‘inadım inat’ diyerek gidip bir okula yazılıyor. Tabii anladığınız gibi öğretmenlerden biri de Julia Roberts! Kocasıyla sorunları bir yana, işine sanki ‘zorla’ giden ve adeta ‘çöküntü’ halinde olan bir kadın. Ee haliyle bu iki orta yaşlı insan birbirlerine aşık olacak değil mi? Ama ondan önce, daha doğrusu filmin ilk yarısı, Larry’nin bir çeteye katılıp baştan aşağı yenilenmesi ve hayatın tadını çıkarması, yani ‘gençleşmesi’, değişimi vurgulanıyor.

Pantolonuna zincir takıyor, saçını hippi motorcular gibi kestiriyor. Mercedes ise Larry’li bulunca değişiyor tabii! Kısa ikinci yarıda ise, ‘yapsam mı? yapmasam mı?’ minvalinde iki karakterin ikilemleri ve klasik olarak ‘o geceyi unut!’ diyen kadın yüzünden şehri terkediş faslı yaşanıyor, bu yaklaşık yarım saat içinde pek önemli birşey olmuyor.  Ancak sonlara doğru birbirlerine abayı yakıyorlar ve final gelip çattığında aşırı klasik bir tavırla ikisini muratlarına erdiriyor, eski hayatlarını geride bırakıp ‘ikinci baharları’nı yaşamayı başlıyor ikili;  genç kızların ‘ayy ne romantik!’ dediklerini duyar gibiyim. Yani filmin ortalarında bir ‘öpüşme’ sahnesi dışında yaşanan bir aşk, hadi onu geçtim bir flört dönemi bile yok. Daha çok Hanks’ın karakterinin yeni ortamlar keşfedip gençleşme sürecini ve yeni bir işe girmesini izliyoruz.

Hikayenin tüm virajları ve karakterlerin tüm öyküleri, geçmişleri, hal ve hareketleri, durumları -yan karakterler de dahil- bilindik, sıradan. Komedi ise yetersiz. Sadece sınıftaki eğlenceli karakterler sayesinde ve bazı durumlarda ufak bir sırıtma yaşanıyor, hepsi o! Tom Hanks hayli yaşlanmış, ama yarı çıplak vücudunu sergilemekten çekinmiyor. İlk defa gözüme bu kadar sempatik geldiğini de eklemeliyim. Julia Roberts ise türlü çeşitli estetik müdahaleleri sayesinde güzelliğine yazık etmiş ve o da haliyle yaşlanmış. Ama karakterine belli bir canlılık katıyor, onu sırtlanıyor ve var olduğu tüm sahnelere ayrı bir ‘parlaklık’ katıyor.

Bu filmin tek artısı bu oyuncuları ‘görmek’ oldu benim açımdan. Onlarda öyle düşünmüş olmalılar ki eCatherine Zeta-Jones’lu The Rebound’un bile gerisinde, ondan da ‘basit’ bir senaryo üzerinden hareket eden bir film çıkmış. Seks konusunda bile ondan daha muhafazakar. Türü yenilemek bir yana, Hanks, Nia Vardalos ile filmi yazarken pek uğraşmamış ve kafa patlatmamış olmalı.
Yani filmin yavanlığını oyuncular bile örtemiyor. Ama yinede başından sonuna kendini izlettiren hoş bir seyirlik, ve neyse ki sıkıcı değil. Süresinin kısa olması da bir avantaj. Eğlenceli yan karakterler -ekonomi öğretmenine dikkat!- ve belli bir motor ve rock müzik tutkusu -motor sahneleri iyi çekilmiş, onu söyleyelim- bu tv filmi düzeyindeki filmin oyuncular dışında diğer artıları, ha birde bitiş jenerikleri! Romantik-komedi tutkunu, ‘çamurdan olsun romantik-komedi olsun!’ diyen bayan seyircileri zaten yakalayacaktır bu film, ama hoş bir seyirlik olmaktan öteye gidemediği için diğerlerine tavsiye etmek zor. Giden sadece oyuncuların hatrına gider. Yazık! Oysa bu ikiliden iyi bir film çıkabilirdi. İkiliyi çok iyi değerlendiren Mike Nichols filmi Charlie Wilson’s War’ı bir düşünün! Kaçan fırsatlar işte….

FİLMİN PUANI: 2.2 / 5

Kategoriler
Güncel Haberler Günlük hayat Hollywood Sinema Dünyası

Harry Potter – Ölüm Yadigarları 2 galasını canlı izleyin!

Harry Potter’in yeni filmi Ölüm Yadigarları 2 galasi suanda yapilmak uzere, konuyu fazla uzatmadan Harry Potter – Ölüm Yadigarları 2 galasını canlı olara galayi izlemek isteyenler buraya tiklasinlar.. Gercekten cok heycanli, o cocuklarin kucuklukten baslayip filmi buyuyerek devam ettirmeleri ilginc bir durum. Sanirim bu tarihte ilk defa yasaniyor. Bir seri filmin bu kadar uzun surmesi bunun yaninda oyuncularinin degismeden kucuklukten itibaren hala filmde yer almasi daha once yasandimi emin degilim ama bu seri ile gercekten cok iyi isler basardi filmin yapimcilari..

Film serisi gercekten izlenmeye deger, sadece kucukler icin degil her yastan insanin heycanlanarak ve suruklenerek izleyebilecegi, gorsel ve ses olarak insana cok iyi hisler yasatan bir yapim. Izlemeyenler yada isteksiz olanlar icin bunu bir kere daha dusunmeleri gerektigini soylemek istiyorum.

Kategoriler
Film Görüşleri Hollywood

Transformers 3: Dark of the Moon (2011)

transformers-3-ayin-karanlik-yuzu-20.jpg

YAZIN EN İYİ ‘BLOCKBUSTER’I

Açıkçası ilk iki Transformers‘ı hiç sevmemiştim. Bu yeni bölüme de gitmeyi düşünmüyordum, ilk iki film bu film için ‘önyargı’ oluşturdu doğal olarak. Ama denemekte yarar var deyip, salonun yolunu tuttuk ve gözlüklerimizi takıp filmi izledik. Gittiğime de pişman olmadım. Hemen söylemeliyim ki bu bölüm serinin en iyi filmi olmuş.

Üç boyutun gerekliliği konusunu, (Bay her ne kadar bu ‘icat’a sıcak bakmadığını söylesede sanırım Spielberg’in zorlamasıyla filmi üç boyutlu çekmiş), dövmeli Amerikan askerlerinin ‘propaganda‘sını, oradan da işin ticari boyutunu bir kenara bırakırsak bu film gerçekten de ‘eğlendirme’ görevini başından sonuna kadar yerine getiriyor. Sinema sanatına hiçbir katkısı yok ama sonuçta bu bir ‘popcorn film‘.

Hikayeyi anlatmaya gerek yok, çünkü bu tür filmlerde hikayeyi bir kenara atıp aksiyonun tadını çıkarmak gerekir. Salonun yolunu tutan tüm seyircilerin amacı da bu değil mi zaten?

İlk yarıda -özellikle Sam’in işe girdikten sonraki sahnelerinde- sempatik karakterlerin etkisiyle komediye ve esprilere ağırlık verilmiş, aksiyon ikinci plana itilmiş. Bu açıdan film gerçektende eğlendiriyor, güldürüyor. Hatta bir ara keşke Bay komedi filmi çekseymiş diye düşünmedim değil. Üstelik işin içinde patron rolünde kadroya yeni katılanlardan John Malkovich var!

Frances McDormand, Patrick Dempsey ve Megan Fox’tan çok daha alımlı ve yetenekli olan (Fox’un bir röportajında Bay hakkında bahsederken yaptığı ‘Hitler benzetmesi’ yüzünden kovulduğu iyi olmuş) Rosie Huntington-Whiteley ise kadroya yeni katılanlardan, ve filme renk katmışlar.  Shia Labeouf ise filmi sırtlanmış ve karakteri gerçekten sempatik.

İkinci yarı ise adeta görkemli bir aksiyon operası. İlk yarıda takip sahnesi hariç neredeyse hiç olmayan aksiyon sahneleri, ikinci yarıda finale dek hiç durmayan bir tempoyla, hıphızlı bir kurguyla kendini gösteriyor ve aksiyon açlığımızı doyuruyor, filmi aksiyon açısından kurtarıyor.

Biraz yoruyor da, özellikle son 50 dakika da aksiyon bir an bile hız kesmiyor. Ama kimi kısa molalarda bu yorgunluğu telafi ettiği oluyor. Komedi ise azalıyor.

Bu formül ilk iki filmde de karşımıza çıkmıştı, aslında bu bütün serinin kodlarını oluşturuyor ve biraz da tv dizisi havası katıyor. Kolaya kaçmak mı? Olabilir ama fiyakalı sahneler bunları unutturuyor. Efektler gerçekten de nefes kesici ve efektlere verilen gözle görülen bu emek saygıyı hakediyor. Müziklerde nefis. Robotlarda, özellikle Star Wars’ın iki kafadarını andıran ikili sempatikler.

Film elbette kusursuz değil, mesela koca koca robotların dört beş Amerikan askerinin öldürme çabaları biraz fazla uçuk kalıyor. Ama yinede ondan bekleneni veren bir film bu ve upuzun süresine rağmen bir dakika bile sıkmadan başından sonuna zevkle izleniyor. Bu açıdan bu yazın en iyi ‘blockbuster’ filmi diyebiliriz. Ve benim bu yıl en beğendiğim aksiyon filmi, hele aksiyon-macera diye karşımıza gelen ve bu açıdan bile doyurmayan X-Men, Super 8, Karayip Korsanları, hatta Kung Fu Panda 2 gibi vasat yapımlardan sonra!

Sonuç olarak çok iyi bir film olmayan, çok şey beklememeniz gereken ama önyargınızı bir kenara bıraktığınızda zevkle izleyeceğiniz hoş bir eğlencelik. Haftasonu sinemaya gitmek isteyenler için iyi bir seçim, tavsiye edebilirim.

FİLMİN PUANI: 2.7 / 5

(Bu yazı sinema-arti-sinema.blogspot.com’da yayımlanmıştır.)

Kategoriler
Hollywood Sinema Dünyası

Aksiyon Filmleri

Maceracı bir ruha sahipsiniz fakat bir ofis odasına tıkılmış veya kendinizi maceraların içerisine atabileceğiniz vakti ayıramıyorsanız imdadınıza son teknoloji ile çekilen Aksiyon Filmleri yetişir. Son yıllarda sinema teknolojisinin gelişmesi ile aksiyon filmleri eskisinden oranla çok daha heyecan yüklü bir hal aldı. Güzel bir senaryo ve kurgu örgüsü ile süslenmiş bir aksiyon filmi izlerken zaman ve mekan kavramlarını unutmanız olası. Sinemaya yeniden hayat katan 3d teknolojisinin de ilk tercihinin aksiyon türündeki filmlerden yana olması dolayısıyla önümüzdeki yıllarda sinema salonlarında seyrine doyum olmayan aksiyon filmleri izleyecek olduğumuzu öngörmek mümkün. Bunun en güzel örneklerinden olan Avatar filmi vizyona girdiği andan itibaren büyük yankı uyandırmayı başardı.

Sizlere aksiyon filmleri ile ilgili çok kaliteli yazılar ve haberler yayınlayan bir siteyi tanıtmak istiyorum. Aksiyonfilmleri.blogspot.com adresinden yayın yapan sitede, geçmişten günümüze en seçkin aksiyon filmleri, yönetmen ve oyuncuları hakkında bilgiler alabilir. En güzel haberler sayesinde kaliteli aksiyon filmlerinden daha vizyona girmeden önce haberdar olabilirsiniz. Ünlü aktör Brad Pitt hakkında yazılmış olan kapsamlı biyografide ayrıca aktörün rol aldığı aksiyon filmleri hangileridir göz atabilirsiniz.

Sitede en çok dikkatimi çeken sanatçı Ben Stiller oldu. Ağırlıklı olarak komedi türündeki filmlerde görmeye alışkın olduğumuz sanatçının geçmişte pek çok aksiyon filminde görev aldığını ve oyunculuğun yanı sıra yapımcılık ve yönetmenlik alanlarında da bir sinema kurdu olduğunu öğrendim. Sizde bir aksiyon ve adrenalin tutkunuysanız fakat günlük yaşamın telaşından dolayı bu ihtiyacınızı gidermek konusunda elinizden başka bir şey gelmiyorsa bu blogu takip etmelisiniz..

Kategoriler
Film Görüşleri Hollywood Seminerler Sinema Dünyası Türk Sineması

Canlandıranlar Yetenek Kampı

• Canlandıranlar Nedir?

Türkiye’de canlandırma sinemasının ihtiyaçlarını ve mevcut üretim ortamını göz önüne alarak, 2008 yılında Berat İlk tarafından geliştirilen “Canlandıranlar” başlıklı projeler; animasyon için çalışan, emek veren, üretim yapan ya da yapmak isteyen kişilere odaklanıyor. Kar amacı gütmeyen ve teknik ayrım gözetmeyen bu oluşum dahilinde, canlandırma sineması yapmak isteyenler hem eğitim hem üretim olanaklarına sahip oluyorlar. “Canlandıranlar” projesinin bir amacı da bu alanda bellek oluşturmak. Canlandıranlar’ın sürdürülebilir olması ve her sene tekrarlanması planlanıyor.

“Canlandıranlar” için, Berat İlk tarafından, 2008 yılından beri Bilgi Üniversitesi’nde ücretsiz film atölyeleri düzenleniyor. Aynı sıralarda şekillenen “Canlandıranlar Yetenek Kampı” projesi ise İstanbul Avrupa Kültür Başkenti Ajansı etkinlikleri çerçevesinde, İstanbul Bilgi Üniversitesi VCD Bölümü ortaklığıyla, 2009 ve 2010 yılında hayata geçiriliyor. “Canlandıranlar Yetenek Kampı”nı; Bahçeşehir Üniversitesi, Eskişehir Anadolu Üniversitesi, Mimar Sinan Üniversitesi ve Maltepe Üniversitesi ile Sinefekt, Anima, Canlandırma Servisi ve Dirty Cheap Creative yapım şirketleri de destekliyor.

•Canlandıranlar Yetenek Kampı Nedir?

Canlandıranlar Yetenek Kampı, 2010 yılı boyunca sürecek, animasyon eğitimini ve üretimini kapsayan bir projedir. Film gramerinden senaryoya, animasyon tekniklerinden kurguya kadar pek çok konuda yapılacak ücretsiz atölye çalışmaları, yerli ve yabancı çeşitli konukların ağırlanacağı bir panel ile bir konferansın gerçekleşeceği projede, başvurular arasından seçilecek üç tane İstanbul konulu kısa canlandırma filmi üretilecek.

Canlandıranlar Yetenek Kampı, tüm katılımcılara animasyon konusunda bir alt yapı kazandırırken onları piyasadaki şirketler ile bir araya getirerek, alanlarının profesyonelleri ile tanışma ve çalışma olanağını sağlamayı amaçlıyor.

•Üretilecek Filmler Hakkında

Canlandıranlar Yetenek Kampı’nın amacı, seçilen projelerin sahiplerinin olabildiğince filmlerine odaklanmalarını sağlamak, bunun için onlara en uygun, en zevkli ve en insani koşulları sunmak.

Seçilen projeler için Mayıs ve Haziran aylarında ön hazırlık yapılacak. Proje sahipleri panel ve konferansa gelen konuklar ile projelerini tartışacakları çalışma toplantıları gerçekleştirebilecekler. Senaryo, karakter tasarımı gibi konularda işin profesyonellerinden özel danışmanlık alabilecekler. Ayrıca profesyonel storyboard desteği gibi yardımlar da yapılacak.

Ön hazırlığın ardından yaz aylarında okullarda kurulacak setlerde üretilecek filmlerin post prodüksiyon işleri ise yapım şirketlerinde gerçekleşecek. Teknik ekipmanın yanı sıra filmler için gerekli küçük malzemelerin karşılanmasına da yardım edilecek.

Üretilen filmler yıl sonunda özel bir gösterim ile izleyicilere sunulduktan sonra yurt içi ve yurt dışında çeşitli festivallere de gönderilecek.

Seçilen filmler dışında proje destekçisi üniversite ve prodüksiyon şirketlerinin, kendi olanakları ile ürettikleri filmler de izleyiciler ile buluşturulacak.

Kategoriler
Amerika üzerine Dünya ülkeleri Günlük hayat Hollywood Kişisel makaleler Sinema Dünyası Tarih Makale Toplumsal Konular

Amerika siyahi bir başkana çoktan hazırdı

Yıllardır Amerikan filmlerini izleyen biriyim. Amerikan taraftarı olduğum için falan değil aslında, sadece Hollywood’un hızlı, hareketli tarzını sevdiğim için… Hollywood yapımı filmlerin hepsinde, Amerika kötü adam rolünde olsa bile her zaman kendisinin reklamını yapar. Amerikan bayrağı hemen her Hollywood yapımında muhakkak birkaç kez dalgalanır. Amerikan silahlı kuvvetleri salgın hastalıklarda bile 112 acil yardım ekibi gibi tanklar, helikopterler, bir sürü üst rütbeli asker o bölgeyi karantinaya alır ve ordu bir anda salgın hastalığın olduğu bölge sanki ele geçirilmiş bir toprak parçası gibi kendini konumlandırır. Bunlar bir ülkenin ulusal ve milli güvenlik koordinasyonu açısından halkına verdiği önemi göstermek için bence olağan şeyler. Olması da gerekli diye düşünüyorum açıkçası. En çabuk en hızlı ve hareketli bir biçimde kahramanlık edalarıyla süslenerek seyircinin izleme menüsüne koyulur.

Hollywood yıllardır filmlerinin bir kısmında felaketleri konu alır. Bir kısmında uzay projelerini seyirciye sunar. Bir başkasında yukarıda anlatmaya çalıştığım gibi bilinmeyen hastalıkları karantinaya alan bir askeri gücün hikayesi anlatılır. Rambo gibi filmlerde dünyanın bir ucunda da olsa kahramanlık destanları yazılır vs vs. Bence bu filmlerin ortak bir yönü var. Belki seyirci de bunun farkında. Amerikan halkının vazgeçilmez bir parçası ve kültürü olan zenciler hemen hemen bütün Hollywood filmlerinde muhakkak rol almışlardır. Ama iyi ama kötü, ama lider ama bilim adamı, herneyin canlandırılması gerekiyorsa muhakkak beyaz perde de Hollywood zenci bir aktörünü kullanmıştır. Bundan sonra da kullanacaktır. Hollywood bazı filmlerinde bir zenci aktörü başkan dahi yapmıştır. Mesela ARMEGEDDON filmi. Bu filmde Amerikan başkanı bir zenciydi hatırlarsanız.

Şimdi! Gerçek hayata baktığımız zaman Amerika yavaş yavaş zenci bir vatandaşını liderliğe hazırlıyordu zaten. Amerikan Genel Kurmay Başkanlığı, Genel Sekreterlik, üst düzey askeri yöneticilik yapmış bir zenci. Colin Powell. 35 sene profesyonel askerlik geçmişi olan Powell, bu sürede, sayısız komutanlık ve kurmaylık görevlerinde bulundu ve general oldu. Aralık 1987’den Ocak 1989’a kadar Amerikan Başkanı’nın Ulusal Güvenlik İlişkileri Danışmanlığını yaptı. Daha sonra, 1 Ekim 1989’dan 30 Eylül 1993’e kadar Savunma Bakanlığı’nın en yüksek askeri pozisyonu Genelkurmay Başkanlığı yaptı. Bu süreçte 28 kriz yönetti. Bunlara 1991 Çöl Fırtınası Harekatı da dahil. Powell, ABD Başkanı George W. Bush tarafından 16 Aralık 2000’de Dışişleri Bakanlığı’na aday olarak gösterildi ve ABD Senatosu tarafından oybirliğinle onaylanmasının ardından, 20 Ocak 2001’de 65. Dışişleri Bakanı olarak yemin etti. 26 Ocak 2005’te görevini bıraktı. Bill Clinton, George W. Bush, hatta Ronald Reagan’la çalıştı. Son dönemde ise Bush, Dışişleri Bakanlığı görevini Condoleezza Rice isminde bir zenci bayana verdi. Ve şimdi bakıyoruz Amerikanın en tepesinde, dünyanın en medyatik en göz önündeki başkanı bir Kenya kökenli zenci: Barack Hussein Obama. Sizce Amerika gibi sistem üzerine kurulu bir devletin bunları sıradan ve sadece halk seçtiği için mi bugün Beyaz Saray’da bir zenci başkan oturuyordur? Bence bu tartışılır, hem de çok tartışılır. Tartışılacak başka bir konu daha var. Obama’nın yemin törenine milyonlarca insan katıldı. Milyarlarca insan televizyondan, internet üzerinden Obama’nın yemin törenini izledi. Benim aklıma bazen şöyle birşey de takılıyor. “Acaba bu kadar insan Obama’nın başkan olmasını mı kutluyor, yoksa George W. Bush’un gidişini mi?” Bush’un yaptıkları ortada. Yeni başkana ciddi bir enkaz bıraktı. Açıkçası dünyanın anasını ağlattı gitti. Obama ne yapacak. Biraz zaman vermek gerekir. Ama oda boş durmuyor, kıpırdanmaya başladı bile. Çünkü acil çözümlere ihtayaç duyan bir sürü problem var. Sempatik olmak yetmiyor, kaldırılmayı bekleyen bir dünya enkaz var ortada.

Ne garip tesadüf ki, BEYAZ SARAY’ın inşaasında Barack Obama’nın ataları inşaat işçisi olarak çalışmışlar. Bugün onların torunu olan Obama, dedelerinin yapmış olduğu o BEYAZ SARAY’da başkan olarak oturuyor. Belki de tarih yavaş yavaş Amerika’dan intikam almaya başlayacak. Yarın KIZILDERİLİLER Amerikan başkanlığına neden aday olmasınlar. Hatta o koltuğa neden oturmasınlar. Şimdi bunu okurken aklınıza belki de şu gelebilir. Amerika’ya başkan olmak öyle herkesin harcı değil, KIZILDERİLİLER hiç mümkün değil diyebilirsiniz. Ama unutmayın ki, Avustralya’nın yerlileri olan Aborjinler Avustralya meclisinde ve yönetiminde temsil ediliyorlar ve oy kullanma hakları var. Belki benim bilmediğim başka siyasi haklara da sahiptirler. Neden KIZILDERİLİLER Amerikaya başkan olmasınlar. Onlar da Amerika’nın yerlisi değiller mi?

Konuyu toplayacak olursak, Amerika yıllardan beri en iyi tanıtım faktörü olan filmlerle zenci vatandaşlarını üst seviye rollerde hep kullandı. Daha sonra o filmlerde canlandırıldığı gibi gerçek hayatta zenci vatandaşlarına çok önemli uluslararası görevler verdi. (Genel Kurmay Başkanlığı, Dışişleri Bakanlığı, dünyanın önemli noktalarında üst düzey komutanlıklar, diplomatlıklar vs.) Ve bugün Barack Obama ABD başkanı. Bence Amerika siyahi bir başkanı çoktan istiyordu ve hazırdı zaten… Yemin töreni bunu gösterdi bence… Bundan sonra ne yapacak. Veya ondan neler isteyecekler. Amerika’yı ABD başkanı yönetir. Bunu herkes biliyor.

Peki ya başkanı yönetenler kimler sizce?