Kategoriler
Film Görüşleri Sinema Dünyası

Son 15 Yılın En İyi Komedi Filmleri

Son 15 yılda, özellikle 2000’lerde çok başarılı komedi örnekleri gördük. Ve bu filmlere gerçekten güldük diyebiliriz. Kimileri de yaratıcılık anlamında neredeyse başyapıt düzeyinde işlerdi. Hatta bu filmler çoktan hayranlarını bulup  ‘klasik’ oldular bile. Bende izlemeyi unuttuğunuz veya  atladığınız bir film olabilir düşüncesiyle ve son 15 yılın ‘komedi sineması’nı değerlendirmek adına, ‘yapay/sahte/sulu’ komedilerin dışarıda tutulduğu ve türü tam olarak komedi olmasa da onun kıyılarında gezen ve komediyi yan tür seçen bağımsız örneklere yer veren, ayrıca ‘opsiyonel öneri bölümü’ de içeren bir liste hazırladım. Hepsini bulup izleyin ve bol bol gülüp eğlenin derim! ) İyi okumalar!

1. Being John Malkovich (John Malkovich Olmak, 1999)

Listenin sinemasal anlamda en iyi filmi. Charlie Kaufman’ın Eternal Sunshine of the Spottless Mind ‘den de bildiğimiz ‘entelektüel mizah’ı Spike Jonze’un aykırı ve stilize yönetmenliğiyle birleşince ortaya tüm zamanların en yaratıcı ve orijinal filmlerinden biri çıkmış. Varoluşsal meseleler hakkında da birçok şey söyleyen bu film, hem zeki esprileri ve göndermeleriyle, hem sürükleyici bir kurguyla komediyi ustaca harmanlayan yapısıyla, hem de güçlü altmetinleri ve sinematografisiyle birçok kişi için bir ‘modern klasik’ mertebesine çıktı bile. Özellikle Keener ve Diaz arasında yaşanan ‘lezbiyen aşk’ üzerinden yürüyen kimi komedi anları sizi kahkahalara boğabilir, benden söylemesi.

2. Shrek 1-2 (Şrek 1-2, 2001, 2004)

Listenin üst sıralarında bir animasyon. Gerek klasik filmlere ve masallara yaptığı göndermeleri, gerek masalları tersyüz eden anlayışıyla postmodern bir animasyon başyapıtı olan bu seri, özellikle serinin ilk filmindeki yetişkin işi incelikli esprileri ve olay örgüsüyle sadece son 15 yılın değil tüm zamanların en iyi ‘film’lerinden birine dönüşüyordu ve günümüzün bu tarz ‘bozucu’ anlayışa sahip animasyonlarına,  ürettiği yenilikçi formülü sayesinde öncü olup çıkıyordu. Maalesef ilk iki filmin düzeyine ulaşamayan iki de devam filmi var bu serinin.

3. Stranger Than Fiction (Lütfen Beni Öldürme, 2006)

2000’lerin en yaratıcı ve orijinal filmlerinden. Bir roman kahramanını gerçek yaşama transfer eden bu fantastik hikayeli film, içerdiği entelektüel mizahı bir yana, insana pek az filmde yaşayacağı bir seyir zevki veren bir filmdi.

4.  The Darjeeling Limited (Küs Kardeşler Limited Şirketi, 2007)

Wes Anderson’ın en iyi filmi. Üç kardeşin annelerine ulaşmak için çıktıkları tren yolculuğunda ‘yaşamın özü’nü aramaları ve ‘kimlik karmaşası’ yaşamaları, Anderson’ın entelektüel ve kara-mizahı karıştıran stiliyle harmanlanıyor, karşımıza ‘yol filmi’ konseptinin üzerine oturtulmuş bir kara-komedi çıkıyordu. Zoom kamera efektlerine dikkat.

5.  Freaky Friday (Çılgın Cuma, 2003)

Anne-kız Lindsay Lohan ile Jamie Lee Curtis’in bedenleri değişiyor, böylece görevlerde de karışıklık olunca şamata ve kahkaha tufanı başlıyor. Başından sonuna tempoyu ve komediyi hiç düşürmemesi ve şaşılacak biçimde ‘sulu komedi’ anlarına yer vermemesi bu ‘capcanlı’ filmin artılarından. Tabii oyunculuk performanslarını unutmamak gerek. Özellikle skandallarıyla tanınan Lohan’ın komedi oyunculuğu konusunda Curtis’ten geri kalmadığı ortada. Filmin özellikle okulda geçen bölümleri yüksek komedi anları içeriyor.  Kolay kolay karşınıza çıkmayacak, izlerken çok keyif alacağınız, seyir zevki yüksek bir komedi.

5. Little Miss Sunshine (Küçük Gün Işığım, 2006)

Son yılların en iyi Amerikan bağımsızı. Sıcacık bir ‘yol hikayesi’. Her biri topluma göre ‘farklı’ olan üyelere sahip tuhaf  ‘aile’ üzerinden sistem eleştirisi yapan bu film, hüzünlü, bir o kadar da kalbe dokunan gerçekçi bir komedi. Finalde gülmek yerine gözyaşı akıtabilirsiniz. Özellikle Toni Collette müthiş.

6.  Shaun of the Dead (Zombilerin Şafağı, 2004)

‘Zombi filmleri’ ancak bu kadar güzel ti’ye alınabilirdi. Yeni nesil İngiliz usta Edgar Wright yaratıcı İngiliz mizahı ile bol bol kahkaha attırırken toplumsal eleştiri yapmaktan da eksik kalmıyordu. Bu kanlı macerayı izlerken yanınızda yaşlı biri olmasın, gülme krizine girmeleri tehlike yaratabilir!

7. Borat – Brüno (2006-09)

Sacha Boran Cohen’in bu iki filmini aynı anda anmak gerek. Mizahi tonları neredeyse aynı, ikisinin de yönetmeni Larry Charles olunca! Özellikle Brüno komedi ve ‘eleştiri’ açısından Borat’tan birkaç gömlek üstün. Eşcinsel Brüno bir iş kazası (!)  yüzünden şöhretten düşünce, evlat edinme başta olmak üzere tekrardan ‘yıldınızı parlatmak’ için türlü çeşitli yollara başvuruyor. Bir ara ‘normal erkek’ olmayı bile deniyor hatta.

Bu sırada, kendi şöhretlerine prim yapıp göz boyamak isteyen ‘yardımsever’ ünlülerden eşcinsel düşmanlığına, ‘televizyon manyaklığından politikaya kadar ‘kaba ve acımasız’, ama yerine ulaşan, güçlü bir eleştiri söz konusu. Hem ‘salt komedi’ olarak izleyip kahkahalara boğulabilirsiniz, hem de filmi bu açılardan değerlendirip takdir edebilirsiniz, seçim sizin.

Filmin tüm bunları sadece 70 dakikada doyurucu bir şekilde yapmasını da hanesine artı puan olarak ekleyelim (Borat’ın süreside aynıydı). Cohen’in nefis kompozisyonunu da unutmamak gerek. Özellikle Brüno’da yaptığı hayali seks sahnesi, filmin komedi açısından zirve anı! Filmi izlemeseniz bile o sahneyi ‘sadece gülmek’ için herhangi bir yerden bulup izleyin derim.

8. The Royal Tenenbaums (Tenenbaum Ailesi, 2001)

Anderson’ın en iyi filmlerinden biri. Eksantrik ve ‘çılgın’ aile bireylerinin ‘sancıları’ üzerinden yürüyen entelektüel mizah, hüzünlü bir ‘aile öyküsü’yle karışıyor bu sefer. Çizgi roman dokusu veren stilize görselliğe ve kusursuz oyunculuklara ve yönetmenliğe dikkat.

9. Scary Movie 3 (Korkunç Bir Film 3, 2003)

Sinemasal açıdan tartışılır bir seri ama hiciv ve komedi açısından gerçekten güldürüyor, David  Zucker ise turnayı gözünden vuruyor. Ve tartışmasız serinin en iyi filmi. Samara ile yapılan tekme-tokat şovunda kahkahalar silsilesi yaşanabilir. Gülmedik derseniz yalan söylemiş olursunuz. Süresi de kısa olduğu için defalarca izlenebilir, özellikle kötü anlarınızda izlendiğinde sizi kendinize getirebilir. Özellikle Anna Faris’e dikkat!

10. Whatever Works (Kim Kiminle Nerede?, 2009)

Bir komedi filmleri listesi Allen’sız olur mu hiç? Kendisi yetmişini devirdi artık, senede bir ‘hafif’ filmler yaparak kendini tatmin ediyor, iyi de yapıyor aslında. Hem onun kendine has ‘Allen mizahı’nı özlememiş oluyoruz, hem de keyifli bir buçuk saat geçirmiş oluyoruz (Woody amcanın filmleri genellikle bu kadar sürdüğü için!). Bu ‘yaşlı adam-genç kız aşkı’ öyküsü geveze mizahıyla keyif verici bir deneyim olarak değerlendirilebilir. Evan Rachel-Wood ise cabası.

11. Be Kind Rewind (Lütfen Başa Sarın, 2008)

Gondry Kaufman’dan ayrıldı ve kendi senaryosunu yazıp filme çekti. Klasik, kült ve B-movie’lere yapılan göndermeler, filmi de ‘sinefil mizahı’ yapan özel bir filme dönüştürdü. Jack Black ve Mos Def’in çok iyi bir ikili olduğunu hatırlatalım. Özellikle Ghostbusters sahnelerinde.

12. Death at a Funeral (Cenazede Ölüm, 2007)

Frank Oz’un bu ‘cenazede karışan işler’ temalı şamatası gerçekten güldüren zeki bir film. Tek mekanda yaptığı bu komedi Hollywood’un ilgisini çekmiş olacak ki bir yeniden çevrimi yapıldı.

13. Garfield (2004)

Pek önemli bir film olmayabilir, ama bu şişko ve tembel kedinin hal ve tavırları, maceraları seyirciyi eğlendirmedi diyemeyiz. Özellikle Okan Bayülgen’li  Türkçe seslendirmesi çok başarılı. Devam filmi ise ilkinin düzeyine ulaşamadı.

14. About a Boy (Bir Erkek Hakkında, 2002)

Weitz kardeşler American Pie  saçmalığına bulaşmadan önce, mavi ve gri görsel dokuların hakim olduğu bu ‘buhranlı tipler’ öyküsünü çekmişlerdi. Hugh Grant, Toni Collette ve yeni X-Men filminde Beast karakterini canlandıran genç Nicholas Hoult bu duygusal komedinin başkarakterlerine başarıyla hayat veriyordu. Grant’ın en iyi performansı diyebiliriz Will karakteri için. Film ise karakterlerin içini ustaca dolduran, izlenmesi gereken başarılı bir bağımsız örnek. Özellikle yönetmenlerin müzik merakı ve seçimleri, ayrıca kurgu ve görüntü çalışması artılarından.

15. 11:14 (2003)

Kesişen hayatlar temalı bir kara-komedi. Bir kaza sonucu bir düzine insan bu kan ve cinayetin kol gezdiği kara-film dünyasına hapsediliyordu.  Yönetmeni Greg Marcks ise bu açıdan Coen Kardeşlerden bol bol ilham alıp bir grup azınlık tarafından ‘mini bir başyapıt’ ilan edilen bir ‘kült film’e imza atıyordu. Ama 35 yaşındaki genç yönetmenin maalesef sonraki aksiyon projesi ‘battı’ diyebiliriz. Hilary Swank’a da şapka!

16. Date Night (Çılgın Gece, 2010)

Steve Carrell’in en iyi filmi diyebilir miyiz? Diyebiliriz. Yanında 30 Rock’ın Tina Fey’i var. ‘Hayatları bir gecede altüst olan masum evli çift’ teması bu filmde kaliteli komedi anlarıyla (özellikle ikilinin striptiz sahnesi görmeye ve gülmeye değer!) ve hızlı tempoya sahip olay örgüsüyle tekrardan canlanıyordu. Sürükleyici ve yeterince komik bir seyirlik.

17. Pink Panther (Pembe Panter, 2006)

Kimileri beğenmedi, kimileri bayıldı! Peter Sellers’li müfettiş Clouseau filmlerinin yerini tutması mümkün değil, ama pop şarkıcı Beyonce Knowles’i de kadrosunda bulunduran bu bol karakterli yeniden çevrim, müfettişin güldüren sakarlıkları ve Steve Martin’in komik aksanıyla başarıya ulaşan bir filme dönüşüyordu. Kevin Kline ve bu filmde ne işi olduğu pek anlaşılamayan Jean Reno’nun filmin dikkat çekici yan karakterlerine hayat verdiklerini hatırlatmak gerek.

18. My Best Friend’s Girl (Arkadaşımın Aşkı, 2008)

Oyuncu kadrosundan güç alan ve ‘ahlaksız’ tavrıyla romantik komedi türüne yenilik getiren keyifli bir seyirlik. Dane Cook’un şebeklikleri sizi güldürebilir!

19. Eyyvah Eyvah (2010)

Listenin tek Türk filmi. Onca ‘sulu Türk komedisi’ arasından sıyrılan bu kaliteli komedi filmi Demet Akbağ’ın abartılı pavyon şarkıcısı rolü ve Demirer ile yaptıkları ‘kör taklit’i ile hafızalara kazınmıştı. Televizyonlarda bol bol tekrarı verilen ve ‘izlenilmemesi’ mümkün olmayan bu filmin tam başarıya ulaşamamış bir de devam, daha doğrusu ‘tekrar’ filmi var. Ama yine de Recep İvedik yerine bu iki filmi birkaç kere izleyip gülmenizde sakınca yok. Samimi, sıcak ve hoş bir seri ne de olsa.

20. Christmas with the Kranks (Çılgın Yılbaşı, 2004)

Finalde klasik bir Noel komedisine dönüşebilir ama ilk yarıda ‘Noel’e karşı olan çift’ Tim Allen ve Jamie Lee Curtis’in ‘komşu’larından köşe bucak kaçtığı anlar görülmeye değer başarılı komedi anları. Ama dediğim gibi finaldeki mesaj filmin başarısına gölge düşürüyor ve aykırı olmaktan çıkıyor.

Opsiyonel öneriler: Mozard and the Whale, Hot Fuzz, Vampire Sucks,  Scott Pilgrim vs. the World, Sunshine Cleaning, Pirates of the Caribbean: The Curse of the Black Pearl, Cheaper by the Dozan, Crank 2: High Voltaine, Mambo İtaliano.

Sizin de eklemek istediğiniz filmlerde varsa yorum bölümünden ekleyebilirsiniz.

Ozzy.


Kategoriler
Film Görüşleri Hollywood

Transformers 3: Dark of the Moon (2011)

transformers-3-ayin-karanlik-yuzu-20.jpg

YAZIN EN İYİ ‘BLOCKBUSTER’I

Açıkçası ilk iki Transformers‘ı hiç sevmemiştim. Bu yeni bölüme de gitmeyi düşünmüyordum, ilk iki film bu film için ‘önyargı’ oluşturdu doğal olarak. Ama denemekte yarar var deyip, salonun yolunu tuttuk ve gözlüklerimizi takıp filmi izledik. Gittiğime de pişman olmadım. Hemen söylemeliyim ki bu bölüm serinin en iyi filmi olmuş.

Üç boyutun gerekliliği konusunu, (Bay her ne kadar bu ‘icat’a sıcak bakmadığını söylesede sanırım Spielberg’in zorlamasıyla filmi üç boyutlu çekmiş), dövmeli Amerikan askerlerinin ‘propaganda‘sını, oradan da işin ticari boyutunu bir kenara bırakırsak bu film gerçekten de ‘eğlendirme’ görevini başından sonuna kadar yerine getiriyor. Sinema sanatına hiçbir katkısı yok ama sonuçta bu bir ‘popcorn film‘.

Hikayeyi anlatmaya gerek yok, çünkü bu tür filmlerde hikayeyi bir kenara atıp aksiyonun tadını çıkarmak gerekir. Salonun yolunu tutan tüm seyircilerin amacı da bu değil mi zaten?

İlk yarıda -özellikle Sam’in işe girdikten sonraki sahnelerinde- sempatik karakterlerin etkisiyle komediye ve esprilere ağırlık verilmiş, aksiyon ikinci plana itilmiş. Bu açıdan film gerçektende eğlendiriyor, güldürüyor. Hatta bir ara keşke Bay komedi filmi çekseymiş diye düşünmedim değil. Üstelik işin içinde patron rolünde kadroya yeni katılanlardan John Malkovich var!

Frances McDormand, Patrick Dempsey ve Megan Fox’tan çok daha alımlı ve yetenekli olan (Fox’un bir röportajında Bay hakkında bahsederken yaptığı ‘Hitler benzetmesi’ yüzünden kovulduğu iyi olmuş) Rosie Huntington-Whiteley ise kadroya yeni katılanlardan, ve filme renk katmışlar.  Shia Labeouf ise filmi sırtlanmış ve karakteri gerçekten sempatik.

İkinci yarı ise adeta görkemli bir aksiyon operası. İlk yarıda takip sahnesi hariç neredeyse hiç olmayan aksiyon sahneleri, ikinci yarıda finale dek hiç durmayan bir tempoyla, hıphızlı bir kurguyla kendini gösteriyor ve aksiyon açlığımızı doyuruyor, filmi aksiyon açısından kurtarıyor.

Biraz yoruyor da, özellikle son 50 dakika da aksiyon bir an bile hız kesmiyor. Ama kimi kısa molalarda bu yorgunluğu telafi ettiği oluyor. Komedi ise azalıyor.

Bu formül ilk iki filmde de karşımıza çıkmıştı, aslında bu bütün serinin kodlarını oluşturuyor ve biraz da tv dizisi havası katıyor. Kolaya kaçmak mı? Olabilir ama fiyakalı sahneler bunları unutturuyor. Efektler gerçekten de nefes kesici ve efektlere verilen gözle görülen bu emek saygıyı hakediyor. Müziklerde nefis. Robotlarda, özellikle Star Wars’ın iki kafadarını andıran ikili sempatikler.

Film elbette kusursuz değil, mesela koca koca robotların dört beş Amerikan askerinin öldürme çabaları biraz fazla uçuk kalıyor. Ama yinede ondan bekleneni veren bir film bu ve upuzun süresine rağmen bir dakika bile sıkmadan başından sonuna zevkle izleniyor. Bu açıdan bu yazın en iyi ‘blockbuster’ filmi diyebiliriz. Ve benim bu yıl en beğendiğim aksiyon filmi, hele aksiyon-macera diye karşımıza gelen ve bu açıdan bile doyurmayan X-Men, Super 8, Karayip Korsanları, hatta Kung Fu Panda 2 gibi vasat yapımlardan sonra!

Sonuç olarak çok iyi bir film olmayan, çok şey beklememeniz gereken ama önyargınızı bir kenara bıraktığınızda zevkle izleyeceğiniz hoş bir eğlencelik. Haftasonu sinemaya gitmek isteyenler için iyi bir seçim, tavsiye edebilirim.

FİLMİN PUANI: 2.7 / 5

(Bu yazı sinema-arti-sinema.blogspot.com’da yayımlanmıştır.)

Kategoriler
Film Görüşleri

LE MEPRİS – (NEFRET, 1963)

LE MEPRİS - (NEFRET, 1963)

GODARD ODYSSEİA DESTANINI İRDELİYOR

Devrimci yönetmen Jean-Luc Godard’ın filmografisinin en güçlü eserlerinden biri olan Le Mepris, onun film anlayışını ve akımını en güzel bütünleyen filmlerinden biri.

Le Mepris’te Camille ve Paul isimlerine sahip ‘arızalı çift’ ikilisi ile en iyi filmi A bout de Souffle’da yer alan  Jean Seberg ve Jean Belmondo’ya selam çakar, aslında bir bakıma o filmdeki ilişkinin devamı sayılır buradaki karı-koca’nın aşk öyküsü. Godard ‘romantik aşık’ ve ‘melodramatik ilişki’ filmine, yani ana-akım sinemaya göz kırptığı gibi, ikili ilişkilere yeni açılımlar getirir, onu ilmek ilmek işler ve sonuç olarak aşklarda ‘şüphe’ye yer olmadığını  ve küçük bir kıvılcımın dahi ‘trajik son’a kontenjan bulabileceğini hatırlatır.

Aslında Godard’ın sinemada yapmak istediği hem  Hollywood’un elinde sıkı sıkıya tuttuğu türlerle oynamak, hem de senaryo ve duygu açısından bilindik ‘dramatik yapı’larla oynamak ve seyirciyi şaşırtmak. Öyle ki, böyle bir öykü ana-akım sinema örneklerinden birinin içinde karşımıza çıksaydı, bu çaresiz aşık kavuşurdu, ama Godard bunun yerine ‘trajik son’u tercih ediyor. Sinemaya yenilik getiren plastik ve tekniğinin, yani sinematografisinin yanında bu hüzünlü sonuyla da mükemmel bir bütüne kavuşan filmle her iki tarafa hizmet etmiş oluyor yönetmen.

Ayrıca her filminde olduğu gibi yine ana türün yanında alt türlerle donatıyor filmini, örneğin ‘film içinde film’ mantığını uyguluyor burada.  Yapımcının zoruyla Bargot’u filminde oynatmak zorunda kalan –filmine bu yüzen çıplak sahne bile ekleyen- Godard, filmdeki senarist karakterini bir bakıma kendine uyguluyor, yapımcının hem yönetmenin hem de senarist üzerindeki politik baskısı, hem de bu baskının filmdeki aşkı etkileyiş şekliyle de  yine önceki filmlerinde yaptığı gibi sisteme politik bir şekilde kafa tutmuş oluyor.

Ayrıca en son Werner Herzog’un My Son My Son What Have Ye Done filminde ve Black Swan’da gördüğümüz ‘tiyatro ya da sahne metninin gerçek öyküye aracı-referans’ olması burada Odysseia destanıyla sağlanıyor. Yani filmine ‘mitolojik’ bir kavramda katıyor. Böylece aşkından şüphe eden Paul’un ikilemleri ve Camille ile çarpık ilişkisi burada Odesse ve Penelope‘nin ilişkilerine, ikisinin yaşadığı şüpheden doğan açmazlarına tekabul ediyor.

Yani Godard yine devrimci ve yenilikçi bir eser vermiş oluyor. Kimilerine göre yönetmenin en iyi eseri olan Le Mepris, müziğiyle de hayran bırakırken yönetmen girişteki renk değiştiren filtrelerle de görsel becerilerinden sadece birini kanıtlamış oluyor.  Ayrıca bu filmde genellikle tercih ettiği geniş planlarsa hem karakterler tahlillerine hem de nefis doğa manzalarını ve iç mekanları ustaca kullanış şekline katkıda bulunmuş oluyor.
FİLMİN PUANI: 5 / 5

 

Kategoriler
Film Görüşleri Günlük hayat Kişisel makaleler

A beatiful mind “Akıl oyunları”

Muhteşem zeka, Mantığın karizmaya dönüştüğü an… Matematiğin sonsuz hali.. John Nash.

Filmi izleyeli bayağı oldu, ama bende bu film “Mutlaka izlenilmesi gereken filmler” kategorisinde. Bence herkes bir defa izlemeli.

Filmin Konusu:

En iyi film (drama), en iyi erkek oyunucu (Russell Crowe), en iyi yardımcı kadın oyuncu (Jennifer Connelly), en iyi senaryo, en iyi müzik, en iyi kurgu, en iyi makyaj dallarında toplam 8 dalda Oscar’a aday gösterilen “Akıl Oyunları”nın senaryosu, The New York Times muhabiri Sylvia Nasar’ın yazdığı biyografiye dayanıyor. Kitabı senaryolaştıran ise Akiva Goldman (Oscar adayları arasında). Ron Howard’ı sinemaseverler “Apollo 13” filminden hatırlayacaklardır.

John Nash, çok zeki, yakışıklı ve Princeton’un matematik bölümünün en parlak yıldızıdır. Ancak bir süre sonra hayal dünyasına sürüklenir. Kendi isteği dışında zorla tedaviye tabi tutulur. Davranışları giderek tutarsız bir hal alır. Güzel karısı onu çaresizlikten terk eder. Gidecek hiçbir yeri yoktur, sokaklarda amaçsızca dolaşır. Çocukların alay ettiği bu adama karısı Alicia ve matematik topluluğu göz kulak olmaya çalışır. Kim der ki bu adam bir matematik dahisidir?

Ron Howard’ın perdeye yansıttığı öykü, yaşanmış bir olaydan yola çıkıyor. Perdede dünkü ve bugünkü matematik dahisini izliyoruz. “Delilikle dahilik arasındaki ince çizginin her iki yanını da yaşayan John’un aslında en büyük başarısı şizofreniyi yenmesi değil, çünkü zaten yenemiyor” diyor yapımcı Graser, “Zafer, Nobel kazanması da değil. Asıl zafer, aklının, ruhunun ve zekasının, şizofreninin karşısında ayakta kalabilmesi” diyor.

Gençliğinden beri yalnızlığı seven, atılgan, küstah, kimsenin çözemediği matematik denklemlerini çözen, espri anlayışı biraz kıt John Nash’ı perdede Russell Crowe canlandırıyor.
Genç ve hasta Nash ile yaşlı ve hastalığın üstesinden gelmiş Nash’ı, aralarında yine de bir bağ kurarak başarıyla canlandıran aktör, Oscar’ın da en büyük adayı.
Şizofren bir kişiyi perdede canlandırmak için akıl hastanelerini gezmesi önerilince Russell Crowe reddetmiş “New York gibi bir kentte yaşıyorum. Çok çeşitli akıl hastalıklarını gözlemlemek için Pazar günleri şöyle bir yürüyüşe çıkmak bile yeterli” diyor.

BOL ÖDÜLLÜ FİLM
“Akıl Oyunları” 8 dalda Oscar’da aday gösterilmesine karşın, şu ana kadar birçok ödülün sahibi oldu. Altın Küre’de en iyi film, en iyi erkek oyuncu (Russell Crowe) ve en iyi yardımcı kadın oyuncu (Jennifer Connelly) ödüllerini alan film, Amerikan Yazarlar Derneği (WGA) ödüllerinde de filminin senaristi Akiva Goldsman da en iyi uyarlama senaryo dalında ödül aldı.
Sinema dünyasının en prestijli ödüllerinden BAFTA’da (İngiliz Film Akademisi) ise Russell Crowe en iyi erkek oyuncu, Jennifer Connelly ise en iyi yardımcı kadın oyuncu dallarında ödül kazandı.

Daha önce kitap halinde olan bu yapım daha sonra film oldu. Filmini de izledim, kitabını da büyük bir beğeni ile okudum..

Ata Demirer’in BKM Stand up gösterisini hepiniz izlemişsinizdir. Orda, “Mümin abinin yanından bir çıktığım; Aman tanrım Emrahım!” Sözleri geldi aklıma.. Ve ben de bu filmi izledikten sonra bi baktım, john Nash oluvermişim..

Saygılar sunarım.
ShezophreeN – Mert Mesut BUDRAÇ

Kategoriler
Film Görüşleri Hollywood Seminerler Sinema Dünyası Türk Sineması

Canlandıranlar Yetenek Kampı

• Canlandıranlar Nedir?

Türkiye’de canlandırma sinemasının ihtiyaçlarını ve mevcut üretim ortamını göz önüne alarak, 2008 yılında Berat İlk tarafından geliştirilen “Canlandıranlar” başlıklı projeler; animasyon için çalışan, emek veren, üretim yapan ya da yapmak isteyen kişilere odaklanıyor. Kar amacı gütmeyen ve teknik ayrım gözetmeyen bu oluşum dahilinde, canlandırma sineması yapmak isteyenler hem eğitim hem üretim olanaklarına sahip oluyorlar. “Canlandıranlar” projesinin bir amacı da bu alanda bellek oluşturmak. Canlandıranlar’ın sürdürülebilir olması ve her sene tekrarlanması planlanıyor.

“Canlandıranlar” için, Berat İlk tarafından, 2008 yılından beri Bilgi Üniversitesi’nde ücretsiz film atölyeleri düzenleniyor. Aynı sıralarda şekillenen “Canlandıranlar Yetenek Kampı” projesi ise İstanbul Avrupa Kültür Başkenti Ajansı etkinlikleri çerçevesinde, İstanbul Bilgi Üniversitesi VCD Bölümü ortaklığıyla, 2009 ve 2010 yılında hayata geçiriliyor. “Canlandıranlar Yetenek Kampı”nı; Bahçeşehir Üniversitesi, Eskişehir Anadolu Üniversitesi, Mimar Sinan Üniversitesi ve Maltepe Üniversitesi ile Sinefekt, Anima, Canlandırma Servisi ve Dirty Cheap Creative yapım şirketleri de destekliyor.

•Canlandıranlar Yetenek Kampı Nedir?

Canlandıranlar Yetenek Kampı, 2010 yılı boyunca sürecek, animasyon eğitimini ve üretimini kapsayan bir projedir. Film gramerinden senaryoya, animasyon tekniklerinden kurguya kadar pek çok konuda yapılacak ücretsiz atölye çalışmaları, yerli ve yabancı çeşitli konukların ağırlanacağı bir panel ile bir konferansın gerçekleşeceği projede, başvurular arasından seçilecek üç tane İstanbul konulu kısa canlandırma filmi üretilecek.

Canlandıranlar Yetenek Kampı, tüm katılımcılara animasyon konusunda bir alt yapı kazandırırken onları piyasadaki şirketler ile bir araya getirerek, alanlarının profesyonelleri ile tanışma ve çalışma olanağını sağlamayı amaçlıyor.

•Üretilecek Filmler Hakkında

Canlandıranlar Yetenek Kampı’nın amacı, seçilen projelerin sahiplerinin olabildiğince filmlerine odaklanmalarını sağlamak, bunun için onlara en uygun, en zevkli ve en insani koşulları sunmak.

Seçilen projeler için Mayıs ve Haziran aylarında ön hazırlık yapılacak. Proje sahipleri panel ve konferansa gelen konuklar ile projelerini tartışacakları çalışma toplantıları gerçekleştirebilecekler. Senaryo, karakter tasarımı gibi konularda işin profesyonellerinden özel danışmanlık alabilecekler. Ayrıca profesyonel storyboard desteği gibi yardımlar da yapılacak.

Ön hazırlığın ardından yaz aylarında okullarda kurulacak setlerde üretilecek filmlerin post prodüksiyon işleri ise yapım şirketlerinde gerçekleşecek. Teknik ekipmanın yanı sıra filmler için gerekli küçük malzemelerin karşılanmasına da yardım edilecek.

Üretilen filmler yıl sonunda özel bir gösterim ile izleyicilere sunulduktan sonra yurt içi ve yurt dışında çeşitli festivallere de gönderilecek.

Seçilen filmler dışında proje destekçisi üniversite ve prodüksiyon şirketlerinin, kendi olanakları ile ürettikleri filmler de izleyiciler ile buluşturulacak.

Kategoriler
Film Görüşleri Güncel Haberler Günlük hayat Toplumsal Konular Türkiye üzerine

Sezonun Süpriz Filmi

Sezonun süpriz filmi diyorlar ona. Çünkü hiç alışık olmadığımız bir sloganla çıktılar karşımıza. Şiddetsiz aksiyon, küfürsüz komedi, seviyeli romantizim. Filmi ilk duyunca çok şaşırdım.

Türkiye’de bu şekilde hiç film yapılmamıştı. Aksiyon filmlerinde genel olarak şiddet eksik olmaz. Küfürsüz komedi ise bir hayli şaşırtıcı, son zamanlarda çıkan komedi filmlerine bakınca küfürsüz olabilir mi, diye düşünmeden edemiyorum. Kendilerini bu kadar aştılar mı? Ben hala orta çağ kafasıyla filmlerin devam edeceğini sanıyordum. Büyükleri ile saygısızca konuşan, belden aşağı konuşmanın komedi sayıldığı bir ülkede, küfürsüz komedi yapmanın büyük cesaret olduğunu düşünüyorum.

Ya seviyeli romantizme ne demeli. Pornografik dizi ve filmlerin en üst seviyeye çıktığı, aşk filmlerinde öpüşme sahnelerinin olmazsa olmaz olduğu bir yerde seviyeli, sadece elele tutuşan aşıkları tasvir ediyorsunuz. Ciddi çok büyük cesaret.

Her neyse bir arkadaşın tavsiyesi üzerine gittim filme. Filmin son anına kadar acaba dediklerinden sapmışlar mı diye izledim. Ne diyeyim, gerçekten çok büyük iş çıkarmışlar. Gerçekten de söyledikleri gibi sezonun süpriz filmi Eşrefpaşalılar. Ne bir küfür var, ne de bir seviyesiz sahne. Bütün sahneleri özenle seçilmiş bir film. Özellikle imamların kötülenmesine alışık olduğumuz için bu filmde gerçek bir imam karakteri görmek ayrıca önemli. İmam gerçekten işini yapıyor. Dindar olarak tasvir edilmiş. Yeşilçam filmlerdeki sahte imamlara benzemiyor. Saydığımız, sevdiğimiz imam tiplerine benziyor. Bu da sinemada büyük bir yol katettiğimizi gösteriyor.

Umarız bundan böyle bu tür filmler yaygınlaşır. Gelenek görneklerimize ters olan, aşkı öpüşmekle (ağzım almıyor) başka türlü şeylerde olduğunu sananlara bir başlangıç olur umarım bu film. Küfrü sanki normal bir şeymiş gibi servis etmekten vazgeçmeleri gerekir. Çocuklarımıza düzgün film izletebilmeliyiz. Malesef filmlerde ve dizilerdeki küfürler, müstehcen sözler ve davranışlar çocukların dilinde. Unutulmaması gereken bir gerçek var ki, o da bu tür ahlaki değerleri düşük filmlerin toplumları bozduğu, ahlaki değerlerini altüst ettiği gerçeğidir.

Sırf komedi olsun diye, sırf romantik, heyecanlı diye bu tür film ve diziler izlenilmemeli. Geleceğimizi düşünüyorsak bu Eşrefpaşalılar filmi gibi filmler yapılması daha uygun olduğunu düşünüyorum. Filmi izlemeyenlerin izlemesini tavsiye ederim. Ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır.

Ne diyelim güzel olmuş film. Darısı diğerlerinin başına. Durmak yok yola devam.

Mehmet Şar