Kategoriler
Film Görüşleri

Artificial Intelligence

4 Bugün daha izlememiş olanlara müthiş bir film önermek istiyorum: Artificial Intelligence (Yapay Zeka). 2001 yapımı bu film IMDB’den 7.1 almış; kimimiz için bu skorlar çok anlam ifade ettiği için söylüyorum zira bu kadar yüksek bir skor almamış olsaydı bile izlemenizi şiddetle tavsiye edecektim. Şimdi nedir bunun konusu dediğinizi duyare gibiyim: Konu, klişelerden öyle uzak ki filmin başlarında bu kadar sıradışı bir film klasik bilim-kurgu çizgisini taşıyordur kesin denilebilmesine rağmen aslında bu yargıdan tamamen uzak. İlk bakışta bilim-kurgu gibi de dursa filmin alt metinleri bir çok drama barındırmakta. Steven Spielberg’in de o sağlam etkisi kendini belli ediyor.
Haley Joel Osment’ın canlandırdığı David, en ileri teknolojiye sahip aynı zamanda da küçük bir çocuk görünümüne sahip robotumuz evlatlık verildiği ailedeki anneye gerçek duygular beslemeye başlar ve onu kendi annesi sanır. Filmin başında beklediğimiz Jude Law ise ortalara doğru filmde kendini gösterir; akabinde gelişen olaylar silsilesi sizi sürükler. Bu arada bana sorarsanız filmi sakın dublajlı izleyip öldürmeyin derim. İyi seyirler şimdiden..

Not: Koyduğum film afişinin çözünürlüğü konusunda anlayışınıza sığınıyorum; daha iyisini şimdilik bulamadım ne yazık ki..

Yapay Zeka

 

Kategoriler
Film Görüşleri Sinema Dünyası

Ringu vs The Ring

Bilenler bilmeyenlere anlatsın sevgili Makaleci.com okuyucuları.. Şu meşhur The Ring (Halka) filmi 1998’de çekilmiş olan Japon korku-gerilim filmi Ringu’nun remake halidir. Beğenen olduğu kadar Ringu’yu tercih edenler de çoğunlukta. IMDB’ye bakacak olursak da 2002 yapımı Naomi Watts’lı The Ring 7.1 alırken 1998 yapımı Ringu 7.3 almış.The Ring her remake filmin kaderini yaşayıp orijinaliyle karşılaştırılmaktan kimi zaman öteye geçemiyor. Ben ilk olarak The Ring’i izlediğim için bu durum benim için tam tersi şu ara.. Ringu’daki make-up efektler sanılanın aksine fazla göşterişli, çarpıcı, albenili olduğu için izleyiciyi ilk başta koltuklarından zıplatsa da bu çok uzun sürmemekte ve sonrasında insanda oturup makyajları inceleme, vay be nasıl yapmışlar bu patlamış gözü şeklinde verilen tepkilere yol açmakta zannımca.

ringu

The Ring’e gelecek olursak da film korku filminden daha çok bir gerilim filmi tadında ve belli bir noktadan sonra hikaye merak uyandırmayı sürdüremiyor; çoğu sahnesi klişelerine hapsolmuş vaziyette; izleyen olur diye sonunu söylemiyorum ama sonunda hayatta kalan kişi veya kişiler bu klişelerden yalnızca birisi.Herşeye rağmen korkutmayı ve daha çok germeyi fazlasıyla başaran bu iki film de önyargısız izlenirse sizi gerilim filmi statüsünde fazlasıyla tatmin edecektir.

Not: Işıklar açıkken izleyin derim ben…

Kategoriler
Film Görüşleri

Need for Speed: Hız Tutkusu ‘izlemeden geçmeyin’

Az önce Dünyanın en iyi araba yarısı oyunlarından birisi olan need for speed’ e adanmış 2014 yapımı intikam filmini izlemiş bulundum. Dünyanın en iyisi diyorum çünkü dünyada en fazla satan araba yarısı oyunu. Tabiki teknoloji geliştikçe ondan daha gelişmiş ve kaliteli oyunlar çıkmıştır ancak her bilgisayar ve video oyunları tutkunlarının mutlaka bir kerede olsa oynadığı bir oyundur. Modası geçsede sevgimiz daimi :) Need for Speed (2014)

Özet: 240 milyondan fazla satılmış olan en başarılı yarış oyunundan uyarlanan Need for Speed oyundaki heyecanı gerçek dünyaya yansıtıyor. 1960’lı ve 70’li yılların harika otomobil kültürü filmlerine geri dönüş yapan Need For Speed Amerikan açık yol mitini böylesine heyecan verici kılan konsepti inceliyor
Hikayede zamana karşı imkansıza yakın bir yarışı; intikam görevi olarak başlayıp sonunda kurtuluş serüvenine dönüşen bir yarışı anlatıyor. Kapanmak üzere olan garajını kurtarmak isteyen mavi yakalı tamirci Tobey Marshall (Aaron Paul) çok da istememesine rağmen, zengin ve küstah bir eski NASCAR sürücüsü Dino Brewster ile (Dominic Cooper) ortak olur. Araba simsarı Julia Bonet’e (Imogen Poots) işi kurtaracak bir satış yapmak üzereyken, feci bir yarış sonucunda Dino Tobey’e tezgah kurar ve cinayetle suçlanmasına neden olur.
İki yıl sonra hapishaneden çıkan Tobey Dino’yu alaşağı etmek ve intikam almak için yüksek bahislerin döndüğü De Leon yarışına katılır. Oraya zamanında ulaşabilmek için, Tobey birçok zorluğu aşmak zorundadır. Ona sadık ekibi ve Julia’nın yardımıyla, Tobey her zorluğu aşar ve egzotik süper otomobillerin parlak dünyasında zayıfların da birinci gelebileceğini kanıtlar. [* divxplanet]

İzlemenizi tavsiye ederim, sürükleyici ve izleyiciyi sıkmayan güzel bir film ortaya çıkmış. Sözüm ona çakma ve artık filmleri sıradanlık kisfesi altında yorumlayan, sözüm ona yorumculara aldanmayın. İzleyin çok zevkliydi, özellikle intikam teması harika işlenmiş, sonunda da insanlık dersi verilmiş. Herkesin bir kulak küpesi çıkartabileceği hoş zaman geçireceğiniz need for speed filmini kaçırmamanızı öneririm. Başrolün yanındaki sarışın kız da fena değildi, oyunculuğu bence harikaydı ve filme en çok yakışan karakterlerdendi. doğallığı, saflığı ve sadeliği ön planda olması, başrol oyuncusunu tamamlıyor olması ayrı bir güzellik tabiki.. Bekleme yapmayın, izleme salonuna alalım sizi, lütfen bileyli izleyiciler buyursun..

Kategoriler
Film Görüşleri

Cehennem Melekleri 3 çok deli geliyorrr…

Aksiyon filmlerinin kralı Sylvester Stallone efsanesinin en az onun kadar efsane yıldızları bir araya topladığı Cehennem Melekleri serisinin son halkası yolda ve çok deli geliyor. Kadroya başka efsane isimlerde katılmış. Unutulmayacak bir keyif, unutulmayacak bir heycan. Beş para etmesede sırf hepsini bir arada görebilmek adına tarihi bir an. Bu efsaneleri bir arada görünce kendimi çok şanslı bir nesil içinde sayıyorum gerçekten..

expendables-3-poster-expendables-3-concept-poster

Kadro geniş, kimler yok ki. Hani birde yeni oyuncular eklenmiş. Yeni eklendi dediğime bakmayın, yeni eklendi ama hepsi birer efsane.
Stallone’un yanı sıra Jason Statham, Harrison Ford, Mel Gibson, Dolph Lundgren, Terry Crews, Arnold Schwarzenegger, Wesley Snipes, Jet Li, Antonio Banderas, Kelsey Grammer, Kellan Lutz, Randy Couture, Victor Ortiz, Glen Powell ve tek kadın oyuncu olarak Ronda Rousey yer alıyor. [*beyazperde]

Kadroda Harrison Ford, Mel Gibson, Wesley Snipes’i, de görmek çok güzel. Birisi mümkünse Sylvester Stallone yakından görme şansına nail olursa, lütfen önce gözlerinden sonra ellerinden opsun benim için..

BRAY_20130903_EXP3_7700.dng

Sabırsızlıkla beklediğim filmler arasında ve sabırsızlıkla çıktığı anda izleyeceğim. Tamam tamam izledikten sonra yazarim :D

Kategoriler
Film Görüşleri

Can Dostum (Intouchables) Filmini izledim!

İzlerken insanın yüzünden tebessümün hiç kaybolmadığı Can Dostum (Intouchables), komedi drama ikilisini harika bir şekilde harmanlayan bu fransız filmi gerçek bir hikayeye dayanan öyküsüyle beni derinden etkiledi. Her saniyesinde ders niteliğindeki konusu, çaresizlik, heyecan, zaman kavramlarının harika birleşimi. İzlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.

Kategoriler
Film Görüşleri Hollywood Sinema Dünyası Türk Sineması

Ölmeden Önce İzlemeniz Gereken 150 Film

Otoriteler, akademiler, sinema dergileri, eleştirmenler, sinema siteleri, forumlar ve şu meşhur 1001 filmi çeren ‘kitap’!…  O kadar çok bu tarz liste var ki! Ee bende eksik kalmayayım ve kendi ‘kişisel’ listemi hazırlayayım dedim sinemaseverler için. Popüler sinema adı altında anılan ve ‘kolay’ izlenen filmler ile ‘sanatsal’ tarafı ağır basan -ve adı sanı pek duyulmamış olan- filmleri harmanlamaya çalıştım, tek bir tarafa bağlı kalmaktansa.  Aslında liste ‘kişisel’ bile olsa, sinema tarihinde önem arz eden filmleri kapsadığı için zaten hepsi sinemaseverlerin izlemesi gereken filmler. Hatta siz bu filmlerin yönetmenlerinin tüm filmografilerini de bitirmeye çalışın derim. İşte ölmeden önce izlemeniz gereken 150 film (aslında 150’yi biraz aştığımı da belirteyim)

 

11:14 (2003)
12 Angry Men
1900 (1976)
2001: A Space Odyssey (1968)
21 Grams (2003)
28 Days Later (2003)
3×3: Nines (2007)
4 luni, 3 saptamâni si 2 zile (2007)
400 Blows (1959)
A Ay (1988)
A Bout de souffle (1960)
A Woman under the Influence (1974)
Alien (1979)
All About Eve (1950)
All That Jazz (1979)
Amadeus (1984)
Amarcord (1973)
Amelie (2001)
American Beauty (1999)
Amores Perros (2000)
Anayurt Oteli (1986)
Annie Hall (1977)
Asphalt (1929)
Atonement (2007)
Au Hasard Balthazar (1966)
Babel (2006)
Bambi (1942)
Bananas (1971)
Being John Malkovich (1999)
Belle de jour (1967)
Berlin Alexanderplatz (1980)
Big Fish (2003)
Bin-jip (2004)
Black Swan (2010)
Blade Runner (1982)
Blood Simple. (1984)
Blowup (1966)
Blue Velvet (1986)
Bom yeoreum gaeul gyeoul geurigo bom (2003)
Bonnie and Clyde
Branded to Kill (1967)
Brazil (1985)
Breakfast at Tiffany’s (1961)
Breand and Roses (2000)
Bringing out the Dead (1999)
Brokeback Mountain (2005)
Bronyenosyets Potyomkin (1925)
Butch Cassidy and the Sundance Kid (1969)
Cache (2005)
C’era una volta il West (1968)
C’era una volta in America (1984)
Children of Men (2006)
Chung Hing sam lam (1994)
Citizen Kane (1941)
Cloverfield (2008)
Come and See (1985)
Cool Hand Luke (1967)
Dancer in the Dark (2000)
Das Cabinet des Dr. Caligari. (1920)
Delicatessen (1991)
Delivarence (1972)
Der amerikanische Freund (1977)
Der Siebente Kontinet (1989)
Dogville (2003)
Don’t Look Now (1973)
Double Indemnity (1944)
Edward Scisssorhands (1990)
El espíritu de la colmena (1973)
Eraserhead (1977)
Europa (1991)
Fa yeung nin va (2000)
Faces (1968)
Fanny and Alexander (1982)
Fantasia (1940)
Fargo (1996)
Fight Club (1999)
Forbidden Planet (1956)
Forbrydelsens element (1984)
Gandhi (1982)
Gloria (1980)
Gone with the Wind
Goodfellas (1990)
Gycklarnas afton (1953)
Happiness (1998)
Hayat Var (2008)
Hiroshima mon amour (1959)
In the Valley of Elah (2007)
Inland Empire (2006)
Jodaeiye Nader az Simin (2011)
Julet and Jim (1962)
Kaç Para Kaç (1999)
Kes (1969)
Koroshiya 1 (2001)
l arrivee d un train en gare de la ciotat (1895)
L’eclisse (1962)
La Dolce Vita (1960)
La historia oficial (1985)
Ladri di biciclette (1948)
Låt den rätte komma in (2008)
Le Charme discret de la bourgeoisie (1972)
Le Mepris (1963)
Le Samourai (1967)
Leon (1994)
Lola + Bilidikid (1999)
Lola rennt (1998)
Lost Highway (1997)
LOTR: Trilogy (2001-03)
M (1931)
Matrix (1999)
Mean Streets (1973)
Memento (2000)
Metropolis (1927)
Mia aioniotita kai mia mera (1998)
Midnight Cowboy (1969)
Miller’s Crossing (1990)
Modern Times (1936)
Moulin Rouge! (2001)
Mulholland Drive (2001)
Naked (1993)
Paris, Texas (1984)
Paris-Texas (1984)
Pather Panchali (1955)
Persona (1966)
Pleasantville (1998)
Pi (1998)
Pyscho (1960)
Raging Bull (1980)
Rashomon (1950)
Requiem for a Dream (2000)
Reservoir Dogs (1991)
Riso amaro (1949)
Satantango (1994)
Sedmikrasky (1966)
Seven Samurai (1954)
Shadows (1959)
Sisters (1973)
Smultronstallet (1957)
Solyaris (1972)
Some Like Hot (1959)
Stalker (1979)
Star Wars Trilogy (1977-83)
Sunset Boulevard (1950)
Suspiria (1977)
Süt (2008)
Swoon (1992)
Taste of Cherry (1997)
Tarzan (1999)
Taxi Driver (1976)
Taxi zum Klo (1980)
Treeless Mountain (2008)
The 39 Steps (1935)
The Aparment (1960)
The Asphalt Jungle (1950)
The Birds (1963)
The Boys in the Band (1970)
The Conformist (1970)
The Conservation (1974)
The Elephant Man (1980)
The Fountain (2006)
The Godfather (1972)
The Good, The Bad and The Ugly (1966)
The Graduate (1967)
The Green Mile (1999)
The Host (2006)
The Hustler (1961)
The Lady Vanishes (1938)
The Last Man on Eart (1954)
The Lost Wordl (1925)
The Maltese Falcon (1941)
The Man Who Wasn’t There (2001)
The Network (1976)
The New World (2005)
The Roaring Twenties (1939)
The Seventh Seal (1957)
The Shawshank Redemption (1994)
The Sting (1973)
The Third Man (1949)
The Wall (1982)
The Wizard of Oz (1939)
The Wrestler (2008)
Thelma and Louise (1991)
There Will Be Blood (2007)
Tpuch of Evil (1958)
Törst (1949)
Twelve Monkeys (1995)
Twin Peaks: Fire Walk With Me (1992)
Uzak (2002)
War and Peace (1956)
War Requiem (1989)
Weekend (1967)
Yumurta (2007)
(Bu liste sinema-arti-sinema.blogspot adresinde de yayımlanmıştır.)
Ozzy.
Kategoriler
Film Görüşleri Günlük hayat

Neşeli hayat filmini izlemeniz gerek

Daha önce izlemediğim, izlemeyide düşünmediğim bir filmdi ama bugün televizyonda izlediğimde gerçekten hayran kaldığımı ve gerçekten herkesin izlemesi gerek diye düşündüğüm bir film olduğunu gördüm. Konusu olsun, gerçekten oyunculukları olsun beni çok etkiledi. Baştan sonra hayranlıkla izlediğim bir filmdi. Konusu gerçek hayatdan alınmış ve 10 numara işlenerek filme çevrilmiş bir film. biraz ordan biraz burdan tamamen türk halkının genel yaşadığı sorunlara değinmiş.

Zamanında neden izlemediğimi hatırlamıyorum ama cidden pişmanım. Film için oyuncularına ve yönetmeni mustafa Erdoğan’a ciddi anlamda tebrik gönderiyorum. Konuyu o kadar iyi işlemiş ve oyunculuklarını o kadar iyi yerine getirmişlerki kendimi çoğu zaman filmde buldum, filmin akışına kaptırdım ve asla ama asla sıkılmadım.

izlemeyen varsa filmi mutlaka izlemeli ve izleyenlerinde yapacağı gibi durumunuza şükretmelisiniz. Şükredilecek bir durum yok aslında filmde ama bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Gerçekten ne olursa olsun mutlu olmak ve neşeli kalmayı başarmamız gerek, bunu yapabildiğinizde hayat şartları ne olursa olsun sizi yıldıramaz ve gülmek için bir sebebiniz olur. Bulunduğu durumun değerinin farkında olmayanlar için üzülüyorum. Para pul hiç birşeyin çözüm olmadığı bazı anlarda insanlar çareyi kaçmakta buluyor ama ne olursa olsun kaçmak çözüm olmuyor.

Burdan ismi lazım değil birisinede bir kaç şey söylemek istiyorum. İnsanları kaybetmek kolay, kazanmak zordur, kaybedilen yada kırılan bir şeyin tekrar düzeltilmesi çok zordur. Küçük sebeplerle mutsuz olmak, mutlu olmamak için sebep aramak hiç bir zaman sizi mutlu etmez, bu dünyada tek başınıza kalabilirsiniz, tek yaşayabilir, tek başınıza ölebilisiniz ama asla değişmeyen birşey varsa oda ailenin sıcaklığı, ailenin varlığı ve insana verdiği güven duygusudur.

Aile…

Kategoriler
Anketler Film Görüşleri Günlük hayat

Harry Potter ve Ölüm Yadigarları: Bölüm 2 (Harry Potter and the Deathly Hallows: Part2, 2011)

 

BİR FENOMENE VEDA

2001’de başladı ilk macerasına Harry Potter. J.K. Rowling’in ödüllü romanı Chris Columbus’un yönetmenliğinde perdeye aktarılmıştı. Gerek ülkemizde, gerek yurtdışında hem gişesi iyiydi, hem de eleştirmenlerden olumlu eleştiriler aldı Felsefe Taşı. Ardından gelen ikinci bölüm yine Columbus’un ellerine emanet edildi ve karşımıza ‘epik fantezi’ türünde 2000’lerin en başarılı örneklerinden biri çıkmıştı. Mitolojik ve mimari tasvirler, yılan-Basilisk tasarımı, geçmiş-gelecek üzerine aforizmaları ve Harry’nin macerasını bir adım yukarıya taşıması açısından önem arz ediyordu bu film. (Columbus’un sinema tarihinin ‘fantezi’ evreninden bolca ilham alan kişisel ‘fantastik ve büyüleyici evreni’nin serinin hayranları tarafından ayrı bir önemi vardır.)

Sonra projenin başına, Columbus’dan çok daha iyi bir yönetmen olan Cuaron geldi, karakterlere ve öyküye gerçekçi bir doku katarak fantastiği ‘film-noir’ alanına hapsetti. Kuşkusu serinin sinemasal açıdan en zeki filmiydi Azkaban Tutsağı. Her bölümde yönetmenlerin kendilerine has dokuları var ama özellikle bu bölüm serinin en önemli ‘yönetmen filmi’. Mike Newell’in ‘ergenlik buhranları’ üzerinden akan ve aşk dokusuna sahip Ateş Kadehi derken, son dört bölümün yönetmeni Yates, seriye Curaon gibi farklı bir gerçekçilik kattı. Özellikle ilk partta kullandığı el kamerası çekimleri ile sinematografik alanda ‘farkı’nı ortaya koydu.

Bu bölüm ise yine Yates’in ellerinde. İlk partı geçen sene izlemiştik ve hem serinin hayranları hem de eleştirmenler tarafından sevilen bir bölüm olmuştu. Bende oldukça beğenmiştim açıkçası. Avrupa sinemasını temel alan sinematografisi, kara-film dokusuna sahip görselliği, müzikleri, ‘varoluşçu’ senaryosu, dingin akan ‘soyut’ olay örgüsü ve ‘gençlik’ ve ‘yol’ filmini karıştıran yapısıyla Cuaron’un ‘karanlık’ film-noir dünyasının düzeyinde bir devam filmiydi.

Bu bölüm ise, hayranları ve sinemaseverler için ayrı bir önem taşıyor. Tam 10 yıllık bir ‘dünya fenomeni’nin ‘finish’ bölümü haliyle. Beklentiler de büyük. Ama elbette ki bir ‘tedirginlik’te var, sonuçta beşinci ve altıncı bölümlerde gördüğümüz ‘yüzeysel roman uyarlaması’ tavrı burada da kendini gösterebilirdi, J. K Rowling’in şimdiden efsane olmuş roman serisinin son romanına sadece ‘sembolik’ bir bölümle veda edebilirlerdi; yapımcılar ve elbette ki bu seri dışında hiçbir tecrübesi olmayan David Yates. Ama bu serinin İngiliz serisi olması neyse ki bu endişeleri boşa çıkartmış.

Başta söylemek gerekir, bu açıdan korkacak birşey yok. Film, ilk part düzeyinde, oldukça iyi bir seyirlik. Romana sadık kalan bir uyarlama. Elbette Harry ile Voldemort’un ‘son düellosu’ görkemli olmalı ve tüm serinin anahtar sırlarını ortaya çıkarmalı. Bu ‘görkem’ fazlasıyla var, efektler ve aksiyon birinci sınıf. Tam 10 yıldır beklediğimiz büyük Hogwarts ‘istilası’ çarpıcı sahnelerle tasvir ediliyor.

İlk partın görüntü yönetmeni Eduardo Serra ile müzisyen Alexande Despalt çalışmalarını ustaca harmanlıyor,  ilk bölümün ‘varoluşçu’ dünyasını devam ettiren, dışavurumcu, mistik, soyut ve büyüleyici bir karışım elde ediyorlar. Film Avrupai sinematografisini harfiyen bu bölümde de kodluyor. John Williams’ın eşsiz notaları ise kimi anlarda karşımıza çıkıyor, final jeneriğinde ustanın ölümsüz şaheseri ve en iyi bestesi, bir ‘fenomen kuşağı’nı tanımlayan “Hedwig’s Theme”nin kullanılması ustaya ve serinin hayranlarına ayrı bir saygı. İlk bölümü başlatan bu efsanevi müzik son bölümü de kapatmış oluyor böylece. Senaryonun başarısı hızlı tempo ve kurgu içinde ortaya çıkıyor. Steve Kloves, ilk partta ‘drama’ yönünü daha belirgin hale getirip aksiyonu arka plana atıyordu, bu filmde ise ikisi dengeleniyor.

Serinin tüm ‘özü’, Harry Potter’ın yara izinin olduğu o ‘gece’nin gizemi açıklanyor elbette, mitolojik ve gizemli kavramlarda; Snape’in gözyaşları ile Harry’nin düşünseline yaptığı yolculukla ve Severus’un bakış açısıyla. Kitabı okumayanlar için bir miktar kafa karışıklığı olabilir düşünseli sahnesinde çözülen düğümler. Ama neyse ki sonra toparlanıyor ve kitabı okumayanlar içinde yapboz tamamlanıyor.

Olay örgüsü, ilk parta göre daha ‘düz’, ama daha açık ve belirgin. Her ne kadar yedinci kitabın iki bölüme ayrılmasına karşı çıksam da -hala da şüphelerim var aslında- sanki devasa romanı yaklaşık 5 saate hakkıyla yayabilmişler gibi geliyor bana. Karakterler de artık ‘üç boyutlu’ hale getirilmiş -haliyle-. İlk yarı ‘banka’ sahneleriyle çarçabuk geçiyor, ikinci yarıda ise Hogwarts ‘istilası’ start alıyor. Özellikle Karanlık Lord’un ‘devasa ordusu’nun saldırıya geçtiği anlarda gerilim tırmanıyor.

İngiliz oyuncular her zaman ki gibi iyi. Radcliffe hala ‘vasat’. Watson ve Grint ise her zaman ki gibi ‘iyi’ iş çıkarıyorlar. Öpüşme sahneleri bile var. Neville karakteri ise filmde Snape gibi ‘kilit’ rolü oynuyor ve karakteri canlandıran Matthew Lewis bu kilit rolü iyi sırtlıyor. Alan Rickman ve Maggie Smith ise kusursuz. Rickman’a en çok sahne verilen bu bölüm sanırım.

Bellatrix’in Molly Weasley tarafından öldürüldüğü sahne biraz geçiştirilmiş ve araya sıkıştırılmış gibi. Lupin, Tonks ve Fred gibi ‘özel fan’ları olan karakterlerin öldürüldükleri sahneler gösterilmiyor bile -filmin kusurlarından biri de bu. Çocuk bekleyen Lupin ile Tonks’un öldüğünü gösteren sahne herşeye karşın duygusal. Belki bu karakterlerin, kitabın fanları, öykü ve Harry ile duygusal geçmişleri olduğu içindir. Bunlar filmlerde pek iyi işlenememişse de kitapta, özellikle Lupin ile Harry arasında, belki Sirius kadar olmasa da özel bir ilişki vardır. Haliyle David Thewlis gibi oyuncularda ‘performans’ sergileyemiyorlar. Emma Thompson ve Jim Broadbent gibi oyuncular ise harcanmış. Ralph Fiennes ve Carter ise olması gerektiği gibi ‘kötü’.

Thompson neredeyse 5 saniye görülüyor ve sadece bir cümle ediyor! Broadbent’de öyle. John Hurt filmin girişinde az ama öz bir sahneyle ‘finish’ini veriyor. İlk bölümde Harry açısından önemli bir karakterdi bu asacı dedemiz. Imelda Staunton ve diğer bakanlık üyelerinin bakanlıkta hiçbir sahnesi olmaması ise kötü olmuş. Staunton Umbridge karakterine yeni açılımlar getiren bir oyuncuydu oysa.

Yates bu bölümün daha epik ve melankolik olacağını söylemişti. Aslında bu ‘melankoli’ tanımı ilk parta daha çok uyuyor ama epiklik konusunda kusurları olmasına rağmen çokta sıkıntısı yok bu bölümün. Özellikle ‘duygusal epik’ sahneler açısında. Filmin, hayranları için hazırlaması gereken ‘veda filmi’ duygusu, belki kimi fanatiklerin ‘ağlama’ beklentilerini karşılıyor.

Trollerle türlü yaratıkların birbirine karıştığı savaş sahnesi, Voldemort ile Harry’nin son düellosu ve Hogwarts meydanında kozların paylaşıldığı ve tüm karakterlerin meydanda karşılaştığı anlar bu epikliğe katkıda bulunuyor. Filmin en iyi sahnelerinden biri, Harry’nin, özellikle Melez Prens bölümü ve Dumbledore’un ölümü sonrası akla takılan soruları ve bu ‘yara izli kahramanın’ sırrını çözmek için düşünseline yaptığı ziyaret. Bu bölüme hakkıyla yer ayrılmış. Harry’nin ailesinin öldürüldüğü geceye geri dönüş ve Snape’in davranışları, final sahnesinden bile daha duygusal. Keza Snape’in ölüm sahnesi de öyle. Yani fanatikler rahatça ağlayabilir. Snape bu bölümde gerçekten de ‘çekici’ bir karaktere dönüşmüş.

Harry’nin ölen ailesi ve Lupin ve Sirius ile ormanda buluştuğu sahne, ayrıca Dumbledore’la Harry’nin King’s Cross’da buluştuğu hayal sahnesi -ve Voldemort’un kanlı ‘yaratık’ tasviri ise, kitaptakini başarıyla perdeye geçiriyor.

Filmin kusurlarına gelince, belki de baş kusur yönetmenin Hogwarts savaşını ve savaş alanını, Harry ve arkadaşları Hortkulukları yok ederken ‘arka fon’da vermesii.. Bu seçim ‘efektten tasarruf’ olabilir ama yinede izleyiciler için ‘büyük bir kusur’. Bu konuda hayal kırıklığına uğradığımı söylemeliyim. Neyse ki Harry tekrardan dirildiğinde, efekt değil ama etkileyicilik açısından düello başarılı sahneleri çıkageliyor.

Elbette kusursuz olmayan ama ‘iyi’ bir veda bu. Daha iyisi yapılabilir miydi? Evet. Kitaba göre daha epik bir ‘son anlayışı ve yoğun bir duygusallık olabilirdi. Özellikle okula ve yan karakterlere daha iyi bir veda yapılabilirdi, veya final daha epik ve duygusal bir şekilde kapanışı verebilirdi, örneğin vinçle üstten yapılan bir çekimle, arkasına Desplat’ın müziğini alarak. Tren garında başlayan 19 yıl sonra epilogu ise üçlünün çocukları dahil olmak üzere daha iyi verilebilirdi. Oysa finalden önceki bölümde duygusal tonla fantezi tonu iyi ayarlanmış. Bu açıdan belki L.O.T. R. serinin son bölümünün etkisini yapmayabilir.

Ama yinede onun kadar ‘özel’ olan, ileride mutlaka anılacak bir ‘İngiliz’ serisi Harry Potter. Gerçi finalde ‘devamı var!’ mesajı insanı biraz huzursuz ediyor. Umarım böyle bir hataya düşülmez, gelecek yeni seri önceki serinin başarısını yerle bir etmez.

Ve tüm bu kusurlar  filmin iyi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bu son bölümü, Yates’ten başkası yönetseydi şayet, Avrupai ve modern sinematografiden mahrum kalabilirdik, karşımıza yetişkin işi bir son dört bölüm yerine çocukça devam filmleri veya final bölümü gelebilirdi. Zaten Yates’in serinin diğer yönetmenlerinden farkı da stilize görsel tavrı, üslupçu ve ölçülü anlatımı, seriye yetişkin işi bakışı ve gerçekçi tonu.

Yani sonuç olarak bu bölüm hayranlarını tatmin edecektir diye düşünüyorum, kişisel olarak sevdim. Bu son iki bölümü ise, son bölüm ilkinin atmosferini devam ettirdiği için tek film olarak sayarsak, serinin en iyi 5 filmi içine koyabiliriz; sırayla Sırlar Odası, Felsefe Taşı, Azkaban Tutsağı, Ateş Kadehi ve Harry Potter Ölüm Yadigarları Part 1-2. Ama herşeye karşın serinin tüm filmleri izleyicilere keyif veren ve sevenlerini tatmin eden başarılı filmlerdi. Özellikle 6. bölüm görsellik açısından serinin en çekici bölümüydü. Efekt konusunda ise 2, 4, 5 ve bu son film ‘en iyiler’den. Seriyi benim gibi sevenler hiçbir bölüm için ayrım yapmayacaklardır.

Ve 10 yıllık bir fenomen de böylece bitmiş oluyor. Aslında üzülmedim de değil, ne de olsa kitap çıktı çıkalı bende bir Harry Potter ‘hayranı’ olup çıktım, filmler de cabası. (Tabii oyunculardan imza almak için bir hafta boyunca gala gecesinin yapılacağı yere kamp kuran ‘çılgın fanlar’ kadar değil!) Bu filmde hayranlar için özel bir anlam ifade ediyor tabii, son kitap çıktığında ki gibi. Yara izli, uzun saçlı, gözlüklü büyücü Harry ve arkadaşlarının maceralarını, türlü fantastik yaratığın ve maceranın kol gezdiği Hogwarts’ı, Dumbledor’u, Minevra’yı, asi Snape’i özleyecek miyiz peki? Evet. Ama neyse ki dvd diye birşey var değil mi?

SERİNİN BÖLÜMLERİNİ KİŞİSEL BEĞENİLERİME GÖRE SIRALARSAM;

1. Sırlar Odası
2. Felsefe Taşı
3. Ateş Kadehi
4. Azkaban Tutsağı
5. Zümrüdüanka Yoldaşlığı
6. Ölüm Yaigarları
7. Melez Prens

SİNEMASAL AÇIDAN DEĞERLENDİRİRSEK;

1. Azkaban Tutsağı
2. Ölüm Yadigarları
3. Sırlar Odası
4. Melez Prens (senaryo değil görsel açıdan)
5. Felsefe Taşı
6. Zümrüdüanka Yoldaşlığı
7. Ateş Kadehi

FİLMİN PUANI: 3.9 / 5

Kategoriler
Film Görüşleri Hollywood Sinema Dünyası

2000’lerin en iyi aksiyon filmleri

2000’ler aksiyon sineması açısından, özellikle gelişen teknolojinin de yadsınamaz katkısıyla gerçekten ‘parlak’tı. Yeniden çevrimlerden çizgi-roman uyarlamalarına, yenilikçi denemelerden  ‘bilgisayar oyunu estetiği’ni kullanan yapıtlara kadar dolu dolu bir 10 yıl geçirdik diyebiliriz. Bende tüm bu filmler arasından öne çıkan ve tam başarıya ulaşmış en iyi ‘12’ filmi seçtim.

1. Casino Royale (2006)

Aksiyona ‘hayat’ katan ve modern bir yorum getiren film. Ayrıca en iyi Bond filmi. Daha önce “GoldenEye” filmini de yönetmiş Martin Campbell bu filmle Bond külliyatını A’dan Z’ye kadar yenilemişti. Karşımıza da, ölçüsüzce kullanılmış kafa ütüleyici ‘çöp aksiyon’ sahneleri yerine son derece ölçülü verilmiş ‘gerçekçi’ ve stilize aksiyon sahneleriyle dolu, ‘kumarhane’ sahnelerinde de dinlenme imkanı veren karizmatik bir aksiyon filmi çıkarmıştı. Tabii bu karizmaya Daniel Craig’in katkısı yadsınamazdı.

2. Mission Impossible: III (2006)

Üçlemenin en iyisi. Brian De Palma’ın iyi değerlendirilememiş stilize tavrı ve John Woo’nun ‘fazla kafa ütüleyen’ kof aksiyon sahneleri bu filmde ölçülü bir şekilde harmanlanıyordu. J.J.Abrams’ın başından sonuna hiç düşmeyen bir tempoyla ve merak unsurlarıyla izleyiciyi ekrandan ayırmayan hızlı kurgusu ve görkemli aksiyon sahneleri takdire şayandı. Özellikle son yirmi dakika ayrı bir heyecanlı!

3. Collateral (2004)

Auteur yönetmen Michael Mann’ın kişisel olarak ‘en iyi filmi’ saydığım Collateral, bir seri katille masum bir taksiciyi aynı gecede buluşturup seyirciyi heyecanlı bir yolculuğa çıkarıyordu. El kamerasıyla çekilmiş ve şiirsel bir dille anlatılmış bu stilize aksiyon modern bir klasik olarak görülebilir. Üstten çekilen L.A. sahneleri ise insanı büyülüyor.

4. Hanna (2011)

Ağdalı edebiyat uyarlamarının usta yönetmeni Joe Wright, daha yeni sayılan bu filmle aksiyona farklı bir alan açtı diyebiliriz. Genç bir kızın ‘kendini bulma öyküsü’nü stilize aksiyona aracı eden yönetmen, minimalist dokulu Fransız aksiyon filmlerini de bolca andıran ‘soğukkanlı’ bir film getirmişti önümüze. The Chemical Brothers’ın müzikleri ise insanı yeterince gaza getiriyor. Yenilikçi ve öncü bir aksiyon filmi.

5.  Kill Bill Vol. 1 / Vol.2 (2003-04)

Tarantino’nun ‘intikamcı gelin’inin öyküsü, göz bile kırpmadan izlenen, De Palma’nın  şiddeti stilize bir şekilde kullanan tavrından ve Uzak Doğu dövüş filmlerinden bol bol ilham alan düello sahneleriyle çoğu sinemaseverin  sinemasal hafızasına çakılan bir filme dönüşmüştü.

6. Crank 2: High Voltaine (2009)

İlk filmi sevenler bu filme bayılırlar herhalde. Daha fazla aksiyon, daha fazla komedi, daha fazla erotizm. Mizahla aksiyonun stilize bir şekilde harmanlandığı bu film, ‘deli işi’ kurgusuyla adrenalin pompalıyor ve başından sonuna nefes aldırmıyor. Jason Statham da her zamankinden daha karizmatik ve ‘asi’!

7.  The Bourne Ultimatum (2007)

Paul Greengrass’ın bu filminden nefret edenler ve fazla yorucu bulanlar oldu. Doğrudur. Film belki fazla yorucu evet, bunda aksiyon sahnelerinin el kamerasıyla ve diğer sahnelerin MTV klip estetiğiyle çekilmiş olmasının da payı olabilir.  Ama türün ve serinin iflah olmaz hayranlarının filme bayılmalarına engel olmadı  tüm bunlar. Bir an bile düşmeyen temposuyla, fiyakalı görüntüleri ve müzikleriyle türün önemli örneklerinden biri Bourne Ultimatum.

8. The Dark Knight (2008)

Nolan’ın Batman serisini kişisel olarak tam bir başarı olarak görmüyorum. Batman’in, özellikle Tim Burton filmlerinde yakaladığı o büyüleyici atmosfer gereksiz ve ‘yüzeysel’ gözüken bir ciddiyetle yerle bir olmuştu. Gotham’da suç olaylarının kol gezdiği, Scorsese’nin ‘mafya filmleri’nden çok iyi bildiğimiz Las Vegas’a dönüşüp tüm gizemini yok etmişti. Ama herşeye karşın az ama öz aksiyon sahneleri kalite kokuyordu! İkinci yarıda ‘parçalı kurgu’ sayesinde giderek artan heyecan ise filmi ilgi çekici bir seyirliğe dönüştürmüştü.

9. Superman Returns (2006)

Bryan Singer’ın Superman fanları tarafından topa tutulan filmi, gerçekten seriye yeni bir boyut getiren muazzam bir iş.  Doyurucu ve görkemli aksiyon sahneleri ise filmin ‘felsefik boyutu’na ilginç bir şekilde ayak uyduruyor.

10. X-Men 2 (2003)

Listedeki ikinci Singer filmi. X-Men çizgi romanına kişisel bir yorum getiren yönetmen, altmetinleri dolu dolu olan bol karakterli bir aksiyon filmine imza atmıştı. ‘Ötekileştirme sorunu’ üzerinden yaptığı toplumsal eleştiriyle çizgi-romanın atmosferine uyan aksiyon sahnelerini garip bir uyumla karşımıza getirmişti.

11. Sucker Punch (2011)

Zack Synder’ın en iyisi. ‘Hikayeyi boşver, aksiyonun tadını çıkar!’ sloganını kendine rota olarak seçmiş yönetmen bu filmle bizi devasa bir bilgisayar oyununun içine hapsediyordu. Klasik bir ‘kaçış’ öyküsüne farklı açılımlar getiren film, çekici kızlarıyla, müzikleriyle ve kusursuz efektleriyle 2000’lerde ‘bilgisayar oyunu estetiği’ni en iyi şekilde kullanan filmlerden biriydi.

12. TRON: Legacy (2011)

2011’in görsel açıdan en önemli ‘sinema olayı’.  Devrimci görselliğiyle insanı bambaşka bir evrene, son model bir ‘bilgisayar oyunu’nun içine hapseden, yeşil ve mavi görsel dokuların ağırlıkta olduğu ve Daft Punk’ın 80’lerden ilham alan ‘elektronik müziği’yle devleşen bir görsel şölen.

Opsiyonel Öneriler: Watchmen, Spider-Man Serisi, Batman Begins, Jumper, Hellboy.

Kategoriler
Film Görüşleri Hollywood Sinema Dünyası

Haftanın Filmi: Larry Crowne (2011)

KLASİK BİR ‘İKİNCİ BAHAR‘ ÖYKÜSÜ


Larry Crowe daha vizyona girmeden önce, fragmanında sayesinde ‘sıradan bir romantik komedi‘ olduğunu avaz avaz söylemişti bizlere. Ama doğrusu Tom Hanks‘ın hem yazıp yönettiği, hem de başrol oynadığı bu film, beklenenin de altında bir film çıktı. Artık yaşını başını almış Hanks, belli ki fazla kafa yormadan sadece 30’lu yaşlardaki kadınların ilgisini çekebilecek ve her yaz onlarcası vizyona giren sıradan bir yaz ‘chick flick‘i yapıp paraları ‘götürmek’ derdinde. Gerçi artık kokuşmuş bu türde ne gibi yenilikler yapılabilir ki? Ee hem film yap hem oyna kolay değil tabii, kısa yoldan kar zamanı ne de olsa! Eşlikçisi Julia Roberts ise bu ‘orta yaş aşk hikayesi’ni ilgi çekici kılabilmek için projenin baş makinistlerinden olmuş ama o bile filmi kurtaramamış!

Hikaye bildik aslında. Larry Crowne adında yaşını başını almış ‘market’ çalışanı filmin başında ‘eğitim yetersizliği’ bahanesi ile işten kovuluyor. O da ‘inadım inat’ diyerek gidip bir okula yazılıyor. Tabii anladığınız gibi öğretmenlerden biri de Julia Roberts! Kocasıyla sorunları bir yana, işine sanki ‘zorla’ giden ve adeta ‘çöküntü’ halinde olan bir kadın. Ee haliyle bu iki orta yaşlı insan birbirlerine aşık olacak değil mi? Ama ondan önce, daha doğrusu filmin ilk yarısı, Larry’nin bir çeteye katılıp baştan aşağı yenilenmesi ve hayatın tadını çıkarması, yani ‘gençleşmesi’, değişimi vurgulanıyor.

Pantolonuna zincir takıyor, saçını hippi motorcular gibi kestiriyor. Mercedes ise Larry’li bulunca değişiyor tabii! Kısa ikinci yarıda ise, ‘yapsam mı? yapmasam mı?’ minvalinde iki karakterin ikilemleri ve klasik olarak ‘o geceyi unut!’ diyen kadın yüzünden şehri terkediş faslı yaşanıyor, bu yaklaşık yarım saat içinde pek önemli birşey olmuyor.  Ancak sonlara doğru birbirlerine abayı yakıyorlar ve final gelip çattığında aşırı klasik bir tavırla ikisini muratlarına erdiriyor, eski hayatlarını geride bırakıp ‘ikinci baharları’nı yaşamayı başlıyor ikili;  genç kızların ‘ayy ne romantik!’ dediklerini duyar gibiyim. Yani filmin ortalarında bir ‘öpüşme’ sahnesi dışında yaşanan bir aşk, hadi onu geçtim bir flört dönemi bile yok. Daha çok Hanks’ın karakterinin yeni ortamlar keşfedip gençleşme sürecini ve yeni bir işe girmesini izliyoruz.

Hikayenin tüm virajları ve karakterlerin tüm öyküleri, geçmişleri, hal ve hareketleri, durumları -yan karakterler de dahil- bilindik, sıradan. Komedi ise yetersiz. Sadece sınıftaki eğlenceli karakterler sayesinde ve bazı durumlarda ufak bir sırıtma yaşanıyor, hepsi o! Tom Hanks hayli yaşlanmış, ama yarı çıplak vücudunu sergilemekten çekinmiyor. İlk defa gözüme bu kadar sempatik geldiğini de eklemeliyim. Julia Roberts ise türlü çeşitli estetik müdahaleleri sayesinde güzelliğine yazık etmiş ve o da haliyle yaşlanmış. Ama karakterine belli bir canlılık katıyor, onu sırtlanıyor ve var olduğu tüm sahnelere ayrı bir ‘parlaklık’ katıyor.

Bu filmin tek artısı bu oyuncuları ‘görmek’ oldu benim açımdan. Onlarda öyle düşünmüş olmalılar ki eCatherine Zeta-Jones’lu The Rebound’un bile gerisinde, ondan da ‘basit’ bir senaryo üzerinden hareket eden bir film çıkmış. Seks konusunda bile ondan daha muhafazakar. Türü yenilemek bir yana, Hanks, Nia Vardalos ile filmi yazarken pek uğraşmamış ve kafa patlatmamış olmalı.
Yani filmin yavanlığını oyuncular bile örtemiyor. Ama yinede başından sonuna kendini izlettiren hoş bir seyirlik, ve neyse ki sıkıcı değil. Süresinin kısa olması da bir avantaj. Eğlenceli yan karakterler -ekonomi öğretmenine dikkat!- ve belli bir motor ve rock müzik tutkusu -motor sahneleri iyi çekilmiş, onu söyleyelim- bu tv filmi düzeyindeki filmin oyuncular dışında diğer artıları, ha birde bitiş jenerikleri! Romantik-komedi tutkunu, ‘çamurdan olsun romantik-komedi olsun!’ diyen bayan seyircileri zaten yakalayacaktır bu film, ama hoş bir seyirlik olmaktan öteye gidemediği için diğerlerine tavsiye etmek zor. Giden sadece oyuncuların hatrına gider. Yazık! Oysa bu ikiliden iyi bir film çıkabilirdi. İkiliyi çok iyi değerlendiren Mike Nichols filmi Charlie Wilson’s War’ı bir düşünün! Kaçan fırsatlar işte….

FİLMİN PUANI: 2.2 / 5