Kategoriler
Deneme Yazıları Doğa ve Yaşam Eğitim - öğretim Geçmiş Tarih Genel Konular Genel Müzik Konuları Güncel Haberler Günlük hayat Kişisel makaleler Makaleci.com Hakkinda Öğrenci Konuları Öğretmenlik üzerine Şair Sevgi ve Ask Dünyası şiir edebiyat Şiirler Toplumsal Konular Yazar

Vecizler

( yakup icik veciz(e)leri ) – Vecizler

Vecizler
Vecizler

(01) *** Her korkunun altinda ölüm yattigi gibi, herikisinin üstünde nese keyifle yatar…

(02) *** Siir ne kadar akici ve mükemmel yazilmissa,o siir,in mükemmelligi altinda mutlak cok acikli bir dram yatar…

(03) *** Yalan korkaklarin cesaretidir…

(04) *** Yararli insanlarin basarilmisliklari,toplumlarin cürümeyen sakizi olur agizlarda

(05) *** Umutsuz bakislarin düsüncelerinde tedirginlik olusur,tedirginlikten,de kendine güven kayibi,bu yüzden ihtimatsizlik bas gösterir ve süpheler seni yer bitirir…

(06) *** Bir bakima sair en güzel yalancidir…

(07) *** Tanimadigin birine,özelestiri yapmadan önce kendine saygi duyup duymadigini sorgulamalisin ki,hakli iken haksizliga düsmeyesin…

(08) *** Siir,de cirkinlik kavrami yok gibidir…

(09) *** Kadinlar,erkekler hakkinda zaman icinde hep ayni olumsuz yargiya varirlar, yalniz; erkekler ayni seyleri düsündükce…

(10) ***Intikam hissinin kirini ancak erdemlilik göstererek yok edebilirsin…

(11) *** Hic kimse yalniz basina bir güzel degildir…

(12) *** Kücük basari,basarilmislardan daha basarili olmaya meyillidir…

(13) *** Sair,toplumlarda fertlerin söylemek istedigi ama söyleyemedigini söyleyendir…

(14) *** Isini bilerek calisip yorulmak bedenine haz verir,aksini yapmak umulmadik acilar verir…

(15) *** Akilli olupta gülmeyi beceremeyenler mutlak ve acilen bir cocuk parkina gitmeli…

(16) *** Sairler,sair olmayan insanlarin hayatlarindaki olumsuzluklardan kaynaklanan yasama direncinin kirilmisliklarini siirlerle tedavi edendir…

(17) *** Fakir toplumlarda ASK aci verir,zengin toplumlarda ASK dayaniksizdir…

(18) *** Benim icimde iki sey yasar,hangisi ölürse kalan birsey,de ölür…

(19) *** Insan insan,in aklini okuyor,fekat; kim kimin aklini okuyor bilemez…

(20) *** Ne kadar batili olma duygusu icimizde yesersede,batiya gelen dogulu olarak,dogulu kalacagiz…(batililara göre)

(21) *** En cazibeli,en renkli,en güzel sözlerle süslenmis akli-selim insanlar dahi kendine müptela yapan koca bir masaldir demokrasi…

(22) *** Ben icimi-disimi gözyaslarimla yikadim…

(23) *** Bana bir gülücük verene,bütün nesemi veririm…

(24) *** Bir damla sevgi,bütün kötülükleri yok etmeye bedeldir…

(25) *** Cevrenize dagitacaginiz tebessümler aksamüstü gülücük olarak evinizde sizi bekliyor olacaktir…

(26) *** Maddi acligi telafi edebilirsin her zaman ama,manevi acligi asla…

(27) *** Dostluk icin ne varsa sizi üzen,onlarin hepsini bana gönderin,cünkü onlar bende iyilesiyor…

(28) *** Simdiye kadar yasiyor oldugunuz güzelliklerdi,güzelliginize sahip cikin ikinci bir güzelliginiz asla yok…

(29) *** Her insan kendi hayatindaki güzellikleri cevresinden ve karsindaki insanin hayatindan ögrenir…

(30) *** Merhaba ile elveda arasindadir bütün güzellikler…

(31) *** Sair; varilmaz(kesfedilmez)  sanilan en son uc noktadaki güzelliklerin basidir…

(32) *** Hic bir seysiz anlasabilecegin tek sey Ask,tir…

(33) *** Her insan bir s e v g i l i d i r…

(34)*** Ancak, geleneklerine bagli toplumlar kendilerine hayranlik uyandirabilir!…

(35)*** Hayat herseyi ögretir ama, asla unutmayi ögretmez….

(36)*** Güzel düsüncelerle insanlarin birbirlerine iyi davranmalari, toplumlarda hosgörü seviyesini artirir ve fertleri erdemli yollarda mutlu eder…

(37)*** Ruhlarin madde ile dolu oldugu bir alemde, insan onuru bir hictir…

(38)*** Dost; her insanin kendine verebilecegi yegane, kiymetler bicilmeyecek, doyumsuz en güzel bir hediyedir…

(39)*** Umut , hayatin sevinc dolu nakaratlaridir…

(40)*** yasam daima güzellikler sunar, bu güzellikler meziyetlere dönüsür lakin, menfaatler tüm güzellikleri yok eder…

(41)*** Cesaretin diger bir adi, ölümün elinden yasami almaktir…

(42)*** Ruhen karanliklarda yasayanlar gündüzleri isik göremezler…

(43)*** Her askin tezgahinda, sonunda cile dokunur…

(44)*** Bir insanin mutlulugunu ya da mutsuzlugunu icinde bulundugu ortamdaki gelismeler karekteriyle belirler…

(45)*** Herkes mutlulugun kapisindan girdigini, acilarinsa ciktigi kapisinda anlar…

(46)*** Vatanina ve Milletine hizmet etmis birinin, Vatanina ve Milletine ihanet etme hakki yoktur…

(47)*** Akil saplanti olursa yönetime yönelir. Yönetimlerde akil varligi ortadan kalkar. Aklin mantigi madde ile bütünlesir. Cezbolan ruh aklin yenik halinden madde ile sevisir bu sevisme rantir. Artik akil ve ruh cevresinde yogunlasan ve de yönetime talip olan akillarin vesilesi ile rantlarin üremesine destek vermeye meyillenmislerdir…

(1984-2009) Yakup Icik

http://schair.turkblog.com/public/user_data/user_photo/1/schair-b.jpg

Kategoriler
Azerbaycan üzerine Gazeteci Geçmiş Tarih Genel Konular Şair Şarkıcı şiir edebiyat Şiirler siyasetci Söyleşiler - Röportajlar

Şeki’ye kar düşende

ŞEKİ’YE KAR DÜŞENDE

Bahtiyar Vahabzâde, bir neslin namusu olmayı seçmiş bahtiyarlardandı. Bilinen ölçülere göre bahtiyar yaşamadı. Çilesi büyüktü. Gönül ağrısı, ruhunun ve sanatının gıdasıydı; aynı zamanda hayatının karabasanı olacak şartları da hazırladı. Dolayısıyle, genel-geçer ölçülere göre gün görmedi. Dünyevî tadlara uzak değildi, hatta, hemcinslerine “nümûne” olacak kadar dünyalıydı ve dünya zevklerine de yolu pek çok şekilde uğramıştı; lakin satıh üstü değerlerde konaklayacaklardan değildi. Derdi vardı ve bu dert, başına türlü türlü dertler açacaktı.

Evvela “şâir” doğmuştu. Bu, yaradılışı yorumlamakta ve hayatı yaşamakta, zaten başlı başına derin bir fark yaratmaya yeterdi. Öyle sıradan bir şair de değildi. Sarsıcı bir kabiliyetle doğmuştu. İçinde volkanlar vardı. Önüne durulamaz patlamalar olması kaçınılmazdı. Gelecek yıllar, bu yanardağın faaliyetine şahid olacaktı.

Doğduğu 1925 yılı, Sovyet inkılabının ve özellikle Stalin rejiminin tamamiyle yerleştiği yıllardı. Korku kol gezerken, çocukluğun hür ikliminde yaşamak mümkün olmadı. Daha dilleri yeni açılmışken, büyüklere öğretilen yaşama kalıpları, çocuklar için de uygulanmaya başlanıyordu. Rejim, kendi sistemini körpe dimağlarda yeni baştan yaratıyor, eğiyor, büküyor, bozuyor, olmadı yine bozuyor ve insanlık tarihinin en insafsız toplum mühendisliğinin örneklerini vermekten çekinmiyordu. Bu sistem, o yıllar için söyleyecek olursak, merkezde çok kuvvetli, taşrada nisbeten daha zayıf ölçülerde uygulanıyor gibiydi. Bahtiyar Bey de bir bakışla taşralı sayılırdı.

Bahtiyar Vahabzade, o tarihlerde bile temiz kalabilmiş Türk muhitlerinden birinde doğmuştu. Şeki, Bolşevik İhtilali’nden evvel, Kafkasya’daki Türk Hanlıklarından birinin merkeziydi. Devlet başkenti olsa da Bakü’ye göre, hatta Gence’ye göre taşraydı. Şeki Hanlığı, zaten bir vilayetten ibaret denilebilecek kadar dar bir sahada kurulmuştu. 1925’e gelindiğinde de Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin belli başlı şehirlerinden biri olmuştu.

Şeki , eski bir başkentti ve son yüzyılın bir kültür şehri olarak şanslıydı; Bakü’ye, yani merkeze uzaklığı da Şeki’nin bir şansı olarak ortaya çıktı. Yeni sisteme uyumu ve kendi değerlerini değiştirmesi veya yeni değerleri de benimsemesi bunun için zaman aldı. Bu yavaşlık, pek çok şeyin korunabilmesi imkanını da getirdi. Bahtiyar Bey, işte böyle bir Şeki’de doğdu.

Şeki, Türklerin, hayatı hâlâ – belli ölçülerde-, Dede Korkut havasında yaşadıkları bir şehirdir. 1993 yılı başında, karlar altında üşüyen, gazsız ve hatta elektriksiz haliyle gördüğümde, Karabağ harbinin en şiddetli zamanıydı. Bu haşin tabiat şartları altında ve harbin acıları içinde bile, yüksek espri kabiliyetini, gülümsemeyi ve misafirlerini gülümsetmeyi bilen bir Şeki vardı. Şeki, pek çok bakımdan farklı olduğunu hemen hissettiren, güçlü, kucaklayıcı bir şehirdir. Civar illerden oraya geçtiğiniz zaman, hava da değişir, insanlar da değişir, sanki hayat da değişir. Mirza Fethali Ahundzâde’nin ve Bahtiyar Vahabzade’nin memleketi, sizi bir aydınlık yüzle karşılar. Şimdi bunu daha iyi anlıyorum ve o zaman bir Şeki Güzellemesi yazmadığım için de mahcubiyet duyuyorum. Mazeret beyan ediyormuş gibi olmak istemem; ama, Şeki’ye bir yaz Bahtiyar Bey’le gidecektim ve Şeki ziyareti asıl mânâsını o zaman bulacaktı. Bakü’den ayrılırken, Bahtiyar Bey’in selamı ile gitmiştim. Bahtiyar Bey, o tarihte sağlıklıydı; kışı Bakü’de geçiriyor, yazları Şeki’de oluyordu. O tarihten itibaren, Azerbaycan’a gidemedim ve Bahtiyar Bey’in geliş gidişlerinde ancak Türkiye’de görüşebildik.

Bahtiyar Bey’i, biraz Şeki’den hareketle anlamak ve anlatmak isteyişim boşuna değildir. Eğer, kısaca yazdığım bu Şeki havası olmasaydı, belki de Bahtiyar Bey, Sovyet İnkılabının keskin bir muhalifi gibi görünmeyecekti. Şeki’nin kuşatıcı havası, kolayca “karşı” görünmeyi sağlayacak kadar keskin bir mizahla duyulur. Her Şekili’nin, bu manada muhalif doğduğu söylenebilir.Bahtiyar Bey de, şiirinde çok net görüldüğü gibi, hemen daima, zıtları çarpıcı bir şekilde görüp gösterme yolunu seçti. İçinde yaşanan şartlar gereği her şeyi olduğu gibi sanatını da ince eleyip sık dokuduğu bellidir. Bununla birlikte, dikkatinin inceliği bile onu sistemin gazabından koruyamadı. Bilenler bilir ki, sırasında çok kıvrak bir politikacı kadar manevra kabiliyeti yüksek bir insandı. Ancak, devir o devir idi ki, yerli hayata, yerli kültüre biraz derinlemesine değer verenler, bir bahaneyle derhal damgalanıyordu. Halk düşmanı vesair sıfatlardan biri yapıştırıldı mı, kurtuluş yoktu. Özellikle Türkler, bu konuda daha bir mercek altındaydılar; çünkü Türklük, bin yıl dünyayı yönetmiş bir milliyetin adıydı. Tabii, burada bir paradoks da vardı.

Şaşılacak şeydir: Sovyet sisteminin en belirgin özelliklerinden biri, mikro milliyetçilikleri sonuna kadar teşvik etmesiydi. Herkes kendisini bir diğerine karşı, mikro kimliğiyle ifade eder, bu kimlikler arasında kıyasıya bir yarış olur ve bu yarışın hakemi de halkların kardeşliği prensibini gözeten Moskova olurdu. Herkes eşitti ve güya kardeşlik esastı, ama çatışma da devamlı körüklenen bir durumdu. Çatışan taraflar, tek tek merkeze, yani Sovyet sitemine, yani üstü örtülü Rusluğa bağlıydılar. Rusluk bir etnisite değildi, sanki varılması gereken bir menzil, ulaşılması gereken bir hedefti . Çatışan unsurlar, her zaman Ruslukta dinlenirler, Rusluğa sığınırlar ve çatışırken aşınanlar, yorulanlar, itilip kakıldıkça Ruslukta karar kılarlardı. Bugünkü Rus nüfusunun önemli bir kısmı, bu türden kazançlarla temin edilmiştir.
Bahtiyar Bey, işte bu mikro milliyetçilik konusunda, istenenden biraz derine gitmiş gibiydi. Yani, kendini Rusluk karşısında da bir şahsiyet olarak ifade etmek ister görünüyordu. Gerçekte, kendi milletini Rusluk karşısısında bile eşit gördüğü anlaşılıyordu. Halbuki, resmî anlayıştaki “eşitlik” sadece bir retorikten ibaretti. Bu “söylem”i gerçekmiş gibi kabul edip ona göre davranmak çok tehlikeli bir görüntüydü. Birinci husus buydu. İkinci husus olarak da, kıskançlıklar devreye giriyordu. Parlak bir şâire karşı kin ve kıskançlık duyulması sıradan bir insanlık durumuydu. Onu damgalamak için de, Sovyet rejiminin jurnal sistemi sayısız imkan veriyordu. Bu imkanlar kullanıldı ve Bahtiyar Bey, rejim muhalifi olarak tescilli bir aydın oluverdi.

Gençlik çağından itibaren, yazdıkları, söyledikleri hep bu rejim muhalifi penceresinden değerlendirildi. Sık sık ifadesine başvuruldu, sık sık gözaltına alındı, sık sık hapse atıldı. Keskin bir mizacı olmasa da, yazdıkları derin kuşkular uyandırdı. Çünkü, halktan da ilgi görüyordu; yazdıkları beğeniliyor, alkışlanıyordu. Sovyet sistemi böyle bir kişi ve fikir etrafındaki kümelenmeleri hoş görmezdi. Bunun bir bedeli vardı. İnsanlar, 1956’dan önce bu bedeli canlarıyla öderlerdi. Stalin sonrasında, can bedeli, yerini büyük nisbette ağır baskılara, hapislere, sürgünlere ve işkencelere bıraktı. Bahtiyar Bey, bu son dönemin damgalılarındandı.

Bana sıkça gözyaşlarıyla bu hapis ve düşkünlük dönemlerini anlatmıştı. İşinden olduğu, kimsenin açıkça ziyaret edemeyeceği ailesinin durumu yüzünden kahrolduğu bu dönemlerde yaşananlar, onun milletine bağlılığını derinleştiren şahane örnekler de saklar. Bir defasında, hıçkırıklarını zor zaptederek, bunlardan birini anlatmıştı. “…hapse atılmıştım. Ailem perişan oldu. Ne yiyip ne içeceklerini bilmiyordum. Fakat şunu bildim: Ben hapisteyken de, çıkıp işsiz kaldığım zamanlarda da her gece, evimin kapısına, her türlü tehlikeyi göze alarak, birileri yiyecek içecek bırakıyorlardı. Onların kim olduğunu hiç bilmedik. Ailem, böyle böyle sefaleti en az seviyede hissetti… Söyle Yağmur, ben bu milleti nasıl sevmem? Uğruna nasıl tehlikeleri göze almam? Onlar için nasıl çırpınmam, nasıl ölmem?..”

Kategoriler
Azerbaycan üzerine Biyografi Doğu Türkistan Eğitim - öğretim Gazeteci Geçmiş Tarih Genel Konular Kafkaslar Şair şiir edebiyat Şiirler Türkiye üzerine Yazar

Masal !

MASAL

Perdeler inince gece yarısı,
Yorgun bedenimde güzel ellerin
Bana bilmediğim bir beni söyler
Beni kelimeler yepyeni söyler:
Perdeler inince gece yarısı.

Rûhuma sesinin diri şarkısı
Ürperişler verir, sıcak ve serin…
Sevmiş yüreğime derdini söyler;
Bilir ki doyamam, kendini söyler:
Rûhuma sesinin diri şarkısı.

Dinlediğim engin su şırıltısı,
Doldurur ömrümü, rû’yâlı, derin…
Yaşayış denilen şi’rini söyler,
Dünyâmızdan öte bir yeri söyler,
Dinlediğim engin su şırıltısı.

Perdeler inince gece yarısı,
Benim için aydınlanır gözlerin.
Bin bahar içinden birini söyler,
Çayır, çimen gibi bir ninni söyler:
Perdeler inince gece yarısı…

A. YAĞMUR TUNALI

(Türk Edebiyatı; Şubat 1997)

Arvis-Sorumlu: Yakup Icik

Kategoriler
Deneme Yazıları Günlük hayat iletişim Kitap Görüşleri Şair şiir edebiyat Şiirler Toplumsal Konular

Vural Bahadır Bayrıl ve Şiirleri Üzerine Bir Deneme

Hilmi Yavuz, Vural Bahadır Bayrıl için “Daha bugünden Türk şiirinde göz ardı edilmeyecek bir birikimle kendini kabul ettirdi. Artık V. B. Bayrıl’sız bir 21. yüzyıl şiirinden söz edilemez1 derken, çok önemli ve doğru bir tespitte bulunuyor.

 

Bayrıl, sadece şiire âşık ve şiire hakkını veren biri değil! O, aynı zamanda şairliğe de hakkını veren ender kişiliklerden biridir. “Şaire, ‘şair olmak’ yetmeli” diyor ve şöyle devam ediyor: “Bu kadar büyük ve cüretkâr bir ‘sıfat ve hâl’ bile bir insanın ruhunu tatmin edemiyorsa, dünyadaki başka hiçbir şey o ruhu yatıştıramaz. Salın ipini gitsin…

 

Bayrıl, ‘Şer Cisimler’ adlı kitabındaki, ‘İns’ şiirinin bir dizesi ile kendisini beynimin duvarına silinmemek üzere kazımıştır: “Sonra… çok ama çok sonra anılan bir şey oldu insan.

 

Bayrıl’ın birçok şiirini okurken – belki de hepsinde – Mevlâna’nın bir yansımasını görmek hoşuma gidiyor. Sadece yukarıdaki dize bile, Bayrıl’ın iç dünyasının ne kadar derin olduğunu kavramak için yeterli. Bu dizede, daha doğrusu ‘İns’ şiirinin bütününde, Büyük Sevgili’ye gönderilen selâmı görebiliyor, O’na beslenen kutsal aşkın sayesinde bir değerimiz olduğunu bir kez daha anlayabiliyorum. İşte bu, Bayrıl’ın şiirlerinin verdiği mesajın yerine fazlasıyla ulaştığını kanıtlıyor ve bu sebepten olsa gerek Bayrıl’ın şiirleri, şiir okurunun kalbindeki en güzel köşeye yerleşiyor.

 

Elbette sadece Mevlâna değil; Bayrıl’ın şiirlerinin güneşli kıyılarında ilerlerken kâh Nedim’e, Kâh Nietzsche’ye rastlıyor, bazen Rilke ve Blanchot ile karşılaşıyor, kimi zaman da Yahya Kemâl’e, Tanpınar’a, Dıranas’a, Dağlarca’ya, Karakoç’a yahut Cansever’e kadar şiirin altın adamlarıyla bir araya geliyorsunuz.

 

Bayrıl’ın dünyasının, sadece şiirden örülü olmadığı açıktır. O’nun dünyasında, şiir olduğu kadar düşünce, felsefe, bilim, tarih ve mimari de yerli yerince ve yeterince bulunmaktadır. İçselleştirilen şiirlerin okura çok yakın olduğu düşüncesini hep taşıdım. Bayrıl’ın kullandığı mistik izlek ve ifadeler, bilindik fakat ‘unutulduk’ gerçeklere gönderme yaparken, ‘tanrı’ ve ‘insan’ odaklı bir dünya kurgulamakta, ‘varoluş’a ve ‘yaratılış’a sık sık temas edilerek, içselleştirilen (kitaplaştırılarak da genelleştirilen) ‘hesaplaşma’lar ve ‘yüzleşme’ler yapılmaktadır. İşte bu nedenle Bayrıl’ın şiirleri, haklı olarak kendi kimliğini yaratmasını başarmıştır. Aslında sadece Bayrıl değil, okuru da O’nu okumak ve anlamak üzerine bir kimlik geliştirmiş olmalıdır. Zira, Bayrıl’ın şiirlerini okuyan okur, ‘kimlikli’ bir okur olmak zorundadır.

 

Bayrıl’ın şiirlerinde ‘aşk’, insana ve nesneye bakışta sık sık karşımıza çıkan bir öğe olmakla beraber, insansı değil, ‘tanrısal’dır; Bayrıl’ın aşkı maddenin ve eşyanın çok ötesinde, fakat yansıması madde ve eşyada görülebilen ‘sahici aşk’tır. Zaten şiirlere insanların aşkı yakışmıyor, çünkü şiir kadar kudretli bir varlığa, ancak ona denk bir aşk yakışabilir, öyle değil mi?

 

Mimari diyorum, çünkü Bayrıl; şiirlerini, Sabit Kemâl Bayındıran’ın da ifade ettiği gibi ‘mükemmellikle’ inşa ediyor, çünkü şiir inşa edilir, tıpkı bir bina gibi. Bayrıl’ın şiirlerini oluşturan harcın ve kullanılan her tuğlanın, şiir ve düşün bilimlerinin derinlerinden fışkırarak gelen ve herkeste pek rastlanmayan ‘ince mesajları’ bulunuyor. Bu mesajları almasını bilen her okur, O’nun dizelerinden yeni ve başka anlamları kolayca türetebilir ve hatta dizelerine özel öyküler, romanlar ortaya koyabilir. Zira, Bayrıl’ın kullandığı dil buna elverişli olmakla birlikte, kendisinin de “Şiir, bir dilin dehâsıdır” sözünde ifade ettiği gibi, bu eyleme açıktır. Bayrıl’ın şiirleri, okunduktan sonra zihinde derin anlam fırtınaları yaratarak geçmişten günümüze uzanan bir köprü kurmakta, yaptığı göndermeler ve kullandığı ifadelerle çok çeşitli sahnelerin aklımızda yeniden dirilmesine ortam hazırlamaktadır.

 

Aslında, Bayrıl için yazılanlar arasında, en görkemli tespiti, 2000 yılında Gösteri Dergisi’nde yayınlanan “Şiir Beyaz Cinnet!..” başlıklı yazısında Engin Turgut yapmış ve Bayrıl’ı bizlere şöyle ifade etmiştir: “V. B. Bayrıl’ın şiirlerinde yumuşacık bir ney sesi de var sanki… Eşyanın da bir ruhu olduğunu iyi bilenlerden.

 

Bayrıl’ın şiirlerinde derin bir ‘ayrılık’ hâkim. O’nun şiirleri, hem eşyanın hem de insanın Büyük Sevgili’ye olan ayrılığını ve geçmişliğini âdeta bir ‘ney’ gibi şikâyet ederek aktarıyor bizlere. O’nun şiirlerinde derin bir ‘günah’ da var aynı zamanda; ayrılığın ve geçmişliğin nedeni olan bir günah… Kâinatın temel taşları olan bu iki öğenin, Bayrıl’ın coğrafyasında nasıl şekillendiğini ve dile geldiğini görmek için ‘Lotus’ başlıklı şiirini okumak gerekli: “Bu olmalı hepimize aratan, Tanrı’daki tamamlanmışlığı.

 

Bayrıl’ın şiirlerini ‘yüksek sesle’ okumak lâzım. Çünkü, O’nun şiirlerindeki musikî ve âhenk, sessizliğe karşı çıkan bir ‘isyan’ barındırıyor içinde. Maddenin zulmünden ayrı kalma arzusu olmalı bu isyan!.. Öyle olmalı ki, günah ve isyandan türeyen ‘eksik insan’ Tanrı’da tamamlanabilsin.

 

Bunun yanı sıra; ayrılık, günah ve isyanla örülü bir dünyanın; bahçe, gölge, balkon, gül, defne, bitki, cam, varoluş, kâinat, insan gibi sıklıkla kullanılan öğelerden oluşan bir coğrafya üzerinde yer alması, ney’in şikâyetlerini dinleyen bir şairle karşı karşıya olabileceğimizin işareti olabilir. Şair, sadece dinlemekle kalmıyor, ‘Şer Cisimler’ ve ‘Arzuda Tenhâ’ kitapları ile dinlediklerini okura da aktarıyor.

 

Bayrıl’ı yalnızlığın en kutsallarından birini yaşayan adam olarak tanıdım; ‘şair yalnızlığı’ bu. Bayrıl’ı diğer birçok güçlü şair gibi ayrı ve önemli kılan da bu olsa gerek. Zaten sık sık bahçeye, balkona, kâinata, insana, cama yönelen bir şair, yalnız olmalıdır! Aksi halde, madde – eşya ve insan temelli izleklerin ve tespitlerin şiire aktarılması pek mümkün olmayabilir. Kitabının adını ‘Arzuda Tenhâ’ koyarak bu yalnızlığa dikkat çekmiş olmalı şair.

 

‘Lotus’ adlı şiirini, kitap henüz yayımlanmadan okuduğumdan mıdır, yoksa yukarıdan buraya kadar anlattıklarımı özetlediğinden midir, bilmem; çok sevdim ve benimsedim. Şiirdeki derinlik ve şiirin mesajı, varlığımızı unutulan bir evrene yükseltirken, birçoğumuzun şiddetle gereksinim duyduğu ve mumla aradığı o yüce güçle buluşturuyor bizleri. Bu özelliklerinden ötürü, huzurunuzdan ‘Lotus’ ile ayrılmayı uygun görüyorum.

 

Bayrıl, şiire âşık her insanın okuması gereken önemli bir kalem. Emimin ki, Bayrıl’ın şiirlerini okuduktan sonra, ‘dalgın bir zambak’ olmaktan çıkacak, ‘sır’ın bütün açıklığıyla önünüzde serildiği bir ırmakta, kendinizi bulacaksınız.

 

Güneş, Büyük Sevgili’nin isteği ile yeniden yükseldiğinde görüşmek dileğiyle, esen kalınız.

 

Selçuk ERAT

01 Kasım 2009, İstanbul

http://www.selcukerat.com

 

 

 

LOTUS 2

 

Algının dağınık sabahı… Camsı

sınırlar… Kusurlu güzelliğin

tende ısrarı…

 

Sendeki esrâra bakarım. Ey kutsal

bitki!.. Ruh ile gülün alaşımı.

 

Varlık dinlenir… Bahçe olurken

ve Olmak yapraklarda henüzken…

Sendin hilkâtin ürperen ırmağı.

 

Sırları var hayatın ve aklın eşya

ötesi dalgınlığı. Sus! Büyümesin

aramızda, hayretin şerhâ yalınlığı.

 

Kalp neler neler saklar? Ki saklamalı!

Bazen de ne yapsanız, âşikârdır

bir zambağın kendi tenine alınganlığı.

 

Neresinden bakılsa eksiktir insan.

İnsan ki lâin serencâm. Tahammül

mülkünün çırağı.

 

Ey kutsal bitki! Ruh ile gülün alaşımı.

 

Bu olmalı hepimize aratan, Tanrı'daki

tamamlanmışlığı.

 

 

 

NOTLAR:

 

1. Arzuda Tenhâ, V. B. Bayrıl, Şiir, 2009, Mühür Kitaplığı, Arka Kapak

2. Lotus, Arzuda Tenhâ, S. 65.

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat iletişim Kişisel makaleler şiir edebiyat Toplumsal Konular

YazSanat’ın Terbiyesizliği

 

Daha en başında, şu hususu özellikle vurgulamak isterim: Bu yazının; yanlış anlaşılmamak, tek kişilik bir okura sahip olsam dahi, okuruma, beni izleyenlere ve takip edenlere durumu açıklama sorumluluğu adına kaleme alındığı bilinmeli.
 
Derdim, ne başkalarına iftira atmak, ne de kişileri kötülemek. Tek amacım, aşağıda meydana gelen talihsiz olayla ilgili, konuyu dikkatlerinize sunmak ve kendimce doğru gördüğüm noktaları ifade etmektir.
 
Ahmet Erdem ile 2004’ten bu yana (antoloji.com’daki birinciliğimin ardından) gelen ve düzeyli bir dostluğumuzun olduğuna inandığım bir ilişkimiz vardı. Kendisi hemen her platformda, çalışmalarıma ve düzenlediğim etkinliklere verdiği desteği açık bir dille ifade etmiştir. Ancak, bilerek veya bilmeyerek sergilediği bu kırıcı tutumla, samimiyetinin ne denli temeller üzerinde inşa edildiğini görerek üzüldüm; hem şahsım hem de kendisi adına…
 
Yaklaşık iki hafta önceki konuşmamızda, düzenlediği toplantıların haberlerini takip ettiğimi kendisine iletmiş, ardından şaka babında, beni ne zaman davet edeceğini sormuştum. Erdem de, benim zaten programda var olduğumu, konuyu bana ilerleyen günlerde zaten açmayı düşündüğünü, programı bu konuşmamız üzerine yakın bir tarihe çekebileceğini ifade ederek, nezaket örneği sergilemişti ve o günden sonra birlikte yapacağımız etkinliğin çalışmaları böylece başlamış oldu. (Bütün bu süreçte yaşanan konuşma kayıtlarını, merak edenler tarafımdan temin edebilirler.)
 
Büyük bir şanssızlık ki, etkinlik daha başlamadan bitti. Hem de çok yersiz, gereksiz bir sebepten ötürü… Hatta öyle bir sebepti ki bu, başta Ahmet Erdem olmak üzere YazSanat mensuplarının, düzenledikleri etkinliklere ve davet ettikleri konuklara yaklaşımını ve gösterdikleri değeri gözler önüne sermişti.
 
Şunu bütün samimiyetimle ifade etmeliyim ki, yaşanan talihsiz olaylar, Selçuk Erat’tan ne bir şeyler eksiltir, ne de Selçuk Erat’a bir şeyler katar. Kişiler gelip geçer, ama şiir, edebiyat, sanat bâkidir, ebedidir. Bu tür etkinlikler, kişiler için sadece bir işaret fişeği, bir duyuru olmaktan öteye geçmez. Etkinlikler, şiiri ve edebiyatı yüceltir, ortaya konan eserlere anlam katar ve sonsuz zamanın akıntısında, onlara bir dönemin değerlerini yükler. Fakat burada uygulanan etkinlik düzeninin ve iletişimsizliğin, bana değil de, şiire ve edebiyata, şiir ve edebiyat adına yapılan bir çalışmaya nasıl gölge düşürdüğünü görerek üzülüyorum.
 
Etkinliğin başlamasında 2 saat kala, Ahmet Erdem ile yaptığım talihsiz telefon görüşmesi, çok daha kırıcı ve üzücü bir duruma imza atıyor, aramızdaki düzeyli geçmişin bütün saygınlığını ve değerini yerin dibine sokuyordu:
 
Ahmet Erdem, belinde meydana gelen bir rahatsızlık nedeniyle programa iştirak edemeyeceğini belirtiyor, ardından beni davet ettikleri saatte, salonda bir başka etkinliğin yapılacağını, bu etkinliğin akşam 18.00’e kadar sürebileceğini, benim o saatten sonra orada olabileceğimi veya bir başka haftaya erteleyebileceğimizi ifade ediyor.
 
Hastalık, her yerde ve her alanda mazur görülebilen bir mazerettir. Kişiler rahatsızlanabilir, doğaldır. Hatta rahatsızlık nedeniyle moderatörün, toplantıya gelememesi de hoş karşılanabilir. Fakat etkinliğe iki saat kala, hiçbir konuğa, o gün orada başka bir etkinliğin yapılacağı söylenemez. Bu felsefenin ne ahlâklı çalışma prensiplerinde yeri vardır, ne de şiir sanatı böyle bir düzensizliği ve hatayı kaldırır!
 
Beni üzen, bu iletişimsizlikten, bu laubali organizasyondan doğan olumsuz sonuçtur. Yoksa ben orada bulunmuşum veya bulunmamışım, bunun hiçbir önemi yok. Ben sadece şiir veya edebiyat adına yapılan bir etkinliğin nasıl kolayca, hunharca ve değersizce harcandığını, başarılı etkinliklere imza atan biri olarak, görmüş ve hayli üzülmüş durumdayım.
 
Aradan geçen zaman rağmen, YazSanat ilgililerinden hiçbirinin arayıp özür bile dilememesi, şiirin ve edebiyatın nasıl insanların elinde olduğunun en güzel kanıtıdır. Ahmet Erdem’in ise sadece basit bir bel rahatsızlığını abartarak, bu hastalığı nedeniyle etkinliğin iptal edilmesini duyurması ve göstermelik bir dille özür dilemesi ise ne vahim!
 
Etkinliğin moderatörü ile işletme sahipleri arasında bir iletişim kopukluğu olduğuna, aslında bakarsanız hiç inanmıyorum. Zira bir hafta gibi bir zaman dilimi, programlarda ve saatlerde nasıl bir çakışmanın olabileceğini görmek için hayli uzun bir zaman. Bunun dışında, bazı ufak ilginçlikler de yok değil!
 
Örneğin, Ahmet Erdem’in iki gün öncesinde, bana etkinlik için açılan grup sayfasının yöneticiliğini vermesi ve bir gün önce, orada kaçta olacağımıza dair yaptığımız görüşmeye verdiği “bakalım” yanıtı, durumun katılımcılara ve bana yansıtılmayan pis bir tarafının olabileceğini düşündürüyor.
 
Yönetici olarak etkinliği derhal iptal edebilecek, “bakalım” yanıtı ile her an her türlü aksaklığa hazır olabilecektim.
 
Bu tip etkinliklerin, nasıl amatörce ve hangi amaçlarla yapıldığını görmek ve üzülmemek elde değil. Bu insanlar yüzünden nice usta kalem ve yeteneklerin, kendi köşelerine çekildiklerine şaşmamalı. Edebiyatın ve şiirin bugünkü acınacak haline nasıl eriştiği hakkında, bu insanlar ve çalışmaları bir fikir edinmemizi sağlayabilir.
 
Zavallı okur, zavallı şiir severler! Onların hiçbir suçu yok. Onlar oldukça masumane ve şiir dinleme, şiirle ilgili birkaç kelâm duyma arzusuyla etkinliklere katılırlar. Kimisi, bu ufak çaplı organizasyonlarda kişilerin gerçek yüzleriyle karşılar ve geri çekilirler… Hep bir geri çekilme söz konusudur şiirde. Şiir geri çekildikçe, kurak bir çölde su bulma umuduyla dolanan bizler kalırız geride ve bu kısır döngü sürer gider böylece…
 
 
Selçuk ERAT
12 Ekim 2009, İstanbul
www.selcukerat.com