Kategoriler
Sevgi ve Ask Dünyası şiir edebiyat Şiirler

,,,,, SENİ YAZMAK İÇİN ””””

  
kalem-1[1].jpg
kalem-1[1
Seni yazmak için iyi bir bilek kuvvetli bir de yürek lazım.
Olabildiğince kafiye olmamalı uyum barındırmamalı ki,
Seni tam olarak ifade edebilsin.
Aslına bakarsan, pervasız sözcükler çokça barındırmalı
En az senin ka…dar kırıcı olmalı kelimeler.
Titreyen yüreğimin, çığlıklarıda yansımalı
Tarafsız olmalıyım seni yazarken…
Birde senin kadar duyarsız.
İhtiraslarının ateşi kadar sıcak
Bakışlarının soğuğu kadar da temkinli…
Gel-git ler çokça yaşanmalı devasal medcezirler
Karikatürizede etmeliyim ki, nefes payımız olsun.
Tüm düşünürlerden bir buket yapıp,
Seni de o bukete sarıp dağlarında harmanlamalıyım
Filiz bile vermezsin bilirim yaa…
Güneşten korkan tohum misali,
Toprak altı olursun vaadlerin gibi…
Yaman çelişkiler ister seni yazmak…
Kahraman olmak lazım önce ülke kurtarmak
Direnişe hazır olmak, kanı kurumuş yaralara aldırmamak lazım.
Seni yazmak için…
Şimdi hangi kalem gönüllü olur?
Hangi kağıt kabullenir seni üstünde taşımayı?
Seni çözemeyen beni, seni bilmeyen seni,
Hangi şiir hangi delikanlı beste kabul eder?
Seni yazmak için.. soyut bir deli olmak lazım.
Vazgeçtim dünyadan yazamıyacağım seni…..   

SVD..

Kategoriler
şiir edebiyat

Mermiler Kan Kusuyor

Burası üç dağın ortası. Burası sılanın son dem tuttuğu yerdir. Geceleri yıldızlar kaçar burdan. Kimse konuşmaz. Yürekler dağlı. Kardeş kardeşe karşı. Bir tebessüm bulamazsın. Gözler şişmiş. Gece erken çöker, bir sineğin vızıltısı gelir yakından. Her yanda cır cır böcek sesleri. Nefes alış verişi duyuluyor. Kalbi çarpıyor, göğüs duvarını delecek sanki. Hışırtı, ama çalılık yok ki! Kalbim duracak inan ki. ‘Sakinleş’ diyordu. Şurda bir karaltı mı gördüm ne? Karaltı mı, ateş edelim mi? Bilmem? ‘Anne nerdesin. Seni çok özledim.’ Dur ya tertip, zaten ağlamamk için kendimi zor tutuyorum. Telefonu getirdin mi? Yok oğlum ne telefonu. Anne mi arasaydım son kez. Son kez mi? Niye öyle söyledin ki? …. Sessizlik… Bir kurt uluması duyulur. Şu nöbet bitse de gidip uyusak. Bir odun daha at istersen. Soğuk… Ayaz… Ellerini kamuflajın arasına sokuyor. Postalları birbirine yaklaştırıp, teneke ateşinde ısınmaya çalışıyor. …Çıtırtı… Baykuş sesi… Tertip sesi duydu mu? Oğlum iyice paranoyaya bağladın. Karanlıktan başka bir şey yok. Şimdi evde olmak vardı. Annem şimdi sahura kalkmıştır. Pederi kaldırmaya çalışıyordur. Bizimkiler de şılliki yapmışlardır. Şılliki? O ne la? Ekmekten yapılan bir tür tatlı. Tertip sen Urfalıydın değil mi? Evet… Sessizlik… Tertip şafağı görebilecek miyiz? Şafak daha karanlık. Askerden sonra da birbirimizi bırakmayalım. Zoraki bir tebessüm. Geçenlerde Hasan bir şiir yazmıştı okudun mu? Yok nasıl bir şiirmiş? Şiirin adı mermiler kan kusuyor… Sessizlik… Ezbere biliyorsan oku. Hafif bir baş sallama.

Burası üç dağın ortası
Çakal sarmış dört bir yanı
Anamın gözleri yaşlı
Akmış tertibimin kanı

Ben sılaya hasretim
Üç beş nöbet beklerim
Soğuktan titrer ellerim
Gece gündüz yarim derim

Buraya düşman pusuyor
Karanlıkta baykuş uluyor
Annem özlem yakıyor
Mermiler kan kusuyor

….

Sessizlik

….

Kurşun sesi. Tertiiiiiip.

MEHMET ŞAR

Kategoriler
Aklımdan geçenler Doğa ve Yaşam Genel Konular Günlük hayat Sevgi ve Ask Dünyası şiir edebiyat Şiirler Toplumsal Konular

AFFEDİN SON ’15 DK’

Geç kaldım anne
Geç kaldım, özür dilerim diyecektim.
İlk defa asilik etmiyecektim.
Sabaha bıraktım; özürümü
Çekip yorganı üzerime
Aklımca duymadım sitemlerinizi
Duymak istemedim tekrarlanan azarları
Tanık olmak istemedim; babamın o yalvaran hiddetine
Kardeşlerimin, boynunu bükmesine
Bu gün büyüdüm anne karşınıza geçip
Kurgulayacağım bir senaryo yok yok önünüzde
Pişmanım, son kez eve geç kalışım bu anne…
Sabah kahvaltıda ben hariç herkez vardı.
Duyuyordum, hepinizin telaşını, şakalaşını
O eşsiz sohpet makamınızı…
Yüzüm yoktu kalkıp o çayı sizle paylaşmaya
Yüzüm yoktu bir ”es” olmaya
Akşam, bunca kaçırmışken evin huzurunu
Yüzüm yoktu geç kalmış bir af’a sığınmaya…
O FELAKETTEN 15’dk önce kalkabildim
Kör olası yataktan.
Günün telaşına kaptırmıştın kendini.
Beni gördün ama görmezden geldin.
Gözlerimiz buluşmadı son kez
”Otur çayı ısıtıyorum” dedin.
‘Akşam babanın elini öp bidaha ALLAH AŞKINA YAPMA KIZIM’ dedin.
Sonra ne oldu? Anne ne oldu?
Ayrıldı orta yerinden dağıldı yuvamız.
Her yer herşey hep karanlık.
‘ANNE ANNEEE ANNEEEE’ dedim
Sana son kez.
Duyduğuna eminim , ama affet affet affet diyede çığlık atttım.
Bunu duymadığınada eminim.
O akşam olmadı anne,
Babamı, kardeşlerimi ve seni tekrar üzemedim anne.
Sanırım bir kaç gündür burdayım
Kımıldıyamıyorum.
Tam ayağımın dibinde senin son kez dokunduğun çaydanlık var uzanamıyorum.
Sesinizi duyuyorum adım dua gibi saatlerdir dilinizde,
Çok istesemde size dönemiyorum.
Son anlarım sanırım artık korkmuyorum
Yarım yamalak hatırlayıp en derinden okuduğum dualarımda bitti.
Derin bir rahatlama sardı her yanımı
Anne, anne, anne şimdi acı çekmiyorum.
Son ”15 dk.”mız varmış aynı odada soluk aldığımız
O ”15 dk” yanıyorum.
Uyuştu el ve ayak parmaklarım
Şu an yatakta sizin kahvaltı makamınızı ”AFFEDİN AFFEDİN” dinliyorum…

Kategoriler
Çevre Konuları Deneme Yazıları Eğitim - öğretim Genel Konular Günlük hayat Kişisel makaleler Kitap Tanitimlari Öğrenci Konuları şiir edebiyat Yazar

Okumazsan Okuma !! (BEYZADE)

Kapıyı yavaşça kapatıp çıktım.Şimdi bide apartman engeli vardı.Parmak ucunda yürüyerek inmeliydim.Son bir kat kaldı, ha gayret derken….Beş numaranın kapısı açıldı.Yaşlı teyze bir deniz subayı olan oğlunu yolcu ediyor ” hoşçakal kuzum” diyordu.Neyseki  beni görmediler.Sonunda ulaşabildim dışarıya.Haftanın üç günü bu ruh taşıma marotonu, epeyce zor oluyor, bide şuursuzca sabahlayınca .Kendimi elimdeki ağır  çantayla dışarıya yine kimseye görünmeden atabildim.Komşuların beni görmesi hiç te hoş olmazdı; değişik yakıştımalar, yersiz dedikodular, herşeyi, herşeyi mafedebilirdi.

Çok soğuk bir kış günü arkadaşlarla her zaman takıldığımız mekandaydık, herkez yapacağını yapmış artan saatlerini ki bu saatler” artan değil zamanın ta kendisiydi ”kendini buraya atmıştı güzel bir  mekan sayılırdı aslında. Üstelik  okuduğumuz okulun hemen yanındaydı.BOMBOŞ GEÇEN BOŞLUĞU DOLDURDUĞUNU SANDIĞIMIZ .Bir avuntu mekanıydı her tip insan vardı.Daha çok salaş tiplerdik.Bir bananecilik vardı.Hepimizin en büyük ortak noktası buydu sanırım.Üniversiteli olmanın gereği  bu gibi, blue çağının ilk dönemlerini tekrar yaşıyormuşuz havalarında, asi bir kimlik arayışındaydık.Hep takıldığımız mekanın köşesinde; hayli yaşlı, çok uzun boylu,uzun saçlı ve sakallı,fakat eskimiş yıpranmış kıyafetlerine rağmen temiz bir BEYZADE duruyordu.Adını hiç bilmediğimiz için, kızlarla adını BEYZADE takmıştık.Asil bir görüntüsü vardı.Entellektüel falan deildi.Farklıydı çok farklı…Bir o kadarda kibirli ve hazır cevaptı.Az konuşur en ufak kelime katlenmende o sivri diliyle cezayı basar, kısa bir cevapla insanı mat ederdi, kalakalırdık.Eminim ki hepimize öyle bir ebeveyn lazımdı.Sopasız dayak hiç yediniz mi? bilmem ama ben, BEYZADE’DEN çok yedim; diğer arkadaşlar gibi…Ne zabıta, onu ordan alabildi ne hakim, nede bir başkası, eminim ki o olağan üstü kelime hazinesiyle istese dünyaya hakim olabilirdi.O bu köşeyi seçmiş, paşa gönlü ne zaman isterse o zaman gidecek ti!..

Hep bir gün diye başlar ya o can alıcı olaylar, evet yine bir gündü.Bizim mekanın cam kenarındaydım.Sabah BEYZADE’ NİN tezgahına uğramış, o çok eski kitaplarına  epeyce bakmış, aradığım kitabı maalesef bulamamıştım.BEYZADE ile muatap olmak zorunda kalmıştım. Alay-ı Hümayun:İsveç elçisi Ralamb’ın İstanbul Ziyareti ve Resimleri 1657-1658 adlı kitap sizde varmı? Diye çarçabuk sormuştum.”Var” dedi ve verdi.Hiç aramadı bile hemen bulup verdi.Kitabı bulamamıştım, hatta tezgahını bu kadar karıştırmış olmama rağmen, belki ilk defa bana birşey demedi. Garip oysa çoktan hiç kimsenin aklına gelmeyecek bir cümle kurup, kelimeleri can evinden seçip, laf topunu patlatması gerekirdi.Her zaman ki gibi çok küçük bir paraya kitabı satmıştı..Arkamdan bagırdı. Tamam dedim jetonu anca düştü. Oysa o” işin bittiğinde getir sattığımın iki katı fiyatına geri alırım. Sakın yıpratmaaa” dedi.Hep bunu yapardı yine yapmıştı.Bende tüm gücümü topladım, ona döndüm”, zaten okumam bile ödev için BEYZADE ödev için dedim.” ”OKUMAZSAN OKUMA” sağlam getir dedi..Hıh çok bilmiş bide” OKUMAZSAN OKUMA” diyor.Elimde o kitap, sayfasını bile çevirmeden masamda oturup onu izliyordum.Hep yaptığım gibi arada arkadaşların uğultusuna katılıyor,yarım kalmış bir şiir gibi tekrar ona dönüyordum.Camlar buğulanmış, olmasına rağmen o  hayli uzun, genelde beyaz giyinen gizeme ona bakıyordum.Yağmur tüm hızıyla yağıyordu.Üşüyordu, biliyorum.Ona  sıcak bir çay bile ikram edemezdim.Çok sert olan kabuğunu kırmak imkansızdı…

Noluyodu!!! O koca adam, hayır çınar, yook o köşenin, o caddenin, en büyük, en yalın, en can alıcı noktası düştü.Yere düştü, durdum, dondum, herkez gibi kaldım.Tuttu onu tanımayan büyüklüğünü hiç bilemeyen yoldan geçen alalade insanlar ya ölürse dedim, ya ölürse? Gitmekle kalmak arasında kalmıştım.Gittim peşinden tek bendim onun için kalkıp dikilen  ve peşinden giden.Başındaydım saçlarına dokunabilirdim.Ellerini tutabilirdim.Kapanmıştı o maviyle yeşil arası gözleri…..

Öldü, öldü, öldü dediler. Hastane, morg derken kalp krizinden diye ölüm raporu hazırlandı.Gömüldü ve gitti….Kimdi tabiki  kimliksiz değildi.Adının ne önemi vardı ki artık BEYZADE  idi zaten adı.Köşesi boştu artık sahipsizdi.Dağılıyordu her yere kitapları dağılan kitaplarını topladım.Her dokunduğum kitap onun yüreğiydi bunu iyi biliyordum.Orayı dağıtmaya pek meraklı olanlar geldi. Sanki kaç metrelik yerdi ki durun dedim durun. Bir gün verin bana sadece bir gün zorda olsa bir gün verdiler.”Yarın bu döküntüler burdan kalkacak diye bağırdılar.Tamam söz dedim.O nun tezgağında başkaları tarafından basit kelimelerle epeyce azarlanmıştım.Acele etmeliydim. Evini buldum bir kaç macera arayan arkadaşıda yanıma alıp.Hep bir köhne baraka hayal ederken kitapları taşımak için, güzel bir apartmanın üçüncü katında buldum kendimi evi sütüdyo daireydi.Temizdi bir kadın okşamışcasına her yer düzenliydi.Evinde alabildiğince kitap vardı.Her türden, her yıldan,her dilden .Komşuları hüzünlü yarı ağlamaklı gözlerle yutkunarak ”iyi insandı, yıllardır yanlız yaşardı, kimsenin kalbini kırmazdı, hatırşinazdı,osmanlı torunlarındandı bildiğimiz kadarıyla saraylıydı.Küçük çocuklarımızla pek ilgilenir, hep kitap okuturdu.Zaman zaman bir masal gibi çocuklara tarih,  coğrafya anlatırdı ;” dediler… Sanki  bizeydi öfkesi yada onu anlatmaya kelimelerin yetmediği hali.İçten içe kıskanmıştım, o çocukları….Sonra ne mi oldu ?Evi devlete kaldı.Devlet evi satmadı. Onca kitap  telefte olmadı.Duyarlı duyarsız, toplayabildiğim kadar arkadaşı küçük düşme, alay edilme, pahasına zorda olsa yanıma  aldım.Defalarca ince bir uslubla paylandığım.BEYZADE’ DEN kalan her şeyi yaşatmalıydım.Bunu anlamadığım bir ihtirasla istiyordum. O dönemin önce Kaymakamı sonra Milli Eğitim Müdürüyle görüştük.O köşede kalacak tı.O evde.Okulumuza bağlı olarak hemde sevinçten ölebilirdim.Dileyen, hevesli herkez sırasıyla birbirini idare ederek, o köşede durdu.Aynı onun çizgisinde satarken kitaplar ucuz geri alırken ödediğin ücretin iki katı olarak.Azda olsa toplanan paralarla, eski yıpranmış onun mukaddes ellerinin tamirini bekleyen kitaplar alındı.Okulun edebiyat bölümü bu duruma çok hevesliydi.Onun evinde toplanılıyor, kitaplar tamir görüyor en geç 17:00 evden çıkılıyordu.Bu saaten sonra evde kalmak resmi olarak yasaktı.Okuldan mezun oldum çevrem çok değişti.BEYZADEM benim yönümü belirlemişti.Keşke onun istediği bir küçük  çocuk olsaydım; daha ham hiç ateş görmemiş, onun için çocuklarla ilgiydi. Yön verme çabasında idi.Banada ayırsaydı vakit, banada anlatsaydı masal gibi tarih olmadı…Aslında sert olan onun kabuğu deildi, kibirli olan da o deildi, bizdik.Yüksek okul okuyoruz edalarında yönsüz kalmış biz.Bunu şimdi şimdi idrak edebiliyorum…

Yeni dönem öğrencileri geldi.Köşede duracak olanlar birkaç ay içinde okul idaresi tarafından seçilecek ben haftanın üç günü genelde ilgilene biliyorum.Şimdi bir kaçak gibi kaçtığım bu ev onun dairesi kitaplara dalmış resmi izin verilen saati çoktan aşmıştım.Elimde hazırlanan tamir görmüş kitaplarla dolu çantayla zorda olsa çıkabilmiştim.

”Herşeyin nakli olabilir günümüzde, tüm organların,  belki tüm bedenin,ama ruh: ruhu nakledemezsiniz.Kişiyi özel yapan üsün kılan ruhudur.Bu kitaplarda yazarlarının ruhuyla doludur” demişti.İlk tanıdığım yıllarda ona gülmüştüm arsızca” ruhmu satıyosun bize” demiştim üstüne üstlük şimdi elimde ruh dolu çantayla ”OKUMAZSAN OKUMA” KÖŞESİNE GİDİYORUM.Sabah oldu sayılır acele  etmeliyim…!

Kategoriler
şiir edebiyat Şiirler

Bir Hiç!!

Ruhum ruhunu kovalamaktan bıktı
Bedeninden zaten çoktan vazgeçtim
Üçyüzaltmışbeş gün altı saat ve artan dakikalarla
Senle yoğrulmaktan sıkıldım

Bende şaşırıyorum kendime
Sensiz nefes alabiliyorum
Kimseye psikolojik baskıda yapmıyorum artık
Seni seni seni anlatarak.
Boğazımda biriken hıçkırıklarda yok
Tuhaf; hep böle olmak isterdi benliğim hür
Serseri bir mayın gibi özgür

Neyanı nedir şimdi
Yine de mutlu deilim
Senin yok bir suçun
Heralde hiç bir zamanda olmadı
İçimde çivi çakılmış bir boşluk
İsyan bayrağı çekmek istiyorum

Sana son kez, son günüm dündü
Dünümü geri getirebilirmisin diyorum
Bozuk para gibi harcanmışım
Bir hiç olduğumu bana unutturabilirmisin

Kategoriler
Faydalı Bilgiler Genel Konular Güncel Haberler Günlük hayat İnternet Dünyası internet hizmetleri Kişisel makaleler Radyo Programları Radyo ve Tv medya şiir edebiyat Şiirler

Yazılarınız Sesleniyor…

Türkiye’nin İlk ve Tek Tematik Ağ Radyosu Yelken Radyo ve internet dünyasının en büyük yazı portalı Makaleci.Com işbirliği ile yazılarınız sesleniyor…

Makaleci.Com sitesinde yayınlanan makaleler ve şiirler; Yelken Radyo bünyesinde oluşturulan Yayın Kurulu’nca seçilerek, radyonun canlı yayın kuşağında dinleyiciye aktarılıyor.

Farklı yayıncılar tarafından canlı yayında okunan makalelerin ses kayıtları, yazarın Makaleci.Com’da yer alan sayfasına ve Yelken Radyo’nun “Sesli Yazılar” arşivine eklenerek, okura sesli olarak sunulacak. Ayrıca canlı yayın kayıtları, Yelken Radyo’nun tematik kuşağında da sürekli okura iletilecek.

Konuyla ilgili bir açıklama yapan Yelken Radyo Yayın Yönetmeni Selçuk ERAT, Makaleci.Com’da yayınlanan yazıların, çeşitli toplumsal konulara değindiğini, amatör veya profesyonel bütün yazılarda önemli mesajların bulunduğunu söyleyerek, bu mesajların sesli olarak okura sunulmasının önemine dikkat çekti. ERAT, şöyle devam etti:

Gün geçtikçe insanlar malumata ve bilgiye erişmede internet kaynaklarını daha çok kullanır oldular. Radyo, TV gibi geleneksel sesli ve görsel medya ortamlarının internet sürümleri hızla yaygınlaştı ve yaygınlaşmaya devam ediyor. Ancak, yeni kurulan birçok internet radyosu; bir hobi ve eğlence mekânı olmanın ötesine geçemiyor. Kurulduğu günden bu yana farklı çizgisi ve ‘Doğru bilgilendirme aydın sorumluluğudur’ ilkesiyle yayın yapan Yelken Radyo’da, biz hobi ve eğlence işi yapmak istemiyoruz. Aksine, topluma ve okura katma değer sunan bir yayın politikası oluşturmak, dinleyen kişiye bilgi veren bir içerik hazırlamak için çabalıyoruz. Bu amaçla, birçok bilgilendirici ve değerli yazının bulunduğu Makaleci.Com’daki eserleri seslendirmeye karar verdik.

Makaleci.Com’un internet dünyasındaki yerinin, amatör ve profesyonel yazıları bir arada toplaması, bununla birlikte hemen her alanda haber ve bilgi sunması bakımından önemli olduğunu ifade eden Selçuk ERAT, bu uygulamanın genç yazarlar ve yazmayı seven insanlar için bir teşvik olacağını söyledi. ERAT, şunları kaydetti:

Yaşadığımız çağda insanlar yazmaya devam ediyor. Fakat internetin yazılı mecradan hızla görsel mecraya dönüşmesi, video ve fotoğraf gibi görsel anlatımları daha önemli ve popüler hale getirmiştir. İnsanlar artık okumaktan çok dinlemeye ve izlemeye yönelmiştir. Böyle bir dönemde; görüş, düşünce ve bilginin sadece yazı olarak kalması yeterli değildir. İşte biz Yelken Radyo olarak; bu tür eserleri seslendirmeyi ve hatta ileride video haline getirerek okura sunmayı önemsiyoruz. Bu uygulamayı aynı zamanda görme engelli vatandaşlarımız için de yapıyoruz, böylece yazıları ve bilgiyi onlara da ulaştırmış oluyoruz.

İnternet radyolarının veya televizyonlarının, sunulan içeriğe istendiği zaman, sesli ve görsel olarak 7 gün 24 saat ulaşabilme imkânına sahip olmalarının büyük bir avantaj olduğunu söyleyen Selçuk ERAT; yazarın veya yayıncının oluşturduğu sesli ve görsel içerikleri potansiyel olarak dünyanın her yerinden pek çok insana ulaştırabilmenin önemli olduğunun altını çizdi.

Makaleci.Com’un Sahibi ve Yayın Yönetmeni Selçuk KILIÇ da, sitede yer alan yazıların seslendirilmesinin yazarlar ve yazar adayları için önemli olduğunu ifade ederek, uygulama ile daha çok düşüncenin, görüşün ve haberin çıkacağını ve böylece bilgi alışverişinin yaygınlaşacağını söyledi. KILIÇ şunları kaydetti:

Yelken Radyo’nun bu uygulamasının çok önemli olduğunu düşünüyorum. Özellikle, Makaleci.Com’un içeriğinin bu yolla görme engelli vatandaşlarımıza ulaştırılması ayrıca mutluluk verici. Hepimiz biliyoruz ki, yazılan bir eserin başkaları tarafından sesli olarak okunması, o yazıya bir hacim katıyor ve yazan kişiyi mutlu ediyor. Böylece yazar, yeni yazılar üretmeye teşvik edilmiş oluyor. İnsanları yazmaya, üretmeye, duygu ve düşüncelerini aktarmaya teşvik eden bir site olarak biz, yazıların dile gelmesinden ve bunun bir radyo profesyonelliğinde yapılmasından memnunuz. İleride daha farklı projelerle de okurumuzla birlikte olmaya devam edeceğiz.

Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi http://www.makaleci.com ve http://www.yelkenradyo.net adreslerinden edinilebilir. Kampanya da aktif görev almak ve yayıncılık yapmak isteyen yazarlar ve yazar adayları [email protected] e-posta adresine danışarak bilgi alabilirler.

Kategoriler
Genel Konular Güncel Haberler Günlük hayat Şair şiir edebiyat Şiirler Toplumsal Konular

FIRAT KIRMIZI AKACAK (Şiir)

uyandığımda;
kaymaya devam ediyordu ayaklarımdan,
fırtınalarda güneşi biçtiğim.

yarın; alışılmış olmayacak, belli.
uykularınız tiz bir çığlıkla yarılacak.
bir avuç kum tanesinin zavallı çığlıkları…
o kumları ezip, geçmeliydiniz!
 
yarın; diliniz olmayacak, açık.
anılarınız ince bir silgiyle silinecek.
sayılı kum tanesinin, iğreti kalemlerinde…
o kalemleri kırıp geçmeliydiniz!
 
yarın; şehriniz olmayacak, bakın.
çocuklarınız, küflü bir sığınağa kapanacak.
kum taneleri, kaplayacak sokakları…
o sokakları dağıtıp geçmeliydiniz!
 
(tarihin izlerinde sıralı çocuklar)
 
yarın, Fırat kırmızı akacak, davranın.
yanan bir ülkenin öyküsü anlatılacak.
içimi renklendirebilir misiniz artık?
Dicle,
k u r u y a c a k . . .

Selçuk ERAT
Toz Yanığı, s. 61 – 62
ADA Kültür, Sanat ve Edebiyat Dergisi’nin (Samsun) 8. Sayısında Yayımlanmıştır.
DEYİŞ Edebiyat ve Fikir Dergisi’nin (İstanbul) 11. Sayısında (Şubat – Mart 2006) Yayımlanmıştır.

Kategoriler
şiir edebiyat

Post-modernist Şiirler(!) Sirki

Post-modernist Şiirler(!) Sirki

Edebiyat dergilerine ve şiir yıllıklarına göz attığınızda, başat olan anlayışın halihazırda post-modernist şiir anlayışı olduğunu görürsünüz. Uzun yıllardır ülkemizin şiir düzleminde ağırlığı olan bu poetik anlayışı, daha önce “Post-modernist Şiir(!)’deki Sefaletin Çözümlenmesi/ Ekin Sanat Aralık 2005/ Berfin Bahar Ocak 2006 / YKY 2006 Şiir Yıllığı/ Kıyı Yaz 2007/ Karalama Sayı 2 2007/ Sert Sessiz Haziran 2008” adlı yazımda, ayrıntılı bir şekilde çözümlemiştim. Ne var ki, o yazının en büyük eksiği, post-modernist şiir tanımına giren örneklerin yazıya alınmaması, böylece eleştirilen şiir anlayışının örneklerle somutlanmamış olmasıydı. Bu yazıda örneklerle birlikte, post-modernist şiir anlayışının yapısı somutlanarak okura sergilenecektir.

Post-modernist şiir, şiirde anlamı ve anlak’ı hiçleyerek, şiiri sadece sözcük ve harf oyunlarına indirgeyen ve şair öznenin bilinçaltını dışavurumundan öteye geçmeyen şiir türüdür. Eklektik olarak sürrealizm, dadaizm, letrizm gibi akımların etkilerini içinde barındıran post-modernist şiir , öteki’lerle empati kurmayı ve bunu yansıtmayı önemsemeyen ve dolayısıyla da okur tarafından özdeşlik kurul(a)mayan, hayatın şair öznenin bilincinden dönüştürelerek yansıtılmadığı, ancak şairin içsel bunalımlarının şımarıkça dışavurumundan öteye geçmeyen bencil ve şımarık bir metinsel oyundur. Bu şiirlerdeki insan, sadece bir plastik malzemedir. Yaşayan, umutları, kaygıları, dertleri, sevinçleri olan insan yoktur bu şiirlerde. Sadece şair öznenin kendisi ağırlık merkezidir, sadece kendi yarasını yansıtmak kaygısındadır, sadece kendisi anlamlı ve önemlidir çünkü kendisi için. Temel çelişki ise, bunca bencilliğin içinde şiirlerini “okunmak” üzere yayımlamalarıdır. Okuru umursamayan bir şiir anlayışında yazanların, “okunmak” talebiyle, yazdıklarını matbu ya da sanal ortamda paylaşması, dergilerde ya da kitap halinde yayımlaması ise, kendileriyle çelişkiye düşmelerine neden olan gülünç bir durumdur.

Son yıllarda kimi dergilerin ağırlık merkezini oluşturduğu “görsel şiir” anlayışı da, gene insanı merkez almayan, okur tarafından özdeşlik kurulmasını önemseyemen, şiirden anlam’ı ve anlak’ı dışlayan yapısıyla, post-modernist şiir algısına dahildir. Ne var ki, harf kombinasyonlarının ve şekillerin, sadece bilgisayar aracılığıyla üretilmesi üzerine kurulu, aslen tipografik bir oyun olan bu şiir(!) anlayışı, temelde, şair özne tarafından üretilmiş yazılı metnin okur tarafından metin üzerinden okunması paradigması üzerine kurulu şair-şiir-okur ilişkisinin dışında olduğu, şiirden çok görsel sanatların ilgi alanında değerlendirilmesi gerektiği, nesnel gerçekliğin hayattan yansıtılması ile okur tarafından empati ve özdeşlik kurulabilecek yazınsal ürünler olmaktan çok uzak oldukları, ancak geçici bir moda olmaktan öte varlıklarını sürdüremeyecekleri çok aşikar olduğundan dolayı, kanımca üzerinde çok fazla durulması gereken bir yapılanma olmamaktadır. “Evet, somut şiirler yazıyorum ben, siz de bok yiyin!” diyen Ahmet Güntan’a ise (Ahmet Güntan, İlk Kan/ YKY, Şiir, 1. askı/ Sayfa 87/88)  “sarı kızın tezeğini avuç avuç yemesini” öneriyorum ben de. Gerçi kendisi yemese de tarih, o somut şiir(!)lerini edebiyat tarihinin çöplüğüne atarak, çok sevdiği “boku” kendisine er geç yedirecek zaten. Çünkü okurun empati ya da özdeşlik kuramadığı/kuramayacağı, okurun alımlamasını önemseyemen, sadece şair öznenin şımarıkça, bencilce bilinçaltını dışavurmaya çalıştığı çalışmalar, daha baştan ölü doğar ve ancak şair öznenin bağlaşıkları aracılığıyla şiir camiasında geçici olarak kendine yer bulur, ama okurun bilincine ve kalbine iki dize dahi çakamayacakları için sanat tarihinin çöplüğünde yerlerini alırlar er geç.

Şiir okurunun mumla arandığı coğrafyamızda, var olan az sayıdaki şiir okurunu da şiirden soğutan post-modernist şiir anlayışının görsel şiir algısı dışında kalan yazılı metin örnekleri, hiç şüphesiz çağımızın genel politik tavrının ürünüdür. 80 sonrası 24 Ocak Kararları ile yürürlüğe giren liberal ekonomi anlayışı, giderek şiiri de kapitalizmin istediği çizgiye çekip, muhalif ve toplumsal-politik açıdan sorgulayıcı tavrından sıyrılmış bir konuma getirmiştir. 80’lerden itibaren şair öznenin içine kapandığı, şiirlerin bireysel izleklerden öte bir içeriğe taşınmadığı, muhalif tavrın sindirildiği ortamın bugün geldiği noktada şiir, okurdan kopuk ve zaten okurun algısını önemsemeyen, şairlerin kendi aralarında varlığını sürdüren bir teknik oyuna dönmüştür.

Nedir bu post-modernist şiirler” dediğimizde ise, ilk örnek olarak Lale Müldür’ün Hayvan Dergisi’nde yayımlanmış bir şiirini örnek olarak gösterelim:

bilinmedik bir dilde psikotik bir metin

çı çı çıçıçı çı çı çıçıçı
yuvezü marnata ça
3.gezegenden biri her perfect body
la menita schizopphrenia
la la la la palavra
eller kendi boğazında sonunda

not: suzanne takes you down
to her place near the river

bilinmedik bir dilde adamo metni

vous permetter munsieur?
juste avant le maniage?

tombe la neige
tu ne viendras pas ce soir

la la la lah tumbe la neige
la la la lah touta est blane
du desespair

la la la lah kar yagğıyor
la la la lah her şey umutsuzluktan
bembeyaz

kar yağınca
bu gece gelmeyeceksin
inşallah! inşallah! inşallah!

bilinmedik bir dilde türkçe metin

enerji! bu cok fazla kullanılıyor artık.
şimdi şu anda benim sana borcum yok
lublu lublu lublu delica tezza

60 mi, 70 mi o zaman?
70, yalnız ben cebimden oderim,
iyi 70 o zaman bir şiir icin!

non sono dans la gardenia
no energia, no energia!
nena viju, nena viju nena viju!
durokov vidit nehaçun
aptalları görmeyi istemiyorum

60 mi 70 mi o zaman?

bilinmedik bir dilde heloise metni

yeah yeah ye yeah ye
my heloise i got to please her
toray classy çowelleaaah
la grande heloisaaaa
la la la la pietessa
onun sevgisi benim ama o yok.

not: i find it hard to realize
that love was in her eyes.
it’s dying now..

Lale Müldür

Çok derinlikli bir şiir bilgisi bile gerektirmeden çok rahat “şizofrenik bir sayıklama” olarak tanımlanabilecek bu metin, sürrealist şiir algısının “sayıklama ve rüyaları” da şiirin kaynağı sayması düzleminde, oto-didakt yöntemiyle yazılmış, şiirde anlam’ı ve anlak’ı hiçleyen, okurun empati ve özdeşlik kurmasını önemsemeyen, şiirin yaratım ve alımlama sürecinde olması gereken şair-şiir-okur zincirini umursamayan, şiiri sadece bilinçaltı dışavuruma indirgeyen bencilce bir tutumdur.

Bir başka post-modernist şiir örneği ise, Kitap-lık Dergisi’nde yayımlanan ve Veysel Çolak tarafından 2005 Şiir Yıllığı’na da alınmış olan, Seyhan Erözçelik’in KLAUS KİNSKİ’NİN ONURU adlı şiiri:

KLAUS KİNSKİ’NİN ONURU

Ben-Şöyle dediler bana, şöyle galiba, ben de baktım, anlayamadım.
Bu bir kordela mı,
bir film mi yoksa…
Anne-Evladım, o bir kordela
Ben-Kurdale mi Anne?
(Anlayamadım. Yandım. Sadece bir kibrit…
Üstüdyo yandı.)
O-Werner!
Werner-Efendim?
Ben- Peynir yedim, keçi peyniri.
Sonra Baba şöyle dedi, Werner Baba…
Sen de ye o peyniri.
Werner Baba- Yememmmmmmm.
(Yemedim.
Oyle de demedim.
Dediler, yediler…)

Ben-Klaus Baba ya,
Versen e kızını bana…
Klaus Baba-Git lan!
(Gittim. Ölmek istedim. Klaus Baba kızını vermedi.)
Ben-Anne. Neden sen istemedin?
Klaus Baba-Werneeeer! Böyle film çekilmez! Bu koyun, bu kuş, bu kuzu ner’den çıktı?
Kasap Werner!
Ben-Klaus Baba, ben seni ner’den tanıdım ya…
Anne- Ben, söylemiştim sana.
Ha, o kız,
n’oldu evladım?

Seyhan Erözçelik
Kitap-lık, Ocak 2005

Önceki post-modernist şiir tanımlamalarım ışığında, okurun algısına ve takdirine bırakıyorum, bu garabet metnin değerlendirilmesini…

Bir başka post-modernist şiir örneği de Serkan Işın’a ait “OKUNAMAZKIYIL”:

OKUNAMAZKIYIL

Buna bunca budun konuşma
İriğine varıyor biçimsiz sokakların
Temelli yiğit apartmanları
Yıkamıyor kaç zemandır
Humma Baş tacı yara
Bazı kaş kaldırmalar
Burun bükmeler oğurunca
Çık tepelerine fılkıran ağıçların
Bakış karesinde irsî
Kişiler nefes nefese yoğurduğunca
Yurdum budur konuşma
Meşalle katle vacib surat
Bukleleri ile bulunur kadın
Bir dil ittire kaktıra hürriyet
Öğrülür ham tezkeresinden
Fenalığında kişniş mezağarların
Taştılığın baharında mıcmır ekin
Oynaş durur sevgilinin yüzünde
Bir güneşe güllah mevzili mıh
Sevgilinin memesine notalar kor Üfle

Serkan IŞIN

Gene, insanın merkez almaktan öte bir tavırla okurun empati ya da özdeşlik kurmasını önemsemeyen, kaynağını nesnel gerçeklik alan imgeler yerine, saçma’larla yazılmış, sadece şair öznenin bilinçaltını dışavurumundan öteye gitmeyen bencil ve şımarıkça bir yazınsal oyun var karşımızda.

Bir başka post-modernist şiir örneği de Heves Dergisi’de yayımlanmış Mehmet Öztek imzalı “Bu Bir Teklif Mektubu Değildir”:

Bu Bir Teklif Mektubu Değildir

René Magritte’çin

1. Kapsam

Evlerden upuzun sıkıldığımız

Buuu, kapsam buuuu

Yetmiş, çekiçle hüzünler

Ünler çalıştığımız

2. Technıcal Specıfıcatıon*

* D ilimi kesiyorum: Bazen karıştırıyorum1:

Kafadan, atmış kadar ton kapasiteli, 13 metre usunluğumda, 2.5 metre eniçliğinde, taşınmak ki aşınmamak ve upuzun yükler dayamak ağlı yollara, akşamdı ve bir adamın dibine kadar kendine kılavuz daldığı, yollara… Cafcaflı ve upuzun, geniç bir araç, asfalttan ve devletten, iliklerine kaçmak’çin, seyircilere, ve trafiğe kapalı yerlerinize, tastamam tasarlanmış bir araç, uzun bir araç; rüyalara yaklaşmak, gibi yakışmamak doğruya, yanlış ve yalnız ve şoseler’çin,                        kulaklarınız çinlemesin cin bir tortuya, bu araçtan bir adet dinmelisiniz.

Kafam diyorum, kafamda park yapılmaz, umuluyorum.

Özgelimi, fena yerinizden bölünmüşsünüz.                      Kalabalık, kemiklerinizde bozuk kafiye: Hormonlardan ormanlara açılmak, kaçmak, bir bahçeyi parılçalamak2,  salgınızı bozmak, olay değil bu tepeler tırmanmak,                  bi treyler’iniz bile ok biliyorum.

Çok adet Sembol marka treyler

binmelisiniz.

Üç bağlamlı, şey yani üç dingilli, er türlü titreşime karşı, yığma yaprak makaslı -siz o bahçelerden geçmiş miydiniz?-          ıh ulan ıh, en enli yerlerimizdi onlar, ne zaman ne zamandı         bir yağmur kaşınsak, tutar titreşen makaslara giderdik.             Ama yine de siz, siz bilirsiniz. (Patpatron, ben burada, dürzüstlük yapmalıyım: Kayıptır lan titreşimsiz bir treyler.)

Ek yerleri, yan anlam bolluğundan gelen ek yerleri,                    leh imledikçe mukavim, yol bi treyleriniz yoksa nedir ki?

3. Teslim Süresi

Oh şu kafam bu kayıyorum, kıyak bir mevsim; güze doğru sendeleyim müsait misin? Bir ıslak bu sansınlar iyiyim, öl ye desinler ben iyiyim, şakağımdan patinajlı evler geçiyor ve ben daha daha iyiymişmişim      -sipariş tarihini müteakiben kırık iş günü içinde- sürü dolunca sisi ben bi treylere bindireceğim.

4. Teslim Yeri

Ben oraya organlı gittim, tahayyül buyurun organlı gittim, ordalar, evsiz bir balkon düşüydüler boyuna; ordalara kimse gelmez              bir haz gününde, bir haz günüydü, ben bittim. (Bi ses var dip dip dip,         yuh ulan yuh, gönderilmez her yer genç bir bir araç, bu ödünç:                  bir yaz gününe ben gittim. 3 )

5. Fiyatı

Ben yanlı yaptım.

Ben adam olmamak;

Bi  patron olarak,

Baba beni burma kov.

6. Ödeme Şekli

Bendimi azar azar verdimdi, uçurum toslamak benim işimdi:

İçe başlıyorum yarısı peşin, izden gelmiyorum çark ettim.

Kırık iş gününün sonunda, için yarılışının bedeli, ödenmelidir.

Fay hatlarımıza katma hayat vergisi

Dahildir.

7. Opsiyon

Öz ne konuşuyor ne karışıyor, bu treyler ne, ne yer koşuyor.                -Yedi gün- yedi yedi beni gün, treyler bu, taahhüt  mülkümden ne taşırıyor4. Titreşimsiz, bedel sis, yedi gün hiç intihar afedersiniz,            olay çekemiyorum, opsiyon düşürüyorum, bi ara yer var                   odaya gidiyorum,  yedi yedi gün oraya giriyorum, evlere evsiz                ve bu treyler sis, ben artık kendime yakışıyorum. 5

1 Edip Cansever: O, O bir Yakup’un çağrılmamış şekliydi.

2 Ömer Şişman: O, O bazen dilini parılçalardı.

3 Ali Özgür Özkarcı: O, O hep kalmak gibi bir şeydi.

4 taştaşımıyordu, O, Enis Akın’dı.

5 Mehmet Öztek: O, O bir metal yığınında mest-i fenaydı.

Mehmet  Öztek

(Heves, 5)

Görüldüğü üzere, gene sürrealizmden post-modernist şiire eklemlenmiş oto-didakt yöntemiyle şair öznenin bencilce bilinçaltını dışavurumundan öte gitmeyen, anlam’ı ve okurun alımlama sürecini hiçleyen, kendi üstüne kapanan bir kara kapı olmaktan öteye geçemeyen ve böylece sanat tarihinin çöplüğündeki yerini daha doğar doğmaz hazırlayan bir başka metin daha…

Ne acıdır ki bu post-modernist şiirlere daha pek çok örnek verilebilir, edebiyat dergilerinde ve şiir yıllıklarında kendilerine ayrılan geniş yer eşliğinde. Er geç sanat tarihinin çöplüğünü boylayacak bu yazınsal oyunların varlığı ise, zaten az sayıda olan şiir okurunu iyice şiirden soğutulması sonucunu getirmektedir öncelikle. Şiirden okurun ve “yaşayan, sahici” insanın dışlanmasıyla birlikte şiir, iyice hayatın dışına itilmekte, “entelektüel gevezelik” sığlığına indirgenmektedir. Hayattan yansımayan, toplumsal devinime katkısı olmayan, şiirin asli derdi ve niteliği olan/olması gereken politik muhalefet tavrından sıyrılmış, toplumdaki bireylerin şiir düzleminde dili olmayı umursamayan, sadece şair öznenin oyuncağı haline getirilmiş güdük bir şiir anlayışı hüküm sürmekte ve buna el veren edebiyat erk odakları sayesinde kapitalizmin ekmeğine yağ sürülmektedir. Böylece kapitalizm tarafından istendiği gibi, soru sormayan, sorgulamayan, muhalefet etmeyen, estetik algı ve bilinç düzeyleri sığ, sadece birer tüketim makinesi haline gelmesi beklenen “sürü” bireyler üretilmesine katkıda bulunulmaktadır.

Serkan Engin

Ocak 2011

Kategoriler
Deneme Yazıları şiir edebiyat Şiirler

Post-modernist Şiir(!)’deki Sefaletin Çözümlenmesi

Günümüzde yazılan şiirin en büyük sorunsalı, anlam’la olan ilişkisinde gizlidir. Şiir’in, daha doğrusu şairin, anlam karşısında aldığı tavır, bunda etkili olmaktadır. Şiir ile anlam ilişkisini çözümleyebilmek için önce Şiir’i tanımlamakla işe başlamamız gerekir.

Şiir, imgelerin, bir ya da daha çok izlek etrafında, metinsel bütünlük oluşturacak şekilde örgütlenmesidir. Bu tanımdan da çıkarsanabileceği gibi, Şiir’in temel birimi imge’dir. Çünkü Şiir, doğal dil içinde gelişen ve/ama özerk bir üst-dildir. Bu da imgeler aracılığıyla, doğal dilin söz diziminin bilinçli olarak bozulup özgün bir dizgeyle yeniden kurulmasıyla oluşturulur. İmge, doğal dili dönüştürerek sınırlarını genişletir ve yeni anlatım olanakları sağlar. Sözcüğün, sabit sözlük anlamının ötesine geçmesine yol açar.

Sözcük, tek başına, alımlayan her bireyde, kalıplaşmış, donuk, sabit bir yansıma bulur. Bu yüzden hiçbir sözcük tek başına, imge’nin oluşturduğu çarpıcı çağrışım özelliğine sahip değildir. Sözcüğün çift anlam yüklenmesi amacıyla harflere bölünmesi ( b/aşka…gibi) yeni bir çağrışım oluşturmadığı için imge’yi oluşturamaz, ancak teknik bir oyun düzeyinde kalır.

İmge, iki ya da daha çok sözcüğün, somut-soyut, soyut-somut, somut-somut, soyut-soyut, ya da bunların kombinasyonlarına dayalı bir ilintiyle, örnekseme (analoji) yapılmasıyla oluşturulur. İmge’nin işlevi, anlam’ı etkin bir şekilde iletebilmek için çağrışım yoluyla çarpıcı bir duyumsatma olanağı sağlamasıdır.

Şiir, imgelerle yazıldığı; sözcük tek başına imge olamayacağı ve her imge en az iki sözcükten oluştuğu için Şiir’in temel birimi sözcük değil imge’dir. Yani, “Şiir sözcüklerle değil imgelerle yazılır”. İmge’yi bir atoma benzetirsek, sözcükler, atomu oluşturan çekirdek, proton, nötron ve elektronlardır. Atomun bileşenleri, doğada, birbirlerinden bağımsız olarak bulunamazlar ve ancak bütünsel olarak atomu oluşturarak işlevsel bir varlığa sahip olurlar. Sözcükler de ancak, imge’yi oluşturmak üzere örgütlendiklerinde Şiir’de işlevsellik kazanırlar.

Bu arada belirtmek gerekir ki içinde imge bulunmayan şiirler(!) için, bütün olarak bir imge oluşturdukları savını öne sürenler, imge oluşturmayı beceremeyenlerin ekmeğine yağ sürmekten öte bir şey yapmazlar…Söz açılmışken, dize’nin tanımı üzerinde durmakta da yarar var. Dize, imge ya da imgelerin, şiirin metinsel bütünlüğüm içerisinde, anlam ortak paydasında oluşturdukları ara toplamdır. Yani ,imge ya da imgeler dize’yi, dizeler de şiiri oluşturur.

Şiir’de imge, nesnel gerçekliğin insan bilincinde, estetiksel olarak öznel yansımasıdır. Bu yansıtma, aynadaki gibi birebir olmayıp, nesnel gerçekliğin şairin bilincinde alımlanıp dönüştürülerek dışsallaştırılmasıdır.

Şiir, doğal dilin içinde kendi dizgesini geliştiren özerk yapılı bir üst-dil olduğuna göre, dilin temel işlevi olan bildirişim, Şiir’in de ayrılmaz bir parçasıdır. Bu da Şiir’in anlam’dan soyutlanamayacağı gerçeğini ortaya koyar. Dolayısıyla, Şiir’in temel birimi olan imge, anlamsız olamaz.

Şiir’de anlam rastlantısal değil içkindir. Şair, nesnel gerçekliği öznel olarak estetiksel düzlemde dönüştürerek imgelerle yansıttığına göre, kaynağını nesnel gerçeklerden alan imge, içkin olarak anlam taşır.

Aslında yanlış imge yoktur: Anlamlı olan imge ve anlamsız olan saçma vardır. İmge ya da saçma üretimini belirleyen, şairin bilinçsel yapısındaki ideolojik tutumdur.

İmge, şair tarafından dışsallaştırıldığı andan itibaren, nesnel gerçekliğe artı değer olarak eklemlenir. Buradan çıkarsanabileceği gibi Şiir, nesnel gerçekliğe bir müdahaledir. Bu dönüştürücü müdahale, ancak devrimci bir bilinç tarafından gerçekleştirilebilir. Dışsallaştırılan imge, nesnel gerçekliğin bir parçası olarak okura ulaşır ve okurun bilincinde, her okurun bilinç ve estetik algı düzeyine göre yankılanır. Yani, şiiri okuyan bireyin bilincinde yeniden üretilerek içselleştirilir. Buna yansımanın yansıması diyebiliriz. Bu da okurun bilinç ve estetik algı düzeyine artı değer katar. Daha ötesi, her okumada yeni çağrışımlar sağlayarak okurun bireysel dönüşümüne sürekli katkıda bulunur.

Şair, yazarak kendini gerçekleştirir ve ontolojik bir anlam kazanır, çünkü varoluşu anlamı kılan, bireyin somut ya da imgesel düzlemde, üretimle, nesnel gerçekliğe artı değer katmasıdır. Şair yazdıkça nesnel gerçeklikle beraber kendini ve okuru dönüştürür; bu da toplumsal dönüşüme katkı yapar. Nesnel ve öznel gerçeklik, diyalektik bir bütün olarak karşılık etkileşim içindedir. Toplumsal gerçeklik, her ne kadar bireyin bilincini sınırlasa da, şair birey, bu ablukayı yarabilen ve toplumdaki tüm bireyler için yıkmaya çalışan kişidir. Aksi takdirde, kapitalist üretim ilişkilerinin olduğu bir toplumda, sosyalist şairin varlığından söz edilemezdi zaten…

Gelelim saçma’ya…Doğada saçma yoktur. Her şey, diyalektik bir bütün olarak, sürekli bir değişim-dönüşüm içindedir. Saçma ise kendine ve doğaya yabancılaşmış bireyin hastalıklı zihinsel tasarımıdır. Nesnel gerçekliği dönüştürerek yansıtmadığı, nesnel karşılığı bulunmadığı, doğaya aykırı olduğu için yapaydır. Dışsallaştırıldığında, nesnel gerçeğe artı değer olarak eklemlenemez. Okura ulaştığında ise daha ilk okumada tükenir. Seken bir mermi gibi, alımlanamadan okurun bilincinden geri döner ve yazınsal çöplüğü boylar. Anlam taşımadığı için bildirişim işlevinden yoksun olan saçma, dilsel değildir. Dolayısıyla saçma’yla yazılan metin de şiir değildir.

Emperyalist kapitalizmin Şiir’deki izdüşümü olan post-modernist şiir(!), anlam’ı hiçleyen yapısıyla, imge’lerle değil saçma’larla yazılmaktadır. Anlam içermediği için bildirişim yetisi yoktur; bildirişim içermediği için dilsel değildir; dilsel olmadığı için de aslında şiir değildir!!!

Post-modernist şiir(!), kendine ve doğaya yabancılaşmış bireyin narsist mırıltılarıdır. Şairin kendisini ve okuru dönüştürme yetisinden yoksundur. Yığma saçma’ların, metinsel bütünlükten yoksun olarak yazılmasıyla oluşan post-modernist şiir(!), yabancılaşmayı oluşturan kapitalizme karşıt tavır geliştirmeyen edilgen bireyin yazdığı şiir(!)dir.

Kapitalizm, varlığını korumak ve sürdürmek için her türlü muhalif tavrı sindirmek ister. Dizgeye muhalif olan Şiir’i anlamsızlığa boğup edilginleştirerek, Şiir’in bireyi ve toplumu dönüştürme yetisini silebilmek için post-modernizm denilen, saçmalığın daniskasına işlerlik kazandırmaya çalışmaktadır. Böylece, dizgeyle uyuşan ve sömürü şartlarını kolaylaştıran, örgütsüz ve edilgen bireyler oluşturmayı amaçlamaktadır…

Bu noktada, İlhan Berk’in Yazko Edebiyat’ın 33’üncü sayısındaki söyleşisinden bir alıntı yapalım. İlhan Berk, Şiir’de anlam’a ilişkin şunları söylemektedir: “ Anlama gelince. Doğrusu asıl savaşım onun üzerinde toplanmıştır benim. Nedendir bilmiyorum, ben anlamı şiire pek yatkın bulmam. Kimi kitaplarımda onu düşman bile bilmişimdir. Anlam, sanki benim üvey evladımdır. Ama şunu da söyleyeyim; sonuçta şiir şiir ise, anlamlıdır.”Kendi içinde çelişkili bu ifadenin sahibi olan İlhan Berk ve benzerleri, anlam’ı hiçleyen tavırlarıyla, post-modernizmin gölgesinde, bilerek ya da bilmeyerek emperyalist kapitalizmin uşaklığını yapmaktadırlar. Şiir’in post’u deliktir.

SERKAN ENGİN

Ekin Sanat Aralık 2005
Berfin Bahar Ocak 2006
YKY 2006 Şiir Yıllığı
Kıyı Yaz 2007
Karalama Sayı 2 2007
Sert Sessiz Haziran 2008



Kategoriler
Kişisel makaleler şiir edebiyat

KALABALIKTA YALNIZLIK

yalnızlık ölümcül yalnlızlık…

kalabalığın içinde kimseye sesini duyuramadığın dokunuşlarını hissettiremediğin  yalnızlık…

karanlığın içine gömülüp yıldızlarla başbaşa kaldığın yalnlızlık

gecede kaybolmak bir günü 48 saat olarak yaşamaktır yalnızlık

çaresiz ümitsiz ve yorgun gözlerle ne aradığını bilmeden bakmaktır etrafa yalnızlık

bilsede aradığını bulamamak…

gözyaşlarının içine aktığı sessiz ve derinden ofların çekildiği çıkılamayan ve dibi gözükmeyen  kuyudur yalnızlık

çölde susuz kalmak gibi bir şeydir,  aranan bulunduğunda ise geçmişi unutup kana kana su içmektir ve susuz nasıl yaşadığına şaşırmaktır yalnlızlık..

susuz nasıl yaşayamaz insan yanlızkende öyle dönmez dünyan…

                                                                    ALLAH KİMSEYİ SUSUZ BIRAKMASIN…