Kategoriler
Öylesin Esti Sevgi ve Ask Dünyası Şuan Düşündüklerim

Yalnız Kalmaktan Korkmuyorum da, Ya Canım Ellerini Tutmak İsterse?

Bir sabah uyandığında, yatmadan önce bir bardak zehir içmiş gibi bir tat ile uyanacağını biliyordum. Korktuğumun başıma geldiği bir sabaha uyanmıştım. Cam gibi parlıyordu güneş, bir Mart gününde ama rüzgâr; çok yükseklerde karşı konulmaz bir öfkeyle esiyor,  evlerin bacaları üzerinde avının başında rahatsız edilen bir aslan gibi homurdanıyordu.

Dün, sevdiği kızdan ayrılmıştı, muhtemelen bu sabah etrafındaki her şeyden ayıracaktı kendini. Hıçkırarak ağlarken, onu nasıl sakinleştirebileceğimi düşündüm boş yere. Uykusu gelinceye dek uzun cümleler kurdum telefonun diğer tarafında. Bana aldırmıyordu; içinde bir canavar yüreğini dağlamaya başlarken… O koca gökyüzünün altında ona bir yer yoktu artık. Aşk böyledir; ayrılık da… İçinde yaşadığınız dünya, kontenjanı doldurup, buraya ait olmadığınız hissiyle doldurur tüm benliğinizi. Gidemezsiniz, kalamazsınız ve tüm bunlarla baş edemezsiniz.

Aylarca sürecektir belki yılları bulacak. Tanıdık bir dondurmacıdan, oturdukları banklara kadar her şeyin alacağı intikamı varmış gibi çullanacak üzerine. Onun için üzülüyorum; daha çok gençti ve çok erken yakalandı ayrılık acısına. “Ayrılıklar da sevdaya dâhildir, çünkü ayrılanlar hala sevgili” der Atilla İlhan. Ayrılığı sevdası gibi yaşayacaktır. Bu yüzden baktığı aynada, yüzünün yarısı sevdiğine ait olacaktır. İçtiği suda dahi onu bulacak, bomboş sokakları beraber yürüdüğünü zannedecektir.

Çok dil döktüm, içindeki boşluk; onu boğmaya çalışırken. Nefesim tükeniyordu ve onun umutlarıydı tükenen.  “Havada nefesi var” dedi, boğuluyordu belli ki. Söylemem gerekenleri gözden geçirirken; hiçbir tümcenin onu ferahlatamayacağı gerçeğiyle sarsıldım. Acısını yaşayacaktı; yaşamalıydı. Sonraları, gerçek aşkı, sahtelerinden ayırabilecek, çok şey öğrenecekti bildiğini sandığı “aşk” hakkında. Dikenli kollarında yetişen gülleri fark ederken, orada yetişen bir aşkın meşakkatlerinden haberi yokmuş gibi davranamayacaktı. Çok şey götürecekti aşkı ondan, getirdiklerini görmezken…

Söndürdüğü sigarası ile biten acıları olacaktı ilerde. Üflediği dumanı ile içinden söküp attıkları.  İçtiği bir bardak çaydan huzur almaya başlayacak, birlikte yedikleri pamuk şekerine olan önyargısı ortadan kalkacaktı. Anlatmaya çalıştıklarımı anlamazken, onun için bir dua ettim: “Acın kadar, huzurla dolsun bir gün yüreğin. Çocuklar gibi yerken pamuk şekeri, anımsadığın tek şey dilinin üzerinde eriyen şekerin tadı olsun.”  Böyle olacağına inanıyorum nitekim şekerin özünde, acıyı bastıracak kudret mevcuttur.

  

O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması
mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer.

Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile,
en güzel yerde başlatılsaydı eğer.

Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer

Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.

Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.

O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.

Daha çabuk unuturdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.

Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.

Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı belki de
kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.

Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.

Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır yaralamasaydı eğer.

Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.

Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.

O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.

O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.

Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.

Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.

Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.

Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipek ten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.

Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.

Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.

İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir ayrılık gizlendiğine belki de,
kartvizitinde ‘onca ayrılığın birinci dereceden failidir’ denmeseydi eğer.

Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.

Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
Kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.

Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da,
ya canım ellerini tutmak isterse…

Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu,
kim uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık etmiş olmasalardı eğer!!

 

Kategoriler
Sevgi ve Ask Dünyası

Sana…

ask4.jpg
ask4.jpg
Sana…

“insan sevgiyi ne kadar sahipsiz yaşarsa o kadar yalnızlaşır ve ne kadar sahiplenirse kendini elbette yalnızlığın bile bir anlamı olur o zaman…”

Veda ettim içimdeki o umutsuz adama artık! Kendimi öyle bir kandırdım ki damla damla düştü içime bir kadın… ilmek ilmek ömrüme işliyor güzelliğini, saçlarıyla öyle bir bağlıyor ki ruhumu sanki hiçbir pranga onun kadar anlamlı gelmiyor bu bedene… bir kadın adamlığımı sunuyor ve bir kadın bana gerçek dünyanın anahtarını kalbimden çıkartıp gözler önüne seriyor.

Diyorlar ki, batan her güneşte binlerce güzellik örtülür geceyle ama hiç mi açılmaz o perde hiç mi aşikar olunmaz karanlığın içindeki o masumiyete… sahi geceyle daha mı yalnız yaşanır sevdalar?

Yolu sevgiye çıkmayan hangi duygu gerçekten yaşanmıştır ki, birini sevmek bir kalp ispatıdır. Aslında ona inanmak, onunla hayallere dalmak bir yaşam kanıtıdır. Herkes bunu yapar veya yapamaz diyemeyiz ama başlı başına bir cesaret, kararlılık ve inanç gerektirir… öyle derin bir an’dır ki bu hal, dibe indikçe güzelleşir insan!

Meğer en güzel yalan aslında söylenemeyen gurur dolu sözlerin isyanıymış! Tıpkı benim seni sevdiğimi kendime bile itiraf etmemdeki zorluk gibi… ola ki günün birinde çalarım kapını, belki geleceğimi bilmiyorsundur ama şunu sakın unutma gelmeyeceğimi nerden biliyorsun?

Sana ilk defa bu yazıyla sevgilim diyeceğim, sonrasını mevlam bilir; e ne de güzel söylemiş erzurumlu ibrahim hakkı “mevlam neylerse güzel eyler…”

İşte böyle gültanem: “Gökyüzünde çiçekler açar, yeryüzünde yıldızlar el ele dolaşır. Başımda deli bir sevda, ellerim şimdilik öksüz ama bu gidişle diğer yetim duygularımda kavuşur cennetine; biliyorum inanırsam olur, çünkü öyle söylüyor tüm sokak çocukları…”

İnancımla seninim..!

Emre onbey (sizden biri/ belki sen)

Kategoriler
Sevgi ve Ask Dünyası

Bir kadın, pencere ve yağmur

Bir kadın vardı… aslında o hep vardı içimde yani bir süredir öyle kemirip duruyordu ruhumu, içten içe dağılıyordum, biraz nemli mendil tadındaydım. Şimdi öyle bir dolanıyor ki kalbimin kapılarında, “buyur gir, hangisinden dilersen oradan gir” diyesim var, ama yapamıyorum nedense-

…onu hep gülerken görüyorum. Yakışıyor çoğu zaman, anlatılacak bir ifadesi oluyor gülünce yüzünde, daha bir insanlaşıyor gözümde, gitgide büyüyor ve ben onun büyüklüğünü küçüldüğümden çok rahat anlayabiliyorum. Kocaman bir kadın aslında o yaşlı değil elbette, en körpe halinde aslında, en saf, en masum, en sevecen… hep o en’lere sığabilecek bir bütünlükte; parçalara bile bölseniz yüzlerce insan fırlayabilir teninden, sanki kayıp kıta Mu’dan çıkma gibi, sanki hiç çizilmemiş resim gibi ve hiç çekilmemiş bir fotoğraf karesi gibi… kocaman bir kadın aslında o, büyüdükçe ufaldığımı hissettiğim…

Usulca açıyorum penceremi ben ona nefes alıyorum, o yüzüme çarpan yağmur taneciklerinde bana dokunuyor, biliyorum o beni gitgide kendine hazırlıyor, gitgide üşüyorum ve bir sessizlik çöküyor ruhuma, sanki artık o’yum!

“yağmur taneleri koşturuyor penceremde, hissediyorum o gitgide herşey olmakta..!”

Seviyorum yağmur damlacıklarını çünkü yalnızlığımı şimdi onlarla paylaşıyorum her biri sanki bedenimi temizliyor. Ruhumu gitgide ona hazırlıyorlar, öyle hissediyorum çünkü sebebim oluyorlar… sanki devamlı bir tavsiye halindeler kalbime, “doğru yoldasın, durma ona koş” der gibiler ve yüzlercesi aslında… yağmur taneleri vuruyor cama, sanki onun kapıma vurması gibi, sanki onun teni tenime dokunuyor gibi… öyle bir şey ki bu tuhaf sadece tuhaf, çok tuhaf.

Bir kadın uyandırıyor beni yaşama
Hiç yalnız adam düşünür mü beklemeyi
Sevmek bu kadar düşmeseydi dillere
Bu kadar demlenilir miydi hayallerde…

Bir kadın yetti ömrümü anlatmaya
“hayatımız birleşti”daha demedi ama
Gölgem gölgesiyle el ele dolaşmaktaydı…
Ansızın ölüvermiştim o an, sonrası tuhaflık işte!

Yağmur taneleri emekliyor penceremde, kalbimin kapıları, resmedilmemiş bir fotoğraf karesi ve o gülücüğe yakışan bir yüz… akşamlar artık güneş gibi, atacaksa insan büyük atacak sözleri, yoksa gerisi çok tuhaf!

Benim dilimde aşk tamamen pencere…Emre onbey (sizden biri/belki sen)

Kategoriler
Bir günüm böyle geçti! Günlük hayat Öğrenci Konuları Öğretmenlik üzerine Sevgi ve Ask Dünyası

Saat (“O”)nu TEK Gösteriyor

Telefonumun alarmı,  saatin 07.00 olduğunu haber vermeden uyanmıştım bugün. Yatağın içinde sağa sola dönerek, aklımca ona biraz daha zaman kazandıracaktım. Son günlerde, beş dakika daha uyuyabilmek için benimle pazarlık ediyor. Kıyamıyor insan, fakat uyanması da gerek yoksa geç kalacak. İlk arayışımda telefona cevap vermedi. Aramayı yinelediğimde,  telefonun diğer ucundan; sesine uyku kaçmış bir adam “efendim” dedi. Uykusunu çabuk atar üzerinden. Tüm mahmurluğu ile o mızmız ve sevimli sesini, hepi topu bir iki kelimeden sonra sıyırırdı uykulu sesinden. Sonra kalkıp, hazırlanmaya başlıyordur eminim, gerisini bilmiyorum çünkü buraya kadar görevim.

Ardından, bir saat sonrasına kurdum alarmı. Bu da benim uyanma vaktim. Onu uyandırdıktan sonra hemen dalmışım. Alarm çalmaya başlayınca başucumda, hızla geçen zamana karşı tribe girdim. Zoraki kalkıp, yüzümü yıkadım. Siyah kadife pantolonumu giydim bugün, üzerine füme rengi bir tunik uydurdum. Saçlarım, her sabah oyalıyordu beni. Saç açıcı spreyimin yardımıyla taramaya başladım saçlarımı. Aynanın karşısında, bu sabah gördüğüm saçma sapan rüyayı düşünürken; küçük yıldızlı küpelerimi taktım. Bilinçaltım bana oyunlar oynuyordu. O kızın benim rüyamda ne işi vardı ki?

Rejimdeyim uzun bir süredir. Küçük bir dilim peynirle, birkaç soslu zeytini ve domates dilimlerini sessizce yedim. Şekersiz çayım, bugün keyif vermiyordu nedense. Bu, çayımın şekersizliğinden değildi; son günlerde benim tadım tuzum yerinde değildi. Ev arkadaşıma baktım, sessizliğim ona da bulaşmış gibiydi. Kahvaltıda her şey suspustu bu sabah. Sonra 08.25’i gösterdi saat. Montumu ve bilgisayarımı alıp, evden çıktım. Taş basamaklardan inip, kar basamaklarından çıktıktan sonra birkaç kardan tepeyi de aştım. Nihayet sınıfın önündeydim. İçeri girip, ağzımdan çıkan dumanı fark ettiğimde canım sıkıldı. Soba yanmıyordu henüz. Kaloriferci gelip, bir şeyler tarif etti, kendisinin işleri varmış. Anlattıkları doğrultusunda sobayı yaktım. İşte hayatımda bir bu eksikti ve artık tamamdı. Bir iki öğrenci gelmeye başladı sonra. Güzel ve masum yüzlerinde kocaman pırıltılar vardı yine. Bunu fark etmemek ne mümkün! Plan defterimi incelerken ipek gibi bir ses “günaydın” dedi bana. Deniz mavisi gözlerini, bakışlarımı yakalamaya çalışırken gördüm. Bir gün önce verdiğim pembe fiyonklu tokalar, saçlarındaydı bugün. Ne güzel olmuşsun sen bu sabah! Montunu çıkarıp, askıya asmam için bana uzattı. En sevdiği oyuncaklara doğru koştu. Eminim bana kahvaltı hazırlamaktı düşüncesi. Az sonra iki fincan koydu masama. Şekeri, peyniri ve patates kızartmasını tanıttı bana. Çaylarımızı doldurup, tam karşıma oturdu. Patates kızartmasından yemiyorum diye mızmızlandı. “Rejimdeyim” dedim. Beni anlamamış olmalı ki, çayıma iki şeker daha attı. Kırk beş dakikam vardı hepsini uzun uzun izlemek için. Doktor malzemeleriyle arkadaşını muayene ediyordu birisi. Öteki, bebeğinin karnını doyurmuş; uyutmaya çalışıyordu. Yüzlerindeki benzersiz kahkahaları kıskanıyordum. Soba gürül gürül yanıyordu yanı başımda. Bugün on beş kişiydik. Benimkini de dünyadan sayarsak tam on altı dünya vardı küçücük sınıfımda. Peşi sıra kahkahalar savrulurken, telefonum çaldı. Onun aradığını görünce, benim de gözlerim ışıdı. Birkaç dakika konuşup kapattık. Okulda hep böyle yapıyorduk. Vakit buldukça arıyor, bana sesini duyuruyordu. Telefonu, tekrar çalacağı ümidiyle kapatıyordum belki o bilmiyordu. Belki de bildiği için sık sık aramaya çalışıyordu. Sonumuzun ne olacağını düşünürken ben, birileri ağlıyordu. Çocuk işte, elinden oyuncağının alınmasından ziyade ne için gözyaşı dökebilirdi ki?

Gün bittiğinde tek kelimeyle yorgundum. Üzerimi bile değiştirmeden uzandım yatağa. Bu sabah ki rüya, “beni unuttun mu?” diye vızıldadı. Kafamı çok mu meşgul ediyordum acaba? Hayır, bana bunları düşünmemin yersiz olduğunu tane tane anlatmıştı. “Bak buradayım” derken anlatmak istediği; elbette ki benim yanımda oluşuydu. Yerini biliyorum senin, fakat kendi yerimden emin olamıyorum. Muhtelif zamanlarda zihnini meşgul ediyor mu bilemiyorum. Yazdığın bir yazıda, “bazen onu özlüyorum” demişsin, acaba arada bir özlüyor musun?

Papatya özlü oda parfümünü sıkıyorum odama. Senin odan da böyle kokuyor. Bu kokuyu duydukça, atmosferlerimizi birleştiriyorum. Seninle zorluklara gülümseyebilmek daha kolay. Zaman, çok daha hızlı ilerliyor şimdilerde. Psikolojimi hakkıyla anlayan tek insan. Sınıfta yarım bıraktığım düşüncelerime geri dönüyorum. “Acaba” diyorum, “acaba bizi neler bekliyor?” Telefonumun melodisiyle sıyrılıyorum koyu gri düşüncelerimden. Gözlerimin yeniden ışıldamasıyla, kiminle konuşacağımı anlamak daha da kolaylaşıyor olsa gerek.

Saatler ilerliyor, iyi geceler başlıklı konuşmamızın ardından, gözlerimizi kapatıyoruz bizim dışımızda kalan her şeye… Ve saatimi yeniden 07.00 ye kuruyorum; sabah erkenden sesini duymak üzere…

-Rüya-

Kategoriler
Faydalı Bilgiler Hayat üzerine Kişisel makaleler Sevgi ve Ask Dünyası Şuan Düşündüklerim

“(A)bartılı, (Ş)atafatlı (K)örlük”

          Aşka dair yazmayı bırakacağım. Çiçeği, böceği belki denizi gücendirdim ama bu kez kararlıyım; ne kadar gerçek olduğunu bile bilmediğim,abartı” kelimesinin “a” sı ile başlayan aşkı, artık cümle içinde kullanıp, her yazıya konu edemem. Hayır anlamıyorum, neden kalemi eline alan aşktan ya da aşksızlıktan dem vuruyor? Sözüm ona, bu kadar mı aşkla dolusun? Ben bunu daha önce de söylemiştim; sokakta oradan oraya koşturan telâşe memuru insanları da mı görmüyorsun? Bir mahalle bakkalı falan yok mu kepenkleri şöyle gök gürültüsü gibi açılan? Çocuklar top peşinde koşturmuyor mu? Peki, yan komşunun açık penceresinden gelen taze fasulye kokusu; belli ki çeri domatesi doğramış. İşten yorgun argın eve dönen insanlar var. Dünya’nın bir yerlerinde kimileri göz pınarlarını kurutana kadar ağlıyor, bir yerde cennetle müjdelenmiş gibi kahkaha atıyor insanlar. Birileri dünyaya geliyor, kimileri terk ediyor… Kâinatta ufacık, minicik bir noktasın haberin var mı? Nelere gücünün yetmediğini de mi yazamazsın? Ben de ne anlatıyorum böyle, oralara yağmur da mı yağmıyor Allah aşkına?

          Bir beyaz kâğıt, bir tükenmez kalem ve konu: aşk… Giriş cümlesi: abartı… Gelişme: şatafatlı… Sonuç: körlük… Yazılan metnin adı ise; Abartılı, şatafatlı Körlük. Hani bizim ısrarla “AŞK” dediğimiz şey… Başında (a)rzu, ortasında (ş)ans ve sonunda (k)alp ağrısı olan… Başucumuzda, bize abartılı, şatafatlı bir körlük yaşatan insanın en güzel fotoğrafı duruyor. Dolaplar, onun sevdiği kazaklarla dolu. Belki sırtımızı, kocaman kalpli bir yastığa yaslıyoruz. Kalemler, her boşluğa sevgilinin ismini karalıyor. Bu klişe halleri tanımlayacak bir tümce var mı bilmiyorum fakat ben bu duruma “Kalbi olan yaşıyor” demek istiyorum.

         Yeryüzünde, aşkı sembolize edeceğim diye çırpınan o kalpli yastıklara, kutulara, çerçevelere ne bileyim takılara inat, gözlerimi bir lepistes balığının üzerindeki renklere çeviririm daha iyi. Üstelik barışçıl davranışlar gösteriyorlarmış. Acaba bakımı ya da beslenmeleri kolay mıdır? Beslediğim balıklar hep öldü de… Sudan sebeplerle ölüyorlardı herhalde. Suyunun ısısı, yeminin ölçüsü ve ilgi. Belli ki bir yerlerde hata yapmışız. Bak hiç unutmam, yıllarca balık besleyen bir arkadaşım, balıkların yalnız bırakılmaması gerektiğini söylemişti. Yanında bir arkadaşı olursa birbirlerine şenlik olurlarmış. Öyle ufacık sebeplerden ölmez hayata ve birbirlerine aşkla sarılırlarmış. Hey Allah’ım, insanımız âşık, çiçeğimiz âşık, balığımız da âşık. Kötü bir şeymiş gibi örnekler vermek istemem ama ağzımıza aldıkça, kaleme hep onu yazdırdıkça ve bir kalbe birden fazlasını yüklemeye kalktıkça büyüsü bozulacak gibi geliyor bana. Tabi çoktan bozulmamışsa!

          Yüreklerimiz gerçek aşkın tadına varsın istiyorum. Yaşanılan her şeyin adı aşk olmasın. Onun bir farkının olması gerekmez mi? Sadece kalplerde barınsın, bir kâğıt üzerinde, bir mesaj kutusunda, duvarlarda ve değerini bilmeyen yılışık ağızlarda, şam şeytanı tarzı cümlelerin içinde karşımıza çıkmasın.

          Ey aşk! Ey kalemimizin tek yöneticisi(!) Bu, senin son kez kaleme alınışın… Yerin burası değil, git… Git de kalemler, biraz da hayatı yazsın… 

                                                                                                                   -Rüya-

                                                                         (Bu bir Türkiye Klasiği fakat kimse bunun farkında değil.)

Kategoriler
Öylesin Esti Sevgi ve Ask Dünyası Şuan Düşündüklerim

Koyu “Sen”

  Gökyüzü lacivert sevgili… Az önce toprak, milyonlarca su damlasını içine çekerek doydu ve bu doygunluğundan aldığı hazzı; mis gibi bir kokuyla püskürttü yeryüzüne…

   Nasibini alırken toprak yağmurdan, sana doymayı diledim ben de. Yüreğime bir rahmet gibi yağmanı… Dilime dolansın istedim bu sonsuz kere sonsuz şükür serzenişleri. Kıskandım! Belki de bir yağmur damlası kadar ferahlatamadım içini. Belki hiç anlamadım seni! Ne istediğini ve ne beklediğini… Susadım… Yağmuru gördükçe seni anımsadım. Mis gibi toprak kokusunu doldururken ciğerlerime, onu senin kokun gibi içime çektim. Seni duyarken de gülerdim, dost ağızlarda sana dair cümleler eskitirdim sen de duy diye. Huzuru an be an hissederdim yanında, hep yanında olabilmek; seni yağmurlara benzetmek…

   Bulutlar bazen griydi. Öfkelendiğinde matlaşan gözlerin gibi… Sırtını döndüğünde esen havan gibi, sen gibi, buz gibi… İşte bu, sende gördüğüm her renkten sadece biri. Yeşilin her tonu, mavinin huzuru ve kırmızının heyecan dolu yanlarını yaşamak misali.

   Bir renk olmak istedim sonraları. Kâh gözlerinde, kâh teninde… Güldüğünde umut mavin, güneşte parlayan buğday tenin… Huzuru yakalamak seninle, öznesiz cümlelerine gizli öznelik yapabilmek. Sevdiğin herhangi bir renkte farklı bir renk tonu olabilmek ve o rengi, benim kattığım tonla daha çok sevdiğini bilmek…

  Şimdi akşam çöküyor sevgili. Kızıla boyanıyor, mavi dediğimiz gökyüzü. Koyu maviyi, koyu “Sen” diye görüyorum. Özlem doluyor havaya, “sen” doluyorsun nefesime. Göz gözü görmezken daralıyor ruhum. Adını, pelesenk edersem dilime seninle aydınlanabiliyorum. Bakışlarımı, gökyüzünün tavanına kilitliyorum. Yine buram buram sen kokuyorsun ve sızım sızım sızlıyor içim…

                                                                                          “rüya”   18.02.12

                                                                                       — Bir Renk Klasiği–

 

Kategoriler
Sevgi ve Ask Dünyası

Bir Dilim “Aşk”

   Boş bir kâseyi tıka basa aşkla doldurarak yaptık en büyük hatayı. Anlayıştan, hoşgörüden, huzurdan, sadakat ve güvenden bihaber yavaş yavaş karıştırdık hayatlarımızı. Eksik bir şey var mıdır diye düşünmeden pişirip, kalbe indirdik. Nefis bir tat kaldı ruhlarımızda, kalplerimizde ve akıllarımızda. Bu böyle gitti bir süre. Tazeledik durduk aynı karışımları, belleklerimize işledik bu doyumsuz tarifi. Her şey ne kadar da güzeldi değil mi? !

   Derken… Bir kramp girdi kalbe, hazımsızlık baş gösterdi.Habire içimizden dilekler tuttuk, gözlerimizi kapattık, açtığımızda yoktuk… Bari bir tatlı kaşığı mantık ekleseydik. Katı kalplerimizi, mumdan düşen damlalarla sulandırıp, aşkı daha güzel detaylarla harmanlasaydık. Öyle şaşaalı tariflere gerek mi vardı? Her aşkın tadı, barındığı kalbe güzel gelmez miydi? Elbette durum öyleydi fakat biz sadece “aşktan” aşlar yaptık kendimize. Hiç sudan, undan, tuz ya da şekerden tek başına yemek olur mu? Madem “olmaz” diye cevap veriyoruz; ne diye sadece “aşkla” yoğurduk kalplerimizi? Mantığımızı körelttik, sadakati gücendirdik. Şimdi de kalkmış “eksik bir şey var” diye çıkıyoruz sevdiklerimize. Elbette var hem de sonradan eklendiğinde hiçbir işe yaramayacak kadar önemli ölçülerde… Pişmiş aşa su eklenmez ve “aşk” asla böyle büyümez.

    “Aşk bıkılmayandır” der Duclos. Şimdiki aşklardan bıkıldığına göre; bizim yaşadıklarımızın adı başka. Biz ne yaşıyorduk, nasıl başlamıştık, eksiklerimizi yazmış mıydık? Can yaralarını sardık mı ya da hepten mi yaralandık? Bu kadar çok soruyla bir arada kalır mı aşk? Hangi sebepten tutunsun sevdaya, nerden yakalasın aşkı ki tutsun da bırakmasın? Aşk bıkılmayandır, öyle mi?  Bıkılmıyor doğrusu(!)

    O boş kâseyi bir kere alın önünüze.  “Kalp tadı” diye bir şey var canım! Sen; hoşgörüyü seviyorsan, sırf o seviyor diye güven de koyacaksın tarifine.  İster kaşık kaşık ekle, ister huzur gibi serp üzerine… Baktıkça; bir görsel şölene benzeyen minik kristaller gibi parlasın kalbinizde… Mantığa, huzura ve bir dilim Aşk’a…

                                                         

 

AŞK …
Aşk; yalnız bir operadır kış güneşinde dinlenen.
Aşk; bazen bir zaman hatasıdır.
Aşk; bazen kavuşamamak, adını karalamaktır kağıtlara.
Uzun bir suskunluktur ya da durmadan ondan konuşmaktır.
Aşk; bir filmin, bir karesinde takılıp kalmak…
Bazen tuhaf bir cesaretle meydan okumaktır.
Aşk; bazen nedenini bilmediğiniz bir duraksamadır.
Aşk; bir harabenin ortasında birşey bulup da ne yapacağını bilemeyen
iki savaş çocuğu gibi kalmaktır.
Eylül’ün toparlanıp gitmesini izlemektir.
Bir bakış bile anlatmaya yeterken herşeyi
kalbinizi dolduran duyguların kalbinizde kalmasıdır.
Aşk; canınızla beslemektir hüznün kuşlarını.
Aşk; vazgeçmektir gözlerinden.
Geceleri ansızın nedensiz uyanmaktır uykularından, usul usul ağlamaktır.
Aşk; birgün anahtarın ters döneceğine inanıp ışığa kavuşmayı özlemektir.
Aşk; buralardan öylece çekip gitmek ve sonunda kendine bir gül vermektir.
Acını içine alıp, göz damlalarını tutup, güçlü olmaya çalışmaktır.

İclal AydIN

“Rüya”

 

 

Kategoriler
Aklımdan geçenler Öylesin Esti Sevgi ve Ask Dünyası

HESTİA

Açarak gözlerimi odamın kapı kenarında duran elektrikli ısıtıcıya baktım. Yatağımın kenarında duran kumandayı halının üstünde buldum. Sanırım ben uyurken yere düşmüş. Yataktan kalkıp gerinerek ufoya zar zor uzandım. Ayağıma kramp gireceğini anlayıp manevramın yönünü değiştirdim. Tuşa bastım ve ısıtıcı yandı.

Beni bu gün uyandırmadı diye düşündüm. Belki soracak olursunuz kim diye. Geç yattığını bildiğimden buna pek aldırış etmedim. Bir iki defa aradım ama telefonu açmadı. Uykusu ağır mı acaba dedim. Benden ağır olmaz ya canım. Evet evet benden ağır olmaz. Rejime de başladı zaten. Uyku rejimini bitir dedim belki de beni anlamadı bu yüzden uyuyor…

Mamafih bu işler böyle efendim. Uyandın uyuyacaksın, yattın kalkacaksın. Yaşama bağlanırken uyuyakalacaksan, uyuyakalırken de yaşama bağlanacaksın. Ben böyle yapıyorum son günlerde. Uyumadan önce bağlanıyorum ona. Kalkerken de sevdamı uyutuyorum onunla. Sevda uyur mu hiç canım? Uyur mu? Dalan gözler uyur ama. Bende dalmışım sıcağı görünce, ev arkadaşım geldi yeniden uyandırdı. Saat 11’de gideceğiz dedi tepeye. Onbeş tane ekmek aldım. Fırıncı beni tanıdı, “hocam nereye böyle?” dedi.

“Tepeye…”

Sonra çıktık zincirlerle titreye titreye. Tepenin adı “Akıl Tepesi”, sanırım akla ihtiyacımız var. 15 cm karda o tepeye çıkmak! Akıl işi değil… Üşüdüm ama titremedim. Titremeyi sevmem, titretmeyi de… Şimdi burada sizi titretsem kendimi bir şey sanacağım. Yok efendim öyle bir şey. Ben ne titrerim ne titretirim kalemi yere bırakınca düşer. Şimdi ben bu yazıda size şirin görünmek için kalemi yere atıp düşmedi mi demeliyim? Şirin olsam oğlan olmazdım. Çirkinim diye de ördek taklidi yapmam ona göre ya da dedem sarma cigara çekiyordu diye Marlboradan mı cayayım? O, onun zamanı; bu benim.

Geri dönüşümüz zor oldu. Beni kahvehaneye çağırdılar. Gitmedim, “üşüyorum eve gideceğim” dedim. Vallahi yalan. Hemen gideyim de göreyim dedim. Gördüm. Patates haşlıyordu. Uyumadım hemen, uyuyamadım.

Aşkı tarif ederdim ama gerek yok buna. Pasta mı bu? Unu dök, şekeri koy ve fırına ver. O nedenle bırakalım aşkı tarife kalkanlar tariflerine göre yaşasınlar. Aşkın tarifi olmaz. Olur mu? “Olmaz.” Belki de olur ya da tarifi olmaz demek acaba bir tarif mi? Aşk üstüne konuşmasak Mevlana’nın ne önemi var o zaman. Önemsizleşir değil mi? “Aşka uçma kanatların yanar” diyenlere “Aşka uçmadıktan sonra kanat neye yarar?” demez mi Mevlana? Babaannem ördek kanatlarıyla soba altındaki gübürleri temizlerdi. Belki de yarıyordur? Mevlana ördek olamaz mı? Belki de Mevlana diye biri yoktur. Fotoğrafı yok resmi yok videosu yok.

Sonra saçlarını gördüm. Islaktı ve kumral. Baktım, ama dokunamadım. Gördüm, ama koklayamadım. Belki de koklayamayacağım diye söylendim. Bir buçuk ay mı var daha gelmene? Bir ay olsa, ben buçukları da sevmem, düz olsun. Sade, klasik dümdüz… Hani bir yerde kalacaksak Düzce de kalalım ya da kıvırcık saçların dümdüz olsun. Kirpiğini burma yukarı, bırak ok gibi düz olsun. Yay gibi kaşlar mı? Hadi canım sende kim koymuş bu kuralı: Karacaoğlan mı? Bu bizim keyfimiz o ne karışıyor? Senin kaşların düz olsun.

Belki de gömleklerim, elbisem kareli olsun istemem. Düz olsun, sade olsun; şatafata lüzum yok. Kes, biç; ama düz olsun. Buçukları sevmemeliyim her şey düz olsun ne olur. Hem belki güneş o gün daha güzel durur dümdüz Karadeniz de ya da dalgalı olmaz bize düz olur sevgilim… Bana sevgin düz olsun, sade… Yani demek istediğim uzun cümlelerle kafamı bulandırmaya çalışma, düz olsun. Özne başta yüklem sonda ve sonunda nokta olsun. Orda buluşalım sadece dümdüz bir noktada. Noktanın düzü mü olur diyebilirsin ama nokta şekilsizdir bunu unutma…

Mutlaka bir düzlüğü vardır yaşamın. Çarşafımız düz olsun, yastığımız ya da… Hitapların düz olsun sadece adımla seslen. Canıma, cicime gerek yok, düz sev. Ama inan bana ben bu gün dağlara tırmandım. Kar tepelerine… Tipi gördüm, inanmayacaksın ama sana olan yolları gördüm, ta buradan oraya kadar baktım manzaraya. Göremedim sanıyorsun değil mi? Vallah gördüm billâh gördüm. Şimdi aynı yataktayım, üstümde silikon yorgan var. Isıtıcım açık. Yatağımın başucunda kırmızı bir bardak duruyor: kalpli. Ama beni yansıtmıyor düz desenler üstünde birden çok kalp var çünkü. O kadar zamanım yok biliyorsun bunları defalarca konuştuk zamanımız kısa… Belki de buna biz karar veremeyiz ama gelinliğin düz olsun olur mu? Sade olsun hayallerimiz düz olsun. Herkes Akdeniz’e giderken biz düz bir ovaya gidelim. Ama Akdeniz de olmasın yağmuru bol olsun, ağacı bol ve dümdüz gürgen ağaçları olsun…

 Başladığım yerdeyim güne. Gün başladığım yerde: “SENDE.”

Kategoriler
Sevgi ve Ask Dünyası

Ne Tuhaf; Bir Ömür Gerçek Sevgili’yi Aramakla Geçiyor

“Gerçek aşkı hiç tatmadım”, “Gerçek aşk gün be gün inancımı yitirdiğim bir şey” gibi sözler işitiriz insanlardan, “Gerçek aşkı buldum” diyen insan bile bir süre sonra onun da diğer tüm aşklar gibi geçici ve sonlu olduğunu anlar. Dahası başlangıçta ‘o olmadan yaşayamayacağını’ söyleyen çiftler, ayrılırken ağır sözlerle, düşmanca hatta birbirlerine iftiralar atarak ‘aşk’larına son verirler.

Yaşadığımız toplumdaki sistem içerisinde insanların ‘sevgi’ olarak adlandırdıkları şey, kaynağı ve dayanağı sağlam olmayan, karşılıklı çıkarlarla orantılı olarak artan/eksilen bir bağ.  Manevi derinlikten uzak ve daha fazla maddi değerlere bağlı olan bu ‘sevgi’ye gerçek sevgi denebilir mi?

Allah’tan uzak yaşam süren insanların, gerçek sevgiyi yaşamaları zordur. Kaynağını kalbindeki imandan alan gerçek sevgiyi yaşayan insanın yaşamında çok zorlu olaylar da oluşsa, sevgisi asla bitmez. Sevdiği insan hatalar da yapsa, imanından kaynaklanan şefkat, merhamet, hoşgörü ve bağışlama ile yaklaşır.

İnanan insanın sevgisi, Allah’a olan güçlü ve samimi sevgisinden kaynak bulur. Tüm güzellikleri yaratanın ve hepsinin gerçek sahibinin yalnızca Allah olduğunun  bilincinde olarak sevgiyi yaşar.

Gerçek aşk; temeli Allah aşkı ve hoşnutluğu üzerine kurulmuş olan aşktır diyebiliriz. Aşkın ete kemiğe dönüştüğü dünyada, birbirlerindeki Allah aşkından yansıyan güzelliği görebilenlerin aşkıdır gerçek aşk. Bu aşk iman ve Allah’a olan yakınlık doğrultusunda artar. İmanı gönülden yaşayan insanın Rabb’ine karşı hissettiği coşkulu aşk, kişiye O’nun sevdiği bir kul olma umudu verir. Bu aşk, ruhundaki coşkuyu, huzur ve mutluluk duygusunu sürekli diri tutar.

Allah’ın tecellilerindeki güzellikleri ancak Allah aşkıyla sarhoş olanlar görebilir ve onlardan derin bir zevk alabilirler. Allah’a duyduğu aşk, O’nun yarattıklarına karşı da insanın büyük sevgi duymasına neden olur ve Allah’ı seven insanlara karşı sevgisini artırır.   Bu yüzden karşısındaki kişi imanı yaşadığı sürece, yaşlılık, sakatlık ya da maddi kayıp gibi durumlarda sevgisi asla olumsuz etkilenmez. Aksine insanın şefkat ve merhamet duygularını da artırır ve sevgisi daha da derinleşir.

Sevgi, Allah sevgisinden kaynaklanıyorsa o sevgide vefa, sadakat, merhamet ve bağışlama vardır. Allah sevgisinden kaynaklanmayan sevgide şefkat, merhamet ve sabır olmaz. İnançsızlıkla sevgisizliğin, bencilliğin acısı en şiddetli şekilde yaşanır.

Mutluluk ancak Allah aşkıyla olur; bunun dışında kalp tatmin olmaz, kurtuluş yolu bulunmaz. Onlarca yol dener insan ancak başka türlü mutlu olamaz. Yaşaması gereken, bu samimi ve gerçek aşktır. Bu, ruhun ihtiyacı olan gıdadır, ruh ve iman bu döngü ile sürekli beslenir.

Dünyevi aşklar genellikle romantizme dayalıdır ve imani boşluktan kaynaklanır. Gerçek aşkın taklididir; geçici, kısa süreli ve sonludur. Allah için yaşanan sevginin ise belli bir süresi ve sonu yoktur. Bu sevgi kesintisi olmayan, asla bitmeyen, sonsuz yaşamda da devam edecek olan tutku dolu sevgidir. İnsanın kalbinde hem imani coşkuyu tetikleyen ve hem mutmainlik oluşturan başka bir aşk yoktur.

Bu aşk Allah’ın iman eden kullarına bahşettiği bir nimettir. İnsan bu aşkı doruğunda yaşıyor da olsa, ahirette yaşayacağı çok daha büyük bir güzelliktir ve çok daha haz vericidir. Allah, “İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise, Rahman (olan Allah), onlar için bir sevgi kılacaktır.” (Meryem Suresi, 96) buyurarak, gerçek sevginin ve muhabbetin ancak imanla yaşanabileceğinin sırrını verir.

Aşk, çok yüksek duygulara dayanan sevgidir. Karşılığı olan sevgi, aşk değildir; maddi karşılığı olan sözde sevgiye aşk denmez. Aşk çok saf, çok temiz, çok asil duygudur. Allah, bir göğüste iki kalp kılmadığını haber verir; o tek kalp Allah aşkı ile dolu olan kalptir. Diğer tüm aşklar onun türevleridir; O’nun yarattıklarına duyulan aşktır. Bu gerçek aşkı içinde hisseden, kalbini O’na tam olarak teslim eden insan, dünyanın tüm güzelliklerine kavuşur.

O, sevginin asıl muhatabı iken insan O’ndan uzak yaşar, yaşamı boyunca gerçek sevgi ve dostluğu arar. Bilmez ki, tek ve gerçek ‘Sevgili’ ona şahdamarından daha yakındır…

Ey gönül! Ne tuhaf değil mi? Bir ömür, şah damarından daha yakın bir Sevgiliyi aramakla geçiyor.” (Mesnevi V 3272)

Fuat Türker

Kategoriler
Kaybettiklerimiz! Kişisel makaleler Sevgi ve Ask Dünyası

“An Kaybından Ölen Zam(an)”

Kâinatı karaya boyayan bir şey görürsem; kimsenin senden haberdar olmadığına şahit olur, onları hiç bilinmeyen yerlerde seni sorarken yakalarsam kesmez miyim ümidimi her şeyden? Zoruma gitmez mi senin ört bas edildiğin gönüllere uğramak? Söylenen ezgiler içinde sana dair bir melodi bulamamak?
Gece çökmüş yağmur gözyaşlarına inat yağıyor. Bir nebze gönül ferahlığına muhtaçken, onu derdine çare yapamamak! Avunmak türlü şeylerle; ama neyle olursa olsun nefes alamamak… Düşünmek derin kuyularda, orada onu bulamadan yaşamak… Gönül soluksuz kalıyor, aşk beyne sıçramış, bir büyük ağrı var kuytularda…

Ortalığa düşmüşüm etrafımda dönüyorum. Bir mıknatıs gibi beni sana çeken yanlarımı seviyorum. Nerde olursam olayım beni telkin eden varlığına inanıyorum. Buralardasın… Kendimi bildim bileli seni duyduğum yerde… Bilmediğimde bile sakın gitme… Sakın gitme benim dışımda bir yerlere…

Senin olduğun yerde huzur vardır… Kendini aşikâr kılan bir duruluk. Bir tat vardır bir derin soluk. Hayat ılık bir melodinin ucunda. Güller kan kırmızısı, yeşilin tonu hiç görülmemiş bir nurdan kesit… Gözler hiç bu kadar anlamlı baktı mı başka gönüllere? Senin varlığın; boşluğundan sürekli tıngırdayan kalplere koskoca bir tehdit.

Ve zaman aşkı yanılttı. Her şeyin ilacı sandık, ona havale ettik sarılması gereken yaralarımızı. Oysa zaman her şeyin ilacıydı, fakat her geçen gün ömürden kayıptı! An kaybından ölürken zaman, son yardımı “zamansız” yaptık… Yaralarımızı sarmadığı gibi, o arada bizi hem oyaladı, hem de kendi yaralarımızı kendimize çevirdi… Ey aşk, sen neye kadirsin ki?

Yokken zaman diye bir kavram; her şeyini ona bağladı bile insan… Şimdi, aşktan mı zamandan mı medet umulur meçhul olsa da; aşkın nereye saklandığı belli olmadığına göre, yine sana geldik zaman… Acıları, çaresizliklerimize, aşksızlığı, açlığımıza katık edip öğrettin sansan da kendini, aşka aç kalpleriyle, bak insanoğlu açtı artık gözlerini…

Açtık açmasına gözlerimizi, ama gördük ki “aşk” bıraktığımız yerlerde değil. Yolgeçen hanı tabirini hak etmiş birçok gönülden düştüğü kesindi. İkinci el sevdaların adamı olup, belki üçüncü, belki beşinci şansımızı denedik başka kalplerde. Her girdiğimiz kalbe “Ey Aşk Nerdesin?” diye sorduk; cevaplar dipsiz kuyulardan geldi ve biz dibe vurduk… Eee alışmak lazımdı; zamansız aşklara rastlayıp, aşksız zamanlar geçirdik…

Aşksızlığa mı yoksa zamansızlığa mı uğradı kalplerimiz bilinmez ama bir yerlerde “ansız” zamanlar geçirdik… Bugün bizim miladımız olsun: Gözümüzün gördüğü değil, gönlümüzün gördüğü olsun. O da olmazsa, her kalbe “aşk olsun…”

-Rüya-