Kategoriler
İran üzerine Kişisel makaleler Kitap Görüşleri

Ali Şeriati Din’e Karşı Din

İranlı müslüman filazof,Düşünceleri genel olarak “İslam’a dönüş” -“öz”e dönüş- başlığı altında toplanabilir ve bilimsel kaynaklara dayanması, sosyoloji vurgusu yapması ve Batı metodolojisini, çeşitli açılardan eleştirmekle birlikte çeşitli açılardan yapıcı bir şekilde kullanması (ki sosyoloji gibi çeşitli bilimler ve Batı düşüncesinde ortaya çıkan çeşitli fikirlerin, örneğin bazı Marksist fikirlerin, İslam’ın özünde de daha farklı bir şekilde ortaya konduğunu da savunur) sebebiyle moderndir ve gelenekçilikten uzak olduğu gibi gelenekçi görüş ve kesimlere eleştirel yaklaşır nitekim bu sebeple eleştirildiği veya çelişki ile suçlandığı olmuştur.

Kategoriler
Geçmiş Tarih Hayat üzerine iletişim İnternet Dünyası internet hizmetleri Kitap Görüşleri Kuaza Network Hizmetleri Şair Sevdiğim şeyler Tarih Makale Türk Tarihi Yazar

Şabbat Romanı

Şabbat Romanı önümüzdeki günlerde ( www.rozayayinevi.com ) tarafından “Şabbat” piyasaya sürülecek! Aslında şarkısözleri ile yıllardır ruhumuzun pasını silen söz yazarı yani “Çingenem” ve “Geberiyorum” gibi şakıların sözyazarı sevgili dostum Sedat Erdoğdu bir adım daha atarak edebiyatımıza kalıcı eserler bırakmakta kararlı görünüyor.

Şabbat Romanı
Babasını Kurtuluş Savaşı’nda kaybeden Macit küçüklük yaşından itibaren Ortakaköy’de evlerine yakın bir Yahudi mezarlığında çalışmaya başlar. Yahudi Mezarlık bekçisi Joseph Bey tarafından okuma yazma öğrenir. Joseph Bey’in kızı Sara ile birbirlerini severler. Macit askerlik çağı geldiğinde apar topar yakalanarak İzmir’e askeri birliğine gönderilir. Bu sırada 1942 Varlık Vergisi çıkar. Yapılan bir yanlışlıkla Joseph Bey’e ödeyemeyeceği kadar bir vergi borcu yüklenir. Joseph Bey varını yoğunu satar fakat parayı tamamlayamaz. Erzurum-Aşkele’ye sürgüne gönderilir.

Bu yeni Şabbat Romanı,na sahip olmak istiyorsaniz lütfen yukarıdaki yayınevi linkine tıklamanız yeterli.

Yakup Icik

Kategoriler
Kitap Görüşleri Kitap Tanitimlari Yazar

Selam Getirdim

Elimde bir kitap. Buram buram hasret kokulu: Vatan hasreti, öze dönüş hasreti, Turan hasreti…Türk elinden Türk eline gönül köprüsü. Uzakta kalmışlığın sesi soluğu adeta.

 

İçindeki şiirler ve mektuplar gönül damlalarından oluşmuş birer inci. Adı: ‘Selam Getirdim’ İşte Türk yurtlarından Gök Oğuz eline getirilen selam: Türk yurdunun, Türk atasının, Türk töresinin ululuğu. Dirilişe çağrı…

 

‘Uyan Gagauzistan!

Sana Türk ocaandan selam getirdim.

Büük halkın oollarından,

Senin için milletim, kurt sesi getirdim!

 

Kalkın, Gagauzistan!

Sana Korkut ocaandan kıvılcım getirdim.

Şeitlerin ruhundan,

Senin için milletim, kucak dolusu nur getirdim.

 

Seslan Gagauzistan!

Sana dedam Oguzun soluunu getirdim.

Ayaa kalk, bir ol milletim,

Sana kuvet getirdim!’

 

Aslını sahiplenme, saygı duyma. Dilini ve özünü koruyuşun özeti:

 

‘Ban Türküm, ban bir Gagauzum!

Kaavi, girgin serbest Oguzum!

Çok zor çektim, düştüm kalktım,

Üündüm, hep dedema baktım.

……………………………

 

‘Ban Türküm, ban bir Gagauzum!

Kaavi, girgin serbest Oguzum!

Bir ool oldum Vatanıma.

Ban Gagauzum! Ne mutlu bana!’

 

Dil dedik de; Türk, geçmişte ne zaman yeni bir dinle tanıştı o din ile alakalı bazı sözcükleri diline katarak kimilerinin ‘zenginleşme’ kimilerinin ‘kültür erozyonu’ olarak nitelediği durumu yaşamıştır, yaşamaktadır. Hıristiyan Türklerin Hıristiyan Slav, Müslüman Türklerin Arap ismi almış olmaları ve özellikle edebiyat alanında ise Arapça Farsça kökenli sözcüklerin bolca kullanılması gibi.

 

Türk, mutlaka milli değerlerini, dilini, âdetini kısacası kültürünü koruyup gelecek nesle emanet edebilmeli ki varlığı daim olsun. Ne mutlu ki Gök Oğuz da bunun farkında.

 

‘Gelecaan gözaldir Gagauz,

Göka kaldır bayraa, git ileri

Senin dedan Attila, Han Oguz.

Sev Dilini, koru adetini!

 

Unutma ool, üçüz milionnuk

Kan kardaşın yaşeer bu dünnaada,

Ko bürüsün seni büük hodulluk,

Sevin, ki san da bu ulu soydan.

 

Üüren, çalış, yaşat gagauzluu

Zenginneştir gözal Bucaamızı.

Sevil hem sev, koru eski dostluu,

Kuvetlendir süünmaz ocaamızı.’

 

Bucak, Moldova’daki Gök Oğuzların toplu olarak yaşadıkları bölgeye verdikleri vatan anlamına gelen bir isimdir. Vatanı korumak, ocağı tüttürmek her Türkün birincil görevi, boynunun borcudur.

 

 

İç işlerinde serbest, dış işlerinde bağımlı olan Gök Oğuz, şimdilik esaretin zincirini kıramasa da üzerinde yaşadığı toprağı bir toprak parçası değil en kutsal varlıklarıyla özdeşleştirerek, hasretiyle beraber ona nasıl bir ululuk kazandırmış şairin mısralarında görelim.

 

‘Sarı saçlı nazlı Bucaam,

Gül kokulu eşil Bucaam!

Özlemnan hep yanerım ban,

Anam, balım, canım Bucaam!

 

Topraan, havan, suyun senin

Bana kuvet verer her an.

Yaşa, geliş hem çiçeklan,

Komur gözlüm, sarı Bucaam

……………………………..’

 

Bucak vatandır oylum oylum çiçek bezeli, gül kokulu; bucak anadır, bucak sarı saçlı, kömür gözlü sevgilidir. Aşığın maşukudur. Havasıyla, suyuyla hayattır. Berekettir, umuttur bucak.

Gök Oğuz bunu bilir de ‘Anam, ömürüm, canım Bucaam!’ der. Der der de bununla yetinmez:

 

‘Zamana yorsun Deda Korkudum!

Seni çok aaradım, şükür buldum!

Al eski kauşu, otur taşına

Da topla bizi bir ocak başına.

 

Bir nasaat ver biza, hey ulu Dedam,

Evellar gibi uurla bizi san.

Yol göster hem üüret san bizi yaşama,

Türk adını büün pek zor taşımaa.

………………………………

 

Deyip, Korkut Ata’nın bilgeliğine yol göstericiliğine vurgu yaparken Türklüğün zor zamanlar geçirdiğine, bilgesiz kaldığına gönderme yaparak hep yeni bir Dede Korkut’un umudunu taşımaktadır haklı olarak. Türk başsız, kılavuzsuz kalsa bile asla vatansız kalamaz. Ve bir yolunu bulup:

 

‘İşit Tangrım, çık karşı, durgut belayı

Kara yıldızlar toplanmışlar Turan üstüna,

Hey Bozkurdum, çık karşı, göster yolları.’

 

Diyerek kılavuzunu da bulur hanını da. Yeter ki:

 

‘Zor yıllar, büük agalar,

Türlü çirkin oyunnar,

Hep bir köstek koydular,

Ama eski bir ruhum ban!

 

Çok şeylera yanık kaldım,

Aliflendim, süündüm, yandım.

Öz sesima hasret kaldım,

Ama kavi bir ruhum ban.

………………………….’

 

Dörtlüklerinde olduğu gibi kim olduğunun ve üzerindeki kara bulutların farkına varsın. Titreyip kendine dönsün. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde o kadar ihtiyacımız var ki buna.

 

Görev amacıyla vatanından uzakta kalan yazar hasretini gidermek için döndüğünde duygularını vatanına yazdığı bir mektubunda ‘işte vatan sevgisi budur’ dedirten çıkışlarla adeta ders veriyor vatansızlara: ‘Te ban gena geldim. Tanıdın mı beni?  Ban senin kızın. Brakmıştım beni sensiz, Seni da bensiz…Ban senin için braktım Seni! Elimdan geleni yaperım, inan, Vatanım. Saa ol, san da unutmamışın…Yukarı gidan o sokak tanıdı beni…Yolun boyunda dut aacı da tanıdı beni. Doyunca o biyaz dutlarınnan doyurdu…O gün sokakta iki genç gagauz Rusça lafedardi, pek acıttı canımı…Hepsi islaa olacek…’

 

Vatanını ve milli değerlerini önemseyen bir yüreğin sesi bu. Asla umutsuzluğa kapılmadan yarınlara yürüyen bir yürek. ‘Ne mutlu bana, ki ban Senin kızınım…’diyebilen bir yürek.

 

Bir diğer mektubunda çocukluğuna ve çevresine olan özlemini o kadar güzel dile getiriyor ki bu özlemi vatan sevgisiyle sarıp sarmalıyor: ‘…Her şey geçmişta kaldı: manim da, dadum da, dut aacı da, şaraplı ekmek ta. Yortularda el öpmak adeti da. Allah onnara raamet elesin, Topracıkları ilin olsun! Pek özledim onnarı. Geçmişta kalan şeyleri özledim. Dedelaerimizdan bobalarımız biraz almışlar, biz da bobalarımızdan  bişeylar aldık, acaba uşaklarımıza bişey verabilecez mi?! Eeh, Vatanım ne olur adetlerimiz kaybelmesin! ‘‘Evelki gagauzu’’ bizim içimizda uyandır, yaşat Vatanım. Unutma, ban her zaman senin yanındayım.’

 

Ya şuraya ne demeli: ‘…taa dorusu zenginnenmak şansını kaçırdım. Küçücüktüm, 12-13 yaşındaydım. Şindi fukaarayım. Keşki biraz çok yaşasaydılar. Onnar beni zenginnedardilar, ban da seni Vatanım!’

 

‘‘Devletin malı deniz, yemeyen domuz’’ demiyor yani. Türk’ün vatana bakış açısı bu olsa gerek.

 

Bir diğer mektubunda birliğin, yeniden dirilişin umut ışıklarını yakıyor şair yazarımız hiç sönmemek üzere:

 

‘ Zaman hayır olsun, Vatanım…Ban artık yetiştim kapundayım! Yalnız da diilim! Geniş aç kollarını. Çokuz! Hiçbirimiz kenarda kalmasın…Bir gün suuk güz gecesinda bir deli lüzgar kopuşmuş ta sepelemiş ipranmış yaprakları dünnaanın dört tarafına. Taa Amerikaya Braziliyaya yetişmiş bu yapraklar, ama yera düşüp çürümemişlar, kök salmışlar. Angı aaçtan koptuklarını unutmamışlar, damarlarında milli duyguyu yaşatmışlar…

 

Bir gün Sıcak güneşli yaz yaamurcuu, dünnaayı dolanıp ‘‘Toplanın, Gagauz oolları’’ sesini fısırdadı. 14 devlettan gelabildilar…Dünnaa gagauzları horuya toplandı. Bir bütün olduk…Kadıncayı oynadık…Bulgariyadan gelan kardaşlarımız ‘‘ Üüsek üüsek tepelerda ev kurmasınnar’’ türküsünü birkaç kera çaldılar. Varmış bir manası…’ Evet, bir manası var elbette: Ayrılık, acı ve özlem.

 

Dünyanın dört bir yanına dağılmış olan Gök Oğuzlar tek yürek olabiliyorlarsa bütün Türklerin tek yürek olmaması için bir sebep yok.

 

Yazarın en büyük korkusu, dünyanın tek bir pazar haline getirilmesine yönelik çabalar ve sonucu itibariyle yozlaşmayla milletin kimliğinden uzaklaşması korkusudur. Ki yerden göğe kadar haklıdır.

 

Bir toplantıda dinleme fırsatı bulduğum Gagauzyalı Türkolog Sayın Güllü Karanfil Hanımefendiyi böyle bir esere imza atmalarından dolayı kutluyorum.

 

Not: Bazı sözcüklerde kullanılan üzeri çift noktalı küçük a ve üzeri şapkalı küçük e seslerinin yazımını bu klavye ile gerçekleştirmek mümkün olmadığından bizdeki Latin harflerinin yazılışı şeklinde alınmıştır.

 

Osman Öcal

 

Kategoriler
Deneme Yazıları Faydalı Bilgiler Ivır Zıvır Kitap Görüşleri Yazar

“3 Dakikanızı Alabilir miyim?”

 

   Ben, o son zamanlarda elinden düşürmediğin vampirleri ya da cennetten kovulmuş meleklerin insanlara olan aşkını ele alan kitapları yazan, okudukça seni hayretler içinde bırakan, iddialı insanlara benzemem. Benim derdim çok başka. Ne vampirler; ne de cennetten kovulmuş meleklerin bir insana olan aşkı umrumda. Bilmiyorum hala vampirler var mı? Cennetten kovulan melekler gerçek aşkı bilirken bunu yeryüzünde arar mı? Bak bunlar muamma! Ama elbette olağanüstü buluyorsun bunları değil mi? Keşke bizimde Edward gibi bir sevgilimiz olsaydı, kilometrelerce uzağa sırtında uçurarak götürse, ölümle her burun buruna geldiğimizde çekip kurtarsaydı. Kehribar rengi gözleri mermer beyazlığında teni ve muhteşem güzelliği ile herkesi büyüleseydi de biz de gururlansaydık… Evet, evet ne güzel olurdu değil mi?

  Bırakalım bunları…  Aşkların imkânlar dâhilinde yeşersin, sevdiğinin güzelliği senden başkasının dikkatini çekmesin. Varsın olsun siz otobüsle gidiverin kilometreler ötesine… Uçmayın yürüyün gitsin… Bırakın ölüm sizi bulsun, dünyaya kazık çakacağınızı ummayın… Tüm bunları okumak hoşuna gidiyor olabilir fakat seçimini yap ya baştan beni bırak ya da Stephen Meyer’ı… 

  Elbette okudum. Piyasada dolanan tüm vampir serilerini belki. Beynimi bu tür kurgularla oyalamak bazen beni rahatlatıyordu.  Bazen de… Kafamı karıştırıyordu. Liseden bu yana dört yüz elli üç kitap okumuşum. Toplasam yirmi kitap sayarım iyi ki okudum diyebileceğim. Peki, geriye kalan dört yüz otuz üç kitap hakkında nasıl bir yorum yapacağım?  O kitapları okumak için harcadığım elektrikten mi bahsedeyim, yoksa uykusuzluklarımdan mı hatta işimi gücümü erteleyip ayırdığım kıymetli zamanımdan mı?  Elimde bir şey yok. Ama şu da var: Yemek ayırt etmeden her besinden yemek… Neden? Hepsinde başka türlü vitamin, protein ve kalsiyum vardır da ondan.  Müspet bir örnek olmuştur umarım. Sonuçta o çıkardığım dört yüz otuz üç kitabı okumasaydım ne elektrikten dört yüz otuz üç TL kar ederdim, ne okumayıp önemli işlerimi yaparak Türkiye’yi kurtarırdım, ne de daha çok uyuyarak biraz daha büyürdüm… Okudum işte. Pişman mıyım? Hayır.

  O zaman konu kapanmıştır. Herkes bulduğunu okumaya devam etsin. Ama birçok güzelim eseri okumakta gecikip, Bella’nın Edward’a olan aşkı ile haşır neşirseniz; karşınıza dikilen edebi içerikli kitaplara da şöyle geç kalmışlığınızı ifade edebilen sağlam bir açıklama yaparsınız artık. Eee, o kadar okudunuz ya iki çift laf edersiniz kendinize…

   Daha da okumam. Niye biliyor musunuz? Geçenlerde büyük övgülerle aldığım kitabın sonu, tahmin bile edemeyeceğim ahlaksız ve olağanüstü bir sonla bitip, içimdeki “yeni ya da genç yazarların” ilgisine kara çaldı da ondan. Yazarın amacı elbette kitleyi kitaba kilitlemekti, eminim çoğumuzu da kilitledi. Ama bende kitap okuyan bir insan isem; iki çift lafım olur: “İnsanlar, saçma şeylere inanırlar. Bu inancın zayıflığını, böyle konularla şişirebileceğini düşünen yazarlar, EQ seviyemizi aşağı çekmekten başka bir şey yapmıyorlar.” Okumanın iyisi kötüsü olmaz diye bir felsefeniz varsa şu andan itibaren ters düşüyor ve burada yollarımız ayrılıyor demektir…  Sanırım üç dakikanın sonuna geldik. Selametle gençlik, Edward’a selam :)

                                                              -Rüya FERHAN –

 

Kategoriler
Deneme Yazıları Günlük hayat iletişim Kitap Görüşleri Şair şiir edebiyat Şiirler Toplumsal Konular

Vural Bahadır Bayrıl ve Şiirleri Üzerine Bir Deneme

Hilmi Yavuz, Vural Bahadır Bayrıl için “Daha bugünden Türk şiirinde göz ardı edilmeyecek bir birikimle kendini kabul ettirdi. Artık V. B. Bayrıl’sız bir 21. yüzyıl şiirinden söz edilemez1 derken, çok önemli ve doğru bir tespitte bulunuyor.

 

Bayrıl, sadece şiire âşık ve şiire hakkını veren biri değil! O, aynı zamanda şairliğe de hakkını veren ender kişiliklerden biridir. “Şaire, ‘şair olmak’ yetmeli” diyor ve şöyle devam ediyor: “Bu kadar büyük ve cüretkâr bir ‘sıfat ve hâl’ bile bir insanın ruhunu tatmin edemiyorsa, dünyadaki başka hiçbir şey o ruhu yatıştıramaz. Salın ipini gitsin…

 

Bayrıl, ‘Şer Cisimler’ adlı kitabındaki, ‘İns’ şiirinin bir dizesi ile kendisini beynimin duvarına silinmemek üzere kazımıştır: “Sonra… çok ama çok sonra anılan bir şey oldu insan.

 

Bayrıl’ın birçok şiirini okurken – belki de hepsinde – Mevlâna’nın bir yansımasını görmek hoşuma gidiyor. Sadece yukarıdaki dize bile, Bayrıl’ın iç dünyasının ne kadar derin olduğunu kavramak için yeterli. Bu dizede, daha doğrusu ‘İns’ şiirinin bütününde, Büyük Sevgili’ye gönderilen selâmı görebiliyor, O’na beslenen kutsal aşkın sayesinde bir değerimiz olduğunu bir kez daha anlayabiliyorum. İşte bu, Bayrıl’ın şiirlerinin verdiği mesajın yerine fazlasıyla ulaştığını kanıtlıyor ve bu sebepten olsa gerek Bayrıl’ın şiirleri, şiir okurunun kalbindeki en güzel köşeye yerleşiyor.

 

Elbette sadece Mevlâna değil; Bayrıl’ın şiirlerinin güneşli kıyılarında ilerlerken kâh Nedim’e, Kâh Nietzsche’ye rastlıyor, bazen Rilke ve Blanchot ile karşılaşıyor, kimi zaman da Yahya Kemâl’e, Tanpınar’a, Dıranas’a, Dağlarca’ya, Karakoç’a yahut Cansever’e kadar şiirin altın adamlarıyla bir araya geliyorsunuz.

 

Bayrıl’ın dünyasının, sadece şiirden örülü olmadığı açıktır. O’nun dünyasında, şiir olduğu kadar düşünce, felsefe, bilim, tarih ve mimari de yerli yerince ve yeterince bulunmaktadır. İçselleştirilen şiirlerin okura çok yakın olduğu düşüncesini hep taşıdım. Bayrıl’ın kullandığı mistik izlek ve ifadeler, bilindik fakat ‘unutulduk’ gerçeklere gönderme yaparken, ‘tanrı’ ve ‘insan’ odaklı bir dünya kurgulamakta, ‘varoluş’a ve ‘yaratılış’a sık sık temas edilerek, içselleştirilen (kitaplaştırılarak da genelleştirilen) ‘hesaplaşma’lar ve ‘yüzleşme’ler yapılmaktadır. İşte bu nedenle Bayrıl’ın şiirleri, haklı olarak kendi kimliğini yaratmasını başarmıştır. Aslında sadece Bayrıl değil, okuru da O’nu okumak ve anlamak üzerine bir kimlik geliştirmiş olmalıdır. Zira, Bayrıl’ın şiirlerini okuyan okur, ‘kimlikli’ bir okur olmak zorundadır.

 

Bayrıl’ın şiirlerinde ‘aşk’, insana ve nesneye bakışta sık sık karşımıza çıkan bir öğe olmakla beraber, insansı değil, ‘tanrısal’dır; Bayrıl’ın aşkı maddenin ve eşyanın çok ötesinde, fakat yansıması madde ve eşyada görülebilen ‘sahici aşk’tır. Zaten şiirlere insanların aşkı yakışmıyor, çünkü şiir kadar kudretli bir varlığa, ancak ona denk bir aşk yakışabilir, öyle değil mi?

 

Mimari diyorum, çünkü Bayrıl; şiirlerini, Sabit Kemâl Bayındıran’ın da ifade ettiği gibi ‘mükemmellikle’ inşa ediyor, çünkü şiir inşa edilir, tıpkı bir bina gibi. Bayrıl’ın şiirlerini oluşturan harcın ve kullanılan her tuğlanın, şiir ve düşün bilimlerinin derinlerinden fışkırarak gelen ve herkeste pek rastlanmayan ‘ince mesajları’ bulunuyor. Bu mesajları almasını bilen her okur, O’nun dizelerinden yeni ve başka anlamları kolayca türetebilir ve hatta dizelerine özel öyküler, romanlar ortaya koyabilir. Zira, Bayrıl’ın kullandığı dil buna elverişli olmakla birlikte, kendisinin de “Şiir, bir dilin dehâsıdır” sözünde ifade ettiği gibi, bu eyleme açıktır. Bayrıl’ın şiirleri, okunduktan sonra zihinde derin anlam fırtınaları yaratarak geçmişten günümüze uzanan bir köprü kurmakta, yaptığı göndermeler ve kullandığı ifadelerle çok çeşitli sahnelerin aklımızda yeniden dirilmesine ortam hazırlamaktadır.

 

Aslında, Bayrıl için yazılanlar arasında, en görkemli tespiti, 2000 yılında Gösteri Dergisi’nde yayınlanan “Şiir Beyaz Cinnet!..” başlıklı yazısında Engin Turgut yapmış ve Bayrıl’ı bizlere şöyle ifade etmiştir: “V. B. Bayrıl’ın şiirlerinde yumuşacık bir ney sesi de var sanki… Eşyanın da bir ruhu olduğunu iyi bilenlerden.

 

Bayrıl’ın şiirlerinde derin bir ‘ayrılık’ hâkim. O’nun şiirleri, hem eşyanın hem de insanın Büyük Sevgili’ye olan ayrılığını ve geçmişliğini âdeta bir ‘ney’ gibi şikâyet ederek aktarıyor bizlere. O’nun şiirlerinde derin bir ‘günah’ da var aynı zamanda; ayrılığın ve geçmişliğin nedeni olan bir günah… Kâinatın temel taşları olan bu iki öğenin, Bayrıl’ın coğrafyasında nasıl şekillendiğini ve dile geldiğini görmek için ‘Lotus’ başlıklı şiirini okumak gerekli: “Bu olmalı hepimize aratan, Tanrı’daki tamamlanmışlığı.

 

Bayrıl’ın şiirlerini ‘yüksek sesle’ okumak lâzım. Çünkü, O’nun şiirlerindeki musikî ve âhenk, sessizliğe karşı çıkan bir ‘isyan’ barındırıyor içinde. Maddenin zulmünden ayrı kalma arzusu olmalı bu isyan!.. Öyle olmalı ki, günah ve isyandan türeyen ‘eksik insan’ Tanrı’da tamamlanabilsin.

 

Bunun yanı sıra; ayrılık, günah ve isyanla örülü bir dünyanın; bahçe, gölge, balkon, gül, defne, bitki, cam, varoluş, kâinat, insan gibi sıklıkla kullanılan öğelerden oluşan bir coğrafya üzerinde yer alması, ney’in şikâyetlerini dinleyen bir şairle karşı karşıya olabileceğimizin işareti olabilir. Şair, sadece dinlemekle kalmıyor, ‘Şer Cisimler’ ve ‘Arzuda Tenhâ’ kitapları ile dinlediklerini okura da aktarıyor.

 

Bayrıl’ı yalnızlığın en kutsallarından birini yaşayan adam olarak tanıdım; ‘şair yalnızlığı’ bu. Bayrıl’ı diğer birçok güçlü şair gibi ayrı ve önemli kılan da bu olsa gerek. Zaten sık sık bahçeye, balkona, kâinata, insana, cama yönelen bir şair, yalnız olmalıdır! Aksi halde, madde – eşya ve insan temelli izleklerin ve tespitlerin şiire aktarılması pek mümkün olmayabilir. Kitabının adını ‘Arzuda Tenhâ’ koyarak bu yalnızlığa dikkat çekmiş olmalı şair.

 

‘Lotus’ adlı şiirini, kitap henüz yayımlanmadan okuduğumdan mıdır, yoksa yukarıdan buraya kadar anlattıklarımı özetlediğinden midir, bilmem; çok sevdim ve benimsedim. Şiirdeki derinlik ve şiirin mesajı, varlığımızı unutulan bir evrene yükseltirken, birçoğumuzun şiddetle gereksinim duyduğu ve mumla aradığı o yüce güçle buluşturuyor bizleri. Bu özelliklerinden ötürü, huzurunuzdan ‘Lotus’ ile ayrılmayı uygun görüyorum.

 

Bayrıl, şiire âşık her insanın okuması gereken önemli bir kalem. Emimin ki, Bayrıl’ın şiirlerini okuduktan sonra, ‘dalgın bir zambak’ olmaktan çıkacak, ‘sır’ın bütün açıklığıyla önünüzde serildiği bir ırmakta, kendinizi bulacaksınız.

 

Güneş, Büyük Sevgili’nin isteği ile yeniden yükseldiğinde görüşmek dileğiyle, esen kalınız.

 

Selçuk ERAT

01 Kasım 2009, İstanbul

http://www.selcukerat.com

 

 

 

LOTUS 2

 

Algının dağınık sabahı… Camsı

sınırlar… Kusurlu güzelliğin

tende ısrarı…

 

Sendeki esrâra bakarım. Ey kutsal

bitki!.. Ruh ile gülün alaşımı.

 

Varlık dinlenir… Bahçe olurken

ve Olmak yapraklarda henüzken…

Sendin hilkâtin ürperen ırmağı.

 

Sırları var hayatın ve aklın eşya

ötesi dalgınlığı. Sus! Büyümesin

aramızda, hayretin şerhâ yalınlığı.

 

Kalp neler neler saklar? Ki saklamalı!

Bazen de ne yapsanız, âşikârdır

bir zambağın kendi tenine alınganlığı.

 

Neresinden bakılsa eksiktir insan.

İnsan ki lâin serencâm. Tahammül

mülkünün çırağı.

 

Ey kutsal bitki! Ruh ile gülün alaşımı.

 

Bu olmalı hepimize aratan, Tanrı'daki

tamamlanmışlığı.

 

 

 

NOTLAR:

 

1. Arzuda Tenhâ, V. B. Bayrıl, Şiir, 2009, Mühür Kitaplığı, Arka Kapak

2. Lotus, Arzuda Tenhâ, S. 65.

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat Kitap Görüşleri

‘Şifrelenmiş Düşler Saati’ Üzerine…

Merhaba!

Yüksek insanlara göre az kitap okumuşumdur; onların okudukları yanında hiç kitap okumamış da olabilirim, ama yaşamımda, özellikle de ruhumda, sayılı kitap derin izler bırakmıştır. Çoğu zaman o izler şiirlerimde yansımış, dağılmış, işlenmiştir. Okuduğum onca kitabın arasından sıyrılıp, varlığımda geniş bir yer tutan yapıtlardan söz edeceğim şimdi sizlere, okuduğum son şiir/roman ‘Şifrelenmiş Düşler Saati’ne ise ayrıca değineceğim. Buyurun başlayalım…

En büyük darbeyi vurarak, içimdeki yazın ve şiir tutkusunu ortaya çıkaran Nevra Bucak’ın ‘Mevsimler Farklıdır’ romanı; içimde birikmiş, bastırılmış, gizli kalmış, bilinçaltım tarafından hükümsüzleştirilmiş bir çok yetimin ve duygumun da farkında olmamı sağladı. İçimdeki şairi Mevsimler Farklıdır sayesinde bulguladım. Bu romanın, yaşamımın sonuna dek etkisini varlığımda sürdüreceği kaygısını hep taşırım.

Yaşamımı altüst eden, dünyaya bakış açımı bir anda değiştiren bir başka yapıtla; Paulo Coelho’nun ‘Simyacı’ romanıyla da ruhumda yeni bir sayfa açtım; hâlâ onu kullanıyorum.

Kazancakis’in ‘Günaha Son Çağrı’ romanından sonra hem kişiliğimin, hem de yazım biçimimin değiştiğini sezdim. Aslında İsa Mesih’ten açık bir özür dileyiş, kiliseyi açık bir aşağılama olarak algıladığım romanın etkisi, yazdıklarım ve davranışlarım dahil yaşamımın her alanında görülmektedir.

Balzac’ın ‘Vadideki Zambak’ adlı romanı da, yaşamım boyunca (o döneme dek) hiç tatmadığım aşkı; yüksek satırları, sürükleyici, etkili anlatımı ve roman kahramanlarının gerçek kişilikleri sayesinde yaşattı bana; aşkı böylece tanımış oldum. Ama korktum ondan. O zamandan beri – dostlarım bilirler – aşka inanmam ve inanmayın derim. Çünkü Balzac, onu vadideki zambağa hapsetmiştir bile! Şiirlerimde aşkın ve sevginin çekilişi de bu dönemden sonra gerçekleşir.

Charles Dickens’in ‘Büyük Umutlar’ romanı; Suzanna Tamarro’nun ‘Yüreğinin Götürdüğü Yere Git’ adlı kitabı; André Gide’nin ‘Pastorâl Senfoni ve Dar Kapı’sı; Hâlide Edip Adıvar’ın uzun, sıkıcı, bitmek tükenmek bilmeyen tasvirlerine karşın ‘Sinekli Bakkal’ı; Peyami Safa’nın ‘Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’, Montaigne’nin ‘Denemeler’i ile Marguerite Duras’nın ‘Yazmak’ adlı yapıtı da yaşamımda ve ruhumda derin izler bırakan önemli kitaplardı.

Ata Türker’in bir kadın ruhuna bürünerek yazdığı ‘Pişmanlık’; o güne değin içimde biriktirdiğim, kendimden başkasına ulaşmayan itiraflarımı açığa çıkarmış, Balzac’tan sonra bakış açımı değiştirdiğim aşka, çok farklı bir pencereden bakmamı sağlamıştır. Ama ‘Pişmanlık’ romanı da aşka olan ‘inanmamışlığımı’ silememiştir. Bir bakıma ‘Şifrelenmiş Düşler Saati’; varlığıma artık kendini kazıyan ’aşka inanmamak’ı kuvvetlendirmiş, perçinlemiştir.

Nevra Bucak’ın marjinal romanı – iki sanatçı kadın arasındaki o yüksek ve ulaşılmaz ‘sevgi yoğunluğunu’ anlattığı ‘Aşkın Kutupları’, bir kez daha yaşamımın altüst olmasına yetti. ‘Kule’ romanıyla da artık varlığımın vazgeçilmez adlarından olan Nevra; yaşamımı değiştiren ender kadınlardan biridir.

‘Aşkın Kutupları’ gibi Iris Galey’in ‘Babam Öldüğünde Ağlamadım’ adlı romanı ile Alev Alatlı’nın ‘İşkenceci’ adlı kitabı; bende derin yaralara neden olmuş, yaşamımın önemli bir bölümünün şekillenmesinde rol almışlardır. Bu yapıtlardan sonra şiirlerimde marjinal tanımların, konuların ve kişiliklerin yer aldığını görmek olanaklı. Aşkın Kutupları, Babam Öldüğünde Ağlamadım ve İşkenceci; ruhumu sokaklara salan, bu yapıtlarda sözü edilen sıra dışı aşkları, acıları, yaşanmış ve yaşanmamış kişilikleri, maskeli yüzleri, pisliği, kısacası gerçek yaşamı aramamı sağlayan birer ‘dünya’ydı benim için.

Tracy Chevalier’in kaleme aldığı ‘İnci Küpeli Kız’ romanı ise sanatçı yönümün, özellikle de resim biçimimin (bir dönem yapıyordum) değişmesine neden oldu. Bu değişim, elbette şiirime yansıdı, kişiliğime de. Vermeer’a ilham veren o kadının, yaşamıma girmesini çok istiyordum. ‘Şifrelenmiş Düşler Saati’ni okuduktan sonra, bundan o kadar emin değilim.

Daha çok kitabı, beni ben yapan, okuduğum en önemli yapıtları çok daha geniş anlatmak isterim. Başka zaman da onları konuşuruz, ama şimdi asıl işlemek ve hakkında yazmak istediğim kitaba, Nilgün Polat‘ın şiir/romanı – ‘Şifrelenmiş Düşler Saati’ne gelelim.

Yukarıda sözü geçen yapıtların, yaşamımı nasıl etkilediğini, ruhumda ve kişiliğimde nasıl gelgitlere neden olduğunu, kısa paragraflarla dile getirmeye çalıştım. Tüm bunlardan sonra, bir şeylerin eksik olduğunu görürsünüz. Ben görüyordum ve bu eksikliğin giderek yaşamımda önü alınmaz bir uçuruma doğru yol aldığını sezerek, kaygılanıyordum. Kaygım sona erdi mi? Eksiklik giderildi mi? Havada asılı kalanlar, yere indi mi bir bir?…

Evet… Bu kadar çabuk gerçekleşeceğini, yaşamıma hızlı gireceğini tahmin etmemiştim. Ruhumdaki değişimi bu denli tez kılan; yaşama, insanlara ve evime (dünyaya) bakışımı aniden değiştirenin, ya da ‘farkına varmamı sağlayanın’ yakın dostlarımdan biri olacağını bekliyordum elbette, ancak zamanı gelmemişti ve onun kim olacağını kestirmek oldukça güçtü!

‘Şifrelenmiş Düşler Saati’ tüm bu yapıtların bana sunduklarını, gösterdiklerini ve hissettirdiklerini nasıl tamamladı? Beni anlatarak… Doğru ya, farkında olmamı sağlayarak! Bırakın aşkı, sevgiyi, İsa’yı, duyguları, cinselliği bir yana, onda kendimi yaşadım; harf harf, sözcük sözcük, cümle cümle kendimi…

Kendimin farkına varmak, etrafıma bakmak, kendimi bir kitapta yaşamak… İşte bu, Şifrelenmiş Düşler Saati’ydi… Mühür’ün kırılma zamanı…

ne her şeye kırıldı mühür ne herkesçe
omuzlaşmayı gereksinir
dayanışma isterdi kırılmak için
öte insanda mührün dört gözü
kendi ötesi için…
(*)

5 yıl önce… Henüz yazılan şiirlerimi yeni gün ışığına çıkarıyorum. İlk göz ağrım Ata’nın (Türker) yarışma dosyalarını çoğaltıyorum. Üstüm başım temiz mi, giysim tozlanmış mı, kaşım gözüm yerinde mi?… Kâğıtlar kirlendiğinde içim parçalanıyor, o görmeden yenisini çekiyorum hemen. Ne ulaşılmaz, nasıl da parıldıyor karşımda yazar!…

“… Şair için bir demet papatya aldım… ortalık çamur içindeydi… Üzerime çamur sıçramasın diye adımlarıma özen gösterdim… Eve doğru yaklaştıkça heyecanım da artmıştı… Ya şair bana ilgisiz davranırsa; ya bahçe kapısından girerken gördüyse ve kapıyı açmazsa… kapı açıldığında ne söyleyeceğimi geçirdim kafamdan. Bir türlü istediğim selamlamayı tutturamıyorum… Her şey kendiliğinden gelişmeli.”

Yazın serüvenim de benzer başlamıştı, şiir/romandaki gibi. Ne heyecanlı, ne çocuksu, ne kadar saf anlardı… Şifrelenmiş Düşler Saati’nde tekrar tekrar yaşadım…

Odam; kendi hâliyle şiir/romanda çıktı karşıma. Odamı seviyorum; odam, yalnızlığıma tek tanık olan yerdir…

“Bazı eşyaların yeri değişmiş gibiydi. Derme çatma bir çalışma masası, eski kiracıdan kalan bir koltuk, kanepe ve yığınla kitap… Sigaramı karanlıkta içtim.”

Sabah erkenden çıkıp, akşam geç saatte döndüğüm evim, bir apartmanın dördüncü katında. Evde kaldığım sürece, Körfez’i ve Adalar’ı izlemekten keyif duyarım, ama bunu her zaman yapamıyorum. Diğer dairelerde kimin yaşadığından haberim yok. Komşularımı tanımam. Ama onlar beni tanırlar ve her gördüklerinde ‘merhaba, iyi akşamlar, hoşça kalın’ diye selamlarlar. Onlar için merak uyandırıcı, ilgi çekici bir özelliğim olduğunu sanmıyorum, çünkü ben hiçbiriyle ilgili değilim. Beni biçimlendiren yaşamları yaşamıyor, tanıdığım insanları bilmiyor, benim gibi düşünemiyorlar. Beni, daha doğrusu varlığımı – ya da ruhumu demeliyim – çevreleyen o lanet olası (!) gücü hissedemiyor ya da yaşayamıyorlar. Onlardan alabileceğim hiçbir şey yok!

“Diğer kiracılara gelince; onların benden hoşlanmadıklarını düşünüyorum… Onlara elimden geldiğince içten davranmaya çalışıyorum.”

Şifrelenmiş Düşler Saati’nin en çok sevdiğim kahramanı Ravel

“Onu çağırmam için oturduğum yerden seslenmem yeterli oluyor. Arada bir gelir, etrafın tozunu alır, kahve yapar, benim yanımda olmaktan oldukça hoşnut görünür… Bu genç adam sıkıntılarımı dağıtıyor benim. Gitmesini söylediğim zaman hiç alınmıyor, benim gibi alıngan biri için ne zor olurdu böyle bir durum.”

Kimi zaman annemin odanın tozunu alması, kitapların yerini değiştirmesi, dağınık bıraktığım masamın döndüğümde derlenip toplanmış olması; beni hep huzursuz kılmış, rahatsız etmiştir. Her şeyin olduğu gibi durmasını isterim; tozluysa tozlu kalmasını, dağınıksa dağınık… kitaplar, kâğıtlar, CD’ler, kalemler, su şişeleri, çakmak ya da kibritler, kitap ayraçları, dosyalar ve açık bir monitör… hep masamda kalmalılar. Ben orda olmasam bile, odamın toplu olması ve onların masada olmadığını bilmek beni huzursuz yapıyor. Kim bilir, onlara benim gibi bakmayanların ellemesini kaldıramıyorum. Keşke Ravel gibi bir arkadaşım olsaydı apartmanda; seslendiğimde gelseydi, kahve içseydik, şiirler okusaydık… Yalnızlığımı paylaşsaydı benimle, sadece beni ama… Her şeyimle; ruhum, şiirlerim, bedenim, odam, kitaplarım… gözlerimle paylaşsaydı… Ravel; hiç düşünmeden her şeyimi verebileceğim bir kişilik… Şimdi, Ravel’i arayacağım. Vermeer’in İnci Küpeli Kız’ı beni tamamlamaya yetmeyecek…

Kitabın satır aralarında sıkışmış en önemli kısmı; “aşka tutkun kişiler düşünme özelliklerini yitirirler” …

Zaaftır aşk… Zayıflıktır. Kendini kendin olmaktan alı koyar hep, yalancıdır. Olmadığı gibi gösterir sana yaşamı, bulutlara çıkarır. Oysa yerin topraktır. Düşüncelerin, duyguların, bedenin… sana ait olmaktan çıkar. Kendini kaptırırsın. Ucu bucağı olmayan bir boşlukta, mutlu olduğunu sanırsın. Oysa bu, kendini kaybetme duygusundan başka bir şey değildir. Birini sevmek değildir aşk. Bir anda görünür sana, sarar. Oysa sevgi ya da sevmek sonsuzluktan beri vardır, doğarken sevmekle doğarsın, aşkla değil. Bir dönem sonra aşk; seni senden çalmaya gelir. Sense zavallı; kendini tamamlayacağını sandığın o an, gerçekte kendini yavaş yavaş yitirdiğini göremezsin. Elindeki sevgiyi de tüketir; hırsızdır. Aşk… insan doğasına aykırıdır. Özgürdür çünkü insan, aşıkken hapis olursun, tutuklanırsın, sevdiğin insanın değil, aşkın tutsağı olursun. Böyle lanet bir şeydir aşk:

“Gece boyu gözüme uyku girmedi. Onu düşünmekten kendimi alamıyorum. Evin içinde amaçsızca dolanıp durdum, onun ismini tekrarlayarak… Dengeyi kurmanın bir yolunu bulmak zorundayım; içimdeki boşluk gün geçtikçe büyüyor.”

‘Şifrelenmiş Düşler Saati’ beni çevreleyen o her neyse, yeniden keşfetmemi sağladı. Hatırlattı. Daha konuşacak çok şey var şiir/roman için… gelin biz, büyüsünü bozmayalım. Herkes kendi şifrelenmiş düşler saatini kursun… kendini de…

 

(*) Aziz Kemâl Hızıroğlu, Mühür – Şiir, 2004
Eğik yazıyla yazılan paragraflar, Nilgün Polat`ın `Şifrelenmiş Düşler Saati` adlı kitabından alınmıştır.
 

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat Kitap Görüşleri

Adamdan üstün: Farklı ve düşündürücü

Eluca Atalı’nın “Adamdan Üstün” adlı kitabını okudum. Uzun süredir ara verdiğim kitap okumalarıma, büyük bir hazla geri dönmemi sağlayan bu yapıt, bir seferde, ara vermeden okuduğum üçüncü kitap oldu (Nevra Bucak’ın ‘Mevsimler Farklıdır’ ve Nilgün Polat ’ın ‘Şifrelenmiş Düşler Saati’nden sonra).

Atalı’nın kısa öykülerinden ve denemelerinden oluşan kitap, bir hayli değişik ve başarılı. Yapıtın başarısı, şüphesiz yazarın kullandığı kısa, yalın cümlelerden ve telaffuzu kolay sözcüklerden ileri geliyor. Bir bakıma Atalı’nın, yaşama dair “bir şey”leri sorguladığı felsefî denemelerin ağırlıkta olduğu kitapta, ‘Sesin Öncesi’ gibi benzer öykülerin veya okuru düşünmeye yönelten “Büyüktüm” gibi şiirlerin daha fazla olmasını dilerdim. Ancak ‘Adamdan Üstün’ yapıtı, bu haliyle bile, Marguerite Duras ve Anton Çehov’u anımsatan güzel bir çalışma.

Sevgili Atalı, yapıtı okurken okura, yaşama dair bir takım yaşanmışlıkları ve dersleri, felsefî ve soyut bir çerçevede, Rus Edebiyatı’nı anımsatan hafif bir meltem eşliğinde sunmasını ve bir solukta okunacak değerli bir çalışma ortaya koymasını başarmış.

Selçuk ERAT

28 Ocak 2008, İstanbul

(Şehir Aylık Kültür ve Edebiyat Dergisi, Ağustos 2008, Sayı 37)

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat Kitap Görüşleri Ressam

POST ART I ve IŞIK TÜZÜNER

Sanatçı sözcüğünün anlam ve karakterini hakkıyla yansıtan,

sedef oymalı bir ayna Işık Tüzüner.

Ressam ve Heykeltıraş Işık Tüzüner’in çalışmalarının, kendisiyle yapılan söyleşilerin ve çeşitli bilgilerin yer aldığı ‘Post Art I ve Işık Tüzüner’ adlı kitabı okudum.

Ressam Ayhan Öner (Tüzüner’in annesi) ve Mimar Nurser Öztunalı’ya ithaf edilen yapıt; Sanat Eleştirmeni Ümit Gezgin’in 2005’te kaleme aldığı ‘Işık Tüzüner Sanatında Atılım İçinde Oluşan Yeni Dinamik Yapı’ başlıklı yazıyla selâmlıyor okuru. Tüzüner’in eserlerini anlatması bakımından, bu yazının ilk paragrafını aktarmayı uygun görüyorum:

Yeni tanımlara ulaşmak için gösterdiği gayret, spontan oluşlarla varlık kazanıyor Işık Tüzüner’de. Spontan, aniden, değişim içinde, ama yaşanmışlıklar toplamı olarak; giderek modern dünyanın vitrin endüstrisinde saklı ‘ben’lere dönüşmüş insan varlığının, derin ve gizemli anlamının peşinde; kaos içinde ışığı, mutlak dinginliği arayan insanoğlunun post – modern dönem içindeki kaybolmuşluğunu, bir postmodern sanatçı olarak arıyor Tüzüner. Buluyor mu? Hiç değilse aramanın gerekli olduğunu bulguluyor.

Sevgili Tüzüner’i yakından tanıyan biri olarak ifade etmek gerekirse; onun ortaya koyduğu yapıtlarda (resim ve heykellerde) Gezgin’in de belirttiği bir ‘arayış’ hâkim. Bu arayış, Işık Tüzüner’in kişiliğine bir çocukluk, zaman zaman bir tutku, bazen üzüntü, keder, yer yer sessiz ve sakin bir portre olarak yansıyor. Bütün bu öğelerin birleşmesi ve buradan doğan ‘kaos’ içerisinde, öznenin ortaya koyduğu sanatsal değerler, evrenselleşiyor, doğal bir akıntı içinde, katıksız, saf ve tertemiz olarak bugünün insanına vuruyor. Evet, bir tokat gibi vuruyor! Bir bakıma Işık Tüzüner, günümüz insanının yitirdiği kimi evrensel değerleri, (doğruluğu, saflığı, aşkı, sevgiyi, tutkuyu, yaratıcılığı) resimlerinde ve heykellerinde yaşatıyor. Tüzüner’den aksi bir davranış beklenmesi mümkün değil, zira taşıdığı aşk ve tutku meşalesi, onu gerçek bir toplum sanatçısı kılıyor, çalışmalarına yön veriyor.

Işık Tüzüner’in içinde barındırdığı sanatsal potansiyel, yaratıcılık ve kalıpları zorlayan içgüdüsel açılım; başka sanatçılarla karşılaştırıldığında hayret verici ve takdirle karşılanacak bir boyuta ulaşıyor. Bu denli yüksek yaratıcılık yeteneğine sahip bir sanatçının, çok daha iyi koşullarda ve noktalarda yer almaması ve Türkiye’de hak ettiği ilgiyi görmemesi ne üzücü!

Hollanda’nın Amsterdam şehrinde, kendi imkân ve olanakları ile yaşamını sürdüren, sahip olduğu içsel zenginliği ile kendisini resimlerine, heykellerine ve projelerine adayan Sevgili Tüzüner’i, en açık şekilde Engin Turgut’un kaleme aldığı ‘Işık Tüzüner İçin Bir Portre Yazısı’nda tanıyoruz. “Sanatı yerinden oynatmak istiyor sanki” (Tüzüner’i anlatmak için daha güzel bir tarif bulunamazdı!) diyen Engin Turgut, şöyle devam ediyor: “Özgürlüğün inanılmaz coşkusuyla aramaktan ve üretmekten asla vazgeçmiyor.” Ve Tüzüner’i haklı olarak bir dünya sanatçısı ilân ediyor. Kitapta, Engin Turgut’un Tüzüner ile yaptığı söyleşiyi okumak da mümkün.

Bunların yanı sıra kitapta Hami Çağdaş’ın ‘Işık Tüzüner ve Tüketimciliğe Karşı Sanat’ başlıklı söyleşisi (1989) ve İlhan Karaçay tarafından kaleme alınan ‘Hollanda’da Bir Sanat Elçimizin Eserleri Göz Kamaştırıyor: Işık Tüzüner’in Post-Art Heykelleri’ başlıklı yazısı da okunmaya değer bölümler arasında yerini almış.

Artshop Yayınları’ndan çıkan, Türkçe ve Hollandaca olarak iki dilde yayımlanan kitap, post-art sanatçısı Işık Tüzüner’i anlatması, kişiliğini, eserlerini ortaya koyması ve Türkiye’nin sahip olduğu önemli bir yeteneği toplumla buluşturması adına önemli bir çalışma olmuş. Plâstik sanatlarla ilgilenen her insanın kütüphanesinde bulunması gereken bu kitapta, Tüzüner’in fotoğraflarına, resimlerine ve heykellerine daha fazla yer ayrılmasını dilerdim.

 

Işık Tüzüner İçin Birkaç Kelâm Daha…

Işık Tüzüner; karanlığın en mahrem ve koyu yerinden, aniden fırlayarak etrafı aydınlatan; aşk, tutku, özlem, yaratıcılık ve bilgelikle yoğurulmuş yaşanmışlıkları, hiç görmediğimiz bir estetik ve hayâl gücü hamuru ile karıştırarak çevresine saçan ve bu eylemiyle tamamen çocuksu, masum ve sıradışı kişiliğe bürünen bir sanatçı. Sanatçı sözcüğünün anlam ve karakterini hakkıyla yansıtan, sedef oymalı bir ayna Işık Tüzüner.

Tüzüner’in arayışı sürdükçe, kafasında tasarladığı her projeyi yaşama geçirdikçe, sanatı temelinden sarsmaya devam ettikçe, tarihin kendisini ödüllendireceğini ve hak ettiği yere taşıyacağını ümit ediyorum.

 

Selçuk ERAT

23.08.2008, İstanbul