Kategoriler
Anma Yazıları Güncel Haberler Günlük hayat

Mehmet Ali Birand hayatını kaybetti.

Duyunca çok üzüldüm, bir an kendime gelemedim diyebilirim. Güler yüzüyle, sesiyle beni en çok etkileyen kişilerden biriydi. Buna haberci ve kaliteli kimliğide dahil. bugün Türkiye büyük bir ismini kaybetti, ama arkasında bir çok birandlar bıraktı.

Mehmet-Ali-Birand-vefat-etti

Yazı uzun olmayacak kusura bakmayın, Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun. Seni sevgiyle anıyoruz birand..

Kategoriler
Anma Yazıları Genel Konular Kaybettiklerimiz! Şair Sevgi ve Ask Dünyası Yazar

YANILMIYORUM DEĞİL Mİ ?..

Yanılmıyorum değil mi ?
varlığın vardı değil mi bir zamanlar yanımda
olmalı ki,,,,senden gelıyor bu cesaretim.olmasaydın yazamazdım bu kadar derin,
hiç bir intihar girişimimde olmazdı, sabah ayazlarında
oturup seni düşündüğüm bu koltuk bu kadar eskimezdi,,
olmazdı fincanımda hep cıkmayan sen izleri
dudağımda isminin tek tek harfleri……
ayna tarak ve ben ;,,sen gelmeyince buluşmazdık
kapının zili, ocağın a…teşi, çiceklerin suyu koca bir yalan olurdu.
kapalı perdeler, bilmem gündüzdemiyim gecedemi
hava serin,,, sanırım mevsim kış
yada esen yokluğunun ayazı
takvim son kopardığın dalda kalmış
yaşım bıraktığın yerde hala 30
kutlanmamış,, senden sonra hiç bir pasta mumla buluşmamış
bilmem biliyormusun, bıraktığın gibi değil ellerim,,tuhaf
lekelenmiş, biraz kırışmış, titriyor zaman zaman da
kaç biçare gün oldu sölesene sen gelmeyeli,,,,,,,,
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
çok doluyum yokluğunla,
gel gel gelde varlığınla var olduğuna inandır artık beni
yanılmıyorum değil mi ??
svd..
Kategoriler
Anma Yazıları Şiirler Toplumsal Konular Türk Tarihi Türkiye üzerine

Özge ULUTAŞ: Çanakkale (TÜRK GENCİ)

TÜRK GENCİ
Kanlı toprak altında
Gezen ey Türk genci!
Toprak altında yatanı,
Hiç düşündün mü vatanı?

Sessiz çığlıklar atarlar
Kefensiz uyuyanlar.
Kulaklarında çınlarlar,
Sahipsiz çığlıklar.

Fark eder misin söyle
Ecdadını böyle?
Kim gezdi söyle
Bu vatan üstünde?

Gelecek sensi onlara
Kefensiz atalara.
Sarsıl artık uyan
Geleceğin kapısına dayan!
Özge ULUTAŞ

Kategoriler
Anma Yazıları Eğitim - öğretim Geçmiş Tarih Genel Konular Günlük hayat Sevgi ve Ask Dünyası siyasetci Toplumsal Konular Türk Tarihi Türkiye üzerine

Atatürk ve geçirdiği hastalıklar.

Mustafa Kemal Atatürk aramızdan ayrılalı 72 sene geçti.Geçen bu süre zarfında ülkemiz ve milletimizin lehine bir çok  gelişmeler kaydedildi.Bu önemli gelişmeler sayesinde  hem ülkemizi ayakta tutmanın,hem milletimizi yüceltmenin, hem de Ulu Önder Atatürk’ün izinden gitmiş olmamızın ve hala bu yolda devam ediyor olmamızın sevincini yaşıyoruz. Fakat hiç düşündünüz mü? Ülkemizin şu anki konumuna gelmesinde inkar edilemeyecek kadar çok emeği olan Atatürk  bir insan olarak bu kadar yükün altından nasıl kalktı?… Nihayetinde o da bizler gibi bir insandı. Tabii ki bu kadar zorluğun altından kalkmak onun için çok yorucu oldu ve bu zaman zarfında birçok hastalık yaşadı.

Atatürk’ün geçirdiği bu hastalıklar onu hiçbir zaman yıldırmadı.Biz Atatürk’ü bir “Kahraman” olarak biliyoruz. O bu hastalıkların üstesinden gelmeyi başardı. Fakat bu hastalıklar onu çok yıprattı.Ve her geçen gün bu hastalıklar yüzünden dönüşü olmaz çıkmazlara girdi. İlk hastalığı 1896 yılında geçirdiği sıtma hastalığıydı. Bu hastalıkları; difteri,gözlerde hasar, böbrek rahatsızlığı,kaburga kırığı,kulak egzaması,kalp rahatsızlığı, zatürree ve son olarak ta karaciğer rahatsızlığı takip etmiştir.1937 yılından itibaren sağlığı iyice bozulmaya başladı. Ne var ki,söz konusu rahatsızlığı gitgide ağırlaştı.10 Kasım 1938’de saat dokuzu beş geçe Dolmabahçe Sarayı’nda hayata gözlerini yumdu.

Bizler Türk Gençleri olarak bizlere bu kutsal vatanı emanet eden Ulu Önder Atatürk’ün ülkemiz ve milletimiz adına yaptıkları  Türk Milleti için yıldızının parlamasına  ve sonra da bazı amansız hastalıklar yüzünden ,o yıldız milletimizin zihninde yanarken , artık kalbimizde ve sonsuz bir ışımayla parlamasına neden olmuştur. O ışımayı sonsuza değin parlak tutmak ve yaşatmak biz Türklerin büyük görevidir.

Atam sen rahat uyu…!

Furkan  Uçar

Kategoriler
Anma Yazıları Geçmiş Tarih Kişisel makaleler Tarih Makale

Çağ’ın Sadece Değişen Adı

Geçtiğimiz günlerde arkadaşlarla sohbet ederken ağzımdan çıkan bir kelime sonrası insanların bana garip garip baktıklarını fark ettim. Nereden bilebilirdi Çağ kelimesini farklı anlamlarda kullandığımı :)

Bileniniz bilir. Bilmeyenler öğrensin Erzincan ili Kemah ilçesine mensup, orada doğmuş orada büyümüş bir kişiyim. Bu sebeple bizim oraların yerel kelimeleri de hayatımda bir yer edinmiş durumda. Buna ÇAĞ kelimesi de dâhil.

Çağ kelimesi bizim oralarda bugün Medeni Evlerin bir belirtisi olan KÜVET dediğimiz ürünün geçmişte bizde kullanılan bir benzerine işaret etmektedir.

Eski evlerin hemen hemen hepsinde bulunan ve birçok yörede mevcut olan leğende banyo kültürünün dışında bize banyo yapmak için bir yer gösteren Çağ kültürü hangi bölgelerde kimler arasında var bilemem ancak bizim oralarda olduğu konusunda tartışmaya dahi girmem:)

Genellikle eski evlerde Sedir denilen ve günümüz oturma gruplarına denk gelen toprak yapıların altına gizli olarak bulunan çağ’lar bazen odaların bir köşesinde banyo gibi ayrılmış bir şekilde de bulunabiliyordu.

Banyo yapılacağı günlerde aile efradı sıraya girer, sular ısıtılarak Çağ başındaki yerine konulur, üstüne örtülen örtü ve yastıklarla gizlenmiş o gizli yapı açığa çıkarılır ve banyo yapılırdı. Genellikle oradan çıkan sularda evin birkaç metre ötesinde toprak altına gizlenmiş bir su kuyusuna gider ve kayıplara karışırdı.

Günümüz küvetinden tek farkı üstten devamlı akan bir şofben ya da doğalgaza bağlı bir sınırsız sıcak su kaynağına sahip olmamasıydı. Genelde bahçelerde kaynatılan sularla yapılan bir banyo olduğu için demir kazanlarda sıcak sular gelir, yanına plastik kaplarda konulan soğuk su ile birleştirilip banyo yapılırdı. Bu sayede su tasarrufu da üst seviyeye taşınmış olurdu. Suyun altında dakikalarca keyif çatılmazdı.

Bu tarz banyo günleri genelde belirli günlerde yapılır, o günlerde pek fazla misafirlik olmazdı evler arasında. Bu sayede kimse kimsenin evinde yanlış bir anda bulunmamış olurdu. Bu günlerde aile etrafı büyüğünden küçüğüne elden geçirilir, bir güzel temizlenirdi. Elde şampuan vb. olmadığından Hacı Şakir amcanın ürettiği sabunlarda tepeden tırnağa köpüğe gömülürdük.

Şimdilerde pek Çağ kültürü kalmadı. Sedirlerde yıkıldı. Altındaki çağlarda kayıplara karıştı. Gerçi halen köşelerinde Çağ için ayrılmış kısımlar bulunan evlere rastlamak mümkün. Ancak Sedir kültürü kalkınca birçok gömme çağ’da kayıplara karışmış oldu.

Çocukluğumdan kalan bir anıydı. Az yıkanmadık çağların içerisinde. Üstünde de az oturmadık :) Şimdilerde  Duşa Kabinlere Küvetlere medeniyet diyenlere ise söyleyeceğim en net cevap biz o medeniyete yıllar önce ulaşmıştık. Hem de israftan uzak bir medeniyete. Daha tutumlu, suyun önemini bilen bir medeniyete.

Söylenecek başka bir şey yok.

Çağ için sizlerle fotoğraf paylaşmak isterdim ama ne yazık ki nette yaptığım aramalarda Cağ Kebap dışında bir resme ulaşamadım. ama bir ara bizim oralara gidince çekeceğim birkaç resim paylaşmak adına…

Kalın Sağlıcakla…

Yazı Taşbulak Köyü ve Makaleci.com adresleri için yazılmıştır. Bunun dışında yapılan alıntılarda bu yazının silinmemesi gerekmektedir.

Kategoriler
Anma Yazıları Eğitim - öğretim Genel Konular Güncel Haberler Günlük hayat Milli Görüş Toplumsal Konular Türk Tarihi Türkiye üzerine

Onbeş Yaşında ki Cengâver

“kan akıyor Sakarya nehri… Düşman milyonlarca pusu kurmuş, güneş bile kızıl renkte-gel de yiğitleşme! Peygamberimizin şehitleri de Mustafa kemale yardıma geliyorlar! Bu bir sıradan savaş değil, burada bugün cennetin kapıları açılıyor! Cehennem, düşman askerlerini bekliyor! Ortalık yangın yeri-atam emrediyor “ileri!”

15 yaşında bir genç yalvarıyor komutana, “beni de alın askere” diye, bütün köyün erkekleri ellerinde baltalarla savaşa katılacaklar. Çocuk ben artık oyun oynama yaşını çoktan geçtim komutanım diyor. Annesi oğluyla gurur duyuyor, nasıl duymasın ki, buna hangi ana mani olur. Onbeş yaşında bir yiğit bir kez olsun bile dönüp-arkasına bakmıyor! Yüreğinde bir iman, dilinde Allahın ismi, gözünde inanılmaz bir bakış… “gel düşman, gelebildiğin kadar-senden öncekilerde gelmişti-hani nerede onlar-hiç mi sormadın bu ülke Türklerin…”

İki gün boyunca yürüyorlar, uyku haram, yorulmak en büyük günah… Bir dilim ekmekle, üzüm hoşafı gayrisi fazla gelir bu cengâverlere. Yağmurlar yağıyor Anadoluya, gözlerde bir damla yaşla eller semaya kalkıyor, “ya rabbi bugün dönemezsem buradan, ne olur al beni kollarına; eğer kalırsa bu topraklar düşmanlara, ne olur at beni cehennemine…”

Toprağın nemli kokusu, kan kokusuyla karışıyor. Vatan aşkı-ilahi aşkla dolu! Bugün bu topraklarda bir ülkenin en büyük sınavı verilecek, bir ulusun kaderi yeniden yazılacak kan ile… Analar dualarda, babalar en yüksek tepelere çıkmış sanki yüzlerce kilometre ötesini görüyormuş gibi düşman bayrağının yerine dikilecek al bayrağı gözetlemekte! Artık vakit daralıyor, boğazlardan aşağı inmeyen su, gözyaşına karışıyor. Öksüz kalan çocukların ağlamaları duyuluyor. Postacının getireceği er mektupları bir ulusun şerefi olmakta artık!

Onbeş yaşında bir oğul ilk defa görüyor düşmanı, içinde bir nefret taşmakta artık. Ruhu bedenini yırtarcasına dar geliyor. Komutanın ağzından çıkacak o söze kilitleniyor, “ileri…” ve meydanda sadece bir ses “Allah-Allah” nidaları inletiyor ortalığı. Düşman askerleri ürkmüş, birbirlerine bakıyorlar. Onbeş yaşında bir oğul daha bıyığı terlememişken, inandığı bir gerçek için savaşıyor: özgürlüğe… Sanki otuz yaşında bir yiğit! Düşmanlar görünce cengâveri korkuyorlar, artık anlıyorlar ki normal bir savaş değil bu. Olmaları gereken en son yer belki Anadolu toprakları çünkü Sakarya nehri normal renginde değil, üç gündür kan akıyor kan!

Bugün düşman geri çekiliyor. Mehmetçikler üzülüyorlar buna çünkü alışkın değiller korkak düşmanla savaşmaya. Kovalamak hiç hoşlarına gitmiyor. Hepsi öfkeli ve hepsi vicdanlı! Yaralı düşman askerine yardım ediyor bizim cengâver ve ağabeyleri… Düşman askerleri şaşırıyorlar! “Burası savaşılacak bir yer değil. Bu insanlar melek, hiç meleklerle savaşılır mı?” diye söylenip duruyorlar, hani haksızda değiller.

Bugün burada bir zafer kazanılıyor. Tarih Türklerden bahsetmeye devam ediyor. Çünkü her kazanılan zaferle birlikte insanlığın sevgisi, onuru, özgürlüğü bir daha değerleniyor! Onbeş yaşında bir cengâver köyüne dönmek istemiyor. Ama komutanı öğreniyor ki ailenin değil, sülalenin tek oğlu sadece o kalmış. Akrabalarındaki tüm erkekler şehit olmuş. Komutan “git yiğidim. Bu ülke bugün kurtulmuştur. Gelecek günler için yiğitler yetiştirmeye git” diyor, aslan parçası köyüne olgunlaşmış bir yiğit olarak, başı önde gidiyor ama ruhu halen cephede. Bunca yıl yaşadığı bedeni onu köyüne sürüklüyor; aklı, yüreği halen dağların o kurşun deryasında savaşmakta.

Ve bilinsin ki bedenin ulaşamadığı yerlerde sadece ruh yaşar! Bu yüzden şehitler ölmez ve bizde de yiğitler tükenmez!

Saygılarımla…

EMRE ONBEY

Kategoriler
Anma Yazıları Doğa ve Yaşam Eğitim - öğretim Genel Konular Güncel Haberler Günlük hayat iletişim Toplumsal Konular Türkiye üzerine

Ölüme Giden Uğuruma (uğur mumcuya)

“uğur mumcuyu bizler öldürdük! Şimdi utanmadan yaşatmaya çalışıyoruz. Mumlar yakıp, birkaç gündür onu ne kadar çok sevdiğimizi söylüyoruz, tıpkı Atatürk gibi… Bu ülkede en büyük hainliği, değerli aydınlarımızın üzerinden geçinen köşe yazarları yapıyor! Ben onları vatan haini ilan ediyorum, onlar kendilerini her ne kadar aydın zannetseler de…”

Bu ülke ne devrimler gördü, ne yolsuzluklar, ne kargaşalar yaşadı… Hiçbirinde cesur bir kalem çıkıp ta, masaya yüreğini koyamadı! 80’li yılların gençliği, hep özgürlükten, demokrasiden dert yandılar. Emperyalist güçlere karşı omuz omuza yürüdüler. Sonuç: o gençlik şimdi bu ülkeyi yönetiyor; verdikleri oylarla, günümüz gençlerine yaşattıkları işsizlik ordusuyla, her şeyi mahvettiklerini bir türlü kabul etmiyorlar.

Herkesin dilinde Uğur Mumcu, Gaffar Okan… Siz bu isimleri kaleminizde yazacak kadar şerefli misiniz? Hiç kendinize sordunuz mu? Onlar ülkenin en karanlık zamanlarında, yılmadan canları pahasına ülkenin geleceğine ışık tuttular. Sizin gibi ışıkları söndürüp, yalancı mumlarla oyalanmadılar… Kendinize gelin, ağzınıza almayın o cennetlik insanları. Onların yeri ne sizin kaleminiz ne de diliniz; onların yeri korkusuz yürekler, cesur insanlarda, şehit olan Mehmetçiklerde…

Bir insan düşünün ki öleceğini bilerekten, ailesine bir zarar gelmesin diye ne önlemler alabiliyor. Geleceğini görüyor. Hepsi biliyorlardı öleceklerini… Ama ölmediler işte! İnsanın yaşayacağı düşünceleri, hayalleri oldukça böyle hiç ölebilir mi? Ama siz onların üzerinden geçinmeye çalışan köşe yazarları, sizler bugün öldünüz işte!

Cesur olun, insanların duygularıyla oynamayın, yalancı vicdanlarınızı artık sızlatmayın! İnanın bu komik hallerinize bebekler bile gülüyordur. Seviyorsanız, değer veriyorsanız bu ülke için onurunu, ömrünü verenleri, onların miraslarına sahip çıkın! Yapmak isteyipte, yapamadıklarını sizler devam ettirin! Yoksa bu hafta Uğur Mumcuları, gelecek hafta başka değerleri kaleme alarak, her sene aynı yalanlarla kandırmayın ülkemin insanlarını… Yapmayın bu rezilliği, güzel insanlarımızın duygularıyla oynamayın!

Eğer Uğur Mumcuyu yaşatmak istiyorsanız, onun hayalindeki Türkiye’yi yazın! Ama böyle Uğur yaşasaydı, o şimdi burada olsaydı, -mış’larla bin defa öldürmeyin Uğurumu! Bırakın o bize kalsın, bırakın güzelliğiyle yolumuza aydınlık olsun. Sahte gözyaşlarınızla sele döndürmeyin hayallerimizi… Düşlerimizi öldürmeyin!
Şimdi anladınız mı Allah’ın sevdiği kullarını neden erkenden yanına aldığını!

EMRE ONBEY

Kategoriler
Anma Yazıları Deneme Yazıları Geçmiş Tarih Günlük hayat iletişim

Çayırhisar’dan Mamak’a Bir Askerlik Yolculuğu

“hayatımın en asi günleriydi. Şehit haberlerinin artık insanı dağa çıkartacak sabırsız zamanlarıydı. Askerliğimi yapmamıştım. Ciddi sağlık sorunlarım vardı. Ve ben askere gitmek için dilekçe veren binlerce Türk gencinden biriydim sadece… Ülkemin bana ihtiyacı vardı; şehitlerimize güvenmenin cesareti kanımda dolaşıyordu. Tek korkum askere gidemeyecek olabilmemdi. Ama hepsini aştım. Spor salonuna yazıldım, beslenmeme daha özen gösterdim ve üç ay içinde artık kendimi hazır hissediyordum… Artık askerdeydim!”

Çayırhisar’dan Mamak’a Bir Askerlik Yolculuğu
Çayırhisar’dan Mamak’a Bir Askerlik Yolculuğu

Şu andan itibaren yazacaklarım belki çok destansı gelmeyebilir sizlere ama ben güzel bir askerlik dönemi geçirdim. Yabancı şubede olmamdan dolayı memleketimle ilgili, askerlik şubeleri arasında gönderme günü ile ilgili bir takım sorunlar yaşandı. Oysa ben bir an önce askere gitmek istiyordum. Ve sıkı telefon bağlantıları sonucu üç günlük gibi kısa bir zamanda acemiliğimi yapacağım yer belli oldu. Balıkesir’e bağlı Çayırhisar er eğitim merkezi…

Annem, dayımın son günlerini geçirdiği anlarda onun yanındaydı. Hayat çoğu zaman sürprizlerle doludur. Dayımı bu dünyadan göç etmesi, benim askere acil bir şekilde alınmam. O an için hiç kimsenin düşüneceği konular değildi. Yani ben askere çok sessiz bir şekilde gittim. Her şey bir anda oldu. Askere gitmekte ölmek kadar anlamlıdır bence. Zaten bu yüzden kınalar yakılır gençlere, mevlitler okutulur, yemekler verilir. Biz Türkler için vatan görevi her zaman namus, şeref borcu olmuştur. Ve hep öyle de olacaktır. Bizim genlerimizde kahramanlık, savaşçı bir ruh var. Bunun ne demek olduğu askerliğini yapan kardeşlerim daha iyi anlar…

Askerlik korkulacak bir yer hiç değil. İnsanın özgür hayatını bırakması, sevdiklerini arkada bırakması, alışkanlıklarını bir süreliğine terk etmesi çok doğaldır. Zaten onun için ölüm kadar değerlidir diyorum ya. Çünkü başka bir âlem askerlik… Bilindik bir yer hiç değil. Abartı yok, her şey gerçek ve alabildiğince doğal. Evet, bazı anlar var, çok abartılı gibi gelse de, o kadar önemli ki… Sabah saat beş buçukta kalkmak, kişisel temizliğini yapman ve kahvaltıdan sonra, her şeye hazır bir şekilde beklemen tek kelimeyle muhteşemdir. Vatanındaki birçok sivil kişi yatağının sıcaklığını terk etmeden, sen onların rahat uyanmaları için, hayatındaki her şeyden fedakârlık ediyorsun. Biz işte buna Türk askeri, yani Mehmetçik diyoruz…

İnsan, hayatından bir buçuk yılı vatanına vermiş çok mu? İnan zaman öyle bir geçti ki hiç anlamadım o son günlerin nasıl geldiğini. Oysa askerdeyken sanki hiç bitmeyecekmiş gibiydi her şey. Bitmeyen eğitimler, uykunun en tatlı yerindeki nöbetler, içtimalar ve daha neler neler… Zamanla insan o kadar alışıyor ki, o sistemin parçası oluyorsunuz. Olmak zorundasınız, başka şansınızda yok. Aslında zor diyorum ama her şeyi zorlaştıranlar da komutanlar değil. Bizleriz, eğitimsizler ordusu… Size şaka gibi gelecek ama dişini fırçalamamış gençler bile var. Bunlar önemli mevzular. Basit gibi görünse de, yirmi yaşındaki bir gencin çürük dişleri yüzünden revire gidip, onları aldırması hiç yaşanılası bir durum değil. Askerliği zorlaştıranlar bizleriz, inanın komutanlarımızın yerinde bizler olsak, bu kadar sabırlı, şefkatli, iyimser olamayız…

Yaşım itibariyle çok genç değildim askerdeyken. Yirmi beş yaşındaydım ve yirmi yaşındaki gençten farklı davranmak zorundaydım. Aslında bir yönden de insan kendi psikologu oluyor, kendini daha iyi tanıyor. Tek başına zorunlu arkadaş grubuna katılmak, anılarını paylaşmak, paranı vermek… Yani hayatını paylaşıyorsun! Acemilikte genelde birçok kişi ağaç altlarında ya da telefon kuyruklarında olurlar. İkiside yalnızlıktır aslında, bir anlamda umuttur. Bazıları kendi sesine kulak verirken, diğer bölümde ise sevdikleriyle konuşan gençler vardır. Ve onları hep merak eden, dua eden aileleri… O kadar güzeldir ki tüm bunlar. Duyguların en yoğunu, karmaşıklaşan heyecanlar, ağlamam diyen adamların çocuk gibi gözyaşları dökmeleri, o kadar tarifsizdir ki… Ülkenin dört bir tarafından gelen binlerce genç! Ve her birinde binlerce dert, ilk zamanlarda hiç kolay değil alışmak… Bebek gibi masum yüz hatları herkeste, dokunsan kırılacak gibi, başını okşasan göğsüne yaslanacak gibi… Askerde, herkes herkesin en sevdiği oluyor. Herkes çok iyi dinliyor. Belki sivil hayatında tenezzül etmediği konuları, sabırla dinlemesini öğreniyor. İnsanlık duygularını, hiç farkında olmadan kabul ediyor. Bende öyle…

Gün bittiğinde ranzaya uzandığında düşünebileceğin o kadar çok vaktin oluyor ki. Yüreğinden alev alıyor anıların, kendini ödüllendiriyorsun ve çoğu zaman cezalandırıyorsun. Bir erkeğin askerlik yapması, adam olduğunun göstergesi buradan geliyor işte! Kadınlar yaradılış itibariyle duygusallığı en uç noktalarda yaşayan varlıklar. Erkeklerse, duyguların gizemiyle askerde tanışıyorlar. Tabi istisnalarda yok değil, hayatın ağır yükünü erken yaşlarda tatmak zorunda kalanlar bu düşünceye yabancı değiller. Yaşamakla, yaşamamak arasındaki duygular var ya, işte o duygu renkleri farklılaştırıyor insanı. Benim gibi yazı yazan bir insan için askerlikteki duygu yoğunlukları hissedebilmek çok büyük bir hazine. Nöbetlerden, içtimalardan, eğitimlerden çok daha önemli o duygular. Yüzlerdeki o masum çizgilerin değişmesini, askerliğim boyunca görmek benim için çok değerlidir. İnsan, o çizgilerde kendini öyle bir ele veriyor ki… Alın yazısı mıdır, nedir!

Uzun günler, anlamlı geceler bıraktım askerlikte. Bana dostluğun en güzelini yaşatan o güzel insanlarla bir daha aynı yollarda marşlar söyleyerek, uygun adımda yürümek isterdim. Hayatıma anlam katan, beni ben olduğum için seven, hiçbir şeylerini eksik etmeyen o yürekli insanlara çok şey borçluyum. Zaman öyle bir aktı ki bedenimden, sanki hiç yaşamamış gibiyim her şeyi. Şimdilerde yazmak çok kolay her şeyi… Tabi ki yazmak, yaşamak kadar kolay ve tarifsiz değil. Anlatılacak o kadar çok anı var ki; birini anlatsam, diğeri yetim kalır diye, anlatamıyorum o yüzden. Yaşadığım sürece, içimde hep canlı tutacağım o günleri… Unutursam namerdim!

Askerde nerede olduğunuzun hiçbir önemi yoktur! Önemli olan, bulunduğunuz yerde neler yaptıklarınızdır. Kahpe dünyanın, en dürüst adamlarıdır Türk askerleri… Yalnızlığın en kuytu yerinde, omuz boşluğuna dayanmış dipçikle, vatanın için nöbet tutmanın tarifini hiçbir kimse yapamaz! Eğer sağlığınız yerindeyse, öyle ben bir buçuk yıl ne yaparım diye hiç düşünmeyin askerde, inanın ömrünüzün en anlamlı zamanlarını dolu dolu geçirebilirsiniz. Hem size bir şey söyleyeyim “ben küçük bir valizle çıktım evden, ne dağıtım izni ne de memleket izni kullandım. Evime döndüğüm gün ise çok hüzünlüydüm. O kadar çok alışmıştım ki, inan şu an bile özlüyorum o günleri…” yani hiç tasalanmaya gerek yok!

Askerlik nedir biliyor musunuz? Yaşananların hiç yaşanılmamış gibi hissedilmesi… Bir daha asla unutamayacağın hatıraları ve vatanın ve sevdiklerinin ve kendi hayatının değerini bilmek gibi bir şey işte! Yani hiçbir şey değil, çok şey…

Belki bir gün yine yazarım o günleri…

EMRE ONBEY

Kategoriler
Anma Yazıları Genel Konular Günlük hayat iletişim Sevgi ve Ask Dünyası Toplumsal Konular

Fedakâr Bir Baba İçin

“Seninle konuşurduk baba, bazen lambanın etrafında dolanan bir kelebek için, yeni bir hayat kurardık, yemyeşil bir kırda… Güneş parmaklarıma dokunduğunda, öperdin yanaklarımdan, bıyıklarından anlardım senin olduğunu; seninle, tekrar çocukluğumu yaşamayı çok özledim baba! Adam olmayı sen öğretmiştin bana, senin tarafından takdir edilmek, inan hiçbir şeye benzemiyor.”

Ruhundan haber bekliyorum, yokluğuna olan inancım günbegün artıyor. Yoksun baba, neden gelmiyorsun, neden susuyorsun, her ağladığımda… Ağır aksak adımlarla karşılıyorum, sensiz geçen her günü, çok umursanmadığımı iyi biliyorum. Yabancı bakışlar dolaşıyor bedenimde, çoğu menfaat uğruna hırpalıyorlar oğlunu! Uykudan uyandığımda boynum bükük oluyor her defasında, kaldıramadım daha hiç başımı, dimdik duramıyorum bu hayatta. Ne yapsam, hep eksik kalıyor bir taraf… Ama baba, ben, işte o tarafla hayata tutunuyorum. Ruhundan haber bekliyorum, yoksa yanına geliyorum baba!

Kaderin çoğu oyununa hiç aldırmadım. Doğum günümde almış olduğun saate bakıp, geceyi batırıyorum, ömrüme. Dinliyorum gündüzün sesini, bir hayallerde çoğaltabiliyorum seni, birde o gün işte! Eve geldiğindeki ayak seslerini, bir görsen nasıl arıyorum. O yaramaz küçük kedinin tıkırtıları yokmu, her defasında geldiğini sanıp, uyumuş numarası yapıyorum. Ama ne yanağımdan öpen biri oluyor, ne de bıyıkların batıyor! O yokluğun varya, alay ediyor baba, inan o yokluğunun acısı fena batıyor kalbime. Ben gülemiyorum artık, o eskisi gibi, kahkahalar atıp-çatlatamıyorum bedenimi. Küçük kuzenleri eğlendirmek için yalancı gülümsemelerimi saymazsak, sensiz hiç gülemedim bu hayatta!

Fedakâr Bir Baba İçin
Fedakâr Bir Baba İçin

Kategoriler
Anma Yazıları Deneme Yazıları Dünya ülkeleri Eğitim - öğretim Güncel Haberler Günlük hayat Günün Tarihi Kişisel makaleler Milli Görüş Sevgi ve Ask Dünyası Şiirler Tarih Makale Türkiye üzerine Videolar

Atatürk’ü Anma Ve Atatürk Haftası

19 Mayıs ile Kurtuluş Savaşını başlatan ve bugünkü yaşadığımız ülke sınırlarının çizilmesini sağlayan ulu önderimiz Atatürk ün ölüm yıldönümü her yıl 10 Kasım da anılmaktadır.10 Kasım ülkemizde Atatürk ü anma ve Atatürk Haftası olarak yaşanmaktadır.
Ulu önderimiz Atatürk ün hastalık belirtisi ilk olarak 1937 yılında ortaya çıktı.1938 yılının son aylarında Yalova da bulunduğu sırada bu belirtiler iyice artarak hastalığı tamamen ortaya çıktı.Yalova da uzman hekimler tarafından yapılan tedavisi olumlu sonuçlar verdi.Fakat bu tedavi sonrasın iyileşme süreci için gerekli olan dinlenmeyi yapmadı ve Ankara ya yolculuk yaptı.Bu yolculuk O' nu hastalığın çemberine iyice yaklaştırdı.
 

nostalji – mustafa kemal atatürk'ü anma ve atatürk hafta | makaleci.com

Bu hastalığın yaşandığı tarihlerde ülkemizin gündeminde Hatay sorunu vardı.Hastalığının ciddiyetini bilmesine rağmen Mersin ve Adana ya geziler düzenledi.Yakıcı ve kızgın güneş altında buradaki askerlerimizi teftiş edip tatbikatlar yaptırdı.Bu olaylar sonunda hastalığın ilerlemesi ile birlikte vücudu çok yorgun düştü.Ülke olarak edindiği ve çok sevdiği milleti uğruna sağlığını hiçe saydı.Güney illerimize yaptığı seyahatler bedeninin iyice yorulmasını sağladı.Mersinden 26 mayısta yola çıkarak Ankara ya döndü ve buradan tedavisi ve istirahat amaçlı olarak İstanbul a geçti.
 
Hastalığın teşhisi için uğraşan doktorlar ilk olarak siroz hastalığı teşhisini koydular.Deniz havası Ata mıza iyi geldiği için bir süre boyunca Savarona Yatı'nda dinlenmeye çekildi.Bu dinlenme sırasında bile ülkemizin sorunları ile ilgilendi çözüm yolları sundu.O günlerde İstanbul a gelen Romanya Kralı ile görüşmeler yaptı.Bakanlar kurulu toplantısına tam oy ile başkanlık yaptı.Hatay Anlaşması nın 4 Temmuz 1938 de yürürlüğe girmesi ile Atatürk ün morali iyice düzelmişti.
 
Temmuz ayının son günlerine kadar Savarona Yatı nda kalan Ata mızın hastalığı yine ilerlemeye başlamıştı.Hastalık iyice artınca O nu Dolmabahçe Sarayı na naklettiler.Fakat bu durum da hastalığın sürekli ilerlemesini durduramadı.O nun bu sağlık sorunlarından haberdar olan Türk halkı sağlığı konusunda tüm haberleri takip ediyordu.Atatürk 5 Eylül 1938 de vasiyetini yazdı.Bu vasiyette yer alan bilgilere göre servetinin büyük bır kısmı Türk halkına ve Türk Dil kurumlarına bağışlandı.
 
Ekim ay ortalarına doğru Ata mızın durumu düzelir gibi olmuştu.Fakat o yılda Cumhuriyetimizin 15. yılını kutlamak üzere Ankara ya gelemedi.29 Ekim 1938 günü Başbakan Celal Bayar a şu notu Türk Ordusuna iletmesi için verdi;
"Zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan, her zaman zaferlerle beraber medeniyet nurlarını taşıyan kahraman Türk ordusu!" sözü ile Türk Ordusu'nun önemini belirtmiştir. Yine aynı mesajda "Türk vatanının ve Türk'lük camiasının şan ve şerefini, dahilî ve harici her türlü tehlikelere karşı korumaktan ibaret olan vazifeni, her an ifaya hazır ve amade olduğuna benim ve büyük ulusumuzun tam bir inan ve itimadımız vardır"
Bu sözleri ile Atatürk ün Türk ordusuna olan güveni iyice anlaşılmıştır.
 
Aradan fazla zaman geçmeden Atatürk'ün hastalığı tekrar şiddetlendi.8 Kasım günü sağlığıyla ilgili raporlar haberlerde ve gazetelerde yayınlanmaya başladı.Bütün yurdu derin bir hüzün tekrar sardı.Her Türk Atatürk ün kurtulması için dua ediyordu.Ancak bu durumun korkulan sonu oldu.