Kategoriler
Aklımdan geçenler Deneme Yazıları Hayat üzerine Kaybettiklerimiz! Sevgi ve Ask Dünyası Wordpress faydalı kodlar

Elveda

Elveda ..
Ağır bir kelime. Geçmişi silmek demektir. Bir dahası olmayacak demektir. Gidiştir. Tek yönlü olan. Her adımında gözleri dolduran, kalbi acıtan.
Elveda diyen umudu keser mi? Ya hala seviyorsa? Elveda bir başlangıçtır, onsuz bir hayata başlangıç.
Bakmaya kıyamazsın, geceleri uyuyamazsın, uğruna neler yapmazsın ki.. Belki adına bir beste. Belki de yalnızca bir şiir. Peki bütün bunlar bir elvedaya sığar mı? O kadar mı büyük bir kelime bu? Yok mu bir çıkarı?
..Hayır yok. Elveda bir dönümdür. Bir köşeyi döndüğünde arkana istediğin kadar bak, göremezsin. Ama bu o yolu unuttuğun anlamına gelmez.
Kalbin girişi tek kullanımlıktır. Bir dahası yoktur ve içerisi de tek kişiliktir. Elveda silgisi o ismi silemez. O mutlaka ordadır.
Gidersin ama orda olduğundan eminsindir. Aşk bu vazgeçilmez ki. Unutulmazda.. Unutmak diye bir şey yoktur aslında. Alışmak vardır. İnsan güçlü varlıktır. Bu kocaman elvedayı bile avcuna alabilir.
İnsan özgürdür. Mecbur değildir, tutsak değildir, köle değildir. İslam çerçevesinde insan, özgürdür. Hür doğmuştur insan, elbet hür ölecektir. Belki bedenin tutsaktır. Ama hiç kimse senin kalbini durduramaz, ruhunu durduramaz. Aşktır tutsak eden. Bir elvedaya boyun eğemezsin…
Yeter ki güçlü ol. İnan, yolundan dönme, sabr ve dua halinde ol. Ve bütün kalbinle iste Yaradan’dan. ‘Bana dua edin size karşılık vereyim’ buyuruyor Rabb. ‘La tahzen innallahe meassabirin’ diyor Rabb. Hala üzülüyor musun? Meraklanma;
Kalbin kadar büyük değil bir elveda kelimesi ..

Kategoriler
Aile bağları Aklımdan geçenler Anlamlı Resimler Bayramlar Deneme Yazıları Gazeteci Hayat üzerine Hayvanlar İlginç Resimler insan vücudu Kaybettiklerimiz! Kişisel makaleler Resimli anlatım Şair Sevdiğim şeyler Sevgi ve Ask Dünyası Yazar

Neresindesin Duygu ve Düşüncelerinin?

gülücük-1icik1Bazen aktığımız gibi durulmayışımızın boz-bulanık sellere dönüşmesi duygu ve düşünceleri kirleterek yıkıyor ve ağır hasara neden oluyor. Bulutsuz havalarda yağmurların işi ne? kaç defa bir tebessüme göz kırp ve gülülcükle karşılık ver dedim, beceremedin kahkaha atmayı hala. Dönüşü olmayan bir geleceğe gidiyor olman seni ne denli mutlu ediyor bilemiyorum ama, ihtiyarladığını biliyorum suratı asık. Hala bir ‘ MERHABA‘ nın anlamını bilmiyor ve bir tanıdığına ya da her hangi birine merhaba diyemiyorsan selama değmezliğin yüzünde akislenir bunu bil. Kibirli duygu ve düşüncelerin varlığı daima akseder soluk bakışların en son uç noktasında bunu bil. Mutlu olmayı yalnız başına becerebileceğini sanma, tekil olmak eksidir daima. İronik fikirlerin bakışlarında daima huzursuzluk süzülür ve mat bir renk salgılar ten. Maddenin ruhu kaplayacağı bir hayattan sadece ‘ Beklentilerde Çoğalırsın ‘ her şey akarsın, uzun ince amansız geçitlerden sonra mutlak tıkanır ve taşarsın buna ‘ kendi gözyaşlarında boğulmak ‘denir. Ağlamanın, sızlamanın hiç bir yarar sağlamadığı an, bu an. Değerlerin önemi sende bir ‘ hiç ‘ kadar çok oysa; ederin bir hiç kadar yok.

Yakup Icik

Kategoriler
Anma Yazıları Genel Konular Kaybettiklerimiz! Şair Sevgi ve Ask Dünyası Yazar

YANILMIYORUM DEĞİL Mİ ?..

Yanılmıyorum değil mi ?
varlığın vardı değil mi bir zamanlar yanımda
olmalı ki,,,,senden gelıyor bu cesaretim.olmasaydın yazamazdım bu kadar derin,
hiç bir intihar girişimimde olmazdı, sabah ayazlarında
oturup seni düşündüğüm bu koltuk bu kadar eskimezdi,,
olmazdı fincanımda hep cıkmayan sen izleri
dudağımda isminin tek tek harfleri……
ayna tarak ve ben ;,,sen gelmeyince buluşmazdık
kapının zili, ocağın a…teşi, çiceklerin suyu koca bir yalan olurdu.
kapalı perdeler, bilmem gündüzdemiyim gecedemi
hava serin,,, sanırım mevsim kış
yada esen yokluğunun ayazı
takvim son kopardığın dalda kalmış
yaşım bıraktığın yerde hala 30
kutlanmamış,, senden sonra hiç bir pasta mumla buluşmamış
bilmem biliyormusun, bıraktığın gibi değil ellerim,,tuhaf
lekelenmiş, biraz kırışmış, titriyor zaman zaman da
kaç biçare gün oldu sölesene sen gelmeyeli,,,,,,,,
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
çok doluyum yokluğunla,
gel gel gelde varlığınla var olduğuna inandır artık beni
yanılmıyorum değil mi ??
svd..
Kategoriler
Deneme Yazıları Hayat üzerine Kaybettiklerimiz! Kişisel makaleler

“SESLER”

        Uyanmak için uyumuyordu bu gece. Yıpranmış, çizgili pijamalarını giymeye gerek bile duymadı bu yüzden. Uyanacak ne vardı? Pencereye perde diye tutturduğu bez parçasının deliklerinden odaya süzülecek gün ışığından bir beklentisi yoktu artık. Hayat, ona bir oyun daha oynamıştı fakat bu, üzerinden oynanan son oyun olmayacaktı.

     Cılız gün ışığının, gözkapaklarının üzerinde oynaştığını hissettiğinde, güneşe inat, hayata inat; her şeye inat daha sıkı kapadı gözlerini. Yine mi uyanabilmişti? Oysa yeni bir güne gözlerini açamayacağından ne kadar da emindi. Bütün gece, defalarca ölmüştü rüyasında. Yüksek bir yerden kendini aşağıya bırakıyor; ciğerlerine dolan hava ile ağırlaşan vücudu daha hızlı düşüyordu, çok daha hızlı. Sabaha kadar altında kalmadığı kamyon, üstünden geçmeyen silindir kalmış mıydı? Bir el boğazına sarılıyor; “bana yardım et” diye haykırıyordu. Kulakları sağır eden seslerle birlikte, kendini metrelerce yüksekte görüyordu yine. Bu kez düşmüyordu, bir kuvvet büyük bir zevkle itiyordu onu boşluğa.

      Rüyaymış diye sevinilmeyecek kadar, kâbustu yeniden uyanmak. Direnmenin de bir anlamı yoktu. Gözlerini yavaş yavaş araladı. Sıkıntıyla, tavanda koca bir çatlağa sabitledi bakışlarını. Şu tavan büyük bir gürültüyle üzerine çökse, sesini bile çıkarmazdı. Bunu da temenni etti ama şu eski kolonlar ne kadar da sağlamdı öyle. İstemeye istemeye doğruldu yatağında. Sağa sola dağılmış elbiseleri, masanın üzerinde haftalardır duran sararmış çay bardağı, kırık camlı bir fotoğraf çerçevesi, eskimiş mobilyalar ve yatağında eli kolu bağlı oturan suçlu bir adam…

      Dün sabah fırından taze ekmek alabilmek için evden erkenden çıkmıştı. Ekmeğin sıcaklığından terleyen naylon poşetini, kabanının içine saklamıştı yağan yağmurdan korumak için. Yağmurlu havalar, insana kasvetten elbiseler giydirir. Ekmeği ile eve dönerken, içindeki parazitli seslere kulak verdi. Sanırım kötü bir şeyler olacaktı. Hayat bu elbiseyi yok yere giydirmiş olamaz!

      Kahvaltıda haşlanmış yumurta ile birkaç zeytin vardı. Taze ekmeğin hatırına, yedikleri su gibi övüyordu. Karnını doyduktan sonra ortalığı toplamadı, bunun yerine ara vermeden bir sigara yakmak çok daha iyi gelecekti. Üflediği dumanla birlikte, içindeki sıkıntıyı da uzaklaştırmalıydı kendinden. Sigarasını söndürüp, kapıya doğru yürüdü. Sokaklarda bir çeşit koşturma başlamış, herkes kendi telaşına düşmüştü çoktan. Ziyaret edebileceği bir iki arkadaşının olup olmadığını düşündü. Ne acı ki, hiç arkadaşı yoktu. Kalabalık sokaklardan geçip, birkaç dükkân gezdi. Aylardır işsizdi, bu sebeple dükkânları, eleman ihtiyaçlarının olup olmadığını anlamak için geziyordu. Güneş, tam tepede yerini almış, yeryüzüne kızgın ışınlarını gönderiyordu. Günün normal sayılabilmesi için birçok gerekçe vardı fakat üzerindeki bu kasvetten elbise, bu gerekçelere inanmasına engel oluyordu.

      Havanın kararmaya başlaması, sokakların tenhalaşmasını sağlamıştı. Saat çok ilerlemiş olmasa gerek ama gecenin zifiri karanlığına terk edilmişti sokaklar. Islak kaldırımlarda yürüdü. İnsanın içini ürperten soğuğa aldırmadan çıktı ara sokaklardan. Kaç saat daha yürüdü bilinmez, tabanları şişmeye başladığında bir kaldırıma oturmayı akıl etti. Dudaklarına sıkıştırdığı, son sigarasıydı. Para, uğramayacağı tek cebi seçmiş gibiydi. Artık bunları düşünmüyordu. Tesadüfen doğduğu bu dünyada, zaruriyetten yaşadığı ayan beyan ortadaydı.  Babasını hatırladı. Ne kadar çok alkol tükettiğini ve evde esen havaları. Biricik annesi, kahrından hayata veda edip; onu bu acımasız dünyada savunmasız bırakmıştı. Babası elini kaldırdığında, yüzünü siper etmek için havaya kalkan kollarını hatırlamak, acıyla dudaklarını gevmesine neden oldu. Yüzünü ıslatan yağmur değildi. Çekinmesine gerek yoktu, bu ıssız sokakta boğazı patlayana kadar küfredebilir, ağlayabilirdi. Gözlerini silmeden ayağa kalktı, nereye gideceğine karar vermediğinden;  buna, hayat karar verecekti.

     Yaşadığınız hayatlar, birilerinin başından geçip, kullanılmış öyküler olarak yeryüzüne yeniden döner. Bir gün sizlerin de hayatınıza karışabilmesi an meselesidir. Buradan doğmuştur; “bugün bana, yarın sana” söylemi. Bana göre, en az ikinci eldir tüm öyküler. Kahramanlarına göre oyunlar oynayan, işi bitince dil çıkararak aramızdan ayrılan mızıkçı çocuklar gibi.

       İnsanın iliklerine kadar işleyen bir fren sesiyle döndü arkasını. Kontrolünü kaybetmiş bir araba sağa sola savruluyordu.  Çok geçmeden büyük bir gürültü ve acı bir çığlık yükseldi gökyüzüne doğru. Bir vücut uçmaya başladı gözlerinin önünde. Olan biteni korku dolu gözlerle izlerken, bir an duraklayan araba hızla uzaklaşmaya başladı. Yerdeki su damlalarını çekti bir mıknatıs gibi ardından.  Birkaç saniye önce uçarken gördüğü vücut görünürlerde yoktu. Hızla sokağı taradı gözleri. Sanırım, olan bitene bir şahit de yoktu. Olayın gerçekleştiği yere doğru ürkek adımlarla yürüdü. Kalbi yerinde atmıyor gibiydi. Kayıp vücudu aramaya başladı. Yükselip, göğe çekilmiş olmalıydı. İnsan, gözünün görmediği şeyden daha çok korkar. Bu hayalet, onu çıldırasıya korkutuyordu. “Yardım edin” diye bir ses korkusunu katmerlemişti. Yolun kenarındaki kayaların arkasında, gökyüzünün kara rengine rağmen parlayan kırmızı görüntüler aklını başından aldı. Islak, upuzun saçları olan bir kız ona doğru uzatıyordu elini. Kıpkırmızı yüzünde parlayan kara gözlerinin dipsiz bir kuyudan farkı olamazdı.

       -“Yardım edin… Lütfen.”

      -…Hayır. Hayııııır!”

     Yardımseverlik, ya da vicdanın korkuyla bir arada bulunması, zordur. Ardına bile bakmadan koşabiliyordu. Koştukça rahatlıyor, o korkunç görüntüleri çok arkasında bırakıyordu. Eve kadar, hiç durmadan koşmuş, nihayet her şeyi arkasında bırakmıştı. Telaşla kapıyı açtı ve içeri girdi; yalnız değildi…

       Vicdanını, olup biteni ya da her şeyi kapının dışında bırakmanın bir imkânı var mıydı? Bir bardak suyu bir yudummuş gibi tüketmesi, üzerine bir bardak su içip geçiştirdiği şeylere benzer miydi? Korkuyla yatağına yatıp üzerini örttü. Her şeyden saklandı aklınca. Vicdanı usulca süzüldü örtünün altından. Kalbinin üzerine oturup, türlü işkenceler yapmaya başlamıştı. Korkağın tekiydi o. Bir aptal ve bir zavallı. Elini uzatacaktı. Sadece elini uzatacak ve onu oradan çekecekti… Sonrası kolay, bir yolunu bulur bir hastaneye gitmesine yardımcı olabilirdi. Hiçbir şey yapamasa bile onu bulunduğu o kuytu yerden kurtarıp, herkesin görebileceği bir yere çıkarırdı. Böylece insanlar ona yardım edebilirdi. Oysa kızın orada olduğunu, ondan başka bilen kimseler yoktu. Kendi başına oradan kurtulup çıkabileceği ümidinin düşük oluşu da vicdanının sesini daha fazla yükseltiyordu.

       Uyanmak için uyumuyordu bu gece… İster sabah olsun, ister gece, bu olayın olmamış gibi farz edilebileceği bir zaman dilimi yoktu. Dili döndüğünce kızın yaşaması için dualar etmişti. İnançları çok sağlam değildi fakat bu ara Allah’a tüm zamanlardan daha fazla ihtiyacı vardı. Onu duyar ve belki kıza yaşaması için bir şans verebilirdi.

                                                                                                                        ***

      Taze bir ekmek alabilmek için çıkmıştı yine evinden. O gün hava yine yağmurluydu. O bilindik kasvet, kol geziyordu yine. Yıllar geçmişti o görüntülerin üzerinden. Vicdanın sesi kısılmaya başlamıştı ya da ona öyle geliyordu. Ekmeğini bir gazeteye sarıp kolunun altına sıkıştırdı. Kahvaltıda peynir, bir domates ve birkaç zeytin vardı. Taze ekmeğini gazetenin üzerinde böldü. İlk lokmasını, yıllar öncesine ait bir haberi okurken çiğnedi. Seneler önce o gündü:

     “ YALIDERE’DE MEÇHUL CESET… OTOPSİ SONUÇLARI GENÇ KIZIN CESEDİNİN EN AZ BEŞ GÜNLÜK OLABİLECEĞİNİ SÖYLÜYOR.”

     Yutkunamadı… Böyle beş gün kalabilirdi. Kızın yaşadığına dair, içinde büyüttüğü ümitleri de artık onu terk etmişti. Dudaklarını aralayıp: “ölmüş” diye mırıldandı suçlu bir adam. Çok geçmeden vicdanın sesi duyuldu: “Belki de göz yumulmuştur…”

 

Kategoriler
Kaybettiklerimiz! Kişisel makaleler Sevgi ve Ask Dünyası

“An Kaybından Ölen Zam(an)”

Kâinatı karaya boyayan bir şey görürsem; kimsenin senden haberdar olmadığına şahit olur, onları hiç bilinmeyen yerlerde seni sorarken yakalarsam kesmez miyim ümidimi her şeyden? Zoruma gitmez mi senin ört bas edildiğin gönüllere uğramak? Söylenen ezgiler içinde sana dair bir melodi bulamamak?
Gece çökmüş yağmur gözyaşlarına inat yağıyor. Bir nebze gönül ferahlığına muhtaçken, onu derdine çare yapamamak! Avunmak türlü şeylerle; ama neyle olursa olsun nefes alamamak… Düşünmek derin kuyularda, orada onu bulamadan yaşamak… Gönül soluksuz kalıyor, aşk beyne sıçramış, bir büyük ağrı var kuytularda…

Ortalığa düşmüşüm etrafımda dönüyorum. Bir mıknatıs gibi beni sana çeken yanlarımı seviyorum. Nerde olursam olayım beni telkin eden varlığına inanıyorum. Buralardasın… Kendimi bildim bileli seni duyduğum yerde… Bilmediğimde bile sakın gitme… Sakın gitme benim dışımda bir yerlere…

Senin olduğun yerde huzur vardır… Kendini aşikâr kılan bir duruluk. Bir tat vardır bir derin soluk. Hayat ılık bir melodinin ucunda. Güller kan kırmızısı, yeşilin tonu hiç görülmemiş bir nurdan kesit… Gözler hiç bu kadar anlamlı baktı mı başka gönüllere? Senin varlığın; boşluğundan sürekli tıngırdayan kalplere koskoca bir tehdit.

Ve zaman aşkı yanılttı. Her şeyin ilacı sandık, ona havale ettik sarılması gereken yaralarımızı. Oysa zaman her şeyin ilacıydı, fakat her geçen gün ömürden kayıptı! An kaybından ölürken zaman, son yardımı “zamansız” yaptık… Yaralarımızı sarmadığı gibi, o arada bizi hem oyaladı, hem de kendi yaralarımızı kendimize çevirdi… Ey aşk, sen neye kadirsin ki?

Yokken zaman diye bir kavram; her şeyini ona bağladı bile insan… Şimdi, aşktan mı zamandan mı medet umulur meçhul olsa da; aşkın nereye saklandığı belli olmadığına göre, yine sana geldik zaman… Acıları, çaresizliklerimize, aşksızlığı, açlığımıza katık edip öğrettin sansan da kendini, aşka aç kalpleriyle, bak insanoğlu açtı artık gözlerini…

Açtık açmasına gözlerimizi, ama gördük ki “aşk” bıraktığımız yerlerde değil. Yolgeçen hanı tabirini hak etmiş birçok gönülden düştüğü kesindi. İkinci el sevdaların adamı olup, belki üçüncü, belki beşinci şansımızı denedik başka kalplerde. Her girdiğimiz kalbe “Ey Aşk Nerdesin?” diye sorduk; cevaplar dipsiz kuyulardan geldi ve biz dibe vurduk… Eee alışmak lazımdı; zamansız aşklara rastlayıp, aşksız zamanlar geçirdik…

Aşksızlığa mı yoksa zamansızlığa mı uğradı kalplerimiz bilinmez ama bir yerlerde “ansız” zamanlar geçirdik… Bugün bizim miladımız olsun: Gözümüzün gördüğü değil, gönlümüzün gördüğü olsun. O da olmazsa, her kalbe “aşk olsun…”

-Rüya-

Kategoriler
Hayat üzerine Kaybettiklerimiz! Şuan Düşündüklerim

Oysa Neler Söylemeyecektim!




   Bir sitem doldu mu kulaklarına? Ben susarken duydun mu beni? Bölme… Beni Susarken bölme!

   Ne sıradan bir gündü. Konuştuğum büyük lafları lokma lokma yediğim gece… Nasıl buldun beni? Ya da nerdeydin daha önce?
   Dur biraz! Yüreğimin iniş çıkışları bu yüzdendi anımsadım. Bir gülüyordum bir bakıyordum… Kimsin sen be? Ben çözmeye çalışıyordum, sen dolaştırıyordun. Herkes uyuyordu…
  Gözlerimi açtığımda karşımda idin, kapattığımda hayatımda. Müdahale edecek değildim. Hatırlar mısın o geceyi? Hani sabaha karşı saat beşti sana aşık olduğumda. Sabah namazlarımızı kıldıktan sonra seni kalbime buyur etmiştim. Besmele gibi dilimdeydi adın. Geceler gündüze kavuşuncaya dek aklımdaydı gözlerin. Sabah ki dersime zar zor yetişmiştim seninle olan meşguliyetimden dolayı. Edebiyat Hocamı anlatmış mıydım? Hani beni derse almamıştı… Sonraki derse girdiğimde en arka sırayı gözüme kestirmiştim. Aslı’ya dedim ki sen şuraya otur beni bölme… Dipçik gibi sağlam hissediyordum kendimi ama dibe vurdum. Uyudum Edebiyatçının dersinde. Ben… Hayatımda ilk defa…
  Sanki hep vardın, hep bendeydin…Uzun uzun düşünüyordum tek nefeste yazıyordum. Seni düşünürken derin soluk alamıyordum. Bu yüzdendir sık sık nefes alışım. Seni doksan cümleye ayırışım… Sanki hep benimdin… O tarif edilmez duyguyu bana yavaş yavaş zerk ettin. Ben o duygunun adına aşk bile diyemedim. O da neydi ki? Sana duyduğumun yanında o da neydi ki? Özüm, ömrüm, iliğim, ipliğim…
  Bir gün aradığımda yoktun. Şaka sandım. Öldüğüne inanırdım da benden gittiğine inanmazdım. Sen gittin, ben hala inanmadım. Kulaklarımı oyaladım bir süre. Korktum sesini duymazsa çıldıracaklar diye. Dudaklarımı gevdim acıdan. “Niye cevap vermiyor?” diye sormasından evvel işkenceye başladım. Gözlerimi kapalı tuttum açtım. Kapattım, açtım. Açtığımda karşımda idin, kapattığımda hayatımda… Her durumda da bendeydin… Olasılıklar benzer olduğuna göre fazla uzağa gitmiş olamazdın benim dışımda bir yere…Kalbimi susturamadım biliyor musun ? Meret “O” diyor, başka bir şey demiyor. Çok uğraştım yüreğimle, bırak susturmayı sesini bile kısamadım.
   Boşuna dönüyordu dünya dedikleri. Allah’ım nefret bile etmez mi bir insan? Oysa bir izin verseydin sana neler söylemeyecektim?
    Epey olmuştu biz öleli. Bir insan ancak bu kadar ölebilirdi… Öyle alışmıştım ki boş gözlerime, o mat rengine… Aynadaki hastalıklı kızı uyardım… Dirileceksin yavaş öl dedim en başından. Sonra ne öğrendim biliyor musun? Öle öle sağ çıkmayı her aşktan!
Dilimi ısırdım beddua eder diye… Çok sevmiş koca bir yüreğin dişinin kovuğu varsa nefretin doldurmuştu orayı senden iki yıl sonra… Düşündüğümde içime battın, düşünmediğimde beni aklımdan ayırdın… Sen her koşulda dibi bulanık bir sevdaydın… Peki, ben bunu niye anlamadım? Zihnim bir fabrika gibi çalışırken gönlüm ıssız sokaklarda volta attı da ondan. Peki, ben yerimi niye bulamadım?  
   Uzun lafın kısası yoktur söylenecek çok şey var. Lakin değmezsin artık eminim… Bıraktığın bu hediyenin adı acı olsun… Canım acıyor diyenlere göstereyim ki yaralarını unuttursun… Sen beni bir kenara savurdun ya, lodoslar da seni poyrazlara satsın… Ben seni ölünce de sevebilirdim ki sen beni niye öldürmeden gittin?

Kategoriler
Aile bağları Deneme Yazıları Genel Konular Kaybettiklerimiz! siyasetci Yazar Yeni yazarlarımız

–ESARET–

ESARETHızlı adımlarla koşuyordum.Daha adım atacak halim dermanım kalmamış, bacak kaslarım ateşten  erime noktasına, gelmişlerdi.Yaklaşık bir saatir koşmamın, ewet işte meyvasını aldım . Arkamda kimse yoktu.Ohhhh;  Şükür Rabbime, çok şükür yakalanmadım . Artık gönül rahatlıyla bir sigara içebilirdim.Ne zaman bitecekti ? Ne zamana kadar sürecekti bu kaçış?Yorgundu her yanım, en çok gönlüm yorgundu.Neden diyordum, çekerken bir derin nefes daha- neden kapalı hayat kapıların bana?Şöle herkez kadar olsaydı, sorunlarım.Kendine bakmayan, iyice kilo almış çok konuşan bir karım; üç beş çok yaramaz çocuklarım, geçim sıkıntısı çekseydim ; üstüne üstlük bide işimde olmasaydı!…Allah’ım Amenna Vesseta işine karışmak ne haddime, bilirim dağına göre kar verirsinde; ben dağ olma durumunumu aştım?Yoksa, kar yerine taşmıdır bana lutuf gördüğün?Kimi hayvanları bilir, kimi toprağı, kimide iyi okuyup yazmayı; ben  kaçmayı bildim hep korkarak, gölgem arkamda,ne yaman çelişkidir ki; aynı  havayı, aynı şekilde alıp verioruz da hepimiz;  hepimiz ayrı bir ohhhh çekiyoruz…..

Yedi yaşındaydım.Babamı ilk gördüğümde elinde çok fiyakalı bir valiz, başına takılmış kahverengiyle sarıya çalan spor bir gözlük. Kocaman bir gülüşle sarmaladı; cılız, zayıf, ürkek beni, saçlarımı karıştırdı; aslan oğlum benim dedi.Çoşuyodu ya içim, babam geldi; işte babam, işte burda gerçekten Ahmet’in gibi Celal’in gibi benimde babam varmış demek,  o varlığı herkeze göstermek, heyecanı ile yandı  tutuştu içim.O gün oldu bana ilk ve son dokunuşu rahmetlinin.Şimdi bir kaçak ömre yedire yedire her anını değişik bakış açılarıyla binlerce kere kafamda kurguluyor, o küçücük zaman diliminden hep farklı paydalar çıkarıyor, hatta bir dizi gibi yarına bırakıyor, o anı bir bütün gibi aynı anda düşünüp bir seferde harcamaya korkuyorum….Annemle, öpüşüp koklaşmadılar bile….. Çook uzun konuştular, konuşmaları sabaha dek sürdü.Yorganın altında kendi nefesimi bastırıyor,  olan biteni duymaya,anlamaya çalışıyordum.Duyduklarımla, duymak istediklerim harmanlanmış olarak rüyama girip  beni kabusa sürüklediğinde, korkuyla uyandım.Anneme baktım, ellerimi öptü ılık nefesiyle ,”yat oğlum rüya gördün, geçti uyu hadi” dedi.Uykum yok dedim; dikildim.Babam nerde demek istedim; varmadı dilim.Odalar boştu, her boş  oda dahada acıttı; o cocuk kalbimi!!!  Annem, çilem, aşığım, canım, kadersizim…Şöle bir burnunu sıvazladı,” baban gitti oğlum” dedi.Sırtımdan bir yük inmiş gibi ohh dedim, hüzünle,yaşantımız aynı şekilde kaldığı yerden devam edecekti; annnem ve ben… Hıh ne değismesini istiyordum, nede babamın tekrar gelmesini, babamın geleceğini bilmek ona kavuşacağımı düşünmek, işte buydu asıl olan mutluluğum ( umut etmekti, umutla beklemekti)….O umuttu bizi güçlü kılan, annemle beni, etten duvar yapıp bir birine,  her gece koyun koyuna sokuşturan. 

Döndü  gitti sandım. Geldiği yere;yani Avrupanın güneyindeki çizme şeklindeki yarım adasına, İTALYA’YA; bize hiç adam akıllı gönderemediği liretlerini kazanmaya… Ne acı ki, büyük, büyükten öte  bir acı , Üç gün sonra ölüm haberi geldi.Haince katledilmiş, el ve ayak parmakları kesilmiş halde, bir çuvalın içinde kıyıya vuran cesedini bulmuşlardı. Öldürülme şekli medyanın çok ilgisini çekmiş günlerce kapımızda sabahlamışlardı.Annem metanetini koruyor aynı düzenimizle yaşam savaşımıza katılıyor gibi…….. yapıyordu…..Yalandı, koca bir yalan iki kişilik minicik yuvamız babamın gülüşüyle bozulmuştu .İlk kaçışımız böle başlamıştı, annemle,  elimizde iki bavul tren garındaydık, daha gün ışımamış sabah ayazı kendini gündüzün sıcağına teslim etmemişti.Türkiye genelinde sanırım  yirmi sekiz yıl boyunca annemle yaşamadığımız il kalmamıştı.Alışkanlık bize yasaktı, bağlanmak ikinci büyük yasak, sevmek emek vermek olmayacaktı.Hayat bize   üç ile altı aylık perodlarla yaşama ve  bir yere bağlı kalma şansı sunuyordu.Geçen yıllardan sonra insan herşeye alışıyorda; oy oyyyyyyyyyy şu kalpte olmasa hani atmasa tamam diycem.Seviyosun ya,  seviliyosunda neye şartlarsan şartla kendini.Gitme diyor,  gitme, sıcak nefesleri……

Babamdan miras bu kaçışa annem  dayanamadı, çoook uzun katlanamadı.Geçen sene” iyimser kal yawrum, vuslat elbet bitecek, bak pek  peşimize gelen de yok epeydir” dedi.Öldü.Yol arkadaşım, her tel saçını yün gibi eğerip göğsüme motiflediğim, can canan gittti işte, bir hiçe…Hiç işlemediği, hiç karışmadığı, benliğinde yaşatıp hayallerinde eş olduğu kocasının; ‘hatasıyla ‘ savaştı…. Birde yanında kamburu, yani  beni, hiiiç incitmeme, bırakmama  pahasına…Güz  gülüm,  belli bir adresin oldu, annem, hep istediğin gibi menekşelerle çevirdim dört bir yanını, yeni daimi evinin,son adresinin,yine yine istediğin gibi adınıda yazdırmadım o soğuk taşa, alallade bir isim olması çok uğraştırdı;  inan,  ama iyimserim sevgilim, belli bir adresin var beni sana dönüp getirecek . Menekşelerini yenileyecek,mekanın cennet olsun .Sürgünün bitti;tadını çıkar soğuk yerde sıcak evinin …….

Şimdi yollardayım…Peşimde öfkesi hiç bitmeyen İtalyan’lar, yok bitti bu kaçış paronaya yapıoruz onlar bizi aramıyodur; derken,  iki yabancı” seni sordular” diyorlar.Çift dikiş atılmış av hali tekrar başlıyor.Otuz yıldır, ülkeyi çeşitli entrika ve koalisyonlarla yönetmiş İtalyan demokrat parti ve İtalyan sosyalist partinin iktidardan inmesisinin elbette ceremesini çekicek hiçbir şekilde bu maliyeti haketmiyecek ufak insanlar olacaktı!!İşte babam bu  ufak insanların en başında geliyordu.Güzel bir tahsilden sonra evlenip, İtalya’ya yerleşen ailem benim doğumumla beraber, Türkiye’ye kesin dönüş yapmış, o çok sevdiği politik kariyerini benim milliyetçi  kan akışlarım olsun diye terk eden babam,; bize tanıdığı mutlu olma hakkını İtalya ‘ya tekrar dönmekle son vermişti.İdalleri herşeyiydi babamın.Pire için yorgan deil tüm hayatını yakabilirdi.’Belki diyorum belki bu nihayete ermiş benim zawallı bir sürgün yaşantımı kestirebilseydi;idaellerinden bir nebzede olsa vazgeçer bu hazin sonun temelllerini atmazdı .Tadı kaçınca,  balda olsa içtiğin sirke hazzı weriyor işte. Olmayan yaşanmayan arzularıyla, hayalllere sıkışmış kalan ben, ve olamadığımız  yitirilmiş ailem ;  kendime acımaktan çoktan wazgeçtim de,  ahh annem,  senden sana waad ettiğim aileden vazgeçemiorum. Oysa ne komik hiç ölmeyecek gibi yaşar, ebedi olacak gibi birikim yapar insanlar.Vardıkları nokta nihayete erdiğinde ise ne gençlik kalmıştır,nede birikimlerini hazmedicek bir bünyee; eee o zaman nerde denge ? Benim koşu atı olma halimi,  ensemdeki soğuk rüzgardan anlayabiliyorumda !!! İnsanların girdikleri bu kısır döngü,  bana epey kara komedi geliyor.Ne kadar soğuk ne kadar büyük bir boşluk soğuk. Her seferinde farklı bir telaşsal içgüdü  SANKİ VAKTİNDEN ÖNCE GEÇİLMEYE ÇALIŞILAN BİR SIRAATTAYIM….

                                                  (………………………………………………………………..) !

EYY MAKBER!!  BEKLE GELECEĞİM YANINA BU İZ DÜŞÜŞ BU ESARET BİTTİ. Vurulmuşum yaa  nice saat önce, ruhumun bedenden ayrılışıymış beni geçmişimle cebelleştiren.Ne olur söle ordu ordu gelseniz üzerime  fark eder mi ölüm melekleri var  her yanımda; yitip giden yıllar, kader, daha hangi kahpelikle çıkabilirMİsiniz ki karşıma ?  GELİNDE VURUN ;  KIRBAÇLARINIZLA DOKUNAMAZSINIZ Kİ HAYALLERİME!!…Ters çevirdim aynaları ben. TESLİMİYETİNDEYİM  KOKUŞMUŞ ZAVALLI BEDENİMİN  GAFİLLERDE YOLU TUTMUŞ; DÖNMEKTE…BİLMEZLER Kİ ! GAFLETTEN BU KARŞILAŞMAMIZ;  DEĞİL BU SON PERDE !! İHTİYATSIZ BİR  GİDİŞTELER, HER ADIMDA BANADA DOĞRU İLAHİ EBEDİ ” ESARETE ”….

 

Kategoriler
Aile bağları Genel Konular Kadın ve Erkek Yazıları Kaybettiklerimiz! Sevgi ve Ask Dünyası Yazar

DEVRİLEN YILLAR MUCİZESİ !!!

Bu gece yine nöbetteydim.Hasta odalarının yorgun kapıları yarı yarıya kapanmış;bana kala kala uzun hastane koridorları her an çalacak diye ürktüğüm telefon, biraz  yazımı ertelenmiş dosya ve gece verilecek olan ilaç bardakları kalmıştı.Mesleğimin, henüz yedinci yılında olmama rahmen bu gece nöbetlerinden haz etmiyordum.Gündüzün telaşesi, gece çok ürkütücü bir panik atak yolculuğuna çıkartıyordu .Hangi kapı açılır hangi hasta bir yatağın zili çalar da uyuya kalırsam, yakalanırım telaşı omuzlarıma sımsıkı yapışmış ağır bir yük gibiydiler.Devlet hastanesinden çok bir özel klinik havası verilsede, hastaneydi işte bildiğimiz soğuk en soğuk türünden, gözlerim  ağırlaşıyor uyuyupla uyumama arasında gelip gidiyordum.Dahiliye servisleri, böle yapıyordu insanı; her an her şey olabilirdi.Taburcuya hazırladığımız, nice hastaların çok sefer çok ağırlaştığını,  hatta yoğun bakıma alındıklarına, şahit olduğum için,  oto kontrolümü elden bırakmamalıydım.

Ne kızıyordum!  Caner’e ya insan karısını düşünmez mi? Yüz kere dedim; izin günleri dışında misafir çağırma hep bu son olsun bi da olmaz diyip, diyip tekrarlanan bir oyun haline getirdi olayı; benim ne  çektiğimi ahh bir anlasa şüphesiz yapmazdı.Al işte;   iki numaralı odanın kapısı aralanıyor,kim bilir kim ?

-Hey durun Nalan hanım kalkmamalısınız!…

-Siz, siz nasıl olur ?Allahım yaa, nasıl tek başınıza çıkarsınız?

-Tamam endişelenmeyin şimdi yatağınıza gidelim.

-Hemşire hanım durun benim acil çıkmam lazım!..Nazif NAZİF ÖLÜYORRR..

-Nazif ‘te kim?

-Kocam. Ne olur kimse bilmez herkez uyuyor.Ne olur yardım edin aşağı kadar.Taksiye bindirseniz yeter.Biliyorum anlamıyosunuz, beni.Biz Nazif’ le elli koca yıldır beraberaberiz. Bir askerlik oldu bizi ayıran bide  hastalıklı günler, yalvarıyorum ne olur !..Fazla vaktimiz yok Nazif tansiyon hastası ve zor durumda bunu biliyorum.Hemşire  kızım o benim herşeyim, tek varım yoğum,DEVRİLEN YILLARIM…

Ağlayan yalvaran ,gözlerle buruşmuş titreyen o pamuk elleriyle eğilmeye çalıştı ayaklarıma oldukça yaşlı ve hasta bedeni bile buna müsade etmedi.Eğilemedi .Kalakalmıştı… Ben KALAKALMIŞTIM.Hayır ne kadar zor bir andı, ne kadar zordu karar vermek.Bunca hastanın sorumluluğu, Nalan hanımın sorumluluğu, benim işimi kaybetme riskim   bunca emeğimin yok oluşu,bunların sonucunda daha da katlanılması zor telafisiz acılar….Hayır yapamazdım…….Kendimi onun yerine koyunca da yapamazdım.Onu, onun gibi anlıyordum.Dewrilen yıllarımız olmasada eşim Caner’de benim yaşama sebebim nefes alma şeklimdi.Çok acil verilmesi gereken bir karar noktasındaydım.Döküldü birden irade dışı düşüncemde var olayan bu cümle gurubu.

-Tamam dedim. Tamam üzülme hadi gidelim yalnız bana beş dakika ver..

Alalacele koridorun ortasında duran masama, bir not  düştüm.”ÇOK ACİL ÇIKMAM GEREKİYOR BEŞ DKK GELİRİM.”Yapılabilecek en mantıklı şey buydu, şu an hemen üstüme bişeyler alıp;Nalan hanım’ada bir battaniye kapıp koluma girmesini sağladım.Onu uçurur vazitte çok hızlı olmasada sağlam, seri adımlarla koridordan geçirdim.Asansör kattaydı.O, üç kattan aşağı inmek bir ömür gibi geldi.Zavallı kadın, yarı türkçe yarı yugoslavca dualar ediyor, devamlı olarak ”bırzo, bırzo” diyordu.Yugoslavca bilmeye gerek yoktu, çabuk olmamı istiyor; o yığılmış bedenini adeta sürüklüyordu.Aşağı inmemizle beraber, kapıdaki güvenlik engeli beni iyiden iyiye telaşlandırmıştı.Ohh neyseki; kapı boştu, güvenlik görevini askıya almıştı.Tereddütsüz hemen taksi çağırdım.Nalan hanımı bindirdim.Bende hemen yanına oturdum.O  beynimin taa her hücresini alev alev eden bakışlarıyla gözlerime baktı.

-Geliyormusun sende ? dedi.Nasıl gitmezdim…

-Geliyorum; dedim.Taksiciyi adrese yönlendirmemiz, hiç te zor olmadı.Belki kırk dakika sürecek yolu, yirmi dakikada tamamladık.Endişe bizden ayrılmayan tek şeydi.Tüm beden dilimiz, kısa ama telaşlı konuşmalarımız, bizi adrese en acil şekilde ulaştırmıştı.Artık sokakları çıkartma, bu gece karanlığında, olası bir tanıdık resim, bir işaret bulma, tedirginliğiyle biraz dolaştık. Nalan hanım,heyacanla……

-Dur dur.İŞTECİK ŞU EV  dedi.Aslında ne çok ayrıntı vardı, telaşında, ve ne çok korku.Öle sıkı sarılıyor du ki kollarıma, benim ve benim daha üstümde bir kuvvet için, hırpalanıyorduk ikimizde; ben onun için, o da Devrilen Yıllarının sahibi için…. 

Boyası  dökülmüş, sarıyla yeşil arasında kalmış, üç katlı bir binanın girişinde, kapı açılması için her zile ısrarla basıyorduk.Sonunda geceyi yaran bir ses geldi.

-Kim o, dik durmaya son bir kuvvetle doğrultuğu belini zorlayıp,

-Ben  Nalan hanım Fikribey oğlum. Nazif, Nazif’e bakmaya geldik.Dedi.Başımı onaylar bir şekilde salladım.

-Nalan teyzeymiş aç, aç, açç kapıyı diye seslendi; içeriden gelen -kimmiş, sesine…Açılan kapıyla biraz irkilip, kat çıkmadan karşımızda ki ilk kapıya yöneldik.Kırık dökük plastik bir ayakkabılığı kurcalamaya çalıştı.Anahtarı bulmanın zaferiyle,  kilide yöneldi.Oysa ben bu ayrıntıları hiç hesaba katmamıştım.Düşen battaniyeyi yorgun omuzlarına koyup, anahtarı ben aldım.Şimdi adrenalin tavan yapmıştı.Nihayet son anı yaşıyorduk bu gece; kıyametten önce ki….

Kapı açıldı, her yer çok karanlıktı, olduğundan fazla  karanlık, daire sanırım yolun arka güneş görmeyen tarafına düşüyordu.Işığı açtı.O; çatallı naif sesiyle, bir çocuğun bayram sabahını andıran heyecanıyla işte bağırıyordu.

-Nazif, Nazif, Nazifbey…..İçeriden öksürükle karışık bir ses geldi.Nalan hanımın, yöneldiği taraftan. Ordaydı, boyluboyunca yatıyordu.DEVRİLEN YILLAR, aşığı,adamı,can yoldaşı….Kadınlık başka şeydir…Durum vaziyet ne olursa olsun, kendine çeki düzen vermenin, erkeğine güzel görünmenin, desturu yeri yoktur.Nalan hanım’ da saçlarını elleriyle şöle bir düzeltikten sonra;

-İyimisin Nazif ?.. iyimisin ?Seni çok merak ettim, tam iki gün oldu gelmedin.Bak, hemşire hanım kızımızıda zor durumda bıraktım.Seni çook merak ettim.

-Boşa telaş yapmışsın canım, turp gibiyim.Biraz üşütmüşüm de çıkmiyim dedim.Yarın ben sana gelecektim.Bak, hemde istediğin lokumlarıda aldım: güllü, gül kokulu lokumlar orda,ben iyiyim ama sen” iyiki geldin.”…..

-Kızmadın mı?.. ÇOK  ÇOK MERAK ETTİM SENİ.

-HIH, KIZMADIM TABİ; ARADA BİR GENÇ OLMAK LAZIM.

– SEN YAŞLI MI DİYOSUN BANA?

-Hiç bir şey demiyorum.Ömrüm, ömrüm diyorum.Hoş geldin.Hanım kızım, sende hoş geldin.Allah razı olsun; çok zorluk olmuştur,sana ama büyük iyilik ettin.Öle çok istedim ki Nalan ‘ımı bu gece, görmek seni vesile etti. Rabbim.Hamd olsun ki, gördüm, konuştum, en sevdiği lokumlarını sundum.

-Önemli değil Nazif amca iyi olmanıza sevindim.Fakat fazla vaktimiz yok hemen dönmeliyiz.Sizin varmı bir isteğiniz, yapabileceğim bir şey. lütfen varsa cekinmeyin,  söleyin? İlaçlarınızı aldınızmı?

-Nazif amca iyisin, dimi?

-İyiyimmm, ilacımıda aldım; yemeğimide yedim;Yok bir isteğim, saolasın kızım.

-Ben dışardayım, Nalan abla lütfen birazdan yola çıkalım.Kimse fark etmemiştir; umarım.Nasıl kızıyordum, kendime: işte boşa bir endişeymiş, adam sapasağlam duruyor.Ne diye gelirsin, hatta onuda böle saçma bir maceraya  cesaretlendirip,sürüklersin.Asistanlara, yada nöbetçi doktora söleseydim keşke ”offf ‘ diye hayıflanmalarla, bekledim.Elinde birkaç tanesi yenmiş, göğsüne sımsıkı bastırdığı, lokum paketiyle çıktı.Nalan hanım, aşağı yukarı onbeş dakika kadar kalmıştı içerideki odada gözleri yaşlıydı.

-Gidelim kızım dedi..Öfkem yerini endişeye bırakmış;

-İyimisiniz? Dedim.

-İyiyim hadi, gidelim.Dedi.

Ellerindeki, tüm güç eriyip bitmiş.Kolumda ki varlığı, hissedilmeyecek hale gelmişti.Çok üzgündü.Benle onun acısıyla üzgündüm….Kızdım kendime, ne beklıyordun; adam ölse yaptığına, geldiğine deymiş mi olacaktı!..Diye..Düşüncelerimde ayıpladım kendimi…

Hastanenin, o soğuk koridorlarına tekrar dönmüştük; yolda luzumlu olmadıkça hiç konuşmadık.Ne olmuştu o odada, cesaretimi toplayıp soramadım.Muhakkak, derin bir  aşk-ı muhabbet olduydu.Ardından hüzünlü bir veda.Yazdığım not, gözüme ilişti belli ki kimse okumamıştıi: sorun olmamasına, çok sevinmemle beraber, kolumda sürüklediğim bu bedenin bomboşluğuda içimi ürpertiyordu.Yatağına usulca yatırdım, üstünü örttüm,sesizce

-Birşey istermisin abla ?.. dedim.

ELLERİME UZANDI.ELLERİMİ ÖPTÜ.Bir kaç kez, Allah razı olsun, kızım, dedi.Acıma şefkat ve içtenlikle kır saçlarının başladığı yere bende, bir öpücük kondurdum.

-Yat dinlen, iyi ol ki çabuk kavuşasınız.

-BİZ KAVUŞTUK ; dedi

-Tebessüm ettim. Bu da kavuşmamı Nalan hanım, daha ne yıllarınız devrilir inşalllah dedim.Çıktım odadan, huzurluydum.Adrenalin son bulmuş. Taşlar doğru yerine konmuştu.İki gün sonra mesai saatim başladı.Uzun ve ilaç kokusu sinmiş, soğuk koridorlar bitince gözlerim, yüreğim, Nalan hanımı arıyor.Taburcumu oldu, endişesi de  beni meraklandırıyordu.

-Serpil, dur  biraz, bişey soracaktım.İkinci odadaki  hasta, nerede ?

-Hangisi??..

-Nalan hanım, vardı ya, hani çok yaşlı olan, yedi  numaralı yataktaki canım ?

Haberin yok dimi??.Sen yoktun.Önce ki sabah, senin nöbetinden hemen sonra, bize lokum verdi.Gayet iyiydi.Hatta bu lokumların, aslında senin olduğunu, senin ne zaman geleceğini ısrarla, sordu durdu.Ardından bir saat geçmeden, kadıncağız öldü.

– Öldümü? Olamaz!!!!!.

-Niye bu kadar şaşırdınki? Daha ilginç olan neymiş biliomusun ?

-Ne ne neymiş!!!

-Ondan bir gece önce, sabaha karşı kocası da ölmüş. Yazık ne acı dimi, peş peşe karı koca öldüler birbirleriyle vedalaşamadan, hayat işte, ne oldu  Ece, rengin gitti ?

-Yok bişey, tamam saol Serpil.Gitmem gerek görüşürüz.

Anlamalıydım, anlamalıydım, kahretsin nasıl anlamadım o gece ölmüştü: Nazif amca neden, YA RABBİM odaya son kez dönüp bakmadım.Pekii ama öleceğini nasıl  bilmişti?Aklım almıyor, nasıl bilmişti.Ahh, Nalan abla ahhh, demedin dimi, diyemedin, ama neden?Offf inanamıyorum, beni ve işimi tehlikeye atmamak için,  ayrıldın ordan, DEVRİLEN YILLARINDAN, CANINDAN,  ancak böyle  hassas hisedilebilir  bir sevgi, ölüm ancak bu kadar soğuk bir mesaj gönderebilir, iki  ayrı yarım, bir tam gönüle, ve ve böle seven  bir kadın,  yaşamının son mucizesini,d onuruna değiş edebilir…..

 -KADIN, ”SEVERSE” HER TÜRLÜ MUCİZE OLUR-

Kategoriler
Kaybettiklerimiz! Sanatçı Haberleri

Azer Bülbül, otel odasında ölü bulundu…

Yaklaşık 20 gündür Antalya’da bir barda sahne alan ünlü sanatçı Azer Bülbül, kaldığı otel odasında ölü bulundu.

Antalya’nın Güllük Caddesi’nde faaliyet gösteren Max Taverna’da her gece 00.30-02.00 saatleri arasında sahne alan ve programı 10 Ocak’ta bitecek olan Azer Bülbül, kent merkezindeki bir otelde kalıyordu. Edinilen bilgiye göre dün geceki programının ardından sabaha karşı otele dönen ünlü sanatçı, bugün akşam saatlerinde kendisini arayan menajerinin telefonlarına cevap vermedi. Defalarca aramasına rağmen Bülbül’ün cevap vermemesi üzerine otele giden menajeri, ünlü sanatçıyı yatağında hareketsiz halde buldu.

Olay yerine çağrılan sağlık ekipleri 43 yaşındaki sanatçının hayatını kaybettiğini belirledi. Otelde cumhuriyet savcısı ve polisin yaptığı incelemenin ardından Azer Bülbül’ün cenazesi, otopsi için Adli Tıp Kurumu morguna kaldırıldı. Kalp krizinden ölmüş olabileceği tahmin edilen Bülbül’ün kesin ölüm nedeni otopsi sonucunda netleşecek.

22. ALBÜMÜ YENİ ÇIKMIŞTI
Kars’ın Arpaçay ilçesinde 1969 yılında doğan ve gerçek adı Sübutay Keskin olan Azer Bülbül, ailesiyle birlikte uzun yıllar Almanya’da yaşadı. Müzik yaşantısına “Garip Yolcu” albümü ile başlayan Azer Bülbül daha sonra Halk Müziği – Arabesk tarzında “Yalan Olur”, “Ben Sana Vurgunum”, “Fırat” gibi albümleri ile adından söz ettirdi ancak asıl patlamayı 1996 yılında çıkardığı “Ben Babayım” adlı albümü ile yaptı. Bu albümde yer alan “Yaralandın mı Ey Can”, “Dokunmayın Çok Fenayım” ve “Her An Herşey Olabilir” adlı parçaları ile büyük ses getiren sanatçının ‘Duygularım’ adlı son albümü ise yaklaşık 1 ay önce piyasaya çıkmıştı. Hayranlarını sesi ve yorumuyla olduğu kadar sahnedeki titremeleriyle de etkileyen sanatçı, bir röportajında, “Titremelerim tamamen duygu yoğunluğu. Ben bile ne yaptığımı bilmiyorum. Çekiyorlar kameraya, izleyince ben bile şaşırıyorum” demişti.

Tekin ATAY – Soner ÖZCAN / ANTALYA (AHT – Haberturk)