Kategoriler
Aklımdan geçenler Deneme Yazıları Hayat üzerine Kaybettiklerimiz! Sevgi ve Ask Dünyası Wordpress faydalı kodlar

Elveda

Elveda ..
Ağır bir kelime. Geçmişi silmek demektir. Bir dahası olmayacak demektir. Gidiştir. Tek yönlü olan. Her adımında gözleri dolduran, kalbi acıtan.
Elveda diyen umudu keser mi? Ya hala seviyorsa? Elveda bir başlangıçtır, onsuz bir hayata başlangıç.
Bakmaya kıyamazsın, geceleri uyuyamazsın, uğruna neler yapmazsın ki.. Belki adına bir beste. Belki de yalnızca bir şiir. Peki bütün bunlar bir elvedaya sığar mı? O kadar mı büyük bir kelime bu? Yok mu bir çıkarı?
..Hayır yok. Elveda bir dönümdür. Bir köşeyi döndüğünde arkana istediğin kadar bak, göremezsin. Ama bu o yolu unuttuğun anlamına gelmez.
Kalbin girişi tek kullanımlıktır. Bir dahası yoktur ve içerisi de tek kişiliktir. Elveda silgisi o ismi silemez. O mutlaka ordadır.
Gidersin ama orda olduğundan eminsindir. Aşk bu vazgeçilmez ki. Unutulmazda.. Unutmak diye bir şey yoktur aslında. Alışmak vardır. İnsan güçlü varlıktır. Bu kocaman elvedayı bile avcuna alabilir.
İnsan özgürdür. Mecbur değildir, tutsak değildir, köle değildir. İslam çerçevesinde insan, özgürdür. Hür doğmuştur insan, elbet hür ölecektir. Belki bedenin tutsaktır. Ama hiç kimse senin kalbini durduramaz, ruhunu durduramaz. Aşktır tutsak eden. Bir elvedaya boyun eğemezsin…
Yeter ki güçlü ol. İnan, yolundan dönme, sabr ve dua halinde ol. Ve bütün kalbinle iste Yaradan’dan. ‘Bana dua edin size karşılık vereyim’ buyuruyor Rabb. ‘La tahzen innallahe meassabirin’ diyor Rabb. Hala üzülüyor musun? Meraklanma;
Kalbin kadar büyük değil bir elveda kelimesi ..

Kategoriler
Biyografi Doğa Manzaraları Görsel Sanatlar Resim galerileri Ressam Ressamlar Sanatçı Haberleri Yazar

Ressam Yang Shaoliang

Ressam Yang Shaoliang, 1961 yılında Guangdong Eyaleti, Dabu kökenli bir sanatçı. O, 1983 yılında Guangdong Sanat ve El Sanatları Okulu,nda boyama üzerine özel yüksek lisans yaptı. Sanatçı, 1988 – 1994 yılları arasında Japonya Tokyo Musashino Sanat Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi,nden mezun oldu. Ressam, 2001 yılında Sanat Üniversitesi,nde ABD’de lisansüstü öğrenim gördü. Yang Shaoliang,in sergileri: 1986 yılında, Guangdong eyaletinde (toprak) Mükemmel Sanat ve Sergisinde eserleri sanatseverlerle buluştu. 1992 yılında Tokyo,da Milky Sanat Sergisinde gösterildi. 2007 yılında Mitsukoshi Dükkan Galerisinde Yağlıboya Resim Sergisi oldu.

Yang Shaoliang Tr_Art1

Kategoriler
Dunyadan Görsel Sanatlar Resim galerileri Resimli anlatım Ressamlar Sanat Tarihi Sanatçı Haberleri Sevdiğim şeyler

Ressam Li Xiyong

Ressam Li Xiyong (Lixi Yong), Shandong,un bir yerlisi. O şimdi Şanghay,da profesyonel bir ressam olarak ikamet etmektedir. Çin Sanatçılar Derneği, Çin yağlı boya akademisi ressamı. Aynı zamanda Çin Sanatçılar Derneği Shandong şubesinde bir portre sanatçısı olarak Çin Yağlı Boya Derneği,nde doçent üye.

Kategoriler
Anlamlı Resimler Biyografi Doğa Manzaraları Görsel Sanatlar Resim galerileri Ressam Ressamlar Sanat Tarihi Sanatçı Haberleri

Ressam Vyacheslav Shevchenko

Ressam Vyacheslav Shevchenko, 1949 yılında Taşkent, Özbekistan’da doğdu. On yedi yaşındayken Özbekistan Ulusal Sanat Kolejine girdi. 1970 yılında, Sanat Kolejinden mezun oldu ve Ulusal Tiyatro-Sanat Enstitüsü’ne girdi. Bir öğrencinin alabileceği en büyük ödülü bir “Akademisyen Tansikbayev Bursu” ve ardından “Lenin Ulusal Bursu” sunuldu. Shevchenko ve 1976 yılında Tiyatro Sanat Enstitüsü’nden mezun olduktan sonra bir sanat profesörü olarak oraya öğretmeklik için davet edildi. 1982 yılında Shevchenko Repin Akademisi doktora programına girdi. Doktora çalışmarını da, Shevchenko,nun ders kitapları Çizim ve Plastik Anatomisi oluşturdu. 1983 yılında doktorasını tamamladı ve Tiyatro Sanat Enstitüsü çizim öğretmek için memleketi Taşkent,e döndü. 1984 yılında Shevchenko aynı enstitüde Güzel Sanatlar Bölümü öğretim Dekanı oldu. 1985 yılında Resim Bölümü Baskani ve sanat profesörü. Ülkesinde ve yurtdışında pek çok karma ve kişisel sergilerde tabloları sergilendi. 1987 yılında Shevchenko SSCB Ressamlar Birliği üyesi oldu. Daha sonra, 1997 yılından sonra serbest çalışan sanatçı olmak onun idari kariyerinden ayrılmaya karar verdi. 2000 yılında Shevchenko Özbekistan sanatına yaptığı büyük katkılar için bir “Milletler arasında Dostluk Nişanı” takdim edildi. 2003 yılında Shevchenko ArtExpo katılmak üzere Amerika’ya geldi. O yıl ve ABD daimi ikamet oldu ve o zamandan beri yirmiden fazla kişisel ve karma resim sergilerinde yer aldı. Bugün, Vyacheslav Shevchenko kuzeydoğu Pennsylvania,da yaşıyor ve zamanının çoğunu burada sanat yaparak geçiriyor.

Vyacheslav Shevchenko Tr Art2

Vyacheslav Shevchenko Tr Art3

Vyacheslav Shevchenko Tr Art1

Link

araştırma/forschung/research: icik yakup

Kategoriler
Aile bağları Aklımdan geçenler Anlamlı Resimler Bayramlar Deneme Yazıları Gazeteci Hayat üzerine Hayvanlar İlginç Resimler insan vücudu Kaybettiklerimiz! Kişisel makaleler Resimli anlatım Şair Sevdiğim şeyler Sevgi ve Ask Dünyası Yazar

Neresindesin Duygu ve Düşüncelerinin?

gülücük-1icik1Bazen aktığımız gibi durulmayışımızın boz-bulanık sellere dönüşmesi duygu ve düşünceleri kirleterek yıkıyor ve ağır hasara neden oluyor. Bulutsuz havalarda yağmurların işi ne? kaç defa bir tebessüme göz kırp ve gülülcükle karşılık ver dedim, beceremedin kahkaha atmayı hala. Dönüşü olmayan bir geleceğe gidiyor olman seni ne denli mutlu ediyor bilemiyorum ama, ihtiyarladığını biliyorum suratı asık. Hala bir ‘ MERHABA‘ nın anlamını bilmiyor ve bir tanıdığına ya da her hangi birine merhaba diyemiyorsan selama değmezliğin yüzünde akislenir bunu bil. Kibirli duygu ve düşüncelerin varlığı daima akseder soluk bakışların en son uç noktasında bunu bil. Mutlu olmayı yalnız başına becerebileceğini sanma, tekil olmak eksidir daima. İronik fikirlerin bakışlarında daima huzursuzluk süzülür ve mat bir renk salgılar ten. Maddenin ruhu kaplayacağı bir hayattan sadece ‘ Beklentilerde Çoğalırsın ‘ her şey akarsın, uzun ince amansız geçitlerden sonra mutlak tıkanır ve taşarsın buna ‘ kendi gözyaşlarında boğulmak ‘denir. Ağlamanın, sızlamanın hiç bir yarar sağlamadığı an, bu an. Değerlerin önemi sende bir ‘ hiç ‘ kadar çok oysa; ederin bir hiç kadar yok.

Yakup Icik

Kategoriler
Ressam Sanatçı Haberleri Toplumsal Konular Yazar

Türk Sanatına Bakış Açısı

(Hobi-Araştırma)

 

Bilindiği gibi Görsel Sanatlar seramik, çizim, resim, heykel, özgün baskı, tasarım, el sanatları ve genellikle modern görsel sanatlar (fotoğraf, video ve film yapımcılığı) ve mimari gibi doğada öncelikle görsel olan eserleri oluşturmak için sanat formları vardır.
Pek çok sanatsal disiplinler (sahne sanatları, kavramsal sanat, tekstil sanat) görsel sanatların yönleri gibi diğer tür sanatları içeren bu tanımlamalara kesinlikle alınmamalıdır. Ayrıca görsel sanatlar içinde yer alan uygulamalı sanatlar endüstriyel tasarım, grafik tasarım, moda tasarım, iç tasarım ve dekoratif sanat olarak bilinmelidir.

 

Yukarıda belirtildiği gibi, terim “görsel sanatlar” güncel kullanımı güzel sanatlar gibi uygulamalı, dekoratif sanat ve zanaat, ama bu her zaman böyle değildi. 20. yüzyılın başında Ingiltere ve başka yerlerde Sanat ve El Sanatları Hareketi sanatçının sık sık Güzel Sanatlar (resim, heykel veya baskıresim gibi) değil, el sanatları, ya da çalışan bir kişi ile sınırlı kalmıştır (sanat ortamı olarak uygulanır). Çok yüksek formları gibi yöresel sanat formları değerli Sanat ve El Sanatları Hareketi sanatçılar tarafından vurgulandı.

 

Sanat okulları bir zanaatkar sanatın bir uygulayıcısı olarak kabul edilemeyeceği sonucunu koruyarak güzel sanatlar ve el sanatları arasında bir ayrım yapılmıştır.
Bölgelere göre boyamada, sanatçının hayal gücüne en yüksek derecede güvenilen biri olarak görülmüştür. 2001-2012

 

Yakup Icik

Kategoriler
Anma Yazıları Genel Konular Kaybettiklerimiz! Şair Sevgi ve Ask Dünyası Yazar

YANILMIYORUM DEĞİL Mİ ?..

Yanılmıyorum değil mi ?
varlığın vardı değil mi bir zamanlar yanımda
olmalı ki,,,,senden gelıyor bu cesaretim.olmasaydın yazamazdım bu kadar derin,
hiç bir intihar girişimimde olmazdı, sabah ayazlarında
oturup seni düşündüğüm bu koltuk bu kadar eskimezdi,,
olmazdı fincanımda hep cıkmayan sen izleri
dudağımda isminin tek tek harfleri……
ayna tarak ve ben ;,,sen gelmeyince buluşmazdık
kapının zili, ocağın a…teşi, çiceklerin suyu koca bir yalan olurdu.
kapalı perdeler, bilmem gündüzdemiyim gecedemi
hava serin,,, sanırım mevsim kış
yada esen yokluğunun ayazı
takvim son kopardığın dalda kalmış
yaşım bıraktığın yerde hala 30
kutlanmamış,, senden sonra hiç bir pasta mumla buluşmamış
bilmem biliyormusun, bıraktığın gibi değil ellerim,,tuhaf
lekelenmiş, biraz kırışmış, titriyor zaman zaman da
kaç biçare gün oldu sölesene sen gelmeyeli,,,,,,,,
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
çok doluyum yokluğunla,
gel gel gelde varlığınla var olduğuna inandır artık beni
yanılmıyorum değil mi ??
svd..
Kategoriler
Deneme Yazıları Hayat üzerine Kaybettiklerimiz! Kişisel makaleler

“SESLER”

        Uyanmak için uyumuyordu bu gece. Yıpranmış, çizgili pijamalarını giymeye gerek bile duymadı bu yüzden. Uyanacak ne vardı? Pencereye perde diye tutturduğu bez parçasının deliklerinden odaya süzülecek gün ışığından bir beklentisi yoktu artık. Hayat, ona bir oyun daha oynamıştı fakat bu, üzerinden oynanan son oyun olmayacaktı.

     Cılız gün ışığının, gözkapaklarının üzerinde oynaştığını hissettiğinde, güneşe inat, hayata inat; her şeye inat daha sıkı kapadı gözlerini. Yine mi uyanabilmişti? Oysa yeni bir güne gözlerini açamayacağından ne kadar da emindi. Bütün gece, defalarca ölmüştü rüyasında. Yüksek bir yerden kendini aşağıya bırakıyor; ciğerlerine dolan hava ile ağırlaşan vücudu daha hızlı düşüyordu, çok daha hızlı. Sabaha kadar altında kalmadığı kamyon, üstünden geçmeyen silindir kalmış mıydı? Bir el boğazına sarılıyor; “bana yardım et” diye haykırıyordu. Kulakları sağır eden seslerle birlikte, kendini metrelerce yüksekte görüyordu yine. Bu kez düşmüyordu, bir kuvvet büyük bir zevkle itiyordu onu boşluğa.

      Rüyaymış diye sevinilmeyecek kadar, kâbustu yeniden uyanmak. Direnmenin de bir anlamı yoktu. Gözlerini yavaş yavaş araladı. Sıkıntıyla, tavanda koca bir çatlağa sabitledi bakışlarını. Şu tavan büyük bir gürültüyle üzerine çökse, sesini bile çıkarmazdı. Bunu da temenni etti ama şu eski kolonlar ne kadar da sağlamdı öyle. İstemeye istemeye doğruldu yatağında. Sağa sola dağılmış elbiseleri, masanın üzerinde haftalardır duran sararmış çay bardağı, kırık camlı bir fotoğraf çerçevesi, eskimiş mobilyalar ve yatağında eli kolu bağlı oturan suçlu bir adam…

      Dün sabah fırından taze ekmek alabilmek için evden erkenden çıkmıştı. Ekmeğin sıcaklığından terleyen naylon poşetini, kabanının içine saklamıştı yağan yağmurdan korumak için. Yağmurlu havalar, insana kasvetten elbiseler giydirir. Ekmeği ile eve dönerken, içindeki parazitli seslere kulak verdi. Sanırım kötü bir şeyler olacaktı. Hayat bu elbiseyi yok yere giydirmiş olamaz!

      Kahvaltıda haşlanmış yumurta ile birkaç zeytin vardı. Taze ekmeğin hatırına, yedikleri su gibi övüyordu. Karnını doyduktan sonra ortalığı toplamadı, bunun yerine ara vermeden bir sigara yakmak çok daha iyi gelecekti. Üflediği dumanla birlikte, içindeki sıkıntıyı da uzaklaştırmalıydı kendinden. Sigarasını söndürüp, kapıya doğru yürüdü. Sokaklarda bir çeşit koşturma başlamış, herkes kendi telaşına düşmüştü çoktan. Ziyaret edebileceği bir iki arkadaşının olup olmadığını düşündü. Ne acı ki, hiç arkadaşı yoktu. Kalabalık sokaklardan geçip, birkaç dükkân gezdi. Aylardır işsizdi, bu sebeple dükkânları, eleman ihtiyaçlarının olup olmadığını anlamak için geziyordu. Güneş, tam tepede yerini almış, yeryüzüne kızgın ışınlarını gönderiyordu. Günün normal sayılabilmesi için birçok gerekçe vardı fakat üzerindeki bu kasvetten elbise, bu gerekçelere inanmasına engel oluyordu.

      Havanın kararmaya başlaması, sokakların tenhalaşmasını sağlamıştı. Saat çok ilerlemiş olmasa gerek ama gecenin zifiri karanlığına terk edilmişti sokaklar. Islak kaldırımlarda yürüdü. İnsanın içini ürperten soğuğa aldırmadan çıktı ara sokaklardan. Kaç saat daha yürüdü bilinmez, tabanları şişmeye başladığında bir kaldırıma oturmayı akıl etti. Dudaklarına sıkıştırdığı, son sigarasıydı. Para, uğramayacağı tek cebi seçmiş gibiydi. Artık bunları düşünmüyordu. Tesadüfen doğduğu bu dünyada, zaruriyetten yaşadığı ayan beyan ortadaydı.  Babasını hatırladı. Ne kadar çok alkol tükettiğini ve evde esen havaları. Biricik annesi, kahrından hayata veda edip; onu bu acımasız dünyada savunmasız bırakmıştı. Babası elini kaldırdığında, yüzünü siper etmek için havaya kalkan kollarını hatırlamak, acıyla dudaklarını gevmesine neden oldu. Yüzünü ıslatan yağmur değildi. Çekinmesine gerek yoktu, bu ıssız sokakta boğazı patlayana kadar küfredebilir, ağlayabilirdi. Gözlerini silmeden ayağa kalktı, nereye gideceğine karar vermediğinden;  buna, hayat karar verecekti.

     Yaşadığınız hayatlar, birilerinin başından geçip, kullanılmış öyküler olarak yeryüzüne yeniden döner. Bir gün sizlerin de hayatınıza karışabilmesi an meselesidir. Buradan doğmuştur; “bugün bana, yarın sana” söylemi. Bana göre, en az ikinci eldir tüm öyküler. Kahramanlarına göre oyunlar oynayan, işi bitince dil çıkararak aramızdan ayrılan mızıkçı çocuklar gibi.

       İnsanın iliklerine kadar işleyen bir fren sesiyle döndü arkasını. Kontrolünü kaybetmiş bir araba sağa sola savruluyordu.  Çok geçmeden büyük bir gürültü ve acı bir çığlık yükseldi gökyüzüne doğru. Bir vücut uçmaya başladı gözlerinin önünde. Olan biteni korku dolu gözlerle izlerken, bir an duraklayan araba hızla uzaklaşmaya başladı. Yerdeki su damlalarını çekti bir mıknatıs gibi ardından.  Birkaç saniye önce uçarken gördüğü vücut görünürlerde yoktu. Hızla sokağı taradı gözleri. Sanırım, olan bitene bir şahit de yoktu. Olayın gerçekleştiği yere doğru ürkek adımlarla yürüdü. Kalbi yerinde atmıyor gibiydi. Kayıp vücudu aramaya başladı. Yükselip, göğe çekilmiş olmalıydı. İnsan, gözünün görmediği şeyden daha çok korkar. Bu hayalet, onu çıldırasıya korkutuyordu. “Yardım edin” diye bir ses korkusunu katmerlemişti. Yolun kenarındaki kayaların arkasında, gökyüzünün kara rengine rağmen parlayan kırmızı görüntüler aklını başından aldı. Islak, upuzun saçları olan bir kız ona doğru uzatıyordu elini. Kıpkırmızı yüzünde parlayan kara gözlerinin dipsiz bir kuyudan farkı olamazdı.

       -“Yardım edin… Lütfen.”

      -…Hayır. Hayııııır!”

     Yardımseverlik, ya da vicdanın korkuyla bir arada bulunması, zordur. Ardına bile bakmadan koşabiliyordu. Koştukça rahatlıyor, o korkunç görüntüleri çok arkasında bırakıyordu. Eve kadar, hiç durmadan koşmuş, nihayet her şeyi arkasında bırakmıştı. Telaşla kapıyı açtı ve içeri girdi; yalnız değildi…

       Vicdanını, olup biteni ya da her şeyi kapının dışında bırakmanın bir imkânı var mıydı? Bir bardak suyu bir yudummuş gibi tüketmesi, üzerine bir bardak su içip geçiştirdiği şeylere benzer miydi? Korkuyla yatağına yatıp üzerini örttü. Her şeyden saklandı aklınca. Vicdanı usulca süzüldü örtünün altından. Kalbinin üzerine oturup, türlü işkenceler yapmaya başlamıştı. Korkağın tekiydi o. Bir aptal ve bir zavallı. Elini uzatacaktı. Sadece elini uzatacak ve onu oradan çekecekti… Sonrası kolay, bir yolunu bulur bir hastaneye gitmesine yardımcı olabilirdi. Hiçbir şey yapamasa bile onu bulunduğu o kuytu yerden kurtarıp, herkesin görebileceği bir yere çıkarırdı. Böylece insanlar ona yardım edebilirdi. Oysa kızın orada olduğunu, ondan başka bilen kimseler yoktu. Kendi başına oradan kurtulup çıkabileceği ümidinin düşük oluşu da vicdanının sesini daha fazla yükseltiyordu.

       Uyanmak için uyumuyordu bu gece… İster sabah olsun, ister gece, bu olayın olmamış gibi farz edilebileceği bir zaman dilimi yoktu. Dili döndüğünce kızın yaşaması için dualar etmişti. İnançları çok sağlam değildi fakat bu ara Allah’a tüm zamanlardan daha fazla ihtiyacı vardı. Onu duyar ve belki kıza yaşaması için bir şans verebilirdi.

                                                                                                                        ***

      Taze bir ekmek alabilmek için çıkmıştı yine evinden. O gün hava yine yağmurluydu. O bilindik kasvet, kol geziyordu yine. Yıllar geçmişti o görüntülerin üzerinden. Vicdanın sesi kısılmaya başlamıştı ya da ona öyle geliyordu. Ekmeğini bir gazeteye sarıp kolunun altına sıkıştırdı. Kahvaltıda peynir, bir domates ve birkaç zeytin vardı. Taze ekmeğini gazetenin üzerinde böldü. İlk lokmasını, yıllar öncesine ait bir haberi okurken çiğnedi. Seneler önce o gündü:

     “ YALIDERE’DE MEÇHUL CESET… OTOPSİ SONUÇLARI GENÇ KIZIN CESEDİNİN EN AZ BEŞ GÜNLÜK OLABİLECEĞİNİ SÖYLÜYOR.”

     Yutkunamadı… Böyle beş gün kalabilirdi. Kızın yaşadığına dair, içinde büyüttüğü ümitleri de artık onu terk etmişti. Dudaklarını aralayıp: “ölmüş” diye mırıldandı suçlu bir adam. Çok geçmeden vicdanın sesi duyuldu: “Belki de göz yumulmuştur…”

 

Kategoriler
Kaybettiklerimiz! Kişisel makaleler Sevgi ve Ask Dünyası

“An Kaybından Ölen Zam(an)”

Kâinatı karaya boyayan bir şey görürsem; kimsenin senden haberdar olmadığına şahit olur, onları hiç bilinmeyen yerlerde seni sorarken yakalarsam kesmez miyim ümidimi her şeyden? Zoruma gitmez mi senin ört bas edildiğin gönüllere uğramak? Söylenen ezgiler içinde sana dair bir melodi bulamamak?
Gece çökmüş yağmur gözyaşlarına inat yağıyor. Bir nebze gönül ferahlığına muhtaçken, onu derdine çare yapamamak! Avunmak türlü şeylerle; ama neyle olursa olsun nefes alamamak… Düşünmek derin kuyularda, orada onu bulamadan yaşamak… Gönül soluksuz kalıyor, aşk beyne sıçramış, bir büyük ağrı var kuytularda…

Ortalığa düşmüşüm etrafımda dönüyorum. Bir mıknatıs gibi beni sana çeken yanlarımı seviyorum. Nerde olursam olayım beni telkin eden varlığına inanıyorum. Buralardasın… Kendimi bildim bileli seni duyduğum yerde… Bilmediğimde bile sakın gitme… Sakın gitme benim dışımda bir yerlere…

Senin olduğun yerde huzur vardır… Kendini aşikâr kılan bir duruluk. Bir tat vardır bir derin soluk. Hayat ılık bir melodinin ucunda. Güller kan kırmızısı, yeşilin tonu hiç görülmemiş bir nurdan kesit… Gözler hiç bu kadar anlamlı baktı mı başka gönüllere? Senin varlığın; boşluğundan sürekli tıngırdayan kalplere koskoca bir tehdit.

Ve zaman aşkı yanılttı. Her şeyin ilacı sandık, ona havale ettik sarılması gereken yaralarımızı. Oysa zaman her şeyin ilacıydı, fakat her geçen gün ömürden kayıptı! An kaybından ölürken zaman, son yardımı “zamansız” yaptık… Yaralarımızı sarmadığı gibi, o arada bizi hem oyaladı, hem de kendi yaralarımızı kendimize çevirdi… Ey aşk, sen neye kadirsin ki?

Yokken zaman diye bir kavram; her şeyini ona bağladı bile insan… Şimdi, aşktan mı zamandan mı medet umulur meçhul olsa da; aşkın nereye saklandığı belli olmadığına göre, yine sana geldik zaman… Acıları, çaresizliklerimize, aşksızlığı, açlığımıza katık edip öğrettin sansan da kendini, aşka aç kalpleriyle, bak insanoğlu açtı artık gözlerini…

Açtık açmasına gözlerimizi, ama gördük ki “aşk” bıraktığımız yerlerde değil. Yolgeçen hanı tabirini hak etmiş birçok gönülden düştüğü kesindi. İkinci el sevdaların adamı olup, belki üçüncü, belki beşinci şansımızı denedik başka kalplerde. Her girdiğimiz kalbe “Ey Aşk Nerdesin?” diye sorduk; cevaplar dipsiz kuyulardan geldi ve biz dibe vurduk… Eee alışmak lazımdı; zamansız aşklara rastlayıp, aşksız zamanlar geçirdik…

Aşksızlığa mı yoksa zamansızlığa mı uğradı kalplerimiz bilinmez ama bir yerlerde “ansız” zamanlar geçirdik… Bugün bizim miladımız olsun: Gözümüzün gördüğü değil, gönlümüzün gördüğü olsun. O da olmazsa, her kalbe “aşk olsun…”

-Rüya-

Kategoriler
Hayat üzerine Kaybettiklerimiz! Şuan Düşündüklerim

Oysa Neler Söylemeyecektim!




   Bir sitem doldu mu kulaklarına? Ben susarken duydun mu beni? Bölme… Beni Susarken bölme!

   Ne sıradan bir gündü. Konuştuğum büyük lafları lokma lokma yediğim gece… Nasıl buldun beni? Ya da nerdeydin daha önce?
   Dur biraz! Yüreğimin iniş çıkışları bu yüzdendi anımsadım. Bir gülüyordum bir bakıyordum… Kimsin sen be? Ben çözmeye çalışıyordum, sen dolaştırıyordun. Herkes uyuyordu…
  Gözlerimi açtığımda karşımda idin, kapattığımda hayatımda. Müdahale edecek değildim. Hatırlar mısın o geceyi? Hani sabaha karşı saat beşti sana aşık olduğumda. Sabah namazlarımızı kıldıktan sonra seni kalbime buyur etmiştim. Besmele gibi dilimdeydi adın. Geceler gündüze kavuşuncaya dek aklımdaydı gözlerin. Sabah ki dersime zar zor yetişmiştim seninle olan meşguliyetimden dolayı. Edebiyat Hocamı anlatmış mıydım? Hani beni derse almamıştı… Sonraki derse girdiğimde en arka sırayı gözüme kestirmiştim. Aslı’ya dedim ki sen şuraya otur beni bölme… Dipçik gibi sağlam hissediyordum kendimi ama dibe vurdum. Uyudum Edebiyatçının dersinde. Ben… Hayatımda ilk defa…
  Sanki hep vardın, hep bendeydin…Uzun uzun düşünüyordum tek nefeste yazıyordum. Seni düşünürken derin soluk alamıyordum. Bu yüzdendir sık sık nefes alışım. Seni doksan cümleye ayırışım… Sanki hep benimdin… O tarif edilmez duyguyu bana yavaş yavaş zerk ettin. Ben o duygunun adına aşk bile diyemedim. O da neydi ki? Sana duyduğumun yanında o da neydi ki? Özüm, ömrüm, iliğim, ipliğim…
  Bir gün aradığımda yoktun. Şaka sandım. Öldüğüne inanırdım da benden gittiğine inanmazdım. Sen gittin, ben hala inanmadım. Kulaklarımı oyaladım bir süre. Korktum sesini duymazsa çıldıracaklar diye. Dudaklarımı gevdim acıdan. “Niye cevap vermiyor?” diye sormasından evvel işkenceye başladım. Gözlerimi kapalı tuttum açtım. Kapattım, açtım. Açtığımda karşımda idin, kapattığımda hayatımda… Her durumda da bendeydin… Olasılıklar benzer olduğuna göre fazla uzağa gitmiş olamazdın benim dışımda bir yere…Kalbimi susturamadım biliyor musun ? Meret “O” diyor, başka bir şey demiyor. Çok uğraştım yüreğimle, bırak susturmayı sesini bile kısamadım.
   Boşuna dönüyordu dünya dedikleri. Allah’ım nefret bile etmez mi bir insan? Oysa bir izin verseydin sana neler söylemeyecektim?
    Epey olmuştu biz öleli. Bir insan ancak bu kadar ölebilirdi… Öyle alışmıştım ki boş gözlerime, o mat rengine… Aynadaki hastalıklı kızı uyardım… Dirileceksin yavaş öl dedim en başından. Sonra ne öğrendim biliyor musun? Öle öle sağ çıkmayı her aşktan!
Dilimi ısırdım beddua eder diye… Çok sevmiş koca bir yüreğin dişinin kovuğu varsa nefretin doldurmuştu orayı senden iki yıl sonra… Düşündüğümde içime battın, düşünmediğimde beni aklımdan ayırdın… Sen her koşulda dibi bulanık bir sevdaydın… Peki, ben bunu niye anlamadım? Zihnim bir fabrika gibi çalışırken gönlüm ıssız sokaklarda volta attı da ondan. Peki, ben yerimi niye bulamadım?  
   Uzun lafın kısası yoktur söylenecek çok şey var. Lakin değmezsin artık eminim… Bıraktığın bu hediyenin adı acı olsun… Canım acıyor diyenlere göstereyim ki yaralarını unuttursun… Sen beni bir kenara savurdun ya, lodoslar da seni poyrazlara satsın… Ben seni ölünce de sevebilirdim ki sen beni niye öldürmeden gittin?