Kategoriler
Hayat üzerine Öğrenci Konuları Şuan Düşündüklerim

“Düşler Okulu”

              Daha önce de görmüştüm şafağı sökerken. Bulut bulut dağılan karanlığı. Yer yer aydınlığa çalan gökyüzüne bakmıştım uzun uzun. Böyle zamanlarda hep aynı şeyleri düşündüğümü hatırlıyorum. Bu çok manevi bir hissiyattı. Günahlarımı düşündüğüm oluyordu, kırdığım kalpleri gözden geçiriyordum ve hep aynı kararları alıyordum. Karanlık komple dağıldığında doğacak güneşle birlikte farklı ve çok daha iyi huylu bir insan olacaktım. Öyle takılmayacaktım her şeye, babama daha az kızacak annemin sözlerine daha çok itaat edecektim. Kardeşlerime örnek bir abla, daha başarılı bir insan ve kendi ruh âlemimde kendimin sultanı…

              Ayıp olmasın diye üç dört saat uyguladığım oluyordu içimdeki sultanın bitmek tükenmek bilmez buyruklarını. Birileri beni sürekli yoldan çıkarıyordu sanki. Her şey el ele vermiş sonumu hazırlar gibiydi örneğini burada vermek istiyorum. Gerçek şu ki; ben hiçbir zaman sultanıma sadık bir cariye olamadım.

              Kız lisesinde okudum. Yirmi beş kişilik bir sınıfta bir tane arkadaşım vardı. Birlikte kooperatif kolunda çalışıyorduk teneffüslerde kantini açıyorduk. Zati derslerde zor tahammül ediyordum kız arkadaşlarıma, bir de teneffüslerimi onlarla geçirmek istemediğimi takdir edersiniz herhalde. Hayatımda böyle bir ortamda eğitim alacağım aklımın ucundan geçmemişti.

              Liseye Konya da başlamıştım aslında. Bir öğrenci yurdunda ailemden uzak okuyabileceğimi, kendimi idare edebileceğimi sanmıştım. Hesapları yanlış tutmuşum.  Annemle her telefon görüşmemde iki gözüm iki çeşme ağlıyordum. Yurdun yemekleri, yatakları, çalışma odaları hiçbir yeri sarmıyordu beni. Ders çalışmak için etüt odalarına geçip aile fotoğraflarımıza bakıyordum. Okul mu? O baştan fiyaskoydu. Lisemizin yapısı çok eskiydi, sınıflar kutu kadardı. Bir sırada üç kişi oturup sözde eğitim görüyorduk. Bu böyle çok gitmezdi elbette. Miadımın dolduğunu hissediyordum fakat ağırdan seyredişine tahammül edemiyordum.

                Nihayet bir gün dürüstçe anneme burada okumak istemediğimi söyledim. Bu cümlenin ağzımdan çıkmasını bekliyor gibiydi. 14 yaşında bunların üstesinden gelemeyeceğimi düşünmüş olmalı ki en başında uyarmıştı. Ah yeni neslin jetonları… Ne zaman zamanında düştü ki? Neyse ki çok geçmeden düşmüştü benim jetonum. Hemen idareden tasdiknamemi alıp otogara geldik. İlk otobüsle Konya’nın Ereğli ilçesine dönecektik. Uzun zamandır kendimi ilk kez böyle huzurlu hissediyordum. Herkese gülücükler saçasım vardı. Muavine, şoföre, yolculara… Yeni lisemi ya da arkadaşlarımı hiç düşündüğüm yoktu. Anlıkçı bir insanımdır zaten. Talha Bora Öge’nin  “Dün gitti, yarın gelmedi anı yaşa” cümlesini kendime felsefe edinmişimdir. Yanlış da değil hani…

             Yol biter ömür bitmez denir; yolumuz bitmişti artık. Evimize geldik. Güzel bir haftasonu beni bekliyordu. Ne güzel yemekler yapmıştı annem. Ne seviyorsam vardı. Hafta sonumun geri kalanını kendime bir oda düzenlemekle geçirdim. Benim can yoldaşı kitaplarım. Simetrik bir biçimde dizdim kitaplığıma. Ne kadar çok okuduğumu gördüm, dudaklarımı sımsıkı kapatıp başımı sallayarak “vay anasını” türünden bir dönüt verdim kendime. En sevdiğim biblolarımı masamın üzerine yerleştirdim. Kardan adamlı kalemliğim eskimişti. Aldırmadım kalemlerimi de yerleştirdim. Taş atıp da kolum yorulmamıştı ama erkenden uykum gelmişti. Sabah yeni liseme gidecektim. Yeni kelimesinin anlamını tekrar düşündürecek olan yeni(!) liseme…

                 Okul müdürü çok şirin bir insana benziyordu. Ne de güzel karşılamıştı bizi. Okulu dolaştırdı sınıfımı gösterdi. Sınıflar çok kalabalık değildi. Koridorun başındaki ilk sınıfa girdik. Ders matematikmiş. Sağ olsun okul müdürü beni yormayıp, kendi takdim ediverdi beni sınıf arkadaşlarıma. Pek hoş bakışlar topladığımı hatırlamadığıma göre kimse ilk etapta benden hoşlanmamış olsa gerek. En arka sırada balık etli uzun boylu bir kızın yanına oturmuştum. Başıyla kısa bir selam verdi. Bende karşılık verdim. Her şey birden normale dönüp derse devam edildi. Kızların, azarlandıkça arsız bir çocuk gibi sırıttıklarına şahit oldum. Mahmut Hoca’nın da pek istekli ders anlattığı sayılmazdı. Sürekli “siz insan mısınız?” diye çıkışıp duruyordu sınıfa… “Hocam, oradan bakınca neye benziyoruz?” türünden yılışık cevaplar kol kola dans ediyordu ortalıkta. Arada bir arkalarını dönüp bana bakan kızlar vardı, gözlerim zikzaklar çizip dalgalanırken sınıfta; kafamdaki ses “cehenneme hoş geldin” diye fısıldadı.

             Lise yıllarıma ince ince dokunmak hiç hoşuma gitmiyor. Kocaman bir daire çizip ortasına bir nokta koymak kadar belirsizdi her şey. Sadece iki arkadaşım vardı. Biriyle kooperatifte birlikte çalışıyorduk, diğeri ile dertleşir halleşirdik.

            Lise eğitimim boyunca en düşük notum 80 civarlarıydı. Sabahlara dek ders çalıştığımı iyi hatırlarım. Öğretmenlerimin hemen her şeyde beni örnek vermeleri önce ne kadar da güzel ruhumu okşuyordu. Meyveli ağaç taşlanırmış. Ağacın sallanabileceğine şahit oluyordum. Bir süre sonra arkadaşlarım beni kendilerine göre organize etmeye başladılar. Sınav zamanlarında kendilerine göre planlar kurup, oturacağım yeri belirlemeye başladılar. Biliyorum bu çok komik ama bir süre itaat ettim. Kâğıdımı görmelerine izin verirdim. Bu da yetmezse sınav saatine dek çalıştırırdım onları okulun bahçesinde. Çevredeki erkek liselerinden çıkan çocuklara ağzı açık ayran delisi gibi bakarlarken, çok baltanın sapsız kalabileceğini kestirebiliyordum.

                Bu böyle çok gitmedi tabi. Onları çalıştırdığım sınavlarda düşük notlar aldıklarında, benim bazı şeyleri yanlış anlatıp onları kandırmış olabileceğimi ileri sürdüler. Kâğıdımı kendi kâğıtları ile karşılaştırıyorlar fakat bana itimat etmiyorlardı. Artık cimri, paylaşımdan uzak, kötü, ders çalışarak hocaların gözünü boyamaya çalışan biriydim onlara göre.

                Tamam, hocaların her şeyde beni öne sürdükleri hatta sınav kâğıtlarını okumaya yardım etmemi istedikleri oluyordu ama ben kimseden farklı değildim aslında. Onlar beni anlamıyordu belki ama asıl anlaşılması zor olan onların davranışlarıydı. Ben artık yirmi dört kişilik bir sınıfta yalnızca iki arkadaşı olan diğer yirmi ikisinin gördükçe selam bile vermediği biriydim. Peki, bu çok umrumda mıydı? Evet… On altı yaşındaki bir genç kız için arkadaş ortamının önemini tahmin edebilirsiniz. Kendimi insanlara sadece negatif elektrikler gönderen bir mekanizma gibi hissediyordum ve yine bu hissiyat beni her gün paralıyordu.

               İşte böyle zamanlarda, karanlığa takılmaya görsün gözlerim… O hissiyata bürünüyorum yine tüm benliğimle. Bu kez günahlarımı düşünmüyorum, derdim daha iyi bir insan olmak değil artık. Testi nasibini alır sudan. Daha iyi olamıyorsam, olabileceğimin en iyisi olmaya gayret ederim. O da olmuyorsa çok da didikleyeceğimi sanmıyorum bu konuyu. O kadar eksik kadı kızında da oluyorsa bende bu kadar eksik normaldir.

                Ama birçok kere daha gördüm şafağı sökerken. Beni hala aynı maneviyata, girdaba ya da bir yerlere çekip çekmeyeceği merak konumdu. Çekti… Neresi olduğunu bilmiyorum ama karanlık değildi. Gece olduğu konusunda insanı yanıltan bir aydınlık vardı. Düşündüklerim günahlarım değildi, hatalarım değildi. Saltanat müptelası sultanımın buyruklarını temize çekmedim kafamda. Uymak zorunda olduğum kurallar yoktu. Hayatın tüm şeritleri serbestti ve ben sağa sola bakmadan çıktım yoluma.

                Dengesiz bir lise hayatı yüzünden sizce sosyal davranışlarımı, arkadaş sevgimi ya da değişik aktivitelerimi asosyal yanlarıma mı satmışımdır? Hiçte değil… Hayat bir düşler okulu, bizler de düş(en)ünen öğrencileri, ötesi meçhul. Bırak liseyi, üniversiteyi, insan hayatında hiçbir şey çokta önemli değil. Her şeyin sonunda bir karanlık var fark etmiyor musunuz? Dibe vuruşunuz iyiliğinizden, hay Allah iyiliğinizi vermedi mi hala? Güneşin doğuşu ile beraber bedeniniz güneşlensin, ruhunuz düşlensin. Zirvede bir noktaya da o uzun soluklu, demli düşlerinizi kurun… Çekinmeyin; doğru geldiniz, burası “düşler okulu”…

                                                                       Rüya FERHAN

Kategoriler
Öğrenci Konuları Öğretmenlik üzerine

Gökkuşağının Sekizinci Rengi

  Kasabanın en şirin eviydi bizim evimiz… Pencerenin önünde mis gibi kokan sardunyaları, camgüzelleri, evi gölgesi altına almış; oradan buradan fışkıran asma yaprakları, taze çimen kokusu sonra… Düşünüyorum da nefes alması bile güzel buralarda.

  Diyorum ki; hani bir yuvam daha olmasa;  içinde öğretmenimin, arkadaşlarımın olduğu, duymayacağımı bilsem kalemin, silginin, tebeşir tozunun kokusunu; tutupta evden dışarı çıkmayı hayra alamet saymam. Ama yüreğine adını “sevgi” koydukları duygu girmeye görsün, çekip çıkarıyor seni var gücüyle…

  İki günlük hafta sonu tatilimde dahi özlemişim sınıfımı. İçeri girer girmez genzimi yakan tebeşir tozunun kokusunu içime çekerken fark ettim bu gerçeği. Belli ki Hasan Amca yine süpürmemiş sınıfları. Demek ki ilk dersimizi yine havada uçuşan toz zerrecikleri ile işleyeceğiz. Kapının büyük bir gürültüyle kapanmasının ardından beynimi meşgul eden düşünceler de sağa sola kaçıştı. Sonrasında insanın gözlerini kamaştıran bir siluet ilişince gözüme anladım ki; sevgili öğretmenim sınıfa girdi. Yüzüne iliştirdiği tebessümüyle, yine tüm güzellikler onda, tüm hayranlıklar bendeydi… “Çocuklar !” dedi.

Bugün; sizler için uygun gördüğüm meslekler hakkında konuşacağım.” Öğretmenimin benim için uygun gördüğü mesleği duyacak olmanın heyecanı çoktan kollarına almıştı beni…

 Ön sıradaki uslu arkadaşım Mehmet’e (!) doğru bakarak başladı sözlerine…”Doktor ol!” dedi. ”Bence kendini en iyi bu alanda yetiştirirsin. Hem annen de hasta, sevdiklerine şifa dağıtmak istersin değil mi?” Ömer, kendisi için tavsiye edilecek mesleği merak ediyor gibi görünmüyordu.”Şair ol.” dedi öğretmenim… Ömer’i kıskandım-bir gün onu kıskanacağım hiç aklıma gelmemişti- keşke bu meslek bana öngörülseydi. Ardından avukat, mühendis, mimar, ressam gibi meslekler uygun görüldü başka arkadaşlarıma. Şimdi sıra bana gelmişti… Bunu öğretmenimle, gözlerimizin birbirine değmesinden anladım. İşte yine o gülümseme yüzünde, yine tüm hayranlıklar bende… Yutkundum. İçimde koşturan yaramaz çocukların gürültüsünü bastırmaya çalıştım. Bir kez daha yutkunduğumu hatırlıyorum.”Gökkuşağının sekizinci rengi ol!”diye bir cümle duydum, yutkunmamın akabinde… Gökkuşağının sekizinci rengi mi? Yeni mi çıktı bu da? Hayır canım, mutlaka yanlış anladım! Kahverengi mi olacaktım yoksa gri mi? İnanmıyorum öğretmenim size… Benim için uygun gördüğünüz meslek bu muydu yani? Gökkuşağının sekizinci rengiymiş… Hem de sekizinci rengi!

  Senelerce aklıma işgaller düzenledi o cümle… Yoksa o meslek mi demeliyim? Pencereden yağmuru, hele de yağmur sonrasını seyretmeye tahammülüm yoktu. Adeta gökkuşağından kaçıyordum. Görünce gülesim geliyordu… Kendimi gökkuşağının bir yerlerinde bir renkmişim hayal ediyordum.  Bana da bu yakışırmış ya; sevgili öğretmenim öyle demişti, bundan senelerce evvelinde… Bununla ilgili bir açıklama yapmaması da iyice kızdırıyordu beni yaşım ilerledikçe. Çocukluğumun verdiği masum tavırlardan sıyrıldıkça; öfke çörekleniyordu yüreğimin tam ortasına.

  Şimdi gülüyorum… Öğretmenliğime adım atış sürecim gülmekle ağlamak arasında geçti hep. Gökkuşağı mı? Ona hala kızgındım. Ama resim derslerinde renklerini bozarak intikamımı fazlasıyla aldığımı düşünüyorum… Oh olsun! Gökkuşağının sekizinci rengi olmayacaktım elbet, ama artık bir gökkuşağıda olmayacaktı…

       Öğretmenimin bir yazısı geçti elime bir süre sonra. Gökkuşağını n sekizinci renginden bahsediyordu. Yutkundum… Büyük bir yanılgıyla karşı karşıya gelmemek için okuyacağım bu yazının bilimsel bir konuyla ilgisinin olması için dua ettim. Ama bu da bir başka yanılgımdı şimdi… Okudukça eridim… Ben artık yoktum… O senelerde öğretmenimin o cümlesini duyarken tebessüm etmediğim için kızdım kendime… Kızım sen ne aptalsın! Bir de gizemli sözleri çözmede ustayım diye geçinirdin!

  Çok geç anlamıştım öğretmenlikte, gökkuşağının sekizinci rengi olabilme potansiyelinin, güzelliğinin ve yüceliğinin olduğunu… Jetonumun köşeli olma ihtimaline bile razıydım; en azından dünya döne döne bir gün o köşelerden biri düşerdi zihnime…

  Değirmenden çok sular geçti… Sevgili öğretmenimi o günün şartlarında anlayamadığım için, şimdilerde en büyük tesellim onun istediği gibi, gökkuşağının sekizinci rengi olmuş olabilmemdi. Kahverengi miydim gri mi bilmem ama ‘asıl renkler sonradan eklenirmiş’ dedim,  içimdeki assoliste…  

Kategoriler
Günlük hayat Kişisel makaleler Öğretmenlik üzerine

BAŞ TACINDAN AYAK ALTINA

Kimden mi bahsediyorum tabiki  de  vefakar öğretmenlerden .Biz öyle bir neslin evlatlarıyız ki yüzyıllarca öğretmenleri baş tacı etmiş, en güzel saygıyı göstermişiz. Bizim eski medreselerden bahsedecek olursak’ tabiki diyeceksiniz şimdi medrese  var mı diye; medrese görevini yapanlar var’ Hocaya hürmet ön planda tutulur, velev ki unutur da edepsizlik yapar diye medrese kapıları küçük yapılırmış nedeni ise eğilerek girsin de hocaya hürmetsizlik etmesin diye.

İslam dininde ilmin kapısı olarak  nitelendirilen H.z Ali,  Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum,der.Anne babalar talebelerini medreseye teslim ederken şöyle derlermiş;eti senin kemiği benim diye  bu ifade çocuk için kaçış yolunun olmadığı anlamına gelir ya öğrenecek ya öğrenecektir başka çıkar yolu yoktur.

Şimdi ise devletinden tutunda ta öğrenciye kadar herkes hemfikir olmuşlar öğretmeni hor görmeye, öğretmeni ezmeye çalışıyorlar.Nasıl mı?

Öncelikle bizim kutsal saydığımız devlet yöneticileri oy çıkarları yüzünden Fen Edebiyat Fakültesinin amacının dışında öğretmen statüsüne yükselttiler sanki mevcut Eğitim Fakültesi öğrencilerini atadılar gibi yanlış anlaşılmasın kimsenin ekmeğinde gözüm yok ama her kurum amacı çerçevesinde iş yapsın değil mi?

Birde her yere üniversite açtık diye seçimlerde havalarını attılar sanki maharetmiş gibi.Ve beyefendiler çıkıp küstahça ;Atanamayanlar kendi kabiliyetlerine uygun iş baksınlar diyor .Sanki benim başka mesleğim var ben  17 sene okumuş en güzel yıllarımı okulda geçirmişim nerde kabiliyet olacak ki tabiki anlayana sivri sinek saz anlamayana davul zurna az. Velhasıl anlamazlar    beyim.

Bunla kalsa  iyi ama birde bunun yasal kısmı var öğretmenleri bir sürü prosedürlere boğdular senin evrakların tamam olsun ders anlatma isterse mantık bu. Zaten bu olmasa idi bizde Ay’a falan çıkardık herhalde.Benim öğretmenim elinden herşey alındı;atsa atamaz (yani çok zor) ben atma taraftarı değilim ama bazıları ondan anlıyor ,öğrenciye tokat vursa dayak yasak derler adın dayakçı hocaya çıkar ondan sonra gazetelere manşet olursun maazallah.

Birde halk gözüyle irderlersek kimi Anadolu’nun bazı yerleri öğretmenliği kutsal sayarlar ve gerektiği değeri verirler kimileri ise bu işe memuriyet gözüyle bakarlar.  Onlara  göre;oh ne ala öğretmeninin işi kebap her ay maaşı yatar, yer yatar der ve bu işin önemini gözardı ederler.

Nerden nereye bir zamanlar baştacı edilenler şimdi ayaklar altında.

Siz,  yeni nesil öğretmen olmayın sakın!

Kategoriler
Eğitim - öğretim iletişim Toplumsal Konular

Çocuğumuzun okulu

İnsanoğluna baktığımızda ilk eğitim ve öğretim yerinin aile ocağının olduğunu görürüz. Aile içinde iyi eğitim almış olan çocukların başarılı olacağından kuşkumuz olmaz.

Çünkü eğitimin çocukluğun ilk evrelerinde oluştuğunu biliyoruz. O dönemlerde çocuğumuzun ilgi ve yeteneklerini keşfetmememiz gerekiyor.

Çocukluğunda boş olan beyninin içini en güzel bilgi, hikâye, masal okuyarak öğretmemiz gerekirken; televizyon izlenmesiyle vaktini yanlış yerlerde yönlendirirsek sonucun iç açıcı olmayacağını bilememiz gerekiyor.

Çocuklarımızı geçmişimizle kıyaslamadan yani bizim dönemimizde televizyonla mı yemek yeniyordu demekten öte olan televizyonu izletmeden çocuğumuzun günlük aktivitelerini yapmasını sağlamalıyız.

İllaki benim yavrum televizyon seyrederek yemeğini yer, başka türlü yemek yediremiyorum mazeretine kimse sığınmamalıdır.

Çocuklarımızın oyun oynamasına müsaade ederek kendini geliştirmesine fırsat tanınmalı. Kaslarının gelişmesi için oyun hamuru, oyun hamuru benzeri kas geliştirmelerine katkıda bulunacak materyalleri evimizde bulundurmalıyız.

Şayet aldığımız oyun hamurlarının çocuğumuzun sağlığıyla ilgili korkumuz varsa kendi başına bırakmadan yanında bir büyüğüyle oynamasını sağlamalıyız.

Oyunlar vasıtasıyla beyninin de bu arada geliştiğinin farkına varırız. Oyun oynamak çocuklar için ihtiyaçtır.

Oyun hamurlarıyla veya istediğimiz davranışın bir anda olmasını beklemek saflık olur. Çeşitli materyallerin elinin altında olması gelişimi açısından verimli olacaktır.

Çocuklarımızın istenilen davranış veya becerilerini ilk denemelerinde başarmasını beklemek doğru olmaz.

Çocuklarımıza ne kadar çok fırsat tanır, onların becerilerinin gelişmesi aşamasında sabırlı olur, anlayış gösterirsek, istediğimiz olumlu ve kusursuz yeteneğinin gelişmesinde olumlu katkımız olur.

Çocukların oyun konusundaki kendi çapında oynayabilecekleri oyunların merkezinde çocuk olmalı. Anne baba çok etkin olmadan yol göstererek çocuğunu desteklemelidir. Çocuklarımızı çevremizdeki çocuklarla da kıyaslamadan, sen falanın çocuğundan geri misin demeden çocuğumuzun bizim için özel olduğunu hissettirerek kendine güvenmesi için fırsat tanımalıyız.

Onun gelişim çağı dediğimiz üç yaşına kadar ki döneminde ne kadar üstüne düşerek doğal şekilde yetiştirirsek geleceği o kadar aydın olur.
Çocuk dünyadaki varlıklarla ne kadar çok temas ederse kadar dünyaya bakışı, gelişimi, yorumlayışı gelişir.

Bir iki denemesinde sen zaten yapamasın ben biliyordum demeden onun yüreklenmesi için gayretlendirici söz ve davranışlar sergilemeliyiz.

Mümkünse çocuğumuzla birlikte vakit konusunda da cömert olmalı ve çocuğumuzla birlikte biz de oyun oynamasını öğrenmeliyiz.

Kendi başına bırakarak ona dokunma, bunu kırma, kırarsan almam, yıkarsan kaldıramam, altında kalırsan kendin kalkarsın, yerine gel beraber oynayalım diyerek yalnız olmadığını bilmesi gerektiğini de unutmamalıyız.

Çocuğun ilk okulu evi olmalı değil mi?

Kategoriler
Eğitim - öğretim Genel Konular Günlük hayat İslam Dini Türkiye üzerine

Biz niye bu haldeyiz..

İlk bakışta her şey normal gibi görünse de aslında hiçbir şey normal değil. Ne demek istediğimi biraz düşündükten sonra sizde anlayacaksınız. Çünkü, sürekli insanların artık eskisi gibi olmadığını komşuluk yaşantılarımızdan, alışverişlerimizden, haberlerden duyduğumuz cinayetlerden anlıyoruz. Artık kimse kimseye güvenmez halde. Aslında bu tehlike ben geliyorum dedi. On senedir takip ediyorum insanların nerde o eski bayramlar diye iç çektiklerini. Süreç bana göre buradan başladı ve korkunç bir sona doğru gidiyoruz.

Peki hala çocuklarımıza biz şöyleydik böyleydik diye göğsümüzü kabarta kabarta anlattığımız hayat tarzını yaşayan dedelerimizin zihniyetini, hayat tarzını niye kaybettik. Ya da kaybettiğimizin farkında mıyız?
Bence değiliz. Çünkü biz dertsiziz. Çünkü bizi hayata bağlayacak, oturup kendisiyle gülüp ya da ağlayacak bir derdimiz yok. Yeryüzünde bir dolu dert var. Gazze bağrımızda bir yara, Doğu Türkistan keza öyle, Irak yıllardır öyle, Libya artık öyle. Daha sayamadığımız bir dolu yer. Bütün bunları doğuran bir dert var. Tamam bunlar bizim derdimiz ama bu dert nerden icap ediyor ve nasıl çözülür. Çok bilmişlik adını söylemiyorum bunları ama birazcık şurada zannediyorum. Merhum Necip Fazıl Kısakürek güzel bir şey söylüyordu: ‘Bir kuş bir kuş öldürse ben can çekişiyorum. Issız Afrika ormanlarında bir aslan bir ceylanı parçalasa vicdan azabını ben çekiyorum.’ Müslümanca bir duruş dediğimiz zaman sanki bu derdi biraz içinde hissetmek mühim. Buradan şuraya gidebiliriz. Van’da ki deprem benim yüzümden oldu. Gazze’de çocuklar benim yüzümden mahzun. Bosna’da benim yüzümden yüzlerce insanı katlettiler. Somali’de benim yüzümden annesinin gözü önünde açlıktan bebeler ölüyor. Doğu Türkistan’da ki zulüm benim yüzümden yıllardır devam ediyor. Ben olmam gerektiği gibi olsam yeryüzünde yanlış bir şey kalmayacak. Bilincimiz bu kerteye ulaştığı vakit zannediyorum yeryüzü başka bir yer olacak. Yeryüzü aşkın yüzü olacak o zaman. Peki bu bilince nasıl ulaşılır. Bir misal vereyim. Geçmiş zaman adamın biri eşeğine yük yüklemiş köyden kasabaya getirip satacak. Yolda bir yere uğrayıp dinlenmiş. Dışarı çıkıp baksa ki eşek yok. Aramış taramış yok. Günlerden Cuma herkes cemaatte camide hoca efendi vaaz veriyor. Gidip bir sorayım diyor belki bir gören olmuştur. Varıp hocanın yanına gidiyor. Efendim durum böyleyken böyle bizim karakaçana yükü yükledik aldık başımızı gidiyoruz falan yerde durduk sonra baktım eşek yok yükte yok. Bir sorsanız cemaate belki bir gören olmuştur. Hoca arif bir adam. Evladım bir dakika demiş. Cemaate dönmüş bir soru sormuş: ‘Muhterem cemaat aranızda hiç aşık olmayan var mı?’ Şöyle bir kişi elini kaldırmış, arkalardan bir kişi daha. Hoca, adama dönmüş; ‘sen bir tane kaybetmişsin ben iki tane buldum. Al istediğini götür demiş.’
Yeryüzü niye bu halde çünkü biz dertsiziz. Biz niye dertsiziz çünkü aşksızız. O aşkı tattıkça o dertten haberimiz olacak. Biz o dertle nasiplendikçe yeryüzüne o dert derman olacak. Benim ümidim, arzum, temennim, niyazım acizane budur. Şimdi dertten kaçar olduk. Sürekli anlatıp durduğumuz dedelerimiz sokakta birbirlerini görünce ‘Allah derdini arttırsın’ diye dua ederlermiş. Ne diyordu yıllardır dillerimizde dillendirdiğimiz bir ilahi de ‘Derman arardım derdime; derdim bana derman imiş. Burhan sorardım aslıma; aslım bana burhan imiş.’ Bu ilahiyi ilk defa bu açıdan inceledim ve gerçekten sebebin burada yattığını düşünüyorum.
Tabi yukarıda bahsettiğimiz aşk erkeğin ya da kadının karşı cinse duyduğu seni şöyle seviyorum böyle seviyorum gibi orta okul çocuklarının söylediği tarzda değildir….

Kategoriler
Eğitim - öğretim Ekonomi Dünyası Genel Konular Türkiye üzerine

özel sigorta primleri şirketlerde gider yazılabilir mi?

özel sigorta primleri şirketlerde gider yazılabilir mi?

Değişen ve gelişen ülkemizde bazen sosyal güvenlik sisteminin yetersizliği bazen kamu sağlık kuruluşlarının hizmet kalitelerinin düşük olmasının bazen de işverenlerin çalışanlara daha iyi daha güvenli şartlar oluşturmak için uyguladıkları özel sigortacılık uygulamaları son yıllarda çok hızlı büyüyen ve gelişen sektördür. Özel sigortacılık uygulamalarında Şahıslar için yapılan sağlık sigortası, yaşam sigortası, bireysel emeklilik gibi sigorta kollarının da hızla geliştiği görülmektedir. Kamu sosyal güvenlik sisteminin tamamlayan olarak, bireylerin emekliliğe yönelik tasarruflarının yatırıma yönlendirilmesi ile emeklilik döneminde ek bir gelir sağlamak amacıyla isteğe bağlı olarak çeşitli kurum veya kuruluşlar bünyesinde “Bireysel Emeklilik Tasarruf ve Yatırım Sistemi Kanunu” ile “Şahıs Sigortaları” veya “Hayat Sigortaları” adı altında özel emeklilik sistemleri kurulmuştur.

Çalışanlar bu gelişen sigortacılık sisteminde geleceklerinde daha iyi şartlarda gelirler elde etmek amacıyla ya da daha iyi sağlık hizmeti alabilmek amacıyla sigorta primleri ödemekte bu nedenle de belli maliyetlere katlanmaktadırlar. Günümüz çalışma hayatı şartlarına bakıldığında bu tür sigorta ödemelerini çalışanların kendileri yapabildikleri gibi bazı durumlarda da bu ödemelerin işverenler tarafından karşılanabildiği görülebilmektedir. Vergi mevzuatımızda da bu konuyla ilgili vergi istisnası muafiyetler ve gider indirimleri gibi teşvik sistemleri ile bazı kolaylıklar sağlanmış bir anlamda hayat, ölüm, kaza gibi bazı sigortalarla, bireysel emeklilik sistemi desteklenmiştir.
Bu yazımda yasal düzenlemeler çerçevesinde bu özel sigorta kollarına yapılan ödemelerin vergisel durumunu şirketler ve çalışanlar açısından kısaca anlatılmaya çalışılacağım.

Özel sağlık sigorta prim tutarları ve bireysel emeklilik sistemine ödenen katkı paylarına ilişkin vergisel düzenlemeler Gelir Vergisi Kanunumuzda yapılmıştır. Kanunun 40. maddesinde, indirilecek giderler sayılmıştır. Bu maddenin 9. bendinden, “İşverenler tarafından ücretliler adına bireysel emeklilik sistemine ödenen katkı payları. (Gerek işverenler gerekse ücretliler tarafından bireysel emeklilik sistemine ödenen ve vergi matrahının tespitinde dikkate alınan katkı paylarının toplamı) bazı şartlar dâhilinde indirim konusu yapıla bileceğini anlıyoruz.

Şimdi isterseniz şahıs sigorta poliçeleri için ödenen primlerin gider olarak indirilmesi şartlarının neler olduğuna bakalım
1- Şahıs sigorta şirketlerine ödenen şahıs sigorta primlerinin, mükellefin şahsına, eşine ve küçük çocuklarına ait olmalı
2- Sigorta şirketinin merkezinin Türkiye’de olması,
3- Sigorta mukavelesinin bu nitelikteki şirketlerle yapılması,
4- Sigorta priminin ödenmiş olduğunun, sigorta şirketi tarafından verilen fatura veya makbuz asılları ile belgelendirilmesi,

Şeklinde mevzuatımızdan anlıyoruz şimdi aklınıza şu soru gelebilir
Bu şartların hepsini taşıdığında bu özel sigorta poliçeleri için ödenen primlerin hepsini indirim konusu yapabilir miyiz?
Evet, bu soruyu kanun koyucu bir ölçü koyarak cevaplamış ölçü ise şöyledir;
Bireysel emeklilik için indirim konusu yapılacak prim, aidat ve katkıların toplamı, ödendiği ayda elde edilen ücretin % 10’unu (bireysel emeklilik sistemi dışındaki şahıs sigorta poliçeleri için ödenen primlerde, ödendiği ayda elde edilen ücretin % 5’ini) ve yıllık olarak asgari ücretin yıllık tutarını aşamaz.
Çalışanlar kendi adlarına katkı payı ve şahıs sigorta primi öderken aynı zamanda işverenleri tarafından da çalışanlar adına katkı payları ve şahıs sigorta primi ödenmesi mümkündür
Şimdi konunun daha iyi anlaşılabilmesi için olaya çalışan ve işveren açısından ayrı ayrı bakalım
Çalışanın çalıştığı ayda kendisi adına şahıs sigorta primi ve bireysel emeklilik katkı payı ödenmesi ile ilgili olarak 3 No.lu Gelir Vergisi Sirkülerinde, bireysel emeklilik sözleşmesi ile şahıs sigorta poliçeleri için prim ve katkı payı ödenmesi durumunda ücret matrahından indirim konusu yapılabilecek tutarın brüt ücretin %10’u ile sınırlı olacağı belirtilmiştir. Bu durumda ise şahıs sigorta primleri için %5’lik sınırın ayrıca aranacağı belirtilmiştir. Ödenen bu özel sigorta primleri çalışana ne sağlayacaktır diye soracak olursak sigorta poliçesinde belirtilen faydası dışında yukarıdaki şartlarda işveren bu primleri çalışanın maaşından kestiği gelir vergisi matrahından indireceği için çalışanın gelir vergisi matrahı düşecek ve eline geçen maaşı artacaktır. İşverende yasanın belirlediği ölçülerdeki tutarı gider yazabilecektir

İşverenler tarafından çalışanlar için ödenen bireysel emeklilik katkı payları ve özel sağlık sigortası poliçelerinde ise; kanun koyucu Bu durumda yapılan ödemeleri işçiye sağlanan bir nevi menfaat sayılır şeklinde açıklamış ve ödenen sigorta primleri net ücret olarak dikkate alınır ve gerekli brütleştirmeleri yapılarak SSK ve diğer vergi kesintilerinin yapılması gerekir, şeklinde tanımlamıştır.
Gelir Vergisi Kanununda “İşverenler tarafından ücretliler adına bireysel emeklilik sistemine ödenen katkı payları” nın safi kazancın tespitinde gider olarak kabul edilebileceği, ancak gider yazılabilecek tutarın % 10 ve % 5’lik sınırı geçemeyeceği aynı zamanda asgari ücretin yıllık toplamından fazla olamayacağı bildirilmiştir. Sonuç olarak diyebiliriz ki özel sigorta primlerinin kanunun belirlediği ölçüde giderleştirilmesi işverene bir gider yazma avantajı sağladığı gibi çalışanın ücret gelirinin artması ve motivasyon sağlaması açısından da önemli bir husustur.

Nevzat ERDAĞ

Kategoriler
Eğitim - öğretim Ekonomi Dünyası Türkiye üzerine

Kayıt dışının ülkemizin geleceği açısından sakıncaları nelerdir?

KAYIT DIŞININ ÜLKEMİZİN GELECEĞİ AÇISINDAN SAKINCALARI NELERDİR?

“Kayıt dışı çocuklarımızın çalınan geleceğidir”

 Sağlıklı sosyal, siyasal ve ekonomik düzen kurabilmenin temel şartlarından birisi de toplumda yasadışı yollardan elde edilen gelirlerin ekonomi içindeki payının mümkün olan en alt düzeye çekilmesidir. Bilindiği üzere ekonomik ve mali göstergeler bireyler ve şirketler için ne kadar önemli ise devlet hayatı için de en az o kadar önemlidir. Zira devletler ailesinde ekonomik ve mali durumunuz olumlu seyir izlemiyorsa, içeride ve dışarıda itibarınız olmayacaktır. Belki de zaman içerisinde bağımsızlığınıza gölge düşecektir.

Bugün dünyaya yön veren ülkeler bu noktada başarılı olan ülkelerdir.

Kayıt dışı ekonomi; kayıtlı ekonomiyi ve vergi adaletini temelden sarsan ve istikrarı bozan bir olgudur. Kayıt dışı ekonominin ortaya çıkmasında en temel sebep insan ihtiyaçlarının sonsuz, kaynakların sınırlı olması gerçeğidir. Vergi yükümlüleri, daha çok gelir ve servete sahip olmak ve harcama yapabilmek için kazancını devletle paylaşmayı arzu etmez. Çünkü kayıt içine girdikçe vergi yükü artacağı veya başlayacağı için harcamaları veya tasarrufları azalacaktır. Kayıt dışı işlemler nedeniyle ödenmeyen vergiler bütçe açığına yol açmaktadır. Açığı kapatabilmek için ise devlet ya enflasyonu göze alarak para basmak (emisyon) ya da borçlanmaya gitmek zorunda kalmaktadır. Artan borçlanma talebi (iç ya da dış) ise faiz oranlarının yükselmesine ve borç yükünün giderek sürdürülemez hale gelmesine yol açmaktadır. Bu durum aynı zamanda, vergi yükümlülerinin vergi yükünü dürüst yükümlüler aleyhine çevirerek vergi eşitsizliğine de yol açmaktadır. Devlete vergi verilmemesi dolayısıyla, kayıt dışı ekonomide üretilen mal ve hizmetlerin maliyetleri kayıtlı ekonomiye nazaran daha düşük olmakta, bu durum kayıtlı mükellefler aleyhine haksız rekabete yol açmaktadır. Böylece, kayıt dışı ekonomi, sermayenin, vergi yükünün göreli olarak düşük olduğu, makro ekonomik büyüme yönünden etkisi yüksek olmayan alanlara kaymasına yol açmaktadır.

Kayıt dışı ekonominin zararları ile ilgili olarak üzerinde durulan bir diğer önemli konu; olayın ahlaki boyutuyla ilgilidir. Buna göre, kayıt dışı ekonomi devlete karşı bir başkaldırı yaratmakta, ahlaki değerleri bozmakta ve sonuçta enflasyon ve işsizliği arttırırken yatırımı ve üretimi azaltmakta, sosyal barışın bozulmasına, suç ve suçlu sayısının artmasına yol açmaktadır. Vergi kayıp ve kaçağının hoşgörüyle karşılanması, toplumdaki suç anlayışını değiştirmekte, devlete ve topluma karşı işlenen suçlara karşı gösterilen hoşgörü ile başlayan süreç toplumsal ahlak anlayışında bozulmalara yol açmaktadır. Olayın bir diğer boyutu ise güven unsuru ile ilgilidir. Kayıt dışı ekonomi, geleneksel istatistik yöntemleri ile milli gelir hesaplamalarına katılamayan faaliyetler olduğundan, kayıtlı ekonominin belirlediği ekonomik göstergelere (enflasyon, işsizlik ve büyüme oranları) karşı güvensizlik doğurmaktadır. Kayıt dışı ekonominin krizlere yol açtığı da belirtilmektedir.

Son olarak, kayıt dışı ekonomide iş kesitlere ayrılır, işletmeler küçülür, işyerlerinin küçülmesi, işçi sayılarının azalmasına yol açarak sendikalaşma gereksinimi ortadan kalkmaktadır. İşçilerin daralan iş sahalarında “iş bulma” tesellisi pazarlık güçlerini kırmaktadır.

Kayıt dışı ekonomiyle ilgili olarak yaptığım araştırmalar sonucu oluşan gözlemlerimi şöyle sıralayabiliriz.

Birinci gözlem; kayıt dışı ekonominin gerek gelişmiş, gerekse gelişmekte olan ülkelerin hemen hepsinde rastlanan evrensel bir olgu olduğudur.

 İkinci gözlem; kayıt dışı ekonominin boyutlarını tam olarak tespit etmenin zor olduğu,

Üçüncü gözlem; genel olarak gelişmekte olan ülkelerde kayıt dışı ekonominin boyutunun gelişmiş ülkelere kıyasla daha yüksek olduğudur. Bu çerçevede kayıt dışını kayıt altına almakla sağlanacak kaynaklar, üretken altyapı yatırımları, rekabete dayalı iktisadi yapının tesisi, etkin adalet dağıtımı ile kaliteli eğitim ve sağlık hizmetlerinin üretilmesi için harcanacaksa, kayıt dışı ekonomiyi kayıt altına almak hızlı bir ekonomik kalkınmanın sağlanması ve buna paralel olarak refahın artmasında önemli katkılar sağlayacaktır. Ancak, kayıt dışını kayıt altına almaktan sağlanacak kaynakların üretken altyapı yatırımları, eğitim ve sağlığa gitmesi bazı koşulların var olmasına bağlıdır. Bunlar arasında en öncelikli olanlarından biri hiç kuşkusuz, “şeffaf devlet” ilkesinin yerleştirilmesidir. Vatandaşın istediği zaman ödediği verginin nereye harcandığını sorabilmelidir.

Ülkemizdeki kayıt dışı ekonominin boyutlarının büyüklüğü ve önemi uzun zamandır bilinmesine rağmen, bana göre bu konuda yeterince araştırma yapılmamıştır.

Ülkemizdeki kayıt dışılığı önlemeye yönelik olarak:

Kayıt dışı ekonomiyi ortaya çıkaran veya boyutlarını genişleten unsurlar ortadan kaldırılabildiği takdirde kayıt dışı ekonomi kayıt altına alınmış olacaktır. Kayıt dışı ekonomiyi önlemek (veya küçültmek) için kısa vadeli tedbirler yerine orta ve uzun vadeli yapısal değişiklikler gereklidir. Öncelikle, Türkiye’de kayıt dışı ekonomiye neden olan unsurlar tespit edilmeli daha sonra bu unsurların ortadan kaldırılması için gerekli yasal ve idari düzenlemeler yapılmalıdır

Bütün bu konularda plan ve programlarda da öngörülen tedbirlerin bir an önce uygulamaya geçirilmesi gerekmektedir. Alınacak tedbirlerin sonuç vermesi ancak halkın da katılımının sağlanması ve vatandaşlık bilincinin geliştirilmesi ile mümkün olacaktır. Bu sebeple eğitim konusunun da ihmal edilmemesi gerekmektedir.

Bütün  bu  bilgiler  ışığı  altında,  başka  bir  bakış  açısıyla durumu ele  alarak  kısaca  değerlendirirsek;

Kayıt  dışı  ekonomi  % 70  lerde  olduğu  müddetçe,  vergi  adaletini  sağlamak  son  derece  güçtür  düşüncesindeyim.  Eğri  oturalım,  doğru  konuşalım,  kayıt dışı  ekonominin  % 70  lerde  olduğu  bir  ekonomide   piyasada  likiditenin  büyük  oranlarda  dolaştığı  tüm  ürün  ve  hizmetlere KDV,  akaryakıt  vergisi,  özel  tüketim  vergisi  ve  tiryakilerin  bir türlü  vazgeçemediği  tekel  ürünlerinden  yüksek dolaylı  vergiler  alarak  vergi,  tahsilâtını  garantiye  almak doğru değildir.  Öyle  ya da  böyle  bir  şekilde  vergi  adaletsizliği  pahasına  ülkenin  ekonomik  potansiyelinin  tamamı  vergilendirilmiş olmaktadır.

Ülkemizde  başlangıçta  dolaylı  vergiler  arttırıldığında  dolaysız  vergi oranlarının  buna  orantılı  olarak  azaltılması  gerekiyordu.  Bu  böyle  yapılmayıp,  hem  dolaylı  vergiler  arttırılmış,  hem de  toplam  vergi  payının  içinde  dolaysız  vergi  paylarının  azalmasına  rağmen  bu  vergi  oranlarında  artışlar olmuştur. Bu durumun  vergi adaleti açısından sakıncalı olması yanında, kayıt dışını engelleyici gibi de görülmemektedir.

Bu köşemizden yazmaya başladığımız Gelir İdaresindeki teknik, idari gelişmeler önümüzdeki süreçte kayıt dışının kayıt altına alınmasında çok ciddi etkiler yapacaktır. Fakat vergi politikası olarak dolaylı vergilerin, vergi gelirleri içersindeki payının da süreç içinde azaltılması yolunda ciddi çalışmalar yapılması gerektiği kanaatindeyim.

Yoksa;  ekonominin  doğal  işleyişi  içinde  zamanla  dolaylı  vergiler  her geçen  yıl  daha da  artarak  dolaysız  vergilerin  bir  anlam  ifade  etmediği  duruma  gelinecek  ve  sistem  kendi  kendine  çözüm  üretecektir.  Durum  böyle  devam  ederse,  gelecekte  toplam  vergi  gelirleri  içinde  dolaylı  vergilerinin  payı  % 80’lere  % 90’lara  varacak  ve  dolaysız  vergiler  dikkate  alınmayacak  kadar  küçük  kalacaktır.  Böylece,  toplam  vergi  gelirlerinde  fazla  bir  etkisi  olmayan  dolaysız  vergilerde  beklenilen vergi  oranlarındaki  düşüş  kendiliğinden  yapılacaktır.

Alınacak her türlü tedbire rağmen, kayıt dışılığın tamamen önlenebileceğini düşünmek aşırı iyimserlik olacaktır. Hükümetler var olduğu sürece, toplumsal yaşamın gereği olarak düşük düzeyde de olsa vergileme, düzenleme ve kısıtlamalar söz konusu olacağı için, faaliyetlerini kayıt dışı olarak yürütmek isteyecek birileri ve kayıt dışılık her zaman söz konusu olacaktır. Bu açıdan, amaç onu tamamen yok etmek değil boyutlarını sorun oluşturmayacak bir seviyeye çekmek olmalıdır. Vergi sorumlularına kayıt dışının çocuklarının çalınan geleceği olduğu doğru bir şekilde anlatılabilirse vergiye gönüllü uyumun artacağı ve kayıt dışının da azalacağı düşüncesindeyim.

Kategoriler
Çevre Konuları Deneme Yazıları Eğitim - öğretim Genel Konular Günlük hayat Kişisel makaleler Kitap Tanitimlari Öğrenci Konuları şiir edebiyat Yazar

Okumazsan Okuma !! (BEYZADE)

Kapıyı yavaşça kapatıp çıktım.Şimdi bide apartman engeli vardı.Parmak ucunda yürüyerek inmeliydim.Son bir kat kaldı, ha gayret derken….Beş numaranın kapısı açıldı.Yaşlı teyze bir deniz subayı olan oğlunu yolcu ediyor ” hoşçakal kuzum” diyordu.Neyseki  beni görmediler.Sonunda ulaşabildim dışarıya.Haftanın üç günü bu ruh taşıma marotonu, epeyce zor oluyor, bide şuursuzca sabahlayınca .Kendimi elimdeki ağır  çantayla dışarıya yine kimseye görünmeden atabildim.Komşuların beni görmesi hiç te hoş olmazdı; değişik yakıştımalar, yersiz dedikodular, herşeyi, herşeyi mafedebilirdi.

Çok soğuk bir kış günü arkadaşlarla her zaman takıldığımız mekandaydık, herkez yapacağını yapmış artan saatlerini ki bu saatler” artan değil zamanın ta kendisiydi ”kendini buraya atmıştı güzel bir  mekan sayılırdı aslında. Üstelik  okuduğumuz okulun hemen yanındaydı.BOMBOŞ GEÇEN BOŞLUĞU DOLDURDUĞUNU SANDIĞIMIZ .Bir avuntu mekanıydı her tip insan vardı.Daha çok salaş tiplerdik.Bir bananecilik vardı.Hepimizin en büyük ortak noktası buydu sanırım.Üniversiteli olmanın gereği  bu gibi, blue çağının ilk dönemlerini tekrar yaşıyormuşuz havalarında, asi bir kimlik arayışındaydık.Hep takıldığımız mekanın köşesinde; hayli yaşlı, çok uzun boylu,uzun saçlı ve sakallı,fakat eskimiş yıpranmış kıyafetlerine rağmen temiz bir BEYZADE duruyordu.Adını hiç bilmediğimiz için, kızlarla adını BEYZADE takmıştık.Asil bir görüntüsü vardı.Entellektüel falan deildi.Farklıydı çok farklı…Bir o kadarda kibirli ve hazır cevaptı.Az konuşur en ufak kelime katlenmende o sivri diliyle cezayı basar, kısa bir cevapla insanı mat ederdi, kalakalırdık.Eminim ki hepimize öyle bir ebeveyn lazımdı.Sopasız dayak hiç yediniz mi? bilmem ama ben, BEYZADE’DEN çok yedim; diğer arkadaşlar gibi…Ne zabıta, onu ordan alabildi ne hakim, nede bir başkası, eminim ki o olağan üstü kelime hazinesiyle istese dünyaya hakim olabilirdi.O bu köşeyi seçmiş, paşa gönlü ne zaman isterse o zaman gidecek ti!..

Hep bir gün diye başlar ya o can alıcı olaylar, evet yine bir gündü.Bizim mekanın cam kenarındaydım.Sabah BEYZADE’ NİN tezgahına uğramış, o çok eski kitaplarına  epeyce bakmış, aradığım kitabı maalesef bulamamıştım.BEYZADE ile muatap olmak zorunda kalmıştım. Alay-ı Hümayun:İsveç elçisi Ralamb’ın İstanbul Ziyareti ve Resimleri 1657-1658 adlı kitap sizde varmı? Diye çarçabuk sormuştum.”Var” dedi ve verdi.Hiç aramadı bile hemen bulup verdi.Kitabı bulamamıştım, hatta tezgahını bu kadar karıştırmış olmama rağmen, belki ilk defa bana birşey demedi. Garip oysa çoktan hiç kimsenin aklına gelmeyecek bir cümle kurup, kelimeleri can evinden seçip, laf topunu patlatması gerekirdi.Her zaman ki gibi çok küçük bir paraya kitabı satmıştı..Arkamdan bagırdı. Tamam dedim jetonu anca düştü. Oysa o” işin bittiğinde getir sattığımın iki katı fiyatına geri alırım. Sakın yıpratmaaa” dedi.Hep bunu yapardı yine yapmıştı.Bende tüm gücümü topladım, ona döndüm”, zaten okumam bile ödev için BEYZADE ödev için dedim.” ”OKUMAZSAN OKUMA” sağlam getir dedi..Hıh çok bilmiş bide” OKUMAZSAN OKUMA” diyor.Elimde o kitap, sayfasını bile çevirmeden masamda oturup onu izliyordum.Hep yaptığım gibi arada arkadaşların uğultusuna katılıyor,yarım kalmış bir şiir gibi tekrar ona dönüyordum.Camlar buğulanmış, olmasına rağmen o  hayli uzun, genelde beyaz giyinen gizeme ona bakıyordum.Yağmur tüm hızıyla yağıyordu.Üşüyordu, biliyorum.Ona  sıcak bir çay bile ikram edemezdim.Çok sert olan kabuğunu kırmak imkansızdı…

Noluyodu!!! O koca adam, hayır çınar, yook o köşenin, o caddenin, en büyük, en yalın, en can alıcı noktası düştü.Yere düştü, durdum, dondum, herkez gibi kaldım.Tuttu onu tanımayan büyüklüğünü hiç bilemeyen yoldan geçen alalade insanlar ya ölürse dedim, ya ölürse? Gitmekle kalmak arasında kalmıştım.Gittim peşinden tek bendim onun için kalkıp dikilen  ve peşinden giden.Başındaydım saçlarına dokunabilirdim.Ellerini tutabilirdim.Kapanmıştı o maviyle yeşil arası gözleri…..

Öldü, öldü, öldü dediler. Hastane, morg derken kalp krizinden diye ölüm raporu hazırlandı.Gömüldü ve gitti….Kimdi tabiki  kimliksiz değildi.Adının ne önemi vardı ki artık BEYZADE  idi zaten adı.Köşesi boştu artık sahipsizdi.Dağılıyordu her yere kitapları dağılan kitaplarını topladım.Her dokunduğum kitap onun yüreğiydi bunu iyi biliyordum.Orayı dağıtmaya pek meraklı olanlar geldi. Sanki kaç metrelik yerdi ki durun dedim durun. Bir gün verin bana sadece bir gün zorda olsa bir gün verdiler.”Yarın bu döküntüler burdan kalkacak diye bağırdılar.Tamam söz dedim.O nun tezgağında başkaları tarafından basit kelimelerle epeyce azarlanmıştım.Acele etmeliydim. Evini buldum bir kaç macera arayan arkadaşıda yanıma alıp.Hep bir köhne baraka hayal ederken kitapları taşımak için, güzel bir apartmanın üçüncü katında buldum kendimi evi sütüdyo daireydi.Temizdi bir kadın okşamışcasına her yer düzenliydi.Evinde alabildiğince kitap vardı.Her türden, her yıldan,her dilden .Komşuları hüzünlü yarı ağlamaklı gözlerle yutkunarak ”iyi insandı, yıllardır yanlız yaşardı, kimsenin kalbini kırmazdı, hatırşinazdı,osmanlı torunlarındandı bildiğimiz kadarıyla saraylıydı.Küçük çocuklarımızla pek ilgilenir, hep kitap okuturdu.Zaman zaman bir masal gibi çocuklara tarih,  coğrafya anlatırdı ;” dediler… Sanki  bizeydi öfkesi yada onu anlatmaya kelimelerin yetmediği hali.İçten içe kıskanmıştım, o çocukları….Sonra ne mi oldu ?Evi devlete kaldı.Devlet evi satmadı. Onca kitap  telefte olmadı.Duyarlı duyarsız, toplayabildiğim kadar arkadaşı küçük düşme, alay edilme, pahasına zorda olsa yanıma  aldım.Defalarca ince bir uslubla paylandığım.BEYZADE’ DEN kalan her şeyi yaşatmalıydım.Bunu anlamadığım bir ihtirasla istiyordum. O dönemin önce Kaymakamı sonra Milli Eğitim Müdürüyle görüştük.O köşede kalacak tı.O evde.Okulumuza bağlı olarak hemde sevinçten ölebilirdim.Dileyen, hevesli herkez sırasıyla birbirini idare ederek, o köşede durdu.Aynı onun çizgisinde satarken kitaplar ucuz geri alırken ödediğin ücretin iki katı olarak.Azda olsa toplanan paralarla, eski yıpranmış onun mukaddes ellerinin tamirini bekleyen kitaplar alındı.Okulun edebiyat bölümü bu duruma çok hevesliydi.Onun evinde toplanılıyor, kitaplar tamir görüyor en geç 17:00 evden çıkılıyordu.Bu saaten sonra evde kalmak resmi olarak yasaktı.Okuldan mezun oldum çevrem çok değişti.BEYZADEM benim yönümü belirlemişti.Keşke onun istediği bir küçük  çocuk olsaydım; daha ham hiç ateş görmemiş, onun için çocuklarla ilgiydi. Yön verme çabasında idi.Banada ayırsaydı vakit, banada anlatsaydı masal gibi tarih olmadı…Aslında sert olan onun kabuğu deildi, kibirli olan da o deildi, bizdik.Yüksek okul okuyoruz edalarında yönsüz kalmış biz.Bunu şimdi şimdi idrak edebiliyorum…

Yeni dönem öğrencileri geldi.Köşede duracak olanlar birkaç ay içinde okul idaresi tarafından seçilecek ben haftanın üç günü genelde ilgilene biliyorum.Şimdi bir kaçak gibi kaçtığım bu ev onun dairesi kitaplara dalmış resmi izin verilen saati çoktan aşmıştım.Elimde hazırlanan tamir görmüş kitaplarla dolu çantayla zorda olsa çıkabilmiştim.

”Herşeyin nakli olabilir günümüzde, tüm organların,  belki tüm bedenin,ama ruh: ruhu nakledemezsiniz.Kişiyi özel yapan üsün kılan ruhudur.Bu kitaplarda yazarlarının ruhuyla doludur” demişti.İlk tanıdığım yıllarda ona gülmüştüm arsızca” ruhmu satıyosun bize” demiştim üstüne üstlük şimdi elimde ruh dolu çantayla ”OKUMAZSAN OKUMA” KÖŞESİNE GİDİYORUM.Sabah oldu sayılır acele  etmeliyim…!

Kategoriler
Eğitim - öğretim Günlük hayat iletişim Toplumsal Konular Türkiye üzerine

Veli toplantısı..

Veli toplantıları süper olur…. :)

Veli toplantılarını hepimiz ilköğretim ve lise gibi okullardan biliriz. Olay nedir., annelerimiz yada diğer bir deyişle velilerimiz konuşulmak üzere toplantılara çağrılır kimimizin ki gelir kimimizin ki ise ya işi olur gelmez ya da biz haber vermezdik. :) Peki ”arkadaş iyi de ulan benim derslerimi ben düzeltemiyorum da velim mi düzeltecek” diye söylenmeden edemiyorduk o zamanlar. Zaten tembel öğrencilerin genelde velileri hiç toplantılara gitmezdi. :) Benim velimin gittiği toplantı sayısı 1 elin 5 parmağını geçmez. Yani düşünün ne kadar tembel bir okul dönemi geçirmişim. :) İlk zamanlar gerçekten de dersler için çağırdıklarını düşünüyorum velileri….
Fakat anladım ki bence velileri oğlunun ve ya kızının dersleri için değil , resmen kafalayıp parasını sömürmek için çağırıyorlarmış. Öğrenci notları sadece araya vesile oluyor. :)

Annemin gittiği her toplantıda ( toplam 3 ya da 5 toplantıya gitmiştir) konuşulan ilk konu aidat parası idi. Ulan bu aidat parası niçin alınıyor hala anlamış değilim :)12 yıllık okul hayatımda bu okul aidat parasının bir faydasını gördüysem 50 cent olayım ya :) ( Arap yani :) ) Neymiş efendim ” Biz bu aidat paralarını sizin için istiyoruz , fotokopi parası vermeyin istiyoruz ” gibi kelimeler sarfediyorlar fakat hiç inandırıcılıklarını gösteremiyorlar. :) 12 yıllık okul hayatımda verdiğim fotokopi parası , fotokopi makinası bozuldu parası , A4 , A5 kağıt parası , temizlik malzemeleri parası ve spor ile ilgili ürünler alacağız paraları ile Ortaköy ya da Bebek’te 8 yıldızlı bir villa diktirmiştim :) Birde ne hikmetse dersleri hep iyi öğrencilerin annesi gelir. Yani enayi kesim diyebiliriz. Burda ise değinmek istediğim nokta bu çalışkan velilerin annesi ” benim oğlum bu bak ne kadar başarılı ve çalışkan ” diye diğer annelere tekrar tekrar iletmeye çalışırlar. Sanki diğer veliler okunan notları duymuyor. Ulan çalışkan oluyor da ne yapıyor büyüyünce bir bok olamayacak ki. Soracaklar İstanbul’un neresini biliyorsun sayacak 2 tane ilçe bana sorsalar tüm İstanbul’u biliyorum. Niye ? Çünkü zamanında alt yapıya yatırım yaptık. (dersler hep kötüydü ama olsun :) )

Birde veliler abartmaya bayılırlar. Okul birincisi olduysa oğlu başlarlar övgülere benim oğlum şöyledir de böyledir de vay efendim ondan iyisi yokta. Hiç unutmuyorum bir kere muhasebe dersinde 99 almıştım. (Aslında 100’de ipne hoca bilerek yaptı biliyorum. :) ) Ve o zamanlara bir toplantı düzenlenmişti. Bizim müdür yardımcısı sınıfa gelip ”Yarın annesi gelmeyen kişi ertesi sabah okula gelmesin” diye bir uyarıda bulununca mecburen annemizi çağırdık. Hali ile annem de toplantıdaki yerini aldı. Neyse annem benim okul birincisi olduğumu duyunca başladı konuşmaya , işte ” benim oğlum çok akıllıdır biraz derslere verse kafayı kimse onu geçemez neler söylüyor ki neler :) Bu konuyu tam 1 yıl boyunca gördüğü her akrabamıza anlattı. Teyzemlere ,dayımlara, halamlara , dedemlere ve bulabildiği tanıdığı kim varsa hepsine birer birer anlattı. Eline ne geçti ? Haylaz bir tane delikanlı :)

Yani gereği itibariyle ele aldığımız şu konuyu son söz ile bitirmek istiyorum. Sayın çok değerli çalışma arkadaşlarım ve değerli basın mensubları , Milli eğitim bakanlığına tekrar sesleniyorum böyle oyunları bırakın ve aidatı lütfen kaldırın. Yahu zaten okula yazılırken para veriyoruz ıvır – zıvır parası veriyoruz birde daha fazlasını istemeyin yeter be sömürdünüz.. :) Zaten geliri 700 (Asgari ücret ) olan bu millettin zor geçindiği dönemde birde aidat almaya çalışarak iyice komikleşmeyin . Çünkü komikleştikçe batıyorsunuz ve siz battıkça eğitim – öğretim bitiyor….

Kategoriler
Eğitim - öğretim Güncel Haberler Kadın konuları Kadın ve Sağlık

Epizyotomiye hayır: Doğum sırasında vajinanızı kestirmeyin!

İlk duyduğumda benim çok sinirlerimi bozan, hislerimi anormal derecede duygusallaştıran, kızgınlıkla beraber üzgünlük arasında gitmeme neden olan şey: Epiztotomi. Nedir bu derseniz kısaca anlatayım: Hamilelik sonrasında, yani doğum anında çocuğunuzu dünyaya getirirken Bazı doktorların işlemi hızlandırmak için bazılarınında gerçekten o an ihtiyaçtan dolayı yaptığı, vajina ile anus arasındaki perine bölgesinin makas ile kesilmesine verilen bir isim. çok sınır bozucu bir durum, çünkü 1980’li yıllarda bir çok ülke bunun bilinçli olarak ihtiyaç duyulmadan kesilmesinin zararlı olduğunu anlayıp ihtiyaç olmaksızın uygulanmasını yasaklamışlardır. Ancak hala Türkiyede bunun bir zorunluluk olmadığının farkında olmayan doktor sayısı hiç azımsanmayacak kadar fazla.

Bunun gereksiz uygulanması nedemek biliyormusunuz?
Kadın haklarının kadınlarımızdan alınması, 1-2 ay bunun acısını çekmesi, kapanması zor yaraların açılması demek. Geceleri uyuyamamanız, tuvalet ihtiyaçlarınızı normal şekilde yapamamanız demek, bunu yaparken acılar içinde bayılmanız, eziyet çekmeniz demek.

Epizyotomi uygulaması aslında ihtiyaç halında uygulanması gereken bir yöntem, bunun bilincinde olmadığımız için türkiyede bir çok anne bunun normal bir uygulama olduğunu düşünüyor. Hatta bir çok anne kasıtlı olarak vajinasının kesildiğinden bile habersiz. Türkiyede bu yönetmin uygulanması 90% ‘lardayken, Avrupa ülkelerinde 15% – 20% cıvarlarındadır.

Hala daha Tıp fakültelerinde bu yöntemin uygulanması konusunda eğitimler alınıyor, ancak öğretilmeyen ise bu uygulamanın zorunlu olmadığıdır, çünkü hamile bir kadın doğum öncesi iyi şekilde hazırlanırsa vajina yırtılmaları riski en az seviyelere düşecek. Böylece doktorun epizyotomi yapması için bir gerekçe kalmayacak.

Tıp ve bilim dünyası evrensel kavramlar içerir, bu yüzden dünyayı takip etmeli, uygun çözümleri aramalıyız, tarihin kara zamanlarından kalma yöntemlerin uygulanması bizim en büyük ayıbımızdır. Devamlı yenilikler peşinde koşmalıyız, hastalarımız için daha iyisini aramalıyız, ve en önemlisi o kadınların bizim karımız yada kız kardeşimiz olduğunu anlamalıyız.

Lütfen Kadınlarımızın vajinasını kesmeyin artık, bu bir zorunluluk değildir, gerekli olduğu durumlarda, yani bebeğin durumunun kötü olduğu yada gittikçe kötüye gittiği durumlarda doğumu hızlıca gerçekleştirmek için yapılabilecek bir şey. Bundan ötesi kadınlarımızın acılar içinde 2-3 ay boyunca bunun acısıyla yasaması demektir.

Bunu onlara, yapmayın. Onları korumak biz erkeklerin görevi. Bir baba ve eş olarak bu hissi anlamanızı bekliyorum..