Kategoriler
Amatör fotoğrafcılık Anlamlı Resimler Bilimsel Makale Bizi şaşırtanlar Doğa Manzaraları Doğa ve Yaşam Dünya ülkeleri Fizik - Kimya Fotoğrafcılık Gazeteci İlginç Resimler Öğretmenlik üzerine Yazar

Pembe Göl (Senegal)

Senegal’de yer alan bu göl çilekli süt ile dolu dev bir kaseyi andırmaktadır. Bu pembe göller kırmızıdan uçuk pembeye uzanan renklerini karotenoid üreten alglerden alıyorlar. Büyük çoğunluğu tuz gölü olan bu doğa harikaları, mevsimden mevsime renk de değiştirebiliyor. Bu gölü farklı yapan ise renginin pembe olmasıdır. Retba gölü normalde bir tuz gölüdür. Tuz rafinelerinin bulunduğu ve aynen ülkemizdeki tuz gölü ile aynı özelliklere sahiptir. Retba gölünün incelenmesi için birçok Üniversite ve araştırma laboratuvarları sudan örnekler almış ve uzun süre incelemişlerdir. Sebep olarak ise sudaki dunaliella salina isimli bir bakterinin tuz oranıyla doğru orantılı olarak artması ile kırmızı rengi beyaz göle vererek pembe rengi almasına sebep olduğu anlaşılmıştır.

Kategoriler
Çevre Konuları Deneme Yazıları Doğa ve Yaşam Öğretmenlik üzerine Şuan Düşündüklerim

Şehir Öyküleri

   Yeryüzünde evrenin seyredilebileceği noktayı bilseydim, oraya koşar, toprağa bir kazık sokar, ona asılır ve düşerken dünyayı da peşime katarak kendimi boşluğa atardım.

Leo Malet, Kara Üçleme

  Gökyüzünün açık maviye büründüğü bir kasım sabahında çocukluk arkadaşım  ile buluşmak üzere Alâeddin Tepesindeki çay bahçesine doğru yürüyordum. Sınava çalıştığım süre boyunca görüşemeyip, birbirimizi ihmal etmiştik. Nihayet bugün işi gücü elimizin tersiyle itip, saat 10.00 da buluşmak üzere, eskiden Âşıklar Tepesi diye bilinen bu tepede buluşmayı kararlaştırmıştık. Havalar soğumaya başlamış olsa da güneş tüm ihtişamıyla duruyordu gökyüzünde.

   Buluşma yerine geç geldiğini hiç hatırlamam. Daima dakik ve bekletmeyi sevmeyen bir insandır, beklemeyi de sevmediği gibi. Sanırım birkaç dakika farkla yine geç kalan ben olmuştum. Tepeye çıktığımda, bir masada onu otururken gördüğümde anlamıştım bunu. Ayağa kalktı ve birbirimize sarıldık. Çay sevmediğimi bilirdi, bu yüzden masalara bakan görevliden bir kuşburnu çayı istedi. Bu kızı sevdiğim kadar var, başka biri çocukluk arkadaşım olsaydı; asla onunla bir tepeye çay içmeye gelmezdim. Genç bir çocuk, masaya çayımı bırakırken; “Eee…” dedi , bu; konuya bir şekilde giriş yapılması gerektiğini bildiriyordu. “Eee… si sen” dersiniz hani, konuşmaya nereden başlayacağınızı kestiremediğiniz durumlarda. Günlük on saat ders çalışmaktan kalma bir düzensizlik vardı bakışlarımda. Göz teması kuramadım bir süre. Ağaçları, buraya ancak böyle bir yokuş yakışır dedirten cinsten dar ve çok dik olmayan yokuşları, el ele yürüyen çifte kumruları ve piknik yapmaya gelmiş aileleri gözden geçirdim. Bunu, test kitapçığında gözlerimi bir soruya bir seçeneklere çevirdiğim hızda yapıyordum. Bu durumu üzerimden derhal atmalıyım, ama nasıl? Ailemin yüzünü, sadece ders aralarında verdiğim küçük molalarda görmek pahasına odama kapanıp ders çalışmalarım, istediğim türden bir sonuç vermemişti. Kızdığım nokta, hazırladığım ders çalışma planımın bana ihanet etmesi değildi sadece, bu sistemi sınavın en başından beri uygulamamış olmamdı. Bazen soğuk bir meyve suyu, bazen de bir tabak çerez getirirdi annem, atıştırmam için. Kapının kenarından usulca masama bırakır, açtığı gibi sessizce kapatırdı kapıyı. Hakkını hiçbir zaman ödeyemeyeceğimi biliyorum; onun da sadece emeklerinin karşılıksız kalmaması için bu işi başarmaya söz verdiğimi bilmesini istiyorum. Bana “güç, özgürlüktedir” derdi. Çok paranın, söz geçirmenin, evin, arabanın veya ailenin, özgürlük kavramlarını doğrudan içinde barındırmadığını öğretmişti. Muhtemelen kendi cebimin hesabını yaparak, kimseye muhtaç olmadan yaşayabilmenin, özgürlük kavramını işaret ettiğini anlatmaya çalışıyordu bilmiyorum ama ben onu her zaman anlayabiliyordum. Evin en büyük kızıydım fakat evde kimsenin benden bir beklentisi yoktu. Aksine, genç bir kız gibi yemek yapıp, bulaşık yıkayan, ufacık işlere bile dört elle sarılan hep annemdi. Arada aklıma eserse, kalkıp fırını yakıyor ve bir tepsi kurabiye pişirdiğim oluyordu. Bunun dışında bahçeyi sulardım. Beton zeminleri bol su ile yıkar mis gibi toprak ve ıslak beton kokusunu duymaya bayılırdım. Bahçede benim için küçük bir masa daha vardı. İçerde bunaldığım zamanlarda bahçede devam ederdim çalışmaya. Elinden gelse, sokaktan gelen sesleri bile kısmaya çalışacak annemin, tedirgin hareketlerine son vermek için tekrar içeri geçerdim, aklımı bahçede bırakırken. Bir de bahçemizin yavru kedisi Yünipek vardı. Benim ders çalıştığım odanın penceresine gelir, minnacık patileri ile camı lekelerdi. Miyavlaması içimi parçalıyorsa eğer, kalkıp küçük bir yoğurt kabına ekmek doğrar, süt ile doldururdum. O arka penceredeyken, benim açtığım demir kapının sesini duyar; bitiverirdi yanımda. Elimde gördüğü kabın içindekini doğru tahmin ederse, üzerime atlamaya çalıştığı da oluyordu. Hayvanları seviyorum fakat bana dokunmasalar daha iyi. Kedi işte, insana sürtünüp mırıl mırıl sesler çıkarmak, doğasında vardır. Sesinizi ve görüntünüzü tanır hale gelirler. İsimleri ile seslendiğinizde dönüp baktıklarına şahit olabilirsiniz. Benim kedim öyleydi. Asaletinden ve gururundan olsa gerek, pist derseniz dönüp bakmaz bile, havanızı alırsınız.

   Akşam yemeklerini bahçede, asma ağacının altında yerdik. O kadar tabak, tencere ve bardaklar getir götür açısından iş açıyordu başımıza ama yemekler bitip, sofra kaldırılıncaya kadar olan anın tadını çıkarıyorduk. Günler bir şekilde ilerliyordu ve ben sınav yaklaştıkça yay gibi bir hal aldığımı fark edebiliyordum. Vücudum değişik reaksiyonlar göstermeye başlamıştı; bu benim için yeni bir ruh hali değildi ama daha önceki ruh hallerimle de akraba bile değildi. Beklediğiniz gün, hiç beklemediğiniz kadar çabuk gelendir. Sınav sabahı, annemin zoruyla iki saat öncesinden kampüsteydim. Heyecanlı olmadığımı hatırlıyorum ve sınav sonrası cevap anahtarına bakarken titriyordu ellerim.

   “Eee..si sen deyip ihaleyi bana yıkıyorsun yine. Sonuçlar açıklandı, tutturdun yüz yüze söyleyeceğim diye.” Birinin konuşmaya başlayarak, beni o günleri tekrar yaşamaktan kurtardığına sevinmiştim. Kafamdakileri sildim:

    “Yok artık diyebileceğin kadar yakın(!) bir yer.”

    “Dur tahmin edeyim, burası?

    “O kadar da yakın değil canım!”

    “ Neresi o zaman?”

    “ Şey… “  Sadece kilometre açısından uzak değildi bana, dilimin ucuna bile gelemiyordu gideceğim şehrin adı.

    “İyi, akşama kadar buradayız. Bir ara söylersin.”

    Minik bir damla göz pınarlarımdan doğmaya çalışıyordu. Parmaklarımla gözlerimi ovuşturdum, hazırda bekleyen tüm gözyaşlarımı savuştururken; “Evet” dedim “Bir ara söylerim…”

 Rüya…

Kategoriler
Öğretmenlik üzerine

Hayaliyle Solanlar

 

           Hayaliyle Solanlar

       Uzun zaman önceydi. Bir öğle yemeği arasında sohbet ederken bir arkadaşımız okulda sendikalar için tahsis edilecek odalardan, giyeceği grev gömleğinden ve filmlerde izlediğimiz gibi grev gömleğini giyip okulun önünde ‘‘Bu iş yerinde grev vardır’’ sahnesini özlem dolu olarak canlandırmaya çalışıyordu, kurduğu hayalleri söze dönüştürerek.

      O hayaller ki, Türk eğitim sistemiyle sık sık oynamaya son vermenin, haksızlığa direnişin; emeği, düzenin sömürüsünden kurtarmanın, itibarı gün gün yok edilen öğretmen camiasının itibarını tekrar kazanmaya çalışmanın, özlük haklarının düzenlenmesinde söz sahibi olabilme isteğinin haklı ve dik duruşunun hayalleriydi.

     Gerçekleşmesi çok da zor olmayan bu hayallerle beraber arkadaşımız emekli olalı yıllar oldu. Kim bilir daha nice öğretmenimizin hayali hazan yaprağı gibi birer birer düşürüldü,  düşürülmeye devam ediyor.

      Ne istiyordu, çarkı yanlış döndürülen bu sistemin dişilileri arasında ezilen öğretmen; sadece ve sadece insanca yaşamak. Bunun için birliğini sağlayarak, ona göz kulak olacak, sesini rahatça duyurabilecek, hakkını söke söke alabilecek, kaybettiği itibarını iade ettirecek, öğrencisinin karşısında dik durabilmesini sağlayacak, bir kuruluşa ihtiyacı vardı. Kuruldu.

     Sendika adı altında örgütlenen öğretmenin beklentileri devletten değil, üyesi olduğu sendikasından idi. Birer sivil toplum örgütü olan sendikalar daha kurulurken birer siyasi yapılanmanın örneğini veriyor, çalışmalarını bu yönde sürdürüyor ve istekleri de bu yönde oluyordu. Eğitime bakış açıları siyasi ve dini anlayışları doğrultusunda kedini gösteriyordu.

     Buna rağmen, kuruldukları günden bugüne az mesafe kaydetmedi sendikalar. Ama bu yeterli gelmiyor; öğretmen hala grev gömleği giyemiyor, toplu görüşmelerde düşlediği rolü oynayamıyor, meslek itibarsızlaşmaya devam ediyordu. Bağrından çıkarıp meclise gönderdiklerinden de umduğunu bulamadı öğretmen. Birilerinin ‘‘Sarı sendika’’ nitelemesi hayata geçmişti sanki. Öğretmen ilk defa alması gereken üç kuruşluk zammı aylar geçmesine rağmen alamıyordu.

    Gün geldi, yurt genelinde sendikalar toplu olarak üye kaybetmeye, Hiçbir- Sen üye artırmaya başladı. Dileğimiz istifaların devam etmemesidir. İstifa etmek hiçbir isteği yerine getirmede, hiçbir hak talebini iletmede faydalı olamayacağı gibi işverenin de işine gelecektir. Bölünmek, ayrışmak ve yeni moda ninnilerle uyumak.

    İstifaların sebebi bellidir. Sendikalarını yeterli görmemeleri diye özetleyebiliriz. Oysa sendikaların önünde asli görevleri ile ilgili yığınla sorun var. Siyasi düşünceleri bir tarafa bırakıp, birlik olup bu sorunları birer birer çözmesi gerekir. Yoksa onun bunun sendikası olmaktan kurtulamadıkları gibi üyelerinin de en doğal haklarını almada yeterli olamayacaklardır.

    Bir diğer husus, üyesinin aidatı devlet tarafından ödenen sendikanın başı ne kadar dik olur,  görevinde ne kadar başarılı olur bilemiyorum. İşverenden hak talep ederken gözünün içine bakamıyorsan, makam kaygısı güdüyorsan, hele ki üyelerinin verdiği yetkiyi bitaraf olmak için kullanıyorsan hak alma şöyle dursun işverenin istekleri doğrultusunda yürümekten işverenin hesabına çalışmaktan kurtulamazsın.

    Geçmiş yıllarda üç eğitim sendikasının birlikte eylem yaptıklarını hatırlıyorum da acı acı gülümsüyorum, gelinen noktanın ne kadar iç karartıcı olduğuna. Cılız çıkışlar fazla ses getirmiyor maalesef.  Hayaliyle solanlara bir tek kırmızı gül uzatmak istiyorsanız, asli görevinizde birlik birlik birlik.

Osman Öcal

Kategoriler
Bir günüm böyle geçti! Günlük hayat Öğrenci Konuları Öğretmenlik üzerine Sevgi ve Ask Dünyası

Saat (“O”)nu TEK Gösteriyor

Telefonumun alarmı,  saatin 07.00 olduğunu haber vermeden uyanmıştım bugün. Yatağın içinde sağa sola dönerek, aklımca ona biraz daha zaman kazandıracaktım. Son günlerde, beş dakika daha uyuyabilmek için benimle pazarlık ediyor. Kıyamıyor insan, fakat uyanması da gerek yoksa geç kalacak. İlk arayışımda telefona cevap vermedi. Aramayı yinelediğimde,  telefonun diğer ucundan; sesine uyku kaçmış bir adam “efendim” dedi. Uykusunu çabuk atar üzerinden. Tüm mahmurluğu ile o mızmız ve sevimli sesini, hepi topu bir iki kelimeden sonra sıyırırdı uykulu sesinden. Sonra kalkıp, hazırlanmaya başlıyordur eminim, gerisini bilmiyorum çünkü buraya kadar görevim.

Ardından, bir saat sonrasına kurdum alarmı. Bu da benim uyanma vaktim. Onu uyandırdıktan sonra hemen dalmışım. Alarm çalmaya başlayınca başucumda, hızla geçen zamana karşı tribe girdim. Zoraki kalkıp, yüzümü yıkadım. Siyah kadife pantolonumu giydim bugün, üzerine füme rengi bir tunik uydurdum. Saçlarım, her sabah oyalıyordu beni. Saç açıcı spreyimin yardımıyla taramaya başladım saçlarımı. Aynanın karşısında, bu sabah gördüğüm saçma sapan rüyayı düşünürken; küçük yıldızlı küpelerimi taktım. Bilinçaltım bana oyunlar oynuyordu. O kızın benim rüyamda ne işi vardı ki?

Rejimdeyim uzun bir süredir. Küçük bir dilim peynirle, birkaç soslu zeytini ve domates dilimlerini sessizce yedim. Şekersiz çayım, bugün keyif vermiyordu nedense. Bu, çayımın şekersizliğinden değildi; son günlerde benim tadım tuzum yerinde değildi. Ev arkadaşıma baktım, sessizliğim ona da bulaşmış gibiydi. Kahvaltıda her şey suspustu bu sabah. Sonra 08.25’i gösterdi saat. Montumu ve bilgisayarımı alıp, evden çıktım. Taş basamaklardan inip, kar basamaklarından çıktıktan sonra birkaç kardan tepeyi de aştım. Nihayet sınıfın önündeydim. İçeri girip, ağzımdan çıkan dumanı fark ettiğimde canım sıkıldı. Soba yanmıyordu henüz. Kaloriferci gelip, bir şeyler tarif etti, kendisinin işleri varmış. Anlattıkları doğrultusunda sobayı yaktım. İşte hayatımda bir bu eksikti ve artık tamamdı. Bir iki öğrenci gelmeye başladı sonra. Güzel ve masum yüzlerinde kocaman pırıltılar vardı yine. Bunu fark etmemek ne mümkün! Plan defterimi incelerken ipek gibi bir ses “günaydın” dedi bana. Deniz mavisi gözlerini, bakışlarımı yakalamaya çalışırken gördüm. Bir gün önce verdiğim pembe fiyonklu tokalar, saçlarındaydı bugün. Ne güzel olmuşsun sen bu sabah! Montunu çıkarıp, askıya asmam için bana uzattı. En sevdiği oyuncaklara doğru koştu. Eminim bana kahvaltı hazırlamaktı düşüncesi. Az sonra iki fincan koydu masama. Şekeri, peyniri ve patates kızartmasını tanıttı bana. Çaylarımızı doldurup, tam karşıma oturdu. Patates kızartmasından yemiyorum diye mızmızlandı. “Rejimdeyim” dedim. Beni anlamamış olmalı ki, çayıma iki şeker daha attı. Kırk beş dakikam vardı hepsini uzun uzun izlemek için. Doktor malzemeleriyle arkadaşını muayene ediyordu birisi. Öteki, bebeğinin karnını doyurmuş; uyutmaya çalışıyordu. Yüzlerindeki benzersiz kahkahaları kıskanıyordum. Soba gürül gürül yanıyordu yanı başımda. Bugün on beş kişiydik. Benimkini de dünyadan sayarsak tam on altı dünya vardı küçücük sınıfımda. Peşi sıra kahkahalar savrulurken, telefonum çaldı. Onun aradığını görünce, benim de gözlerim ışıdı. Birkaç dakika konuşup kapattık. Okulda hep böyle yapıyorduk. Vakit buldukça arıyor, bana sesini duyuruyordu. Telefonu, tekrar çalacağı ümidiyle kapatıyordum belki o bilmiyordu. Belki de bildiği için sık sık aramaya çalışıyordu. Sonumuzun ne olacağını düşünürken ben, birileri ağlıyordu. Çocuk işte, elinden oyuncağının alınmasından ziyade ne için gözyaşı dökebilirdi ki?

Gün bittiğinde tek kelimeyle yorgundum. Üzerimi bile değiştirmeden uzandım yatağa. Bu sabah ki rüya, “beni unuttun mu?” diye vızıldadı. Kafamı çok mu meşgul ediyordum acaba? Hayır, bana bunları düşünmemin yersiz olduğunu tane tane anlatmıştı. “Bak buradayım” derken anlatmak istediği; elbette ki benim yanımda oluşuydu. Yerini biliyorum senin, fakat kendi yerimden emin olamıyorum. Muhtelif zamanlarda zihnini meşgul ediyor mu bilemiyorum. Yazdığın bir yazıda, “bazen onu özlüyorum” demişsin, acaba arada bir özlüyor musun?

Papatya özlü oda parfümünü sıkıyorum odama. Senin odan da böyle kokuyor. Bu kokuyu duydukça, atmosferlerimizi birleştiriyorum. Seninle zorluklara gülümseyebilmek daha kolay. Zaman, çok daha hızlı ilerliyor şimdilerde. Psikolojimi hakkıyla anlayan tek insan. Sınıfta yarım bıraktığım düşüncelerime geri dönüyorum. “Acaba” diyorum, “acaba bizi neler bekliyor?” Telefonumun melodisiyle sıyrılıyorum koyu gri düşüncelerimden. Gözlerimin yeniden ışıldamasıyla, kiminle konuşacağımı anlamak daha da kolaylaşıyor olsa gerek.

Saatler ilerliyor, iyi geceler başlıklı konuşmamızın ardından, gözlerimizi kapatıyoruz bizim dışımızda kalan her şeye… Ve saatimi yeniden 07.00 ye kuruyorum; sabah erkenden sesini duymak üzere…

-Rüya-

Kategoriler
Öğrenci Konuları Öğretmenlik üzerine

Gökkuşağının Sekizinci Rengi

  Kasabanın en şirin eviydi bizim evimiz… Pencerenin önünde mis gibi kokan sardunyaları, camgüzelleri, evi gölgesi altına almış; oradan buradan fışkıran asma yaprakları, taze çimen kokusu sonra… Düşünüyorum da nefes alması bile güzel buralarda.

  Diyorum ki; hani bir yuvam daha olmasa;  içinde öğretmenimin, arkadaşlarımın olduğu, duymayacağımı bilsem kalemin, silginin, tebeşir tozunun kokusunu; tutupta evden dışarı çıkmayı hayra alamet saymam. Ama yüreğine adını “sevgi” koydukları duygu girmeye görsün, çekip çıkarıyor seni var gücüyle…

  İki günlük hafta sonu tatilimde dahi özlemişim sınıfımı. İçeri girer girmez genzimi yakan tebeşir tozunun kokusunu içime çekerken fark ettim bu gerçeği. Belli ki Hasan Amca yine süpürmemiş sınıfları. Demek ki ilk dersimizi yine havada uçuşan toz zerrecikleri ile işleyeceğiz. Kapının büyük bir gürültüyle kapanmasının ardından beynimi meşgul eden düşünceler de sağa sola kaçıştı. Sonrasında insanın gözlerini kamaştıran bir siluet ilişince gözüme anladım ki; sevgili öğretmenim sınıfa girdi. Yüzüne iliştirdiği tebessümüyle, yine tüm güzellikler onda, tüm hayranlıklar bendeydi… “Çocuklar !” dedi.

Bugün; sizler için uygun gördüğüm meslekler hakkında konuşacağım.” Öğretmenimin benim için uygun gördüğü mesleği duyacak olmanın heyecanı çoktan kollarına almıştı beni…

 Ön sıradaki uslu arkadaşım Mehmet’e (!) doğru bakarak başladı sözlerine…”Doktor ol!” dedi. ”Bence kendini en iyi bu alanda yetiştirirsin. Hem annen de hasta, sevdiklerine şifa dağıtmak istersin değil mi?” Ömer, kendisi için tavsiye edilecek mesleği merak ediyor gibi görünmüyordu.”Şair ol.” dedi öğretmenim… Ömer’i kıskandım-bir gün onu kıskanacağım hiç aklıma gelmemişti- keşke bu meslek bana öngörülseydi. Ardından avukat, mühendis, mimar, ressam gibi meslekler uygun görüldü başka arkadaşlarıma. Şimdi sıra bana gelmişti… Bunu öğretmenimle, gözlerimizin birbirine değmesinden anladım. İşte yine o gülümseme yüzünde, yine tüm hayranlıklar bende… Yutkundum. İçimde koşturan yaramaz çocukların gürültüsünü bastırmaya çalıştım. Bir kez daha yutkunduğumu hatırlıyorum.”Gökkuşağının sekizinci rengi ol!”diye bir cümle duydum, yutkunmamın akabinde… Gökkuşağının sekizinci rengi mi? Yeni mi çıktı bu da? Hayır canım, mutlaka yanlış anladım! Kahverengi mi olacaktım yoksa gri mi? İnanmıyorum öğretmenim size… Benim için uygun gördüğünüz meslek bu muydu yani? Gökkuşağının sekizinci rengiymiş… Hem de sekizinci rengi!

  Senelerce aklıma işgaller düzenledi o cümle… Yoksa o meslek mi demeliyim? Pencereden yağmuru, hele de yağmur sonrasını seyretmeye tahammülüm yoktu. Adeta gökkuşağından kaçıyordum. Görünce gülesim geliyordu… Kendimi gökkuşağının bir yerlerinde bir renkmişim hayal ediyordum.  Bana da bu yakışırmış ya; sevgili öğretmenim öyle demişti, bundan senelerce evvelinde… Bununla ilgili bir açıklama yapmaması da iyice kızdırıyordu beni yaşım ilerledikçe. Çocukluğumun verdiği masum tavırlardan sıyrıldıkça; öfke çörekleniyordu yüreğimin tam ortasına.

  Şimdi gülüyorum… Öğretmenliğime adım atış sürecim gülmekle ağlamak arasında geçti hep. Gökkuşağı mı? Ona hala kızgındım. Ama resim derslerinde renklerini bozarak intikamımı fazlasıyla aldığımı düşünüyorum… Oh olsun! Gökkuşağının sekizinci rengi olmayacaktım elbet, ama artık bir gökkuşağıda olmayacaktı…

       Öğretmenimin bir yazısı geçti elime bir süre sonra. Gökkuşağını n sekizinci renginden bahsediyordu. Yutkundum… Büyük bir yanılgıyla karşı karşıya gelmemek için okuyacağım bu yazının bilimsel bir konuyla ilgisinin olması için dua ettim. Ama bu da bir başka yanılgımdı şimdi… Okudukça eridim… Ben artık yoktum… O senelerde öğretmenimin o cümlesini duyarken tebessüm etmediğim için kızdım kendime… Kızım sen ne aptalsın! Bir de gizemli sözleri çözmede ustayım diye geçinirdin!

  Çok geç anlamıştım öğretmenlikte, gökkuşağının sekizinci rengi olabilme potansiyelinin, güzelliğinin ve yüceliğinin olduğunu… Jetonumun köşeli olma ihtimaline bile razıydım; en azından dünya döne döne bir gün o köşelerden biri düşerdi zihnime…

  Değirmenden çok sular geçti… Sevgili öğretmenimi o günün şartlarında anlayamadığım için, şimdilerde en büyük tesellim onun istediği gibi, gökkuşağının sekizinci rengi olmuş olabilmemdi. Kahverengi miydim gri mi bilmem ama ‘asıl renkler sonradan eklenirmiş’ dedim,  içimdeki assoliste…  

Kategoriler
Günlük hayat Kişisel makaleler Öğretmenlik üzerine

BAŞ TACINDAN AYAK ALTINA

Kimden mi bahsediyorum tabiki  de  vefakar öğretmenlerden .Biz öyle bir neslin evlatlarıyız ki yüzyıllarca öğretmenleri baş tacı etmiş, en güzel saygıyı göstermişiz. Bizim eski medreselerden bahsedecek olursak’ tabiki diyeceksiniz şimdi medrese  var mı diye; medrese görevini yapanlar var’ Hocaya hürmet ön planda tutulur, velev ki unutur da edepsizlik yapar diye medrese kapıları küçük yapılırmış nedeni ise eğilerek girsin de hocaya hürmetsizlik etmesin diye.

İslam dininde ilmin kapısı olarak  nitelendirilen H.z Ali,  Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum,der.Anne babalar talebelerini medreseye teslim ederken şöyle derlermiş;eti senin kemiği benim diye  bu ifade çocuk için kaçış yolunun olmadığı anlamına gelir ya öğrenecek ya öğrenecektir başka çıkar yolu yoktur.

Şimdi ise devletinden tutunda ta öğrenciye kadar herkes hemfikir olmuşlar öğretmeni hor görmeye, öğretmeni ezmeye çalışıyorlar.Nasıl mı?

Öncelikle bizim kutsal saydığımız devlet yöneticileri oy çıkarları yüzünden Fen Edebiyat Fakültesinin amacının dışında öğretmen statüsüne yükselttiler sanki mevcut Eğitim Fakültesi öğrencilerini atadılar gibi yanlış anlaşılmasın kimsenin ekmeğinde gözüm yok ama her kurum amacı çerçevesinde iş yapsın değil mi?

Birde her yere üniversite açtık diye seçimlerde havalarını attılar sanki maharetmiş gibi.Ve beyefendiler çıkıp küstahça ;Atanamayanlar kendi kabiliyetlerine uygun iş baksınlar diyor .Sanki benim başka mesleğim var ben  17 sene okumuş en güzel yıllarımı okulda geçirmişim nerde kabiliyet olacak ki tabiki anlayana sivri sinek saz anlamayana davul zurna az. Velhasıl anlamazlar    beyim.

Bunla kalsa  iyi ama birde bunun yasal kısmı var öğretmenleri bir sürü prosedürlere boğdular senin evrakların tamam olsun ders anlatma isterse mantık bu. Zaten bu olmasa idi bizde Ay’a falan çıkardık herhalde.Benim öğretmenim elinden herşey alındı;atsa atamaz (yani çok zor) ben atma taraftarı değilim ama bazıları ondan anlıyor ,öğrenciye tokat vursa dayak yasak derler adın dayakçı hocaya çıkar ondan sonra gazetelere manşet olursun maazallah.

Birde halk gözüyle irderlersek kimi Anadolu’nun bazı yerleri öğretmenliği kutsal sayarlar ve gerektiği değeri verirler kimileri ise bu işe memuriyet gözüyle bakarlar.  Onlara  göre;oh ne ala öğretmeninin işi kebap her ay maaşı yatar, yer yatar der ve bu işin önemini gözardı ederler.

Nerden nereye bir zamanlar baştacı edilenler şimdi ayaklar altında.

Siz,  yeni nesil öğretmen olmayın sakın!

Kategoriler
Deneme Yazıları Doğa ve Yaşam Eğitim - öğretim Geçmiş Tarih Genel Konular Genel Müzik Konuları Güncel Haberler Günlük hayat Kişisel makaleler Makaleci.com Hakkinda Öğrenci Konuları Öğretmenlik üzerine Şair Sevgi ve Ask Dünyası şiir edebiyat Şiirler Toplumsal Konular Yazar

Vecizler

( yakup icik veciz(e)leri ) – Vecizler

Vecizler
Vecizler

(01) *** Her korkunun altinda ölüm yattigi gibi, herikisinin üstünde nese keyifle yatar…

(02) *** Siir ne kadar akici ve mükemmel yazilmissa,o siir,in mükemmelligi altinda mutlak cok acikli bir dram yatar…

(03) *** Yalan korkaklarin cesaretidir…

(04) *** Yararli insanlarin basarilmisliklari,toplumlarin cürümeyen sakizi olur agizlarda

(05) *** Umutsuz bakislarin düsüncelerinde tedirginlik olusur,tedirginlikten,de kendine güven kayibi,bu yüzden ihtimatsizlik bas gösterir ve süpheler seni yer bitirir…

(06) *** Bir bakima sair en güzel yalancidir…

(07) *** Tanimadigin birine,özelestiri yapmadan önce kendine saygi duyup duymadigini sorgulamalisin ki,hakli iken haksizliga düsmeyesin…

(08) *** Siir,de cirkinlik kavrami yok gibidir…

(09) *** Kadinlar,erkekler hakkinda zaman icinde hep ayni olumsuz yargiya varirlar, yalniz; erkekler ayni seyleri düsündükce…

(10) ***Intikam hissinin kirini ancak erdemlilik göstererek yok edebilirsin…

(11) *** Hic kimse yalniz basina bir güzel degildir…

(12) *** Kücük basari,basarilmislardan daha basarili olmaya meyillidir…

(13) *** Sair,toplumlarda fertlerin söylemek istedigi ama söyleyemedigini söyleyendir…

(14) *** Isini bilerek calisip yorulmak bedenine haz verir,aksini yapmak umulmadik acilar verir…

(15) *** Akilli olupta gülmeyi beceremeyenler mutlak ve acilen bir cocuk parkina gitmeli…

(16) *** Sairler,sair olmayan insanlarin hayatlarindaki olumsuzluklardan kaynaklanan yasama direncinin kirilmisliklarini siirlerle tedavi edendir…

(17) *** Fakir toplumlarda ASK aci verir,zengin toplumlarda ASK dayaniksizdir…

(18) *** Benim icimde iki sey yasar,hangisi ölürse kalan birsey,de ölür…

(19) *** Insan insan,in aklini okuyor,fekat; kim kimin aklini okuyor bilemez…

(20) *** Ne kadar batili olma duygusu icimizde yesersede,batiya gelen dogulu olarak,dogulu kalacagiz…(batililara göre)

(21) *** En cazibeli,en renkli,en güzel sözlerle süslenmis akli-selim insanlar dahi kendine müptela yapan koca bir masaldir demokrasi…

(22) *** Ben icimi-disimi gözyaslarimla yikadim…

(23) *** Bana bir gülücük verene,bütün nesemi veririm…

(24) *** Bir damla sevgi,bütün kötülükleri yok etmeye bedeldir…

(25) *** Cevrenize dagitacaginiz tebessümler aksamüstü gülücük olarak evinizde sizi bekliyor olacaktir…

(26) *** Maddi acligi telafi edebilirsin her zaman ama,manevi acligi asla…

(27) *** Dostluk icin ne varsa sizi üzen,onlarin hepsini bana gönderin,cünkü onlar bende iyilesiyor…

(28) *** Simdiye kadar yasiyor oldugunuz güzelliklerdi,güzelliginize sahip cikin ikinci bir güzelliginiz asla yok…

(29) *** Her insan kendi hayatindaki güzellikleri cevresinden ve karsindaki insanin hayatindan ögrenir…

(30) *** Merhaba ile elveda arasindadir bütün güzellikler…

(31) *** Sair; varilmaz(kesfedilmez)  sanilan en son uc noktadaki güzelliklerin basidir…

(32) *** Hic bir seysiz anlasabilecegin tek sey Ask,tir…

(33) *** Her insan bir s e v g i l i d i r…

(34)*** Ancak, geleneklerine bagli toplumlar kendilerine hayranlik uyandirabilir!…

(35)*** Hayat herseyi ögretir ama, asla unutmayi ögretmez….

(36)*** Güzel düsüncelerle insanlarin birbirlerine iyi davranmalari, toplumlarda hosgörü seviyesini artirir ve fertleri erdemli yollarda mutlu eder…

(37)*** Ruhlarin madde ile dolu oldugu bir alemde, insan onuru bir hictir…

(38)*** Dost; her insanin kendine verebilecegi yegane, kiymetler bicilmeyecek, doyumsuz en güzel bir hediyedir…

(39)*** Umut , hayatin sevinc dolu nakaratlaridir…

(40)*** yasam daima güzellikler sunar, bu güzellikler meziyetlere dönüsür lakin, menfaatler tüm güzellikleri yok eder…

(41)*** Cesaretin diger bir adi, ölümün elinden yasami almaktir…

(42)*** Ruhen karanliklarda yasayanlar gündüzleri isik göremezler…

(43)*** Her askin tezgahinda, sonunda cile dokunur…

(44)*** Bir insanin mutlulugunu ya da mutsuzlugunu icinde bulundugu ortamdaki gelismeler karekteriyle belirler…

(45)*** Herkes mutlulugun kapisindan girdigini, acilarinsa ciktigi kapisinda anlar…

(46)*** Vatanina ve Milletine hizmet etmis birinin, Vatanina ve Milletine ihanet etme hakki yoktur…

(47)*** Akil saplanti olursa yönetime yönelir. Yönetimlerde akil varligi ortadan kalkar. Aklin mantigi madde ile bütünlesir. Cezbolan ruh aklin yenik halinden madde ile sevisir bu sevisme rantir. Artik akil ve ruh cevresinde yogunlasan ve de yönetime talip olan akillarin vesilesi ile rantlarin üremesine destek vermeye meyillenmislerdir…

(1984-2009) Yakup Icik

http://schair.turkblog.com/public/user_data/user_photo/1/schair-b.jpg

Kategoriler
Deneme Yazıları Eğitim - öğretim Günlük hayat Günün Tarihi iletişim Öğrenci Konuları Öğretmenlik üzerine Toplumsal Konular Türk Sineması Türkiye üzerine

2009 yapımı olan İki Dil Bir Bavul

2009 yapımı olan İki Dil Bir Bavul ;

Filmin konusunda üniversiteyi yeni bitiren bir öğretmen Kürt Köyüne tayin olmuştur. Bu farklı coğrafyada, öğretmen anlatımda çok zorlanmıştır. Çünkü bu yerinin bile bilinmediği köyde Türkçe bilen bir öğrencisi yoktur. Bir yılını bu öğrencilere Türkçe öğretmekle geçen öğretmen sonunda bunun üstesinden gelir. Eğitim Türkçe öğrendikden sonra, yeniden başlamaya hazırdır. Bu farklı kültürde çok zorluklarla karşılaşan öğretmenin başından geçen bir solukta izleyip, tadı damağınızda kalacak süper bir film.

 
2009 yılının sonuna doğru yine Türk Sinemalarında bir hareketlilik oluşmuş durumda. İki Dil Bir Bavul ise tüm filmlerden ayrı Türkiye gerçeklerine değinen, yönetmenliğini Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan’ın gerçekleştirdiği drama bir film. Yaklaşık bir buçuk saat süren İki Dil Bir Bavul filmi izleyenleri büyüleyecek durumda.
 
Herkesin tuhaf gözlerle baktığı Doğu Bölgesinde böyle bir drama film şuana kadar çok nadir yapıldı. Filmin konusu ve akışı çok iyi bağlandığı için izleyiciler bir solukta bitirecek durumda. Oturduğunuz gibi kalkacağınız hissine kapılacağınızdan eminim. İki Dil Bir Davul’un genç yönetmenlerinden bu derece güzel bir film yapılması, bu yönetmenler hakkında ileriye dönük güzel fikirlerimizin doğmasına sebeb oluyor. Sinema severler tarafından yüksek puanlarla bahsedilen İki Dil Bir Davul ;
 
Türkiye’nin en büyük sinema sitesi : sinemalar.com da 7,1/10 puanlamasına sahip.
 
Dünyanın en büyük sinema sitesi ImdB de ise : 7,3/10 puan almış durumda.
 
Ünlü isimler tarafından önerilen film hakkında bir görüş şöyle ;
 
“Tam da şu sıralar seyretmemiz, seyrettirmemiz gereken bir film” Yıldırım Türker / Radikal.
 
İyi Seyirler.

Mustafa GÜLŞEN

Kategoriler
Eğitim - öğretim Günlük hayat Öğrenci Konuları Öğretmenlik üzerine

DERSE GEÇ KALMANIN YARATTIĞI PROBLEMLER

Bir öğrencimizin her gün derse geç kaldığını düşünelim. Öncelikle geç kalmasının kendisine zararı olacaktır. Bu zararı şöyle açıklayabiliriz. Öğrenci geç kaldığı ve ders işlenmeye başladığı için öğrenci dersi kaçırmış olacak ve girdiği andan itibaren işlenen konuyu anlamakta zorluk çekecektir.


Öğrenci, öğretmenin dersi işlemeye başlamadan önce  uyguladığı dikkat çekme, gözden geçirme, güdülenme aşamalarını kaçırmış olduğu için, öğrenci önceki öğrenmeleriyle şimdiki öğrenmesi arasında bağ kurmakta zorlanacak, güdülenmesi hiç olmadığı veya eksik olduğu için şimdiki öğrenmesinin ne işe yarayacağını anlamakta zorlanacaktır.


Öğrencinin sınıfına da zararı olacaktır. Öğrenci geç kalınca öğretmeninin veya arkadaşlarının neden bahsettiğini anlamakta zorlanacaktır. Anlamak için arkadaşlarına veya öğretmenine sorular soracaktır: “Nerede kalmıştık?”, “Konumuz nedir?”, “Bu ne demek?”, “Burdan buraya nasıl geldik?”,”Bunun nasıl olduğunu anlamadım, anlatır mısın?”… Özellikle bu durumda öğrenci yanındaki öğrencilere daha kolay ulaştığı için onları daha olumsuz yönde etkileyecektir, onları da dersten soyutlamış olacaktır.


Geç kalan öğrencinin eğitim sistemine de zararı olacaktır. Geç kalan öğrenci, sınıfa girer girmez konunun akışını bozduğu için diğer öğrencilerin ve öğretmenin dikkati dağılacaktır. Ardından, öğrencinin sırasına geçmesi esnasında, arkadaşlarıyla birtakım diyaloglar halinde olacağı için dersten kopmalar yavaş yavaş başlayacaktır: “Günaydın”, “Nasılsın?”, “Neden geç kaldın?” vs…  ve daha sonra öğrenci konuya adapte olmakta zorlanacağı için arkadaşlarını da olumsuz etkileyecek ve yapılan eğitim de bu durumdan olumsuz etkilenecektir.


Bu davranışı ortadan kaldırmak için, sene başındaki ilk derslerden birinde öğrencilerle sınıf kurallarını tartışırken derse geç kalınmamasının önemi hakkında konuşulmalıdır. Eğer derse geç kalırlarsa bu durumdan hem kendilerinin, hem arkadaşlarının, hem de öğretmenlerinin olumsuz etkileneceğinden bahsedilmelidir. Ayrıca işlenen konuyu  dağıtacakları ve geç geldikleri için konuyu anlamakta zorlanacakları vurgulanmalıdır.


Derse geç kalınmamasının önemi kavratıldıktan sonra öğrencilerle konuşularak “Eğer geç kaldıysanız…” kelimeleriyle başlayan cümlelere geçilebilir. Örneğin: “Eğer birkaç dakika geç kaldıysanız; kapıyı çalıp, yerinize sessizce oturup, arkadaşlarınızın motivasyonlarını bozmadan hemen derse adapte olmaya çalışabilirsiniz.”

Kategoriler
Eğitim - öğretim Günlük hayat Öğrenci Konuları Öğretmenlik üzerine

ÖĞRENCİ VE ÖDEV ÇIKMAZI

Ödevler, öğrencilere derste öğrendiklerini pekiştirmek  için verilir. Ödevlerini yapmayan öğrencinin,  öğrendiklerini pekiştirmediği için öğrenmeleri eksik kalır. Bu şekildeki öğrenci , öğretmeninin istediği düzeydeki kazanımları kazanamaz ve ilerideki eğitim-öğretim yaşantısında bu durum onu olumsuz etkiler. Çünkü eğitim hayatımızda, önceki öğrenmelerimizin büyük önemi vardır; bilinenden bilinmeyene ilkesini göz önüne alarak öğretimde ilke ve yöntemleri belirleriz.


Ödevlerini yapmayan öğrenci sınıfı da olumsuz etkileyecektir. Arkadaşlarından yapmış oldukları ödevleri isteyebilir ve bu durum arkadaşlarını sıkıntıya sokabilir. Arkadaşları ödevleri vermek istemeyebilir ve bu durumda öğrenciler arasındaki ilişkilerde problem yaşanabilir. Ayrıca öğretmen ödevlerin aynı olduğunu görünce, iki öğrenci içinde sıkıntılı anlar başlayacaktır.
Ödevini yapmayan öğrenci eğitim sistemini olumsuz etkileyecek, dersin akıp gitmesini önleyecektir. Çünkü önceki öğrenmesini pekiştirmemesinden veya tekrar etmemesinden kaynaklanan sorunlar yaşayacak ve dersin akışı içinde sorular sorarak ya da dinlemeyerek, çevresindeki arkadaşlarına sataşarak dersin işlenişini olumsuz etkileyecek, ders planında aksaklıklara yol açacaktır.


Bu davranışı ortadan kaldırmak için öğretmenin öncelikle izleyeceği yol, öğrencinin neden ödevlerini yapmadını öğrenmesidir. Öğrenilen nedeni düzeltmeye yönelik sonuçlar bulunmalı ve uygulamaya konulmadır. Örneğin; öğrenci, ailesi onunla ilgilenmediği için ödevlerini yapmıyorsa, sorunun kaynağı aile olduğu için, öğrencinin ailesiyle görüşülmelidir.
Ayrıca ödevlerini zamanında ve düzenli yapan öğrencilere de pekiştireçler verilerek, ödev yapmanın olumlu bir davranış olduğu öğrenciye sezdirilmelidir. Örneğin, ödevini zamanında ve güzel yapmış olan öğrencilere öğretmenin: “ Ödevlerinizi zamanında yaptığınız ve düzenli yaptığınız için hepinize teşekkür ederim. “ diyerek sınıftaki diğer öğrencilere onları alkışlatması öğrenciler için pekiştireç olacaktır.


Bunun dışında öğrenci ödevlerini yapması gerektiğine inandırılmalıdır. Ve ayrıca, öğrenci ödevlerini yapmakta zorlanıyorsa öncelikle ona uygun ufak ödevler verilmeli ve ödevin boyutu gittikçe arttırılarak öğrenciye ödev yapma alışkanlığı kazandırılmalıdır.