Kategoriler
Bir günüm böyle geçti! Günlük hayat Öğrenci Konuları Öğretmenlik üzerine Sevgi ve Ask Dünyası

Saat (“O”)nu TEK Gösteriyor

Telefonumun alarmı,  saatin 07.00 olduğunu haber vermeden uyanmıştım bugün. Yatağın içinde sağa sola dönerek, aklımca ona biraz daha zaman kazandıracaktım. Son günlerde, beş dakika daha uyuyabilmek için benimle pazarlık ediyor. Kıyamıyor insan, fakat uyanması da gerek yoksa geç kalacak. İlk arayışımda telefona cevap vermedi. Aramayı yinelediğimde,  telefonun diğer ucundan; sesine uyku kaçmış bir adam “efendim” dedi. Uykusunu çabuk atar üzerinden. Tüm mahmurluğu ile o mızmız ve sevimli sesini, hepi topu bir iki kelimeden sonra sıyırırdı uykulu sesinden. Sonra kalkıp, hazırlanmaya başlıyordur eminim, gerisini bilmiyorum çünkü buraya kadar görevim.

Ardından, bir saat sonrasına kurdum alarmı. Bu da benim uyanma vaktim. Onu uyandırdıktan sonra hemen dalmışım. Alarm çalmaya başlayınca başucumda, hızla geçen zamana karşı tribe girdim. Zoraki kalkıp, yüzümü yıkadım. Siyah kadife pantolonumu giydim bugün, üzerine füme rengi bir tunik uydurdum. Saçlarım, her sabah oyalıyordu beni. Saç açıcı spreyimin yardımıyla taramaya başladım saçlarımı. Aynanın karşısında, bu sabah gördüğüm saçma sapan rüyayı düşünürken; küçük yıldızlı küpelerimi taktım. Bilinçaltım bana oyunlar oynuyordu. O kızın benim rüyamda ne işi vardı ki?

Rejimdeyim uzun bir süredir. Küçük bir dilim peynirle, birkaç soslu zeytini ve domates dilimlerini sessizce yedim. Şekersiz çayım, bugün keyif vermiyordu nedense. Bu, çayımın şekersizliğinden değildi; son günlerde benim tadım tuzum yerinde değildi. Ev arkadaşıma baktım, sessizliğim ona da bulaşmış gibiydi. Kahvaltıda her şey suspustu bu sabah. Sonra 08.25’i gösterdi saat. Montumu ve bilgisayarımı alıp, evden çıktım. Taş basamaklardan inip, kar basamaklarından çıktıktan sonra birkaç kardan tepeyi de aştım. Nihayet sınıfın önündeydim. İçeri girip, ağzımdan çıkan dumanı fark ettiğimde canım sıkıldı. Soba yanmıyordu henüz. Kaloriferci gelip, bir şeyler tarif etti, kendisinin işleri varmış. Anlattıkları doğrultusunda sobayı yaktım. İşte hayatımda bir bu eksikti ve artık tamamdı. Bir iki öğrenci gelmeye başladı sonra. Güzel ve masum yüzlerinde kocaman pırıltılar vardı yine. Bunu fark etmemek ne mümkün! Plan defterimi incelerken ipek gibi bir ses “günaydın” dedi bana. Deniz mavisi gözlerini, bakışlarımı yakalamaya çalışırken gördüm. Bir gün önce verdiğim pembe fiyonklu tokalar, saçlarındaydı bugün. Ne güzel olmuşsun sen bu sabah! Montunu çıkarıp, askıya asmam için bana uzattı. En sevdiği oyuncaklara doğru koştu. Eminim bana kahvaltı hazırlamaktı düşüncesi. Az sonra iki fincan koydu masama. Şekeri, peyniri ve patates kızartmasını tanıttı bana. Çaylarımızı doldurup, tam karşıma oturdu. Patates kızartmasından yemiyorum diye mızmızlandı. “Rejimdeyim” dedim. Beni anlamamış olmalı ki, çayıma iki şeker daha attı. Kırk beş dakikam vardı hepsini uzun uzun izlemek için. Doktor malzemeleriyle arkadaşını muayene ediyordu birisi. Öteki, bebeğinin karnını doyurmuş; uyutmaya çalışıyordu. Yüzlerindeki benzersiz kahkahaları kıskanıyordum. Soba gürül gürül yanıyordu yanı başımda. Bugün on beş kişiydik. Benimkini de dünyadan sayarsak tam on altı dünya vardı küçücük sınıfımda. Peşi sıra kahkahalar savrulurken, telefonum çaldı. Onun aradığını görünce, benim de gözlerim ışıdı. Birkaç dakika konuşup kapattık. Okulda hep böyle yapıyorduk. Vakit buldukça arıyor, bana sesini duyuruyordu. Telefonu, tekrar çalacağı ümidiyle kapatıyordum belki o bilmiyordu. Belki de bildiği için sık sık aramaya çalışıyordu. Sonumuzun ne olacağını düşünürken ben, birileri ağlıyordu. Çocuk işte, elinden oyuncağının alınmasından ziyade ne için gözyaşı dökebilirdi ki?

Gün bittiğinde tek kelimeyle yorgundum. Üzerimi bile değiştirmeden uzandım yatağa. Bu sabah ki rüya, “beni unuttun mu?” diye vızıldadı. Kafamı çok mu meşgul ediyordum acaba? Hayır, bana bunları düşünmemin yersiz olduğunu tane tane anlatmıştı. “Bak buradayım” derken anlatmak istediği; elbette ki benim yanımda oluşuydu. Yerini biliyorum senin, fakat kendi yerimden emin olamıyorum. Muhtelif zamanlarda zihnini meşgul ediyor mu bilemiyorum. Yazdığın bir yazıda, “bazen onu özlüyorum” demişsin, acaba arada bir özlüyor musun?

Papatya özlü oda parfümünü sıkıyorum odama. Senin odan da böyle kokuyor. Bu kokuyu duydukça, atmosferlerimizi birleştiriyorum. Seninle zorluklara gülümseyebilmek daha kolay. Zaman, çok daha hızlı ilerliyor şimdilerde. Psikolojimi hakkıyla anlayan tek insan. Sınıfta yarım bıraktığım düşüncelerime geri dönüyorum. “Acaba” diyorum, “acaba bizi neler bekliyor?” Telefonumun melodisiyle sıyrılıyorum koyu gri düşüncelerimden. Gözlerimin yeniden ışıldamasıyla, kiminle konuşacağımı anlamak daha da kolaylaşıyor olsa gerek.

Saatler ilerliyor, iyi geceler başlıklı konuşmamızın ardından, gözlerimizi kapatıyoruz bizim dışımızda kalan her şeye… Ve saatimi yeniden 07.00 ye kuruyorum; sabah erkenden sesini duymak üzere…

-Rüya-

Kategoriler
Hayat üzerine Öğrenci Konuları Şuan Düşündüklerim

“Düşler Okulu”

              Daha önce de görmüştüm şafağı sökerken. Bulut bulut dağılan karanlığı. Yer yer aydınlığa çalan gökyüzüne bakmıştım uzun uzun. Böyle zamanlarda hep aynı şeyleri düşündüğümü hatırlıyorum. Bu çok manevi bir hissiyattı. Günahlarımı düşündüğüm oluyordu, kırdığım kalpleri gözden geçiriyordum ve hep aynı kararları alıyordum. Karanlık komple dağıldığında doğacak güneşle birlikte farklı ve çok daha iyi huylu bir insan olacaktım. Öyle takılmayacaktım her şeye, babama daha az kızacak annemin sözlerine daha çok itaat edecektim. Kardeşlerime örnek bir abla, daha başarılı bir insan ve kendi ruh âlemimde kendimin sultanı…

              Ayıp olmasın diye üç dört saat uyguladığım oluyordu içimdeki sultanın bitmek tükenmek bilmez buyruklarını. Birileri beni sürekli yoldan çıkarıyordu sanki. Her şey el ele vermiş sonumu hazırlar gibiydi örneğini burada vermek istiyorum. Gerçek şu ki; ben hiçbir zaman sultanıma sadık bir cariye olamadım.

              Kız lisesinde okudum. Yirmi beş kişilik bir sınıfta bir tane arkadaşım vardı. Birlikte kooperatif kolunda çalışıyorduk teneffüslerde kantini açıyorduk. Zati derslerde zor tahammül ediyordum kız arkadaşlarıma, bir de teneffüslerimi onlarla geçirmek istemediğimi takdir edersiniz herhalde. Hayatımda böyle bir ortamda eğitim alacağım aklımın ucundan geçmemişti.

              Liseye Konya da başlamıştım aslında. Bir öğrenci yurdunda ailemden uzak okuyabileceğimi, kendimi idare edebileceğimi sanmıştım. Hesapları yanlış tutmuşum.  Annemle her telefon görüşmemde iki gözüm iki çeşme ağlıyordum. Yurdun yemekleri, yatakları, çalışma odaları hiçbir yeri sarmıyordu beni. Ders çalışmak için etüt odalarına geçip aile fotoğraflarımıza bakıyordum. Okul mu? O baştan fiyaskoydu. Lisemizin yapısı çok eskiydi, sınıflar kutu kadardı. Bir sırada üç kişi oturup sözde eğitim görüyorduk. Bu böyle çok gitmezdi elbette. Miadımın dolduğunu hissediyordum fakat ağırdan seyredişine tahammül edemiyordum.

                Nihayet bir gün dürüstçe anneme burada okumak istemediğimi söyledim. Bu cümlenin ağzımdan çıkmasını bekliyor gibiydi. 14 yaşında bunların üstesinden gelemeyeceğimi düşünmüş olmalı ki en başında uyarmıştı. Ah yeni neslin jetonları… Ne zaman zamanında düştü ki? Neyse ki çok geçmeden düşmüştü benim jetonum. Hemen idareden tasdiknamemi alıp otogara geldik. İlk otobüsle Konya’nın Ereğli ilçesine dönecektik. Uzun zamandır kendimi ilk kez böyle huzurlu hissediyordum. Herkese gülücükler saçasım vardı. Muavine, şoföre, yolculara… Yeni lisemi ya da arkadaşlarımı hiç düşündüğüm yoktu. Anlıkçı bir insanımdır zaten. Talha Bora Öge’nin  “Dün gitti, yarın gelmedi anı yaşa” cümlesini kendime felsefe edinmişimdir. Yanlış da değil hani…

             Yol biter ömür bitmez denir; yolumuz bitmişti artık. Evimize geldik. Güzel bir haftasonu beni bekliyordu. Ne güzel yemekler yapmıştı annem. Ne seviyorsam vardı. Hafta sonumun geri kalanını kendime bir oda düzenlemekle geçirdim. Benim can yoldaşı kitaplarım. Simetrik bir biçimde dizdim kitaplığıma. Ne kadar çok okuduğumu gördüm, dudaklarımı sımsıkı kapatıp başımı sallayarak “vay anasını” türünden bir dönüt verdim kendime. En sevdiğim biblolarımı masamın üzerine yerleştirdim. Kardan adamlı kalemliğim eskimişti. Aldırmadım kalemlerimi de yerleştirdim. Taş atıp da kolum yorulmamıştı ama erkenden uykum gelmişti. Sabah yeni liseme gidecektim. Yeni kelimesinin anlamını tekrar düşündürecek olan yeni(!) liseme…

                 Okul müdürü çok şirin bir insana benziyordu. Ne de güzel karşılamıştı bizi. Okulu dolaştırdı sınıfımı gösterdi. Sınıflar çok kalabalık değildi. Koridorun başındaki ilk sınıfa girdik. Ders matematikmiş. Sağ olsun okul müdürü beni yormayıp, kendi takdim ediverdi beni sınıf arkadaşlarıma. Pek hoş bakışlar topladığımı hatırlamadığıma göre kimse ilk etapta benden hoşlanmamış olsa gerek. En arka sırada balık etli uzun boylu bir kızın yanına oturmuştum. Başıyla kısa bir selam verdi. Bende karşılık verdim. Her şey birden normale dönüp derse devam edildi. Kızların, azarlandıkça arsız bir çocuk gibi sırıttıklarına şahit oldum. Mahmut Hoca’nın da pek istekli ders anlattığı sayılmazdı. Sürekli “siz insan mısınız?” diye çıkışıp duruyordu sınıfa… “Hocam, oradan bakınca neye benziyoruz?” türünden yılışık cevaplar kol kola dans ediyordu ortalıkta. Arada bir arkalarını dönüp bana bakan kızlar vardı, gözlerim zikzaklar çizip dalgalanırken sınıfta; kafamdaki ses “cehenneme hoş geldin” diye fısıldadı.

             Lise yıllarıma ince ince dokunmak hiç hoşuma gitmiyor. Kocaman bir daire çizip ortasına bir nokta koymak kadar belirsizdi her şey. Sadece iki arkadaşım vardı. Biriyle kooperatifte birlikte çalışıyorduk, diğeri ile dertleşir halleşirdik.

            Lise eğitimim boyunca en düşük notum 80 civarlarıydı. Sabahlara dek ders çalıştığımı iyi hatırlarım. Öğretmenlerimin hemen her şeyde beni örnek vermeleri önce ne kadar da güzel ruhumu okşuyordu. Meyveli ağaç taşlanırmış. Ağacın sallanabileceğine şahit oluyordum. Bir süre sonra arkadaşlarım beni kendilerine göre organize etmeye başladılar. Sınav zamanlarında kendilerine göre planlar kurup, oturacağım yeri belirlemeye başladılar. Biliyorum bu çok komik ama bir süre itaat ettim. Kâğıdımı görmelerine izin verirdim. Bu da yetmezse sınav saatine dek çalıştırırdım onları okulun bahçesinde. Çevredeki erkek liselerinden çıkan çocuklara ağzı açık ayran delisi gibi bakarlarken, çok baltanın sapsız kalabileceğini kestirebiliyordum.

                Bu böyle çok gitmedi tabi. Onları çalıştırdığım sınavlarda düşük notlar aldıklarında, benim bazı şeyleri yanlış anlatıp onları kandırmış olabileceğimi ileri sürdüler. Kâğıdımı kendi kâğıtları ile karşılaştırıyorlar fakat bana itimat etmiyorlardı. Artık cimri, paylaşımdan uzak, kötü, ders çalışarak hocaların gözünü boyamaya çalışan biriydim onlara göre.

                Tamam, hocaların her şeyde beni öne sürdükleri hatta sınav kâğıtlarını okumaya yardım etmemi istedikleri oluyordu ama ben kimseden farklı değildim aslında. Onlar beni anlamıyordu belki ama asıl anlaşılması zor olan onların davranışlarıydı. Ben artık yirmi dört kişilik bir sınıfta yalnızca iki arkadaşı olan diğer yirmi ikisinin gördükçe selam bile vermediği biriydim. Peki, bu çok umrumda mıydı? Evet… On altı yaşındaki bir genç kız için arkadaş ortamının önemini tahmin edebilirsiniz. Kendimi insanlara sadece negatif elektrikler gönderen bir mekanizma gibi hissediyordum ve yine bu hissiyat beni her gün paralıyordu.

               İşte böyle zamanlarda, karanlığa takılmaya görsün gözlerim… O hissiyata bürünüyorum yine tüm benliğimle. Bu kez günahlarımı düşünmüyorum, derdim daha iyi bir insan olmak değil artık. Testi nasibini alır sudan. Daha iyi olamıyorsam, olabileceğimin en iyisi olmaya gayret ederim. O da olmuyorsa çok da didikleyeceğimi sanmıyorum bu konuyu. O kadar eksik kadı kızında da oluyorsa bende bu kadar eksik normaldir.

                Ama birçok kere daha gördüm şafağı sökerken. Beni hala aynı maneviyata, girdaba ya da bir yerlere çekip çekmeyeceği merak konumdu. Çekti… Neresi olduğunu bilmiyorum ama karanlık değildi. Gece olduğu konusunda insanı yanıltan bir aydınlık vardı. Düşündüklerim günahlarım değildi, hatalarım değildi. Saltanat müptelası sultanımın buyruklarını temize çekmedim kafamda. Uymak zorunda olduğum kurallar yoktu. Hayatın tüm şeritleri serbestti ve ben sağa sola bakmadan çıktım yoluma.

                Dengesiz bir lise hayatı yüzünden sizce sosyal davranışlarımı, arkadaş sevgimi ya da değişik aktivitelerimi asosyal yanlarıma mı satmışımdır? Hiçte değil… Hayat bir düşler okulu, bizler de düş(en)ünen öğrencileri, ötesi meçhul. Bırak liseyi, üniversiteyi, insan hayatında hiçbir şey çokta önemli değil. Her şeyin sonunda bir karanlık var fark etmiyor musunuz? Dibe vuruşunuz iyiliğinizden, hay Allah iyiliğinizi vermedi mi hala? Güneşin doğuşu ile beraber bedeniniz güneşlensin, ruhunuz düşlensin. Zirvede bir noktaya da o uzun soluklu, demli düşlerinizi kurun… Çekinmeyin; doğru geldiniz, burası “düşler okulu”…

                                                                       Rüya FERHAN

Kategoriler
Öğrenci Konuları Öğretmenlik üzerine

Gökkuşağının Sekizinci Rengi

  Kasabanın en şirin eviydi bizim evimiz… Pencerenin önünde mis gibi kokan sardunyaları, camgüzelleri, evi gölgesi altına almış; oradan buradan fışkıran asma yaprakları, taze çimen kokusu sonra… Düşünüyorum da nefes alması bile güzel buralarda.

  Diyorum ki; hani bir yuvam daha olmasa;  içinde öğretmenimin, arkadaşlarımın olduğu, duymayacağımı bilsem kalemin, silginin, tebeşir tozunun kokusunu; tutupta evden dışarı çıkmayı hayra alamet saymam. Ama yüreğine adını “sevgi” koydukları duygu girmeye görsün, çekip çıkarıyor seni var gücüyle…

  İki günlük hafta sonu tatilimde dahi özlemişim sınıfımı. İçeri girer girmez genzimi yakan tebeşir tozunun kokusunu içime çekerken fark ettim bu gerçeği. Belli ki Hasan Amca yine süpürmemiş sınıfları. Demek ki ilk dersimizi yine havada uçuşan toz zerrecikleri ile işleyeceğiz. Kapının büyük bir gürültüyle kapanmasının ardından beynimi meşgul eden düşünceler de sağa sola kaçıştı. Sonrasında insanın gözlerini kamaştıran bir siluet ilişince gözüme anladım ki; sevgili öğretmenim sınıfa girdi. Yüzüne iliştirdiği tebessümüyle, yine tüm güzellikler onda, tüm hayranlıklar bendeydi… “Çocuklar !” dedi.

Bugün; sizler için uygun gördüğüm meslekler hakkında konuşacağım.” Öğretmenimin benim için uygun gördüğü mesleği duyacak olmanın heyecanı çoktan kollarına almıştı beni…

 Ön sıradaki uslu arkadaşım Mehmet’e (!) doğru bakarak başladı sözlerine…”Doktor ol!” dedi. ”Bence kendini en iyi bu alanda yetiştirirsin. Hem annen de hasta, sevdiklerine şifa dağıtmak istersin değil mi?” Ömer, kendisi için tavsiye edilecek mesleği merak ediyor gibi görünmüyordu.”Şair ol.” dedi öğretmenim… Ömer’i kıskandım-bir gün onu kıskanacağım hiç aklıma gelmemişti- keşke bu meslek bana öngörülseydi. Ardından avukat, mühendis, mimar, ressam gibi meslekler uygun görüldü başka arkadaşlarıma. Şimdi sıra bana gelmişti… Bunu öğretmenimle, gözlerimizin birbirine değmesinden anladım. İşte yine o gülümseme yüzünde, yine tüm hayranlıklar bende… Yutkundum. İçimde koşturan yaramaz çocukların gürültüsünü bastırmaya çalıştım. Bir kez daha yutkunduğumu hatırlıyorum.”Gökkuşağının sekizinci rengi ol!”diye bir cümle duydum, yutkunmamın akabinde… Gökkuşağının sekizinci rengi mi? Yeni mi çıktı bu da? Hayır canım, mutlaka yanlış anladım! Kahverengi mi olacaktım yoksa gri mi? İnanmıyorum öğretmenim size… Benim için uygun gördüğünüz meslek bu muydu yani? Gökkuşağının sekizinci rengiymiş… Hem de sekizinci rengi!

  Senelerce aklıma işgaller düzenledi o cümle… Yoksa o meslek mi demeliyim? Pencereden yağmuru, hele de yağmur sonrasını seyretmeye tahammülüm yoktu. Adeta gökkuşağından kaçıyordum. Görünce gülesim geliyordu… Kendimi gökkuşağının bir yerlerinde bir renkmişim hayal ediyordum.  Bana da bu yakışırmış ya; sevgili öğretmenim öyle demişti, bundan senelerce evvelinde… Bununla ilgili bir açıklama yapmaması da iyice kızdırıyordu beni yaşım ilerledikçe. Çocukluğumun verdiği masum tavırlardan sıyrıldıkça; öfke çörekleniyordu yüreğimin tam ortasına.

  Şimdi gülüyorum… Öğretmenliğime adım atış sürecim gülmekle ağlamak arasında geçti hep. Gökkuşağı mı? Ona hala kızgındım. Ama resim derslerinde renklerini bozarak intikamımı fazlasıyla aldığımı düşünüyorum… Oh olsun! Gökkuşağının sekizinci rengi olmayacaktım elbet, ama artık bir gökkuşağıda olmayacaktı…

       Öğretmenimin bir yazısı geçti elime bir süre sonra. Gökkuşağını n sekizinci renginden bahsediyordu. Yutkundum… Büyük bir yanılgıyla karşı karşıya gelmemek için okuyacağım bu yazının bilimsel bir konuyla ilgisinin olması için dua ettim. Ama bu da bir başka yanılgımdı şimdi… Okudukça eridim… Ben artık yoktum… O senelerde öğretmenimin o cümlesini duyarken tebessüm etmediğim için kızdım kendime… Kızım sen ne aptalsın! Bir de gizemli sözleri çözmede ustayım diye geçinirdin!

  Çok geç anlamıştım öğretmenlikte, gökkuşağının sekizinci rengi olabilme potansiyelinin, güzelliğinin ve yüceliğinin olduğunu… Jetonumun köşeli olma ihtimaline bile razıydım; en azından dünya döne döne bir gün o köşelerden biri düşerdi zihnime…

  Değirmenden çok sular geçti… Sevgili öğretmenimi o günün şartlarında anlayamadığım için, şimdilerde en büyük tesellim onun istediği gibi, gökkuşağının sekizinci rengi olmuş olabilmemdi. Kahverengi miydim gri mi bilmem ama ‘asıl renkler sonradan eklenirmiş’ dedim,  içimdeki assoliste…  

Kategoriler
Çevre Konuları Deneme Yazıları Eğitim - öğretim Genel Konular Günlük hayat Kişisel makaleler Kitap Tanitimlari Öğrenci Konuları şiir edebiyat Yazar

Okumazsan Okuma !! (BEYZADE)

Kapıyı yavaşça kapatıp çıktım.Şimdi bide apartman engeli vardı.Parmak ucunda yürüyerek inmeliydim.Son bir kat kaldı, ha gayret derken….Beş numaranın kapısı açıldı.Yaşlı teyze bir deniz subayı olan oğlunu yolcu ediyor ” hoşçakal kuzum” diyordu.Neyseki  beni görmediler.Sonunda ulaşabildim dışarıya.Haftanın üç günü bu ruh taşıma marotonu, epeyce zor oluyor, bide şuursuzca sabahlayınca .Kendimi elimdeki ağır  çantayla dışarıya yine kimseye görünmeden atabildim.Komşuların beni görmesi hiç te hoş olmazdı; değişik yakıştımalar, yersiz dedikodular, herşeyi, herşeyi mafedebilirdi.

Çok soğuk bir kış günü arkadaşlarla her zaman takıldığımız mekandaydık, herkez yapacağını yapmış artan saatlerini ki bu saatler” artan değil zamanın ta kendisiydi ”kendini buraya atmıştı güzel bir  mekan sayılırdı aslında. Üstelik  okuduğumuz okulun hemen yanındaydı.BOMBOŞ GEÇEN BOŞLUĞU DOLDURDUĞUNU SANDIĞIMIZ .Bir avuntu mekanıydı her tip insan vardı.Daha çok salaş tiplerdik.Bir bananecilik vardı.Hepimizin en büyük ortak noktası buydu sanırım.Üniversiteli olmanın gereği  bu gibi, blue çağının ilk dönemlerini tekrar yaşıyormuşuz havalarında, asi bir kimlik arayışındaydık.Hep takıldığımız mekanın köşesinde; hayli yaşlı, çok uzun boylu,uzun saçlı ve sakallı,fakat eskimiş yıpranmış kıyafetlerine rağmen temiz bir BEYZADE duruyordu.Adını hiç bilmediğimiz için, kızlarla adını BEYZADE takmıştık.Asil bir görüntüsü vardı.Entellektüel falan deildi.Farklıydı çok farklı…Bir o kadarda kibirli ve hazır cevaptı.Az konuşur en ufak kelime katlenmende o sivri diliyle cezayı basar, kısa bir cevapla insanı mat ederdi, kalakalırdık.Eminim ki hepimize öyle bir ebeveyn lazımdı.Sopasız dayak hiç yediniz mi? bilmem ama ben, BEYZADE’DEN çok yedim; diğer arkadaşlar gibi…Ne zabıta, onu ordan alabildi ne hakim, nede bir başkası, eminim ki o olağan üstü kelime hazinesiyle istese dünyaya hakim olabilirdi.O bu köşeyi seçmiş, paşa gönlü ne zaman isterse o zaman gidecek ti!..

Hep bir gün diye başlar ya o can alıcı olaylar, evet yine bir gündü.Bizim mekanın cam kenarındaydım.Sabah BEYZADE’ NİN tezgahına uğramış, o çok eski kitaplarına  epeyce bakmış, aradığım kitabı maalesef bulamamıştım.BEYZADE ile muatap olmak zorunda kalmıştım. Alay-ı Hümayun:İsveç elçisi Ralamb’ın İstanbul Ziyareti ve Resimleri 1657-1658 adlı kitap sizde varmı? Diye çarçabuk sormuştum.”Var” dedi ve verdi.Hiç aramadı bile hemen bulup verdi.Kitabı bulamamıştım, hatta tezgahını bu kadar karıştırmış olmama rağmen, belki ilk defa bana birşey demedi. Garip oysa çoktan hiç kimsenin aklına gelmeyecek bir cümle kurup, kelimeleri can evinden seçip, laf topunu patlatması gerekirdi.Her zaman ki gibi çok küçük bir paraya kitabı satmıştı..Arkamdan bagırdı. Tamam dedim jetonu anca düştü. Oysa o” işin bittiğinde getir sattığımın iki katı fiyatına geri alırım. Sakın yıpratmaaa” dedi.Hep bunu yapardı yine yapmıştı.Bende tüm gücümü topladım, ona döndüm”, zaten okumam bile ödev için BEYZADE ödev için dedim.” ”OKUMAZSAN OKUMA” sağlam getir dedi..Hıh çok bilmiş bide” OKUMAZSAN OKUMA” diyor.Elimde o kitap, sayfasını bile çevirmeden masamda oturup onu izliyordum.Hep yaptığım gibi arada arkadaşların uğultusuna katılıyor,yarım kalmış bir şiir gibi tekrar ona dönüyordum.Camlar buğulanmış, olmasına rağmen o  hayli uzun, genelde beyaz giyinen gizeme ona bakıyordum.Yağmur tüm hızıyla yağıyordu.Üşüyordu, biliyorum.Ona  sıcak bir çay bile ikram edemezdim.Çok sert olan kabuğunu kırmak imkansızdı…

Noluyodu!!! O koca adam, hayır çınar, yook o köşenin, o caddenin, en büyük, en yalın, en can alıcı noktası düştü.Yere düştü, durdum, dondum, herkez gibi kaldım.Tuttu onu tanımayan büyüklüğünü hiç bilemeyen yoldan geçen alalade insanlar ya ölürse dedim, ya ölürse? Gitmekle kalmak arasında kalmıştım.Gittim peşinden tek bendim onun için kalkıp dikilen  ve peşinden giden.Başındaydım saçlarına dokunabilirdim.Ellerini tutabilirdim.Kapanmıştı o maviyle yeşil arası gözleri…..

Öldü, öldü, öldü dediler. Hastane, morg derken kalp krizinden diye ölüm raporu hazırlandı.Gömüldü ve gitti….Kimdi tabiki  kimliksiz değildi.Adının ne önemi vardı ki artık BEYZADE  idi zaten adı.Köşesi boştu artık sahipsizdi.Dağılıyordu her yere kitapları dağılan kitaplarını topladım.Her dokunduğum kitap onun yüreğiydi bunu iyi biliyordum.Orayı dağıtmaya pek meraklı olanlar geldi. Sanki kaç metrelik yerdi ki durun dedim durun. Bir gün verin bana sadece bir gün zorda olsa bir gün verdiler.”Yarın bu döküntüler burdan kalkacak diye bağırdılar.Tamam söz dedim.O nun tezgağında başkaları tarafından basit kelimelerle epeyce azarlanmıştım.Acele etmeliydim. Evini buldum bir kaç macera arayan arkadaşıda yanıma alıp.Hep bir köhne baraka hayal ederken kitapları taşımak için, güzel bir apartmanın üçüncü katında buldum kendimi evi sütüdyo daireydi.Temizdi bir kadın okşamışcasına her yer düzenliydi.Evinde alabildiğince kitap vardı.Her türden, her yıldan,her dilden .Komşuları hüzünlü yarı ağlamaklı gözlerle yutkunarak ”iyi insandı, yıllardır yanlız yaşardı, kimsenin kalbini kırmazdı, hatırşinazdı,osmanlı torunlarındandı bildiğimiz kadarıyla saraylıydı.Küçük çocuklarımızla pek ilgilenir, hep kitap okuturdu.Zaman zaman bir masal gibi çocuklara tarih,  coğrafya anlatırdı ;” dediler… Sanki  bizeydi öfkesi yada onu anlatmaya kelimelerin yetmediği hali.İçten içe kıskanmıştım, o çocukları….Sonra ne mi oldu ?Evi devlete kaldı.Devlet evi satmadı. Onca kitap  telefte olmadı.Duyarlı duyarsız, toplayabildiğim kadar arkadaşı küçük düşme, alay edilme, pahasına zorda olsa yanıma  aldım.Defalarca ince bir uslubla paylandığım.BEYZADE’ DEN kalan her şeyi yaşatmalıydım.Bunu anlamadığım bir ihtirasla istiyordum. O dönemin önce Kaymakamı sonra Milli Eğitim Müdürüyle görüştük.O köşede kalacak tı.O evde.Okulumuza bağlı olarak hemde sevinçten ölebilirdim.Dileyen, hevesli herkez sırasıyla birbirini idare ederek, o köşede durdu.Aynı onun çizgisinde satarken kitaplar ucuz geri alırken ödediğin ücretin iki katı olarak.Azda olsa toplanan paralarla, eski yıpranmış onun mukaddes ellerinin tamirini bekleyen kitaplar alındı.Okulun edebiyat bölümü bu duruma çok hevesliydi.Onun evinde toplanılıyor, kitaplar tamir görüyor en geç 17:00 evden çıkılıyordu.Bu saaten sonra evde kalmak resmi olarak yasaktı.Okuldan mezun oldum çevrem çok değişti.BEYZADEM benim yönümü belirlemişti.Keşke onun istediği bir küçük  çocuk olsaydım; daha ham hiç ateş görmemiş, onun için çocuklarla ilgiydi. Yön verme çabasında idi.Banada ayırsaydı vakit, banada anlatsaydı masal gibi tarih olmadı…Aslında sert olan onun kabuğu deildi, kibirli olan da o deildi, bizdik.Yüksek okul okuyoruz edalarında yönsüz kalmış biz.Bunu şimdi şimdi idrak edebiliyorum…

Yeni dönem öğrencileri geldi.Köşede duracak olanlar birkaç ay içinde okul idaresi tarafından seçilecek ben haftanın üç günü genelde ilgilene biliyorum.Şimdi bir kaçak gibi kaçtığım bu ev onun dairesi kitaplara dalmış resmi izin verilen saati çoktan aşmıştım.Elimde hazırlanan tamir görmüş kitaplarla dolu çantayla zorda olsa çıkabilmiştim.

”Herşeyin nakli olabilir günümüzde, tüm organların,  belki tüm bedenin,ama ruh: ruhu nakledemezsiniz.Kişiyi özel yapan üsün kılan ruhudur.Bu kitaplarda yazarlarının ruhuyla doludur” demişti.İlk tanıdığım yıllarda ona gülmüştüm arsızca” ruhmu satıyosun bize” demiştim üstüne üstlük şimdi elimde ruh dolu çantayla ”OKUMAZSAN OKUMA” KÖŞESİNE GİDİYORUM.Sabah oldu sayılır acele  etmeliyim…!

Kategoriler
Eğitim - öğretim Geçmiş Tarih Öğrenci Konuları

Mute – Mekke – Huneyn – Tebük Seferleri

Mute Seferi

Bir İslam devletinin elçisinin Bizans sınırları içerisinde Gassanilerce katledilmesinin üzerine saldıraya geçen İslam Birliği orduları Mute topraklarında Bizans ordusuyla karşı karşıya gelmiş fakat başarısız olmuşlardır. Bu savaşın önemi ise Müslümanlar ve Bizanslılar arasında gerçekleşmiş olan ilk savaştır.

Mekke’nin Fethi

Hayber topraklarındaki Yahudiler kontrol altına alınınca Mekke üzerine gidilmiş ve savaş yapılmadan şehir işga edilmiştir. Kabe içerisinde bulunan Putlar tamamen yok edilmiş ve şehirde genel bir af yapılmıştır. Bu sebepten dolayı Mekke topraklarında yaşayan Yahudilerin birçok bölümü Müslümanlığı seçmişlerdir. Müslümanlığı kabul etmeyenler ise Mekke’den ayrılmış ve Huneyn topraklarına sığınmıştır.

Huneyn Savaşı

Mekke’nin ele geçirilmesi esnasında Huneyn’e kaçan Yahudiler Huneyn topraklarındaki halkı Müslümanlara karşı kışkırtmaya başlayınca İslam Ordusu Huneyn’e doğru sefere çıktı. Yapılan savaşı Müslümanlar kazanınca Mekke’nin kontrolü tamamen Müslümanlar’ın eline geçmiş oldu. Huneyn zaferinin sonrasında İslam ordusu bu sefer güneydeki Taif üzerine sefere çıktı. Kale yüksek bir tepenin üzerine kurulduğu için şehir ele geçirilemedi. Fakat bir müddet sonra Taifliler kendiliğinden Müslümanlığı seçtiklerini bildirdiler.

Tebük Seferi

Hz Muhammed’in yaptığı son seferdir. Bizans kuvvetlerinin tekrar saldırıya geçiceği istihbaratına göre gerçekleşmiştir. Fakat İslam ordusu Tebük sınırlarına geldiğinde bu haberin asparagas olduğunu anlamış ve buradan geri Mekke’ye dönmüştür. Bu seferin ardından, Şam ticaret yolunun kontrol altında olduğu pekiştirilmiştir, Arap Yarımadası’ndaki siyasi bütünlük kesinleşmiştir. İslam tarihi içinde ilk defa karantina uygulaması görülmüştür. İslam ordusunun hiçbir devletten çekinmediği kanıtlanmıştır.

Kategoriler
Geçmiş Tarih İslam Dini Öğrenci Konuları

Dört Halife Devri

Hz. Ebubekir Devri

Bu dönemde göze çarpan en büyük ıslahatlar; Zekat vermek istemeyenlerle anlaşma sağlanması, Ridde Savaşları ve Yemen’de dinden çıkanların üzerine çeşitli seferler düzenlenerek bu kişilerin etkisiz hale getirilmesidir. Ayrıca bu dönemde kendine peygamber adını veren “yalancı peygamberler” ortadan kaldırılmıştır. Kur’an-ı Kerim ilk defa bir kitap halinde ciltlendi ve basıldı. 634 senesinde Bizans İmparatorluğu’yla yapılan Yermük Savaşı’nın ardından Suriye’nin işgaline zemin hazırlanmış oldu.

Hz. Ömer Devri

Bu devirde, 634 senesinde İranlılarla Köprü Savaşı gerçekleşti ve Müslümanlar fillerle birlikte gelen İran ordusuna kaybettiler. Fakat daha sonra İran sınırlarında yaşanan iç karışıklıklar sayesinde İslam orduları Fırat Nehri’ni fethederek Dicle’ye kadar ilerlemeyi başardılar. 635 senesinde yine Bizans İmparatorluğu ile yapılan Ecnadeyn Savaşı’nda Suriye’nin işgali tamamen netlik kazandı. 636 senesinde ise Filistin toprakları tamamen Müslüman oldu ve Kudüs kuşatıldı. 637 senesinde ise Kudüs, Patrik Sofronis’in ülkeyi halifeye bırakmasından dolayı Müslüman oldu. 637 senesinin sonlarına doğru Sasani Devletiyle gerçekleştirilen savaşın ardından İran’ın yarısından çoğu ele geçirildi. 642 senesinde gerçekleşen Nihavend Savaşı’nda ise İran tamamen Müslümanların oldu ve böyle Türklere komşu olundu. Ülke sınırlarının kısa sürede çok fazla genişlemesiyle birlikte çeşitli sorunlar meydana gelmeye başladı. Bu yüzden ülke yönetimi birimlere ayrılarak yönetilmek zorunda kalındı. Bu sayede siyasi birlik bozuldu. Hicri takvim kullanıldı ve ilk defa Hz.Ömer döneminde devlet memurlarına maaş bağlandı.

Hz. Osman Devri

Bu devirde, Şam valisi Meaviye liderliğinde ilk İslam donanması oluşturuldu. Kıbrıs ele geçirildi ve Girit, Rodos, Malta adalarına seferlerde bulunuldu. Kur’an-ı Kerim el yazısıyla çoğaltılarak çeşitli önemli merkezlere dağıtıldı. Hazarlarla birlikte Türklerle ilk ciddi savaşlara başlandı. Hz.Osman kendi soyundan gelenleri koruduğu ve onlara yardım ettiğinden dolayı halk tarafından eleştirilen ilk halife oldu. Bu sayede ilk defa İslam tarihinde iç isyanlar bu dönemde başladı.

Hz. Ali Devri

Bu devirde, Hz.Osman’nın katillerinin bulunamaması üzerine yapılan tartışmalar nedeniyle 656 senesinde Hz. Ali yandaşları Hz.Ayişe yandaşları ile birbirlerine girdiler. Bu iç isyan İslam tarihine Cemel Vakası olarak geçti. Bu olayın ardından devletin başkenti Kufe’ye taşındı. 661 senesinde ise Hz. Ali’nin Hariciler tarafından öldürülmesinin ardından Dört Halife Devri sona ermiş oldu.

Kategoriler
Eğitim - öğretim Günlük hayat Öğrenci Konuları

Üniversite’yi yeni kazanan öğrencilere tavsiyeler

Selamlar. Ailenizin makalecisi, -O bir halk kahramanı- ShezophreeN “Mert Mesut BUDRAÇ” bugün bu soruya açıklık getirecek.. galiba!

Liseden çıkıldı, üniversiteler kazanıldı. E hali ile, öğrencilerimize birkaç tavsiyede bulunmak istedim..


Sorun şu: Efendim, üniversite denen zorlu maraton sonrası rahata kavusacağımı sandığım, aslında hayatın zorluğunu üniversiteye gittiğimde daha iyi anlayacağım bir sınavı geride bıraktım. Bana ne gibi tavsiyelerde bulunabilirsiniz?

Öncelikle, bu eğitim sürecinin hiç bir zaman kampüsün çimlerinde uzanıp ellerde gitar etrafta kızlar şarkı türkü söylemekten ibaret olduğunu sanmayın.

Orada artık ders çalışmayız fikriniz varsa, unutun.. Kendi araştırmalarım ve gözlemlerim sonucunda şu kelimeyi rahatlıkla kurabilirim: “Bir Eşşeğe bile (afedersiniz ama tabiri caizse,) üniversite okutursanız, hiç çalışmayan eşek, oturur ders çalışır..” Lise dönemindeki o tembel haylaz, artık yerini vize ve finallerde yüksek notlar almaya calısan bir öğrenciye bırakır.. Tabi adam gibi bir bölümde okuyorsanız..

Gıcık hocalar tanıyacaksınız, aslında onlar gıcık değiller. Gıcık olan başka şeylerdir, gidince anlayacaksınız.. Gıcık öğrenciler de.. Tip tip kişiler vardır, tip tip insanlar.. her insan kendi bazında değerlidir. Onları yadırgamayın, ne kadar değişik olsalar da..

Kariyer bazlı düşünürsek, çoğu şirket üniversitenin adına bile tav oluyor. bazı okullardan mezun olanlar diğerlerine nazaran kafadan 1-0 önde başlıyor. bu fark kapanır mı kapanmaz mı bilmiyorum ama anladığım kadarıyla o kişinin elinde biraz. yurt dışı programlarına dahil olmaya çalışın, klüplere üye olun, sosyal sorumluk projelerine katılın. en önemlisi yabancı dil kasmaya çalışın.

Katılım zorunluluğu olmayan dersler olacaktır, “nasılsa zorunlu değil” deyip gitmemezlik etmeyin.. Kaybeden siz olursunuz, haberiniz olsun.

Not sistemini (AA-FF,) daha iyi öğreneceksiniz. Gitmeden de araştırığ öğrenin. Okuyanlar da sonra öğrendi tabii.. Vizeler, Finaller neymiş, göz gezdirin. Çan Eğrisi neymiş, onu da öğrenin. Tabi yaşadıktan sonra sövmeseniz de.. =)

Arkadaşlıklara dikkat ediniz.. Zira arkadaş ipi ile kuyuya inmek, intihar gibidir. “Arkadaşını söyle, sana kım olduğunu söyleyeyim..” Bu sözü burda daha iyi anlayacaksınız. Arkadaşını satma olayları yaşanır, başınıza gelirse şaşmayınız. “Aman Dikkat!”
Evlerden ırak bir durum ise, ev arkadaşlığı.. Bu kişilerin çok sağlam olması gerekir. aksi takdirde yaşadığınız üniversitede eğer saygın çevreniz varsa sizlere zarar verebilir. Onları iyi seçmelisiniz.

“The Bıg Bang teory” dizisini izlemişsinizdir, bakın da örnek öğrenci görün derim. Üniversite eğitiminde hala aynı ev arkadaşları ile 4 yılı beraber geçiren bu dizi karakterleri gibi bir grup öğrenciye daha rastlamadım.. Yani ev arkadaşınız bile tehlike arz ediyor.

Bunca şeyden sonra “aslında yazmadıklarım da var” üniversite eğitiminin kötü olacağı kanısına varmayın. Hayatınızın belki en güzel anıları burada geçecek.. Maceralar diz boyu… Lise’nin o ergen hali, tavrı, olayları yaşanmaz burda.  Burda, kotanız yükselecek adeta…

Gitmeden önce, Anneniz size bavulunuzu hazırlamanızda yardımcı olacak. Herkes size “gidici” gözü ile bakacak ve herkes sizden bir başarı bekleyecek.. Ailenizin göz bebeği olacaksınız bir nevî. Efendim kazanan arkadaşlara hayırlı olsun..

Aslında bu konu hakkında yazılacak çok şeyim var ama.. “Zaman!”

Dikkat edin, Çalışın, Kendinize iyi bakın. Hayırlı olsun sizlere..
ShezophreeN – Mert Mesut BUDRAÇ – makaleci için yazdı. Alıntı da olsa kullanmamanızı isterim. Teşekkürler, esen kalınız.

Kategoriler
Geçmiş Tarih Öğrenci Konuları Türk Tarihi

Emeviler – Abbasiler

Emeviler

Muaviye tarafından 661 senesinde Şam merkezli kurulan bir devlettir. Halifelik ilk defa Emeviler zamanında saltanata dönüşmüştür. Aşırı milliyetçi bir politika izlenmiştir. İslam tarihinde büyük bir yeri olan Kerbela Olayı’ndan sonra Müslümanlar Şii ve Sünni olmak üzere 2 farklı gruplara ayrılmışlarıdır. Emevilerin resmi dili Arapçadır. Çeşitli Türk devletleriyle çok fazla sayıda savaşlar yapmışlardır. İstanbul’u kuşatabilen fakat ele geçiremeyen devletler arasında yer almaktadır. İlk olarak İslam parası Emeviler’de basılmıştır. Kuzey Afrika’da basmadık toprak bırakmadıktan sonra bu sefer hedef Avrupa’ya çevrilmiştir. 711 senesinde Kadiks Savaşı neticesinde İspanya ele geçirilmiştir. 732 senesinde ise Puvatya Savaşında İslam orduları yapılan savaşı kaybedince Avrupa’daki fetihler tamamiyle hız kesmiştir. Bizans İmparatorluğu’yla sürekli mücadele edilmiş ve bazı bölgeler zorda olsa egemenlik altına alınmıştır. Başarılı fetihlerin çok fazla olmasından dolayı, ülkenin yönetilmesinde bazı zorluklar olmuştur, fakat bu zorluklarda ülkenin eyaletlere bölünmesiyle birlikte aşılmıştır. Emeviler, merkezi otoritenin zayıflaması, aşırı milliyetçi politika takip etmeleri ve fetihlerin gittikçe azalması üzerine güçlerini yitirmeye başlamışlardır ve en sonunda 750 yılında yıkılmışlardır.

Abbasiler

Ebul Abbas Abdullah tarafından 750 yılında Bağdat’ta kurulmuştur. Bu devletin kurulmasında Türklerin payı azımsanmayacak kadar fazladır. 751 senesinde yapılan Talas Savaşı’nda, Türklerin Araplara yardım etmesiyle birlikte İslam Orduları, Çin ordusunu yenilgiye uğratmış ve bu olaydan sonra Türklerle Müslümanların beraberliği artmıştır. Abbasilerin devlet kontrolü ve ordu kontrolünde önemli görevler Türklere verilmiştir. Sorunların düşünce ve kaba kuvvetten yoksun olarak halledilebileceği Mutezile Mezhebi ortaya çıkmıştır. Türklerin Abbasi devletinde yerleştiği bölge Avasım’dır. Bu bölgede Samerra kenti kurulmuştur. Çeşitli mezhep ayrılıklarından doğan isyanlar kısa sürede bastırılmıştır. Emevilerinde birçok kez savaştığı Bizans İmparatorluğuyla yapılan savaşlar devam etmiş fakat Frank Krallığıyla arkadaş olunmuştur. Ülke çok büyük sınırlara geldiği için bu yıllarda artık yeni toprak fethetmekten çok kültür, bilim ve sanata özen gösterilmiştir. Moğol baskının artması, merkezi otoritenin çok sağlam olmayışı ve Şii ve Batınilerin isyanları nedeniyle Abbasi devleti 1258 yılında yıkılmıştır.

Kategoriler
Eğitim - öğretim Genel Konular Günlük hayat Kişisel makaleler Öğrenci Konuları Toplumsal Konular Türkiye üzerine

Milli Güvenlik Dersi

Milli Güvenlik Dersi

Liselerde yıllardır okutulan bir ders var. Milli Güvenlik Dersi. Lise yıllarımda Milli Güvenlik Dersimize Binbaşı rütbeli bir asker giriyordu. Tabi o dönemler rütbeleri pek bilmiyorduk (hâlâ karıştırıyorum ya neyse). Binbaşı her hafta ders başlamadan yoklama sırasına göre bir öğrencinin gelip kışladaki asker gibi tekmil getirmesini istedi. Böylece vatan borcumuzu ödemeye lisede başlamıştık. Yine bir gün Milli Güvenlik dersiydi. Binbaşıya aklıma takılan bir soruyu sormak istedim. Hocam diye hitap ettim(asker de olsalar ders anlatıyorlardı). Türkiye Müslüman devlet değil mi? diye sordum. Binbaşı’nın biraz yüzü asıldı. ‘Hayır, Türkiye Müslüman bir ülke değil’ dedi. Biraz gençliğin verdiği heyecanla tekrar sordum. Ama herkes öyle diyor, dedim. Binbaşı da; ‘ kimse öyle demiyor sadece Avrupalılar Müslüman diyor’ dedi. O zamanlar gençtik. Karşımızda komutan hem de Binbaşı, o yüzden çok üstelemedim. Ama içimde bu komutanın sözleri yankılandı durdu. Müslüman değilmiş bizim ülke. İlginç olan Türkiye’nin yüzde doksanı hiç kuşkusuz Müslüman olması. Herhalde Laiklik ile Müslümanlığı karıştırdı sayın Binbaşı. Bir yıl boyunca derslerimize geldi durdu komutan. Bize Milli Güvenlikle ilgili her şeyi(!) öğretti. Rütbeleri de öğretti. Ama şimdi hiçbirini hatırlamıyorum. O komutanı hatırladıkça askerliğin nasıl bir şey olduğunu hayal eder korkardım. Ya ben de askere gittiğimde böyle bir komutana denk gelirsem diye.

İşte Milli Güvenlik Dersi bu şekildeydi. Asık suratlı bir komutan ve hazır ol vaziyetinde bekleyen askerler(öğrenciler). O dönemlerde milli güvenlik dersi ne işimize yarayacak diye sorardım. Hâlâ ne işe yarıyor diye sormadan edemiyorum. Daha kendi güvenliğinin sağlayamayanlar(karakol baskınları) gelmişler bize güvenlik dersi veriyorlar(ya da vermeye çalışıyorlar). Önce kendi ve vatanın ve askerlerimizin güvenliğinin sağlayın sonra ders verin. Aslında ders vermeyin. Ders sizin neyinize. Derste öğretmen olur. Sizin yeriniz kışla.

[email protected]

Kategoriler
Dünya ülkeleri Eğitim - öğretim Geçmiş Tarih Genel Konular Günlük hayat Öğrenci Konuları

Coğrafi Keşiflerin Nedenleri ve Sonuçları

COĞRAFİ KEŞİFLERİN NEDENLERİ ;

– Avrupalılar pusulayı öğrendiler ve gemicilik deneyimini arttırdılar. Bu bilgiler onların çoğrafya bilgilerini artırdı ve dünyayı

tanımak istediler.

– Avrupalıllar fakir hayattan kurtulmak istiyorlardı ve hep doğunun zenginliklerini duyup bu zenginliklerden faydalanmak için bir

yol aramaları

– İspanyol ve Portekiz krallarının en cimri olanlarının bile son kurtuluş olarak çoğrafi keşifleri görmesi ve gemicilerine yüklü

miktarda hazine yardımı etmesi

– Çoğrafi bilgileri artan kişilerin düşüncelerini Skolastik düşünce kısıtlıyordu. Skolastik düşünceden kurtulup dünyayı tanımak

istemeleri

– Avrupada Macera arayan ve cesur gemicilerin yetişmesi .

COĞRAFİ KEŞİFLERİN SONUÇLARI ;

Coğrafi keşiflerin Siyasal, Sosyal, Bilimsel, Dinsel, Ekonomik olarak bir çok sonuçu vardır.

+ Siyasal Sonuçlar ;

– İspanyol ve Portekiz gibi devletler geniş ülkeler ele geçirerek sömürge imparatorlukları oluşturdular. ( Ancak daha sonradan

İngiltere, Hollanda gibi ülkeler bu yerlere sahip olmuştur. )

+ Sosyal Sonuçlar ;

– Avrupada ticaretle uğraşan ve orta düzey hayat yaşayan Burjuva sınıfı zenginleşti.

– Soylular ayrıcalıklarını ve servetlerini yitirdiler.

– Keşfedilen yerlere Avrupadan çok sayıda göç meydana geldi. Avrupa kültürü bu yerlere entegre edildi.

+ Bilimsel ve Dinsel Sonuçları ;

– Dünya tanındı, dünyadaki bir çok yer keşfedildi.

– Dünyanın yuvarlak olduğu kesinleşti.

– Dünyanın yuvarlak olduğunun kesinleşmesiyle Kliseye olan güven azaldı ancak ye keşfedilen yerlere misyoneler tarafından

Hristiyanlık dini yayıldı.

– Yeni kıtalar, yeni ırklar, yeni hayvanlar ve yeni bitkilerle tanışıldı. ( Kakao, Patates, Vanilya gibi… )

+ Ekonomik Sonuçları ;

– Akdeniz ticareti önemini kaybetti.

– Osmanlının elindeki Baarat ve ipek yollarıda önemini kaybetti ve Osmanlı vergi alamamaya başladı. Osmanlı maddi anlamda

güç kaybetti.

– Kervan yolları boyunca faaliyet gösteren halk işsiz kaldı ve Celali isyanlarına yol açıldı.

– Osmanlı Doğu Kalkanı haline geldi.

– Avrupaya bol miktarda altın, gümüş gibi hammaddeler geldi ve Avrupa zenginleşti.