Kategoriler
Eğitim - öğretim Genel Konular Güncel Haberler Günlük hayat İslam Dini Toplumsal Konular Türkiye üzerine

MÜSLÜMANLARA KURAN YETERLİDİR

 

Rabbimiz bir ayetinde şöyle diyor;

“Biz Kitab’ı sana, herşeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik.” (Nahl Suresi, 89)

Her şeyin açıklayıcısı diyor Allah. Yani eksik bir şey bırakmadım diyor kitapta. Hayatımızdaki her konu Kuran’da. İbadetler,helaller,haramlar,daha önceki ümmetlerin başından geçenler,güzel ahlaklı nasıl olmalıyız, şirkin tehlikeleri gibi daha bir çok konu anlatılmıştır. O halde Müslümanlar Kuran’ı okumaktan neden uzak duruyorlar ? Bunu her Müslüman kendisine sormalıdır.

 

Bir Müslüman dinini nereden öğrenmelidir ? Elbette ki Kuran’dan öğrenecektir. Günümüzde etrafımıza baktığımızda Müslümanların din adına yaptığı bazı uygulamaların Kuran’da olmadığını görüyoruz. Bunları hocalardan hurafelerden veya anne babalarından atalarından öğrendiğini söylüyorlar. Peki bu doğru mudur ? Müslüman Kuran’ın dışında bir kaynaktan bilgi alabilir mi ? Helal haram öğrenebilir mi ? Rabbimiz bu soruya şöyle cevap veriyor ;

 

“Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu? Şüphesiz, bunda iman eden bir kavim için gerçekten bir rahmet ve bir öğüt (zikir) vardır.” (Ankebut Suresi, 51)

 

Demek ki daha önceki devirlerde de Kuran olduğu halde başka kaynaklardan dini uygulamalar yapılmış. Allah en güzel cevabı veriyor bu kişilere. “Yetmiyor mu size Kuran diyor ? “

 

Şu anda bazı terör örgütleri var dünya üzerinde. Bunlar İslam adına cihad yani mücadele ettiklerini söylüyorlar. Bunların yaptığı uygulamalara baktığımızda ise tamemen İslam dışı yani sapıkça ve hurafelerle dolu hataların içinde olduklarını görüyoruz. Taşlayarak öldürme,kadın satılması,çoluk çocuk demeden öldürmek, ehli kitaba dahi saldırılar,vahşice toplu katliamlar gibi bir çok Kuran dışı hükümleri görüyoruz. O halde Müslüman Kuran’da olmayan bu uygulamalardan uzak duracak, yalnızca Kuran’a yönelecek. Ahirette Kuran’dan sorulacağını bilen bir Müslüman neden kendisini riske atsın ve başka kaynaklara başvursun ? Bu asla akılcı değil. Ve tamamen yanlış. Müslümanlar artık Kuran’a yönelmeliler. Zaman çok hızlı akıyor çünkü.

“Gerçekten Benim ayetlerim size okunuyordu, fakat siz topuklarınız üzerinde geri dönüyordunuz (Müminun Suresi, 66)

Saygılarımla

Hüseyin Uçkun

 

Kategoriler
Eğitim - öğretim Güncel Haberler Günlük hayat Türkiye üzerine

Cumhuriyet Üniversitesi’nin 40. Yılı için Çaldılar

Sosyal medyada karşılaştığım bir paylaşım üzerine sizlerlede bu harika klibi paylaşmak istedim. Cumhuriyet üniversitesinin 40. yılı ismis ve bunun akabinde üniversitenin müzik bölümününde güzel bir katkısı olmuş. İzlemenizi ve dinlemenizi tavsiye ediyorum arkadaşlar.

Cumhuriyet Üniversitesi'nin 40. Çaldılar

Klip için 100 e yakın öğrenci ile çalışıldı ve benim bildiğim 3 şarkı seslendirildi. Hepsine bu güzel klip ve harika organizasyon için teşekkür ediyorum. Umarım her sene, hatda dahada sıklıkla bu tarz organizasyonları görürüz.

Kategoriler
Eğitim - öğretim Genel Konular Günlük hayat İslam Dini Toplumsal Konular

”Kuran’da neden korkutma ve tehdit var?”.

Bunlar tehdit olarak algılanmamalı, sadece sonuçlar bildiriliyor, bunlara da insan kendi seçimiyle(iradesiyle) ulaşabilir.

Insanlar için belirli motive edici şeyler (motivatörler) vardır. Bunlardan biriside korkudur. Coğunlukla insanları bir eylemden alıykoymak için veya aksine o eylemi yaptırmak için onlara karşı korkutma yöntemi kullanılır, buda genellikle sonuçları göstererek olur.

Hukuk’ta ki ceza sisteminin amaçlarından biriside, insanların bir suçu işlemelerini önlemektir. Belirli bir suçun cezasını gösterip onları korkutarak, alıkoymaya calışılır.(1)

Aynı şekilde okullarda da böyle bir sistem mevcut, genellikle bir ödevin bitirilmesi icin belirli bir süre verilir. Bu süre içerisinde o ödevin bitmediği halde ogretmen bu kişiye ceza vereceğini vaat eder, puanını eksiltir vs. Sonuçları göstererek oğrencileri motive etmeye calışır, yoksa oğrencilerin büyük bir kısmı uymayacaktır.

Yane aslında Kuran bazılarına yardım mı ediyor? Evet.

Kuran ancak korkutmayla mı insanları yola getirebiliyor? Hayır, cennet’te vaat ediliyor, yane ödül- ki buda insanlar için motive edici bir şeydir. Baska? Insanlar için ücüncü motive edici şeyde zevktir- hoşuna gittiğinden dolayıdır yane, Kuranda vurgulanan bir şeyde huzurdur, bunuda mesela Allahı zikretmekle elde edebilirsiniz( Rad. 28), Namazda bir zikirdir.

Bilim adamları insanı harekete geçirebilmek için doğasına en uygun hitabet nasıldır araştırmak için bir deney düzenliyor ve bir okula “Aşı olunmadığı takdir başınıza neler gelecek” diye sadece korkutmaya dayalı yazılar asılıyor aşı reklamı yapılıyor ancak aşı olmaya giden kişi oranı yüzde 3-4 civarlarında oluyor. Daha sonra başka bir okula “Aşı olunduğu takdirde alınacak güzel sonuç”larla ilgili yazılar asılıyor sadece sadece güzellikleri anlatılıyor ve yine aşı olmaya giden kişi sayısı yüzde 2-3 civarlarında oluyor.

Daha sonra başka bir okula gidip “Aşı olunmadığında başa gelecek felaketler(korku) ve aşı olunduğu takdirde kazanılacak yararlardan(ödül) bahsedilerek hem korkutma hem ödüllendirme tarzı yazılar asılıyor ve o okulda aşı olmaya giden kişi oranı yüzdesi ciddi oranda artış gösteriyor.

Deneyden çıkan sonuç ise, insan doğasına en uygun ve insanı en yararlı harekete geçirecek hitabet şekli hem korkutucu hem de sevdirici tarafları söylemek olduğu anlaşılıyor. Kuran’da cennet ve cehennemin de aynı şekilde söylenmiş ve hem korkutma hem sevdirme yoluna gidilmiştir. Buı insan tabiatına en uygun hitabet şeklidir, üstelik bunu zevk aldırarak yaptırıyor(huzur vererek). Hem yardımcı olunuyor ve bununla beraber insan huzura da kavuşuyor.

Fakat şunu hatırlatmakta fayda var: Tevbe 72’den anlıyacağımız üzere asıl motive edici şey Allahın rızasını kazanmak olmalı, ki bu cennetten de üstün tutuluyor ve bu mükafat daha büyüktür.

SON OLARAK: ‘bilimsel’ olan bir ateist sayfada ”sigara sizi süründürür” başlığı altında akciğerlerin sigaradan önce ve sigaradan sonra olan görüntülerini gördüm.

şimdi soruyoruz: Siz kötü sonucu göstererek insanları caydırmaya çalışınca iyi oluyor da Allah kötü sonucu göstererek insanları caydırmaya çalışınca mı kötü oluyor?!

 

  • Sümer (Mikail) Şen

Kaynak:
(1): Temel Hukuk(Basisboek recht), Lydia Janssen, Sayfa: 102

Etiketler:
Dinin, Bilime verdiği önem, Dinin bilime etkisi, İslam dininin bilime verdiği önem, İslamın bilime verdiği önem, Felsefe Din ilişkisi, Bilimin buluşları dinleri destekliyor mu?, Bilimle din arasında bağlantı var mı? Evren nasıl işliyor? Evren Tasarlandı mı?, Kuran’da evrenin başlangıcı, Kuran’da evrenin sonu, Big Bang, Büyük Patlama, Büyük Çöküş, Tasarım delili, Evrenin tasarımlandığının delilleri, Allah var mı?, Yaratılış gerçek mi?, Tanrı var mı?, Allah’ın varlığı, Ateistlere cevaplar, Ateizmin saçmalığı, Ateistler izlesin, Ateizmin çöküşü, Ateist Görüş, Ateistlerin tutarsızlığı, Ateist, Evrim, Evrim teorisi, Evrim Teorisi gerçek mi? Evrim Teorisi kanıtlandı mı?, Evren nasıl genişliyor, Evren’in genişlemesinin sonuçları, Tanrı parçacığı nedir? Higgs Bozonu nedir? Karanlık Madde nedir?, Cern Deneyi, Cern Deneyinin Sonuçları, Materyalistlere cevaplar, Panteizm, Panteistlere cevaplar, Kuran ve Bilim, Din bilim ilişkisi, Din ve bilim çelişir mi?, Evrendeki hassas ayarlar, Evrimcilere cevaplar, Higgs alanı, Higgs bozonu, Tanrı parçacığı, Cern deneyi, Genişleyen evren, Evrenin genişlemesi, Evrenin genişlemesinin sonuçları, İzafiyet teorisi, Sonsuz evrenler, Açılıp kapanan evren, Ontoloji, Analoji, Psikoloji, Entropi yasası, Termodinamik, Termodnamiğin kanunları, Doğa yasaları, Evrendeki tasarım, Kara delik, Kara madde, Kara enerji , Kuantum Teorisi, Kuantum nedir?, Kuantum ve Özgür İrade, Özgür İrade, Modern bilim, Atom, Atom nedir, İnsancı İlke, Atomaltı parçacıklar, Proton, Elektron, Nötron, Foton, Baryon, Leptonlar, Kuarklar, Hadron, Nötrino, Big Bang gerçek mi?, Büyük patlama gerçek mi?, Big Bang Yalan mı? Big Bang uydurma mı?, Big Bang’ın özel yönleri, Big Bang Teorisi ve sonuçları, Evren Nasıl Son bulacak?, Evren Nasıl oluştu? Evren Nasıl Yaratıldı?, Bilimsel Ayetler, Bilim felsefesi, Bilimle Alakalı ayetler, Kıyamet nerede olacak?, Kıyamet dünyada mı kopacak?, Kıyamet evrende mi kopacak?, Kıyamet ne zaman kopacak?, Allah’ın bilimsel kanıtı, Allah’ın bilimsel delilleri, Allah’ın bilimsel ispatı, Bilimsel olarak Allah’ın varlığı, Kuran ve Big bang, Kuran ve izafiyet teorisi, Kıyamet süreci nasıl olacak?, Din bilim darwin, Din bilim adamları, Din bilim tartışması, Türk din bilim adamları, Din ve bilim üstüne beyaz yorumlar, Sufizm, Din bilim felsefe, Bilim ve din arasındaki farklar, Bilim adamlarının din görüşleri, Bilim adamlarının din hakkındaki sözleri, Din bilim çatışması, Din bilim çatışır mı?, Din ile bilim çatışır mı?, Din ve Bilim Örtüşür mü?, Bilim ve Din uyuşuyor mu?, Din Bilim midir? Caner Taslaman kimdir? Reenkarnasyon, Kıyamet günü, Kıyamet tarihi, Reenkarnasyon gerçeği, Reenkarnasyon var mı?, Kıyamet alametleri, Kıyamet Saati, Kuran mucizeleri, Kurandaki mucizeler, Tek tanrılı dinler, Dünya hayatı, Ölüm konusu, Ölüm gerçeği, Kısa ömür, Ölüm hakkında, Hayatın amacı, Hayatın anlamı, Hayatın gayesi, Kuran ve Din, Gerçek din, Zihnin varlığı, Zihnin özellikleri, Zihin, bilinç, Zihnin fonksiyonları, İyilik kavramı, Kötülük kavramı, Kötülük sorunu, Tanrı ve Kötülük sorunu, Empati, Ahlak, Ahlakın temeli, Allah’a inanmak için bilimsel kanıt gerekir mi? Allah’ın varlığını nasıl kanıtlarız? münib engin noyan, hilal tv, pascal’ın kumarı, pascal’ın bahsi, tabula rasa, ahlak felsefesi, ahlak delli, arzu delili, ahlaki farkındalık, ahlakın temeli, ahlakın rasyonel temeli, doğuştan ahlaki özelliklere sahip miyiz, bebeklerde empati duygusu, ahlak doğuştan mı, Hamlin, Wynn, Bloom, lisan delili, bebekler konuşmayı nasıl öğrenir, islam ve sanat, pelin çift, öteki gündem, evrenin sırları, habertürk tv, mehmet ali bulut, Halil Kırbıyık

Kategoriler
Amatör fotoğrafcılık Anlamlı Resimler Bilimsel Makale Bizi şaşırtanlar Doğa Manzaraları Doğa ve Yaşam Dünya ülkeleri Fizik - Kimya Fotoğrafcılık Gazeteci İlginç Resimler Öğretmenlik üzerine Yazar

Pembe Göl (Senegal)

Senegal’de yer alan bu göl çilekli süt ile dolu dev bir kaseyi andırmaktadır. Bu pembe göller kırmızıdan uçuk pembeye uzanan renklerini karotenoid üreten alglerden alıyorlar. Büyük çoğunluğu tuz gölü olan bu doğa harikaları, mevsimden mevsime renk de değiştirebiliyor. Bu gölü farklı yapan ise renginin pembe olmasıdır. Retba gölü normalde bir tuz gölüdür. Tuz rafinelerinin bulunduğu ve aynen ülkemizdeki tuz gölü ile aynı özelliklere sahiptir. Retba gölünün incelenmesi için birçok Üniversite ve araştırma laboratuvarları sudan örnekler almış ve uzun süre incelemişlerdir. Sebep olarak ise sudaki dunaliella salina isimli bir bakterinin tuz oranıyla doğru orantılı olarak artması ile kırmızı rengi beyaz göle vererek pembe rengi almasına sebep olduğu anlaşılmıştır.

Kategoriler
Eğitim - öğretim Genel Konular

Özel eğitim kurumları – Tamam mı; Devam mı?

Özel Eğitim Kurumları
Tamam mı Devam mı?

Özel eğitim- öğretim sektörü 15 yıl önceye kadar çok konuşulan bir konu değildi. Bugünse her gün dilimize pelesenk olmuşçasına dile getiriyoruz. Özel eğitim sektörünün hızlı yükselişinin en önemli nedeni olarak üniversite ve diğer sınavlara giren öğrenci sayılarındaki artış ve bunun getirdiği rekabet ortamını gösterebiliriz.

“Eğitimin devlet tarafından sağlandığı bir ülkede özel derslerin bu kadar revaçta olması doğru mu?” sorusu sık sık soruluyor. Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki ülkemizde artık eğitim- öğretim faaliyetleri sadece devlet tarafından sağlanmamaktadır. Özel okullara izin çıkmasıyla birlikte bu kurumların sayısında hızlı bir artış oldu. Özel okulların sayısı hiç de azımsanamayacak düzeye ulaştı ki dershane ve etüt merkezlerini de sayacak olursak ülkedeki eğitim öğretim kurumlarının neredeyse %30 unu oluşturmaktadır ve bu kurumlar yine ne yazık ki devlet okullarından daha kaliteli eğitim-öğretim veren kurumlara dönüştüler.

Bakıldığında görülecektir ki devlet okulları hedefini meslek liselerine kaydırarak ara eleman ihtiyacını karşılamaya soyunmuştur. Özellikle ortaöğretim müfredatların içi boşaltılmış, önemli olarak düşünülen matematik, fizik, kimya gibi derslerin haftalık saati düşürülmüş, böylece ortaöğretimde öğrencilerimiz sanayide ara eleman olmaya zorlanmışlardır. Bu da hem ortaöğretimde hem de ilköğretimde öğrencilerimizin yeterli derecede eğitim alamaması gerçeğini doğurmuştur.

Oysa ülkemizde herhangi bir yere ulaşabilmek için öğrencilerimiz SBS, OKS, LYS, YGS ve hatta mezun olduktan sonra KPSS gibi faaliyetlerle gibi sürekli sınav süreçlerine sokulmaktadır. Öğrencilerimiz işte bu sınavlarda başarılı olmak ve özel okullarda eğitim gören öğrencilerle rekabet edebilmek için devlet okullarında alamadığı önemli derslerin eksikliğini özel derslerle, etüt merkezleriyle veya dershanelerle gidermeye çalışmaktadırlar. Tabi bu öğrenciye zaman kaybettirirken veliye de mali külfet olarak dönmektedir.

Şimdi soru şudur: “Özel ders gerçekten gerekli midir ve doğru mudur?” Günümüz şartlarında sorunun iki kısmı için de evet cevabını rahatlıkla verebiliriz. “Böyle olmaması gerekir miydi?” Evet, böyle olmamalıydı. Ancak şartlar öğrencilerimiz ve velilerimizi ekstra bir destek almaya zorunlu kılıyor. Zorunlu kılıyor ki Türkiye’ de özel ders ve dershane sektörü almış başını gidiyor. Diğer taraftan görülüyor ki özel okul öğrencileri dahi rekabette sonuca ortak olabilmek için dershane ve özel ders seçeneğini fazlaca kullanıyor. Özel okul öğrencilerinin – özel okulun eğitim kalitesinin devlet okullarından daha iyi olduğunu kabul etmemiz gerekir- dahi özel ders ihtiyacının olması devlet okullarında eğitim gören öğrencilerin ciddi bir destek eğitimine ihtiyacı olduğunu göstermesi bakımından önemlidir.

Sonuç olarak özel eğitim-öğretim sektöründen şikâyet etmek hiçbir şekilde ülke eğitimine ve ülkemizin gençlerine bir şey kazandırmayacaktır. Özel eğitimin ortadan kalkabilmesi için ya devlet gerçek bir sosyal devlet olmalı ve eğitim-öğretim faaliyetlerini kaliteli bir biçimde devlet okullarında vermeli veya öğrencilerimizin geleceğini belirledikleri sınavlardaki rekabet ortamını ortadan kaldırmalıdır. Aksi takdirde bizim yazdıklarımız ve ya konuştuklarımız ne yazık ki hep havada kalacaktır.

Mehmet YAPICI

Öğretmen

Kategoriler
Eğitim - öğretim Günlük hayat Türkiye üzerine

At gözlüğü’nü çıkartın !

Yıllardır süre gelen bir olaydır aslında ; laiklik ve din ..

Ülkemizde sürekli gündem yaratan , daha doğrusu sürekli gündemde olan ikiliden bahsediyoruz . Peki nedir bu konuda halkı , muhalefeti ve iktidarı her daim birbirine düşüren olay . Laiklik ; ilk okul çağından bu yana öğretilen ve zihinde kalan anlamıyla din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması ilkesidir . Bizim ülkemizde böyle bir ilke varken neden hala din laikliğin karşısındaki bir engel olarak gösteriliyor bir anlam verebilmiş değilim .

Şimdi gelelim asıl konumuza ;

Yazıma böyle başlamak istedim çünkü uzun zamandır bu iki kavramı kullanarak prim yapmakta olan birçok kuruluş , şirket hatta siyasal partiler dahi var . Türkiye müslüman bir ülke olduğu için dini araç olarak kullanarak prim yapmak çok kolay . Bunu en çok kullananlar ise siyasal partiler . Ee haliylede başarılı oluyorlar tabi . Tamam kimse müslüman değiliz demiyor ama birde olaya diğer yönden bakmak lazım . Sen inancın için oy verirken , senin inancını ve cahilliğini kullanıp yukarıya tırmananlar var ! . Herkes kendince müslüman , tabi ki bende öyleyim fakat oy verirken inancımı bir yana bırakıyorum . Bana ne kazandırıyor ki ? . Şuanda da apaçık ortada hiçbirşey . Yada kazandırdıklarını şöyle sıralamak istedim . örneğin ; Türkiye’de kaç cami var ? 81,984 . Peki kaçtanesi doluyor tabi ki kimse bilmiyor . Birde türkiyedeki okul ve hastahane sayısını hesaplayalım cami sayısının tam 20.000 eksiği . Ve her geçen gün cami sayısı artmakta . Bu milletin dolduramadığı camiler artacağına , milleti karşılayamayan kurumlar çoğaltılmalı . Kimse hastahane dışında kalmamalı , hiçbir çocuk dışarda yatmamalı , binlerce genç okuldan alıkoyulmamalı . Bir tarafı seçerken diğer tarafı unutmayın. Siz birşeyler kazanırken başkaları birşey kaybetmesin . Çıkarın at gözlüklerinizi ; sadece önünüzü değil , çevrenizde olup bitenleride görün ..!

Kategoriler
Eğitim - öğretim Şuan Düşündüklerim

Hukuk Dersleri

Hukuk dersleri ne kadar pratiğe uygun?

Hukuk dersi gören bir öğrenci olarak  bunun teorikten ileriye gidemediğini ve bunun yanında derslerde yapılan pratik olaylarının da fazla işe yaramadığını düşünüyorum.

Peki ya hukukçu makaleci arkadaşlarımdan duyacağım fikirler ne yönde ?

Kategoriler
Çevre Konuları Deneme Yazıları Doğa ve Yaşam Öğretmenlik üzerine Şuan Düşündüklerim

Şehir Öyküleri

   Yeryüzünde evrenin seyredilebileceği noktayı bilseydim, oraya koşar, toprağa bir kazık sokar, ona asılır ve düşerken dünyayı da peşime katarak kendimi boşluğa atardım.

Leo Malet, Kara Üçleme

  Gökyüzünün açık maviye büründüğü bir kasım sabahında çocukluk arkadaşım  ile buluşmak üzere Alâeddin Tepesindeki çay bahçesine doğru yürüyordum. Sınava çalıştığım süre boyunca görüşemeyip, birbirimizi ihmal etmiştik. Nihayet bugün işi gücü elimizin tersiyle itip, saat 10.00 da buluşmak üzere, eskiden Âşıklar Tepesi diye bilinen bu tepede buluşmayı kararlaştırmıştık. Havalar soğumaya başlamış olsa da güneş tüm ihtişamıyla duruyordu gökyüzünde.

   Buluşma yerine geç geldiğini hiç hatırlamam. Daima dakik ve bekletmeyi sevmeyen bir insandır, beklemeyi de sevmediği gibi. Sanırım birkaç dakika farkla yine geç kalan ben olmuştum. Tepeye çıktığımda, bir masada onu otururken gördüğümde anlamıştım bunu. Ayağa kalktı ve birbirimize sarıldık. Çay sevmediğimi bilirdi, bu yüzden masalara bakan görevliden bir kuşburnu çayı istedi. Bu kızı sevdiğim kadar var, başka biri çocukluk arkadaşım olsaydı; asla onunla bir tepeye çay içmeye gelmezdim. Genç bir çocuk, masaya çayımı bırakırken; “Eee…” dedi , bu; konuya bir şekilde giriş yapılması gerektiğini bildiriyordu. “Eee… si sen” dersiniz hani, konuşmaya nereden başlayacağınızı kestiremediğiniz durumlarda. Günlük on saat ders çalışmaktan kalma bir düzensizlik vardı bakışlarımda. Göz teması kuramadım bir süre. Ağaçları, buraya ancak böyle bir yokuş yakışır dedirten cinsten dar ve çok dik olmayan yokuşları, el ele yürüyen çifte kumruları ve piknik yapmaya gelmiş aileleri gözden geçirdim. Bunu, test kitapçığında gözlerimi bir soruya bir seçeneklere çevirdiğim hızda yapıyordum. Bu durumu üzerimden derhal atmalıyım, ama nasıl? Ailemin yüzünü, sadece ders aralarında verdiğim küçük molalarda görmek pahasına odama kapanıp ders çalışmalarım, istediğim türden bir sonuç vermemişti. Kızdığım nokta, hazırladığım ders çalışma planımın bana ihanet etmesi değildi sadece, bu sistemi sınavın en başından beri uygulamamış olmamdı. Bazen soğuk bir meyve suyu, bazen de bir tabak çerez getirirdi annem, atıştırmam için. Kapının kenarından usulca masama bırakır, açtığı gibi sessizce kapatırdı kapıyı. Hakkını hiçbir zaman ödeyemeyeceğimi biliyorum; onun da sadece emeklerinin karşılıksız kalmaması için bu işi başarmaya söz verdiğimi bilmesini istiyorum. Bana “güç, özgürlüktedir” derdi. Çok paranın, söz geçirmenin, evin, arabanın veya ailenin, özgürlük kavramlarını doğrudan içinde barındırmadığını öğretmişti. Muhtemelen kendi cebimin hesabını yaparak, kimseye muhtaç olmadan yaşayabilmenin, özgürlük kavramını işaret ettiğini anlatmaya çalışıyordu bilmiyorum ama ben onu her zaman anlayabiliyordum. Evin en büyük kızıydım fakat evde kimsenin benden bir beklentisi yoktu. Aksine, genç bir kız gibi yemek yapıp, bulaşık yıkayan, ufacık işlere bile dört elle sarılan hep annemdi. Arada aklıma eserse, kalkıp fırını yakıyor ve bir tepsi kurabiye pişirdiğim oluyordu. Bunun dışında bahçeyi sulardım. Beton zeminleri bol su ile yıkar mis gibi toprak ve ıslak beton kokusunu duymaya bayılırdım. Bahçede benim için küçük bir masa daha vardı. İçerde bunaldığım zamanlarda bahçede devam ederdim çalışmaya. Elinden gelse, sokaktan gelen sesleri bile kısmaya çalışacak annemin, tedirgin hareketlerine son vermek için tekrar içeri geçerdim, aklımı bahçede bırakırken. Bir de bahçemizin yavru kedisi Yünipek vardı. Benim ders çalıştığım odanın penceresine gelir, minnacık patileri ile camı lekelerdi. Miyavlaması içimi parçalıyorsa eğer, kalkıp küçük bir yoğurt kabına ekmek doğrar, süt ile doldururdum. O arka penceredeyken, benim açtığım demir kapının sesini duyar; bitiverirdi yanımda. Elimde gördüğü kabın içindekini doğru tahmin ederse, üzerime atlamaya çalıştığı da oluyordu. Hayvanları seviyorum fakat bana dokunmasalar daha iyi. Kedi işte, insana sürtünüp mırıl mırıl sesler çıkarmak, doğasında vardır. Sesinizi ve görüntünüzü tanır hale gelirler. İsimleri ile seslendiğinizde dönüp baktıklarına şahit olabilirsiniz. Benim kedim öyleydi. Asaletinden ve gururundan olsa gerek, pist derseniz dönüp bakmaz bile, havanızı alırsınız.

   Akşam yemeklerini bahçede, asma ağacının altında yerdik. O kadar tabak, tencere ve bardaklar getir götür açısından iş açıyordu başımıza ama yemekler bitip, sofra kaldırılıncaya kadar olan anın tadını çıkarıyorduk. Günler bir şekilde ilerliyordu ve ben sınav yaklaştıkça yay gibi bir hal aldığımı fark edebiliyordum. Vücudum değişik reaksiyonlar göstermeye başlamıştı; bu benim için yeni bir ruh hali değildi ama daha önceki ruh hallerimle de akraba bile değildi. Beklediğiniz gün, hiç beklemediğiniz kadar çabuk gelendir. Sınav sabahı, annemin zoruyla iki saat öncesinden kampüsteydim. Heyecanlı olmadığımı hatırlıyorum ve sınav sonrası cevap anahtarına bakarken titriyordu ellerim.

   “Eee..si sen deyip ihaleyi bana yıkıyorsun yine. Sonuçlar açıklandı, tutturdun yüz yüze söyleyeceğim diye.” Birinin konuşmaya başlayarak, beni o günleri tekrar yaşamaktan kurtardığına sevinmiştim. Kafamdakileri sildim:

    “Yok artık diyebileceğin kadar yakın(!) bir yer.”

    “Dur tahmin edeyim, burası?

    “O kadar da yakın değil canım!”

    “ Neresi o zaman?”

    “ Şey… “  Sadece kilometre açısından uzak değildi bana, dilimin ucuna bile gelemiyordu gideceğim şehrin adı.

    “İyi, akşama kadar buradayız. Bir ara söylersin.”

    Minik bir damla göz pınarlarımdan doğmaya çalışıyordu. Parmaklarımla gözlerimi ovuşturdum, hazırda bekleyen tüm gözyaşlarımı savuştururken; “Evet” dedim “Bir ara söylerim…”

 Rüya…

Kategoriler
Öğretmenlik üzerine

Hayaliyle Solanlar

 

           Hayaliyle Solanlar

       Uzun zaman önceydi. Bir öğle yemeği arasında sohbet ederken bir arkadaşımız okulda sendikalar için tahsis edilecek odalardan, giyeceği grev gömleğinden ve filmlerde izlediğimiz gibi grev gömleğini giyip okulun önünde ‘‘Bu iş yerinde grev vardır’’ sahnesini özlem dolu olarak canlandırmaya çalışıyordu, kurduğu hayalleri söze dönüştürerek.

      O hayaller ki, Türk eğitim sistemiyle sık sık oynamaya son vermenin, haksızlığa direnişin; emeği, düzenin sömürüsünden kurtarmanın, itibarı gün gün yok edilen öğretmen camiasının itibarını tekrar kazanmaya çalışmanın, özlük haklarının düzenlenmesinde söz sahibi olabilme isteğinin haklı ve dik duruşunun hayalleriydi.

     Gerçekleşmesi çok da zor olmayan bu hayallerle beraber arkadaşımız emekli olalı yıllar oldu. Kim bilir daha nice öğretmenimizin hayali hazan yaprağı gibi birer birer düşürüldü,  düşürülmeye devam ediyor.

      Ne istiyordu, çarkı yanlış döndürülen bu sistemin dişilileri arasında ezilen öğretmen; sadece ve sadece insanca yaşamak. Bunun için birliğini sağlayarak, ona göz kulak olacak, sesini rahatça duyurabilecek, hakkını söke söke alabilecek, kaybettiği itibarını iade ettirecek, öğrencisinin karşısında dik durabilmesini sağlayacak, bir kuruluşa ihtiyacı vardı. Kuruldu.

     Sendika adı altında örgütlenen öğretmenin beklentileri devletten değil, üyesi olduğu sendikasından idi. Birer sivil toplum örgütü olan sendikalar daha kurulurken birer siyasi yapılanmanın örneğini veriyor, çalışmalarını bu yönde sürdürüyor ve istekleri de bu yönde oluyordu. Eğitime bakış açıları siyasi ve dini anlayışları doğrultusunda kedini gösteriyordu.

     Buna rağmen, kuruldukları günden bugüne az mesafe kaydetmedi sendikalar. Ama bu yeterli gelmiyor; öğretmen hala grev gömleği giyemiyor, toplu görüşmelerde düşlediği rolü oynayamıyor, meslek itibarsızlaşmaya devam ediyordu. Bağrından çıkarıp meclise gönderdiklerinden de umduğunu bulamadı öğretmen. Birilerinin ‘‘Sarı sendika’’ nitelemesi hayata geçmişti sanki. Öğretmen ilk defa alması gereken üç kuruşluk zammı aylar geçmesine rağmen alamıyordu.

    Gün geldi, yurt genelinde sendikalar toplu olarak üye kaybetmeye, Hiçbir- Sen üye artırmaya başladı. Dileğimiz istifaların devam etmemesidir. İstifa etmek hiçbir isteği yerine getirmede, hiçbir hak talebini iletmede faydalı olamayacağı gibi işverenin de işine gelecektir. Bölünmek, ayrışmak ve yeni moda ninnilerle uyumak.

    İstifaların sebebi bellidir. Sendikalarını yeterli görmemeleri diye özetleyebiliriz. Oysa sendikaların önünde asli görevleri ile ilgili yığınla sorun var. Siyasi düşünceleri bir tarafa bırakıp, birlik olup bu sorunları birer birer çözmesi gerekir. Yoksa onun bunun sendikası olmaktan kurtulamadıkları gibi üyelerinin de en doğal haklarını almada yeterli olamayacaklardır.

    Bir diğer husus, üyesinin aidatı devlet tarafından ödenen sendikanın başı ne kadar dik olur,  görevinde ne kadar başarılı olur bilemiyorum. İşverenden hak talep ederken gözünün içine bakamıyorsan, makam kaygısı güdüyorsan, hele ki üyelerinin verdiği yetkiyi bitaraf olmak için kullanıyorsan hak alma şöyle dursun işverenin istekleri doğrultusunda yürümekten işverenin hesabına çalışmaktan kurtulamazsın.

    Geçmiş yıllarda üç eğitim sendikasının birlikte eylem yaptıklarını hatırlıyorum da acı acı gülümsüyorum, gelinen noktanın ne kadar iç karartıcı olduğuna. Cılız çıkışlar fazla ses getirmiyor maalesef.  Hayaliyle solanlara bir tek kırmızı gül uzatmak istiyorsanız, asli görevinizde birlik birlik birlik.

Osman Öcal

Kategoriler
Bir günüm böyle geçti! Günlük hayat Öğrenci Konuları Öğretmenlik üzerine Sevgi ve Ask Dünyası

Saat (“O”)nu TEK Gösteriyor

Telefonumun alarmı,  saatin 07.00 olduğunu haber vermeden uyanmıştım bugün. Yatağın içinde sağa sola dönerek, aklımca ona biraz daha zaman kazandıracaktım. Son günlerde, beş dakika daha uyuyabilmek için benimle pazarlık ediyor. Kıyamıyor insan, fakat uyanması da gerek yoksa geç kalacak. İlk arayışımda telefona cevap vermedi. Aramayı yinelediğimde,  telefonun diğer ucundan; sesine uyku kaçmış bir adam “efendim” dedi. Uykusunu çabuk atar üzerinden. Tüm mahmurluğu ile o mızmız ve sevimli sesini, hepi topu bir iki kelimeden sonra sıyırırdı uykulu sesinden. Sonra kalkıp, hazırlanmaya başlıyordur eminim, gerisini bilmiyorum çünkü buraya kadar görevim.

Ardından, bir saat sonrasına kurdum alarmı. Bu da benim uyanma vaktim. Onu uyandırdıktan sonra hemen dalmışım. Alarm çalmaya başlayınca başucumda, hızla geçen zamana karşı tribe girdim. Zoraki kalkıp, yüzümü yıkadım. Siyah kadife pantolonumu giydim bugün, üzerine füme rengi bir tunik uydurdum. Saçlarım, her sabah oyalıyordu beni. Saç açıcı spreyimin yardımıyla taramaya başladım saçlarımı. Aynanın karşısında, bu sabah gördüğüm saçma sapan rüyayı düşünürken; küçük yıldızlı küpelerimi taktım. Bilinçaltım bana oyunlar oynuyordu. O kızın benim rüyamda ne işi vardı ki?

Rejimdeyim uzun bir süredir. Küçük bir dilim peynirle, birkaç soslu zeytini ve domates dilimlerini sessizce yedim. Şekersiz çayım, bugün keyif vermiyordu nedense. Bu, çayımın şekersizliğinden değildi; son günlerde benim tadım tuzum yerinde değildi. Ev arkadaşıma baktım, sessizliğim ona da bulaşmış gibiydi. Kahvaltıda her şey suspustu bu sabah. Sonra 08.25’i gösterdi saat. Montumu ve bilgisayarımı alıp, evden çıktım. Taş basamaklardan inip, kar basamaklarından çıktıktan sonra birkaç kardan tepeyi de aştım. Nihayet sınıfın önündeydim. İçeri girip, ağzımdan çıkan dumanı fark ettiğimde canım sıkıldı. Soba yanmıyordu henüz. Kaloriferci gelip, bir şeyler tarif etti, kendisinin işleri varmış. Anlattıkları doğrultusunda sobayı yaktım. İşte hayatımda bir bu eksikti ve artık tamamdı. Bir iki öğrenci gelmeye başladı sonra. Güzel ve masum yüzlerinde kocaman pırıltılar vardı yine. Bunu fark etmemek ne mümkün! Plan defterimi incelerken ipek gibi bir ses “günaydın” dedi bana. Deniz mavisi gözlerini, bakışlarımı yakalamaya çalışırken gördüm. Bir gün önce verdiğim pembe fiyonklu tokalar, saçlarındaydı bugün. Ne güzel olmuşsun sen bu sabah! Montunu çıkarıp, askıya asmam için bana uzattı. En sevdiği oyuncaklara doğru koştu. Eminim bana kahvaltı hazırlamaktı düşüncesi. Az sonra iki fincan koydu masama. Şekeri, peyniri ve patates kızartmasını tanıttı bana. Çaylarımızı doldurup, tam karşıma oturdu. Patates kızartmasından yemiyorum diye mızmızlandı. “Rejimdeyim” dedim. Beni anlamamış olmalı ki, çayıma iki şeker daha attı. Kırk beş dakikam vardı hepsini uzun uzun izlemek için. Doktor malzemeleriyle arkadaşını muayene ediyordu birisi. Öteki, bebeğinin karnını doyurmuş; uyutmaya çalışıyordu. Yüzlerindeki benzersiz kahkahaları kıskanıyordum. Soba gürül gürül yanıyordu yanı başımda. Bugün on beş kişiydik. Benimkini de dünyadan sayarsak tam on altı dünya vardı küçücük sınıfımda. Peşi sıra kahkahalar savrulurken, telefonum çaldı. Onun aradığını görünce, benim de gözlerim ışıdı. Birkaç dakika konuşup kapattık. Okulda hep böyle yapıyorduk. Vakit buldukça arıyor, bana sesini duyuruyordu. Telefonu, tekrar çalacağı ümidiyle kapatıyordum belki o bilmiyordu. Belki de bildiği için sık sık aramaya çalışıyordu. Sonumuzun ne olacağını düşünürken ben, birileri ağlıyordu. Çocuk işte, elinden oyuncağının alınmasından ziyade ne için gözyaşı dökebilirdi ki?

Gün bittiğinde tek kelimeyle yorgundum. Üzerimi bile değiştirmeden uzandım yatağa. Bu sabah ki rüya, “beni unuttun mu?” diye vızıldadı. Kafamı çok mu meşgul ediyordum acaba? Hayır, bana bunları düşünmemin yersiz olduğunu tane tane anlatmıştı. “Bak buradayım” derken anlatmak istediği; elbette ki benim yanımda oluşuydu. Yerini biliyorum senin, fakat kendi yerimden emin olamıyorum. Muhtelif zamanlarda zihnini meşgul ediyor mu bilemiyorum. Yazdığın bir yazıda, “bazen onu özlüyorum” demişsin, acaba arada bir özlüyor musun?

Papatya özlü oda parfümünü sıkıyorum odama. Senin odan da böyle kokuyor. Bu kokuyu duydukça, atmosferlerimizi birleştiriyorum. Seninle zorluklara gülümseyebilmek daha kolay. Zaman, çok daha hızlı ilerliyor şimdilerde. Psikolojimi hakkıyla anlayan tek insan. Sınıfta yarım bıraktığım düşüncelerime geri dönüyorum. “Acaba” diyorum, “acaba bizi neler bekliyor?” Telefonumun melodisiyle sıyrılıyorum koyu gri düşüncelerimden. Gözlerimin yeniden ışıldamasıyla, kiminle konuşacağımı anlamak daha da kolaylaşıyor olsa gerek.

Saatler ilerliyor, iyi geceler başlıklı konuşmamızın ardından, gözlerimizi kapatıyoruz bizim dışımızda kalan her şeye… Ve saatimi yeniden 07.00 ye kuruyorum; sabah erkenden sesini duymak üzere…

-Rüya-