Kategoriler
Türkiye üzerine

Dersim , Katliammı ? İsyanmı?

Dersim, Katliam değil bir isyan dır.”Dersim ’de katliam yaşandı” cümlesi Kürtçü savunurların Atatürk’e düşmanlığını,cumhuriyetçiliğe yapılan yalanlı kışkırtma saldırısır. Tunceli ‘de 1937-38 yıllarında merkezi hükumetle Dersim aşiretleri arasındaki anlaşmazlıklar sonucu yaşanan Kürtçü savunurların çıkarttığı bu isyanın bastırılmasında “Kürt katliamı” çıkmamıştır.

Kategoriler
İran üzerine Kişisel makaleler Kitap Görüşleri

Ali Şeriati Din’e Karşı Din

İranlı müslüman filazof,Düşünceleri genel olarak “İslam’a dönüş” -“öz”e dönüş- başlığı altında toplanabilir ve bilimsel kaynaklara dayanması, sosyoloji vurgusu yapması ve Batı metodolojisini, çeşitli açılardan eleştirmekle birlikte çeşitli açılardan yapıcı bir şekilde kullanması (ki sosyoloji gibi çeşitli bilimler ve Batı düşüncesinde ortaya çıkan çeşitli fikirlerin, örneğin bazı Marksist fikirlerin, İslam’ın özünde de daha farklı bir şekilde ortaya konduğunu da savunur) sebebiyle moderndir ve gelenekçilikten uzak olduğu gibi gelenekçi görüş ve kesimlere eleştirel yaklaşır nitekim bu sebeple eleştirildiği veya çelişki ile suçlandığı olmuştur.

Kategoriler
Genel Konular Güncel Haberler Toplumsal Konular Türkiye üzerine

ÜLKEMİZİN MENFAATLERİ SİYASETİN ÜZERİNDE OLMALIDIR

 

Ülkemiz yeni bir seçimden çıktı. Ve bu seçim sonucunda belirli bir siyasi tablo ortaya geldi. Bu tabloya göre siyasi partiler ancak birleşerek yani bir koalisyon kurarak hükümet kurmak durumuna geldiler. Ve seçimin üzerinden de bir aydan fazla bir süre geçti. Ki bu süre uzun bir süredir. NEDEN Mİ ?

 

Güzel vatanımız içerden ve dışarıdan çok fazla güçün saldırısı altında olduğunu görüyoruz. Bunlardan Amerikan Devleti Komünist pkk yapılanması en tehlikelileri durumunda. Bunun üstüne de bazı yazarların teslimiyetçi ve ürkek konumdaki yazıları ile çoğunluğun güvenmediği ve anlamsız bulduğu Çözüm Süreci ısrarla devam etmekte. Bunun sonucu olarak da Komünist yapılanma, vatan topraklarının içinde ve dışında çok geniş bir şekilde rahatça yerleşmektedir. Malumunuz Güneydoğu ve Doğu Anadoludaki illerimize huzur ve güven içerisinde gidemiyoruz. Ağrıda yaylalarda halay çekip, bayrağımızı sallayamıyoruz. Ypg,Kck,Pkk yani hepsi aynı isimde Pkk, şu an dindar kürt kardeşlerimize olağanüstü bir baskı ortamı kurmaktadır. Çocuklar kaçırılmakta, asker kışladan çıkamamakta, devletin binaları araçları yakılmakta,talan edilmektedir. Tehditler,şantajlar ve baskılar çok şiddetli bir şekilde bölgede kendisini hissettirmektedir. Kürt kardeşlerimizin çocukları dağlara kaçırılmakta, komünist telkine maruz bırakılmakta, Allah’sız dinsiz bu örgütün eline bırakılmaktalar. ÜLKEMİZ ÇOK CİDDİ TEHDİTLER ALTINDADIR !

O halde bu tehlikeli durumda iken siyasilere nasıl bir sorumluluk bilinci düşmektedir ?

Ak parti ve Mhp ülkemizin sağ kesimini temsil eden milliyetçi dindar vatansever kardeşlerimizin kurduğu ve birbirlerine de oy tabanları açısından çok fazla benzeyen iki siyasi partidir. Sn Bahçeli ile Sn Davudoğlu yaptıkları açıklamalarda, koalisyonun bir an önce başlaması ve bir uzalaşıya dökülmesi gerektiği konusunda ortak ve benzer açıklamalar yaptılar. Yurdumuzun bu denli tehlikeli durumlarını çok iyi analiz eden Sn Bahçeli ve Sn Davudoğlu ümit ederiz ki en yakın zamanda koalisyonu kurarlar. Şu an görünen en hayırlı tablonun da Ak parti – Mhp koalisyonu olduğunu toplumun büyük kesiminden görebiliyoruz.

Allah, vatanımızı bölmeye kalkan tüm bu güruhların tuzaklarını bozar inşaAllah. Ve en yakın zamanda en hayırlı olan koalisyon ile hükümet kurulur. Dualarımızı eksik etmeyelim…..

 

Sevgilerimle

Hüseyin Uçkun

 

Kategoriler
Türkiye üzerine

ORTADOĞU’NUN TÜRK DIŞ POLİTİKASINA ETKİLERİ

Türkiye, jeopolitik konumu nedeniyle hem yakın hem de uzak çevresiyle her zaman için ilişki halinde olmuştur. Bu sebepten ötürü Türkiye için, İran, Irak, Yunanistan ilişkileri ne kadar önemliyse Almanya, İngiltere, ABD, Çin Halk Cumhuriyeti ilişkileri de o kadar önemlidir. Mısır, Suriye, Fas, Tunus, Libya gibi ülkeler için Türkiye Cumhuriyeti’nin önemi ise geçmişten beri bu ülke ile doğrudan ya da dolaylı yollarla ilişkilerini sürdürmüş olmasıdır. Öyle ki bu ülkeler için Türkiye artık ağabeylik rolünü almıştır. Bu ülkeler toplumda da hep geçerliliği olan, toplumun gönül bağının bulunduğu yerlerdir. Artık bu ülkeler gayrı resmi müttefikimiz haline gelmiştir. Bu da Türkiye’ye ağır sorumluluk yüklemiştir. Aslında Türk Devleti geçmişten beri bu topraklarda yaşanan gelişmelerin hep takipçisi olmuş ya da olmaya çalışmıştır. Ama şu anki durumda-özellikle son 5 yılda- bölgede yaşanan olaylar Türkiye’yi zor duruma sokmuş bulunuyor.

ARAP BAHARI VE TÜRKİYE

2010 yılında Tunus ile başlayan Arap Baharı, Türkiye’yi de etkisi altına almıştır. Türkiye bu açılımı desteklemiş, bölgede yaşatılmaya başlanan kaosun durması için emek seferberliğinde bulunmuştur.Arap Baharı’nın aradan geçen 5 yıla yakın sürede ne derece yaygınlaştığı ve Tunus ve Fas hariç bölgede ne kadar başarılı olduğu, bölgeye istikrar yönünden ne getirdiği hakkında değerlendirme yapmak güçtür. Bununla birlikte Arap Baharı’nın Türkiye’ye bir müddet dış ticaret yönünden faydalı olan “sıfır sorun” politikasını sona erdirdiği, Türkiye’nin güney hudutları boyunca din referanslı siyasi bazı oluşumların ortaya çıkmasına neden olduğu, Suriye’de rejimin tamamen çökmesi halinde ülkenin parçalanmasının daha da büyük bir istikrarsızlığa yol açarak Türkiye’yi ciddi bir güvenlik sorunu ile karşı karşıya getirebileceği düşünülmektedir. [1]

IRAK, SURİYE, IŞİD VE TÜRKİYE

Işid 2013 yılında Suriye’deki El Kaide’nin içinden ayrılan bir grup tarafından kurulmuştur. Kurulduğu dönemden itibaren yayılmacı bir politika izleyen bu grup, üye sayısını her geçen gün artırmış ve günümüzde on binlerce militana sahip bir örgüt konumuna gelmiştir. Dünya basınında çok sert dille eleştirilen IŞİD, katı politikalarına rağmen Suriye ve Irak’ta Sûnni kesim tarafından destek bulmuş, o bölgelerin bir kısmını hakimiyeti altına almayı başarmıştır. IŞİD’in bu kadar güçlenmesinde gerek Suriye’nin 4 senedir içinde bulunduğu durum, gerekse de Irak’ın Şii Lideri Maliki’nin katı politikalarından insanların bunalıma girmesi ve bir umut araması etkilidir. Fakat Irak insanı bu umudun aslında daha büyük bir bela olduğunu şimdi daha iyi anladıysa da Irak topraklarının çıkmaza girdiği aşikârdır.

IŞİD, Türkiye ile ciddi anlamda ilk kez Musul Konsolosluğu meselesinde karşı karşıya gelmiştir. Musul’a hakim olmakta ısrarcı olan IŞİD, Musul Konsolosluğumuza girerek 49 kişiyi rehin almış, yaklaşık 3 ay sonra serbest bırakmıştır. Türkiye’nin sıfır sorun politikasına bir de IŞİD, darbe vurarak Türkiye bir müddet dış politika keşmekeşi ile boğuşmuştur.

İSRAİL VE TÜRKİYE

İsrail Türkiye için, Türkiye de İsrail için her zaman tehlike arz etmiştir. Türkiye, Asya ve Avrupa’yı bağlayan köprü niteliğinde olduğundan sadece Ortadoğu için değil AB, ABD başta olmak üzere tüm dünya için önem arz etmektedir. Bu nedenle Ortadoğu için Türkiye hep liderlik yapabilecek bir konumdadır. İsrail ile Türkiye’nin soğuk savaşı aslında bölgeye liderlik etme, bölgeyi kontrol altında tutma amacından dolayıdır. İsrail’in hiç kimse ile bu kadar iyi geçinememesi ise Ortadoğu’ya vaat edilmiş topraklar olarak bakıyor olmasıdır. İsrail bu düşüncesi nedeniyle adeta IŞİD gibi bir yayılmacı politika güderek Filistin’i işgal ile eyleme geçmiştir.

Türkiye ile İsrail ilişkileri son dönemde Mavi Marmara olayından sonra adeta kopma noktasına gelmiş, ikinci kâtiplik düzeyinde devam etmektedir. Türkiye’nin Filistin konusunda Arap ülkelerinden bile fazla hassasiyet göstermesi tarihsel bağ açısından normal karşılanabilir, ancak zaten tarafını belli etmiş olan Batı ve sessiz kalan Arap ülkeleri oldukça Türkiye’nin bu çabasının boşa olduğu, sessiz bir çığlıktan öteye gitmeyeceği açıktır. Zaten ablukanın kalkmamış olması, dahası  Batı tarafınca haklı bulunuyor olması bu çabalarımızdan bir sonucun çıkmadığını açıkça gösteriyor.

İRAN VE TÜRKİYE

İran ile ilişkilerimiz rejim farklılığı ve küresel güç olma yolundaki yarışımızdan ötürü hep istikrarsız bir görünümde olmuştur. Zaman zaman iki taraf da riskler almış, tavizler vermiş, olumlu-olumsuz yaptırımlar uygulamışlardır. Bunun en açık sonuçlarından bir örnek 2014’de İran ile Türkiye’nin ticaret hacmi 11 Milyar Dolar iken 2015’te 30 Milyar Dolar olmasıdır. İleride ilişkilerimizin nasıl olacağı belirsizliğinin en fazla olduğu ülke İran olsa gerek. Değişmeyen tek şey şu olacaktır ki: İran-Türkiye ilişkileri her zaman devam etmiştir, etmeye de devam edecektir.

MISIR VE TÜRKİYE

Arap Baharında Türkiye’nin en fazla üstünde durduğu ülke Mısır’dır. Nitekim Türkiye’nin Mısır Politikasında Muhammed Mursi – Sisi çatışmasında en az İhvan kadar Mursi’ye sahip çıkması buna en büyük delildir. Türkiye için bu sorunun da Filistin meselesine benzemesi kaçınılmaz görünüyor. Fakat Filistin meselesinde yıllardır aynı eylemle tepkimizi ortaya koyup halen bir sonuç alamadığımızı düşünürsek İhvan konusundaki tutumumuzun doğruluğu tartışmaya açıktır. Daha doğrusu bu iki tutumdan çok tutumun eyleme dönüştürülmesindeki yöntemlerin sorgulanması kaçınılmaz bir sondur.

SONUÇ

  • Türkiye ‘sıfır sorun’ politikasını gözden geçirmeye, hatta değiştirmek için adım atmaya mecbur hâle gelmiştir.
  • Sınırlarda verilen tavizler iyice irdelenmesi şartıyla, IŞİD gibi yeni örgütlerin doğmasının engellenmesi kaçınılmaz hâle gelmiştir.

3 – Türkiye, insan haklarının çiğnendiği her alanda olmuştur, olmaya da devam edecektir, etmelidir. Lâkin doğru bir tavra sahip olmakla doğru bir yönteme sahip olmanın ayrımını artık yapmak durumuna gelmiş bulunmaktayız. Şu ana kadar başarısız olduğumuz kadar inatçı olduğumuz meselelerin bir sorgulamasını yapmaya başlamamız gerekmektedir. Aksi takdirde yeni projelerde de sonucun ne olacağını kestirmek pek de zor görünmüyor.

[1] http://www.bilgesam.org/incele/2027/-turkiye-ve-orta-dogu

Kategoriler
Eğitim - öğretim Genel Konular Güncel Haberler Günlük hayat İslam Dini Toplumsal Konular Türkiye üzerine

MÜSLÜMANLARA KURAN YETERLİDİR

 

Rabbimiz bir ayetinde şöyle diyor;

“Biz Kitab’ı sana, herşeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik.” (Nahl Suresi, 89)

Her şeyin açıklayıcısı diyor Allah. Yani eksik bir şey bırakmadım diyor kitapta. Hayatımızdaki her konu Kuran’da. İbadetler,helaller,haramlar,daha önceki ümmetlerin başından geçenler,güzel ahlaklı nasıl olmalıyız, şirkin tehlikeleri gibi daha bir çok konu anlatılmıştır. O halde Müslümanlar Kuran’ı okumaktan neden uzak duruyorlar ? Bunu her Müslüman kendisine sormalıdır.

 

Bir Müslüman dinini nereden öğrenmelidir ? Elbette ki Kuran’dan öğrenecektir. Günümüzde etrafımıza baktığımızda Müslümanların din adına yaptığı bazı uygulamaların Kuran’da olmadığını görüyoruz. Bunları hocalardan hurafelerden veya anne babalarından atalarından öğrendiğini söylüyorlar. Peki bu doğru mudur ? Müslüman Kuran’ın dışında bir kaynaktan bilgi alabilir mi ? Helal haram öğrenebilir mi ? Rabbimiz bu soruya şöyle cevap veriyor ;

 

“Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu? Şüphesiz, bunda iman eden bir kavim için gerçekten bir rahmet ve bir öğüt (zikir) vardır.” (Ankebut Suresi, 51)

 

Demek ki daha önceki devirlerde de Kuran olduğu halde başka kaynaklardan dini uygulamalar yapılmış. Allah en güzel cevabı veriyor bu kişilere. “Yetmiyor mu size Kuran diyor ? “

 

Şu anda bazı terör örgütleri var dünya üzerinde. Bunlar İslam adına cihad yani mücadele ettiklerini söylüyorlar. Bunların yaptığı uygulamalara baktığımızda ise tamemen İslam dışı yani sapıkça ve hurafelerle dolu hataların içinde olduklarını görüyoruz. Taşlayarak öldürme,kadın satılması,çoluk çocuk demeden öldürmek, ehli kitaba dahi saldırılar,vahşice toplu katliamlar gibi bir çok Kuran dışı hükümleri görüyoruz. O halde Müslüman Kuran’da olmayan bu uygulamalardan uzak duracak, yalnızca Kuran’a yönelecek. Ahirette Kuran’dan sorulacağını bilen bir Müslüman neden kendisini riske atsın ve başka kaynaklara başvursun ? Bu asla akılcı değil. Ve tamamen yanlış. Müslümanlar artık Kuran’a yönelmeliler. Zaman çok hızlı akıyor çünkü.

“Gerçekten Benim ayetlerim size okunuyordu, fakat siz topuklarınız üzerinde geri dönüyordunuz (Müminun Suresi, 66)

Saygılarımla

Hüseyin Uçkun

 

Kategoriler
Bilimsel Makale Gelecek Teknoloji Güncel Haberler Türkiye üzerine Uzay Teknolojileri Uzay ve zaman

Geleceğin Uzay Araçlarına Uzanan Bir Proje : THOR

Dünya uzaya gitmenin kolaylaşacağı yeni bir hayali düşlerken, gelişmiş ülkeler de insanları dünya ötesine taşıyacak yeni araçları geliştirme yarışına girdi. Türkiye de bu yarışa seyirci kalmamak için harekete geçti.

Uzay bütün insanlık için uçsuz bucaksız bir dünya.Ve aynı zamanda keşfetmeyi bekleyen.Bu nedenle her zaman büyük kitlelerin dikkatini çekmiş bir konu.Hatta bir çok filme ilham kaynağı olmuş bir konu.İşte Türkiye’nin de THOR projesi belki uzay ile ilgilenenlerin pür dikkat kesileceği bir yenilik olabilir.

TÜBİTAK Uzay Teknolojileri Araştırma Enstitüsü bilim adamları, gelecekte Türkler’i uzaya taşıyacak tamamen yerli mekik hazırlığı için THOR adını verdikleri projeyi faaliyete geçirdi. THOR’da geleceğin uzay araçları ile hipersonik taşıma araçlarının atmosferden rahat geçişleri için neler yapılması gerektiği ele alınacak. Yüksek ısılı atmosfer geçişlerinde uzay araçlarında oluşacak sürtünmeden kaynaklı ısınmaların en aza indirgenmesi için çalışmalar yapılacak.

     Adını mitolojide en güçlü tanrı olarak bilinen Thor’dan alan projede ‘ısıl koruma tekniği’ baz alınacak. Burun ve kanatları yüksek ısıya maruz kalan uzay mekiklerinin bu bölgelerdeki uçuşu da etkileyen yuvarlak hatları yeniden değerlendirilecek. THOR ekibi hem uçuş performansının artırılması hem de atmosfer geçişinin sorunsuz yaşanması için yeni projeler geliştirecek.

 

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat İslam Dini Toplumsal Konular Türkiye üzerine

KADIN NEFRETİ YALNIZCA BAĞNAZLARDA OLUR

 

Bağnazlık yani kaliteden uzak, tutucu, müziğin resmin olmadığı içine kapalı, Kuran’ın değil atalardan duyulan sözlerin inanç kabul edildiği ve bir takım din adına uydurulan hurafelere inanılan yanlış inanç sistemidir. Yobazlık da aynıdır. Bağnazlıkta sevgi olmaz. Yerine alabildiğine nefret vardır. Bağnazlıktaki bu nefret, yanlış bilinen hurafelerden kaynaklanmaktadır. İslam ile Kuran’la hiçbir ilgisi olmayan ve dinde çok muteber görülen sahih hadis kitaplarında geçen ve güzeller güzeli nurlu peygamberimiz (sav) adına söylenen bu iftiralara bir bakalım ;

 

– Aklı başında bir erkeğin aklını sizin kadar çelebilen aklı ve dini eksik başka bir varlık görmedim. (Müslim, İman, 34/132; İbni Mace, Fiten 19/4003)

– Kadınlar arasında iyi kadın, yüz tane karga arasında alaca bir karga gibidir. (Sahih-i Buhari)

– Doksan dokuz kadından biri cennette, diğerleri ise cehennemdedir. (Sahih-i Buhari)

Kadınlar olmasaydı Allah’a hakkıyla ibadet edilirdi. (Suyuti, Buhari, İbn-i Adıyy, Ebu Hatim, İbn-i Cevzi, Muhammed Nasuriddin, İbn-i Hıbban hadisi mevzu kabul ederler.) (Silsiletul Ehadisuzzaif: 74, Tenzihuşşeria: 1/62, El-leali : 2/59)

Kadınlarla istişare edin, onlara danışın ve onların söylediklerinin zıttını yapın. (El- Makasıdul Hasene: 248, Tezkiretul mevzuat:128, Tenzihuş Şeria: 2-204, Silsiletul Ehadis: 432)

 

Üstelik bu mevzu hadisler Diyanet İşleri dahil bütün İslam aleminde kabul görmektedir. Kuran ile tamamen zıt olan bu çirkin sözler, kadınlara duyulan nefretin başlıca kökenidir. Haşa Allah’a ve peygamberimiz sav’e atılan bu iftiraların güzel dinimiz İslam ile hiç bir ilgisi yoktur. Bağnazlık dini, kadın düşmanlığı üzerine kurulmuş vahşi bir sistemdir. Kadın cinayetlerinin temelinde de kadını, eksik ve yarım akıllı görmek gelir. Kadın, kendisine sürekli karışılan laf sokulan, aşağılanan bir varlık değildir. Çevremiz, sevgi göremediği için içine kapanan, mutsuz ve güvensiz olan kadınlarla doludur.

Doğrusu şöyledir ;

Kadın, dünyanın en güzel varlığıdır. Süstür kadın. Güzelilktir,nezafettir, ince düşüncedir, kalitedir. Müthiş detaylı ve zeki varlıklardır. Allah, kadına bir çiçek gibi özen ve ilgi gösterilmesini istemiştir. Sevgi, şefkat ve merhamet verilmelidir. Güven verilmeli, vefalı olunmalıdır. Dinimiz İslam, kadına en yüksek değeri göstermiştir. Yüce Rabbimiz bir ayetinde kadınlara nasıl değer verilmesi gerektiğini şöyle bildirmiştir (Bu ayette geçen, örnek Müslüman kadın Hz Meryem’dir) ;

Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir kabulle kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi… (Al-i İmran Suresi, 37)

Sevgilerimle

Hüseyin Uçkun

Kategoriler
Toplumsal Konular Türkiye üzerine

PKK ASLA SİLAH BIRAKMAZ

Ülkemizin doğusunda 30 yıldan fazla süredir kan akıtan eli kanlı bir terör örgütüdür pkk. Bu hepimizin bildiği bir gerçektir. Öncelikle bunu unutmayalım. On binlerce insanımızın şehit olmasından on binlerce kardeşimizinde sakat kalmasından sorumludur. Şimdi pkk’nın neden silah bırakmayacağına bakalım ;

 

Komünist ideolojiye sahip bir örgüt olan PKK’nın lideri Abdullah Öcalan, örgütün ayakta kalabilmesi için silahlı mücadelenin ve silahlı propagandanın şart olduğunu, komünizmin bir gereği olarak bunun mutlaka uygulanması gerektiğini kitaplarında ve örgüt içi konuşmalarında açıkça ifade etmiştir:

“…SİLAHLI MÜCADELE, HALK AYAKLANMASI VE ÖRGÜTLENME SON DERECE İÇ İÇE GELİŞEN, BİRBİRLERİNİ ZORUNLU KILAN ÖZELLİĞE SAHİPTİRLER…”

(Abdullah Öcalan, Seçme Yazılar, 1. cilt, s. 195)

“…Biz ulusal kurtuluş mücadelesini böyle gelişmiş savaş düzeyine ulaştırmak için ise SİLAHLI PROPAGANDA İLE BAŞLANMASI GEREKTİĞİNİ, ajitasyon, propaganda ve örgütlenme görevlerinin başarılmasının temel aracının SİLAHLI PROPAGANDA OLACAĞINI, devrimci yapının yaratılmasında TEMEL İSKELE GÖREVİNİ SİLAHLI PROPAGANDANIN GÖRECEĞİNİ BELİRTİYORUZ

(Abdullah Öcalan, Seçme Yazılar, 1. cilt, s. 213)

…Bu konuda Ho Shi Minh, l944’lerden önceki Vietnam koşullarında; ‘… Ne bir gerilla savaşını ve ne de bir halk ayaklanmasını başlatabiliriz. Ama bunları hazırlamak için SİLAHLI PROPAGANDA UYGULAMAYA İHTİYACIMIZ VARDIRder. (Sözde) Kürdistan koşullarında bu daha da açık ve dayatıcı bir gerçektir…”

(Abdullah Öcalan, Seçme Yazılar, 1. cilt, s. 213)

 

Daha bunun gibi bir çok konuşmasında Bebek Katili Öcalan, pkk’nın silahlı mücadele ile birlikte doğduğunu açıkça belirtmiştir. Korku ortamları oluşturmak, silahlı terör olayları gerçekleştirmek, suikastler ve bombalama eylemleri pkk’nın 30 yıldan fazla süredir ve günümüzde de devam ettirdiği ideolojisinin getirdikleridir. Halkı dinden uzaklaştırmak, kendi yandaşı olduğu siyasi oluşuma yöneltmek için baskı kurmak, kamu binalarını ateşe vermek, haraç kesmek,yol kesip kimlik sormak gibi daha bir çok eylemi milletimizin gözü önünde gerçekleştirmeye devam etmektedirler. Yurt dışında pyd yurt içinde de pkk örgütü olarak faaliyet gösteren bu Leninist ve komünist örgüt, tüm gücünü elindeki silahtan almaktadır. Silahı bırakması demek bu örgütün yok olması anlamına gelmektedir. Pkk’nın silah bırakacağını düşünmek saflık olur. KOMÜNİZM’DE SİLAH OLMAZSA OLMAZDIR !

Saygılarımla

Hüseyin Uçkun

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat İslam Dini Kişisel makaleler Toplumsal Konular Türkiye üzerine

BOŞ ŞEYLERDEN UZAKLAŞMAK

 

 

Dünyanın ve ülkemizin gündemine baktığımızda sakin bir gün göremiyoruz. Savaşların,doğal afetlerin,isyanların,huzursuzluğun,mutsuzluğun hakim olduğu bir dünyadayız. Hepsinin ötesinde ise insanların büyük kısmı Allah inancından uzak bir yaşam sürüyorlar. Uyuşturucu, alkol, kumar, zina bütün toplumları sarmış durumda. İnsanların birbirlerine karşı güvenleri yok. Adalet nerdeyse hiçbir yerde uygulanmıyor. Bu dünya nereye gidiyor diye herkes konuşuyor ve biliyor da. Kötülüğü uzun uzun anlatmaya gerek yok zaten. Görüyoruz ve yaşıyoruz…..

 

Şöyle bir durup düşünelim…. “Ben ne yapabilirim ? ”

 

Her insan kendi vicdanında hatalarını bilir.O rahatsızlığının farkındadır aslında. Gündelik yaşamında nelerle vakit geçirdiğini hangi uğraşılarla vaktini harcadığının farkındadır. Bunların hayatımıza ne kadar katkısı vardır diye düşünmeliyiz. Kısacık dünya hayatında büyük bir çabayla peşinden koştuğumuz boş uğraşılar için değer midir peki ? İnsan kendi nefsi kendi hayatı ve diğer tüm insanlar için daha olumlu daha faydalı şeylere yönelemez mi ? Bu zor değildir elbette. Bir karar alıp başlamak hemen şu an için mümkündür. Ahlakını düzeltmek, genel kültürünü geliştirmek, Allah korkusu ve Allah sevgisini arttırmak çok çok önemlidir. İnsanlara iyiliği hatırlatmak kötülükten uzaklaştırmak için bir gayretimiz olmalıdır. Yapabileceğimiz o kadar çok şey var ki… Burda yazmaya kalksak sayfalar alır. Yeter ki samimi olarak niyet edelim, yeter ki istekli olalım. Kuran mucizeleri okuyabilir iman hakikatlerini öğrenebiliriz. İlmimizi arttırabiliriz. Etrafımızdaki insanlara güzel ahlak ile davranıp örnek bir Müslüman örnek bir insan olabiliriz. Çeşitli sanatsal faaliyetlere katılıp Allah’ın yarattığı bu nimetlerden faydalanabiliriz. Spor yapabilir yürüyüşe çıkabiliriz. Dünyanın ve ülkemizin bu denli sorunları varken boş şeylerle uğraşmamız doğru bir tavır olmaz. Şu kısa dünya hayatında Allah’ın bizden istediği bir hayatı yaşamamız zor değil. Üstelik samimi olursak bu hayat kesinlikle bizi mutlu edecek. Allah’ın vaadi kesin ve doğrudur.

Rabbimiz bir ayetinde şöyle buyuruyor:

“Onlar, ‘tümüyle boş’ şeylerden yüz çevirenlerdir” (Mü’minun Suresi, 3)

 

Hürmetler

Hüseyin Uçkun

Kategoriler
Türkiye üzerine

Paylaşılamayan Tunceli ve Çevresi

 

Gerek Türkiye gerek dışarıdan hakkında en fazla yazı yazılan yerlerden birisi Tunceli ve çevresidir. Tunceli ve çevresi ile aynı inanç birliğinde olan başka il ve bölgelerimiz olmasına rağmen oralardan fazla bahsedilmezken Tunceli ve çevresinin sürekli kaşınan bir yara gibi bölgenin kaşınmasının bazı sebepleri olsa gerek. Geçmişten beri sorunlu bir bölge olan yörenin Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içinde bulunan Türk toprağı olması adeta kasıtlı olarak bir tarafa konulup üzerinde oyunlar oynanmaya ve halkı kullanılmaya günümüzde de tam hız devam etmektedir.

 

Paylaşılamayan bir bölge konumunda olan yöre üzerindeki hak iddiaları; en az dört farklı görüşün çarpışmasına sahne olmaktadır. Çarpışan taraflar kendilerince deliller sunmaya çalışarak haklılıklarını öne çıkarma çabasındadırlar. Bütün bu çarpışmaların altında yatan gerçeğin ise siyasi olduğunu bilmeyenimiz yoktur.

 

Bölge hakkındaki yazarçizer takımı neden bir Kırıkkale, bir Mardin, bir Kütahya, bir Sinop değil de bu bölgeyle ilgilenirler sürekli. Bunun nedenleri şöyle sıralayabiliriz. Yörenin tarihi, coğrafi yapısı, bölge halkının inancı, kültürü; zapt edilemez kale görüntüsü çizmesi veya çizdirilmesi vs. Kaleyi zapt eden adeta zaferi kazanacak…

 

Biz, Tunceli ve çevresi Türk’tür demeyeceğiz, Ermeni’dir demeyeceğiz Kürt’tür demeyeceğiz, Zaza’dır demeyeceğiz. Ama inanç bağlamında çoğunluğu Alevi’dir derken, etnik köken olarak ise yöre hakkında araştırmalar yapmış yöre insanı yazarların, aynı inancı paylaşan ve yöreyi tanıma fırsatı bulmuş yazarların, Tunceli ve diğer üniversitelerden bölge ile ilgili yazıları bulunan üniversite elemanlarının ve Ermenistanlı bir etnologun yazılarından faydalanarak yazımızı devam ettireceğiz. Özellikle aynı kökene ve inanca bağlı yöre insanı yazarların görüşlerine ağırlık vereceğiz ki Tunceli yöresi halkını bu insanlardan tanıyalım.

 

‘‘Bu çalışmada genelde Dersim tarihinden bahsedilmiş, özelde ise Dersim/Tunceli yöresine yerleşmiş olan aşiretler, bu aşiretlerin Osmanlı Devleti ile ilişkileri ve sosyo-kültürel yapıları incelenmiştir. Bu tezde aşiretlere ilişkin bilgiler tahrir defterleri, mühimme defterleri, 18.-20. asır arasına tarihlenen arşiv belgeleri ve raporlardan alınmıştır. Ayrıca gerek askeri gerek sivil gerekse yabancı kişilerin anılarından yararlanılmıştır.
Kaynakların ışığında hazırladığımız çalışmadan anlaşıldığı üzere, Dersim yöresi aşiretlerine dair mevcut bilgiler oldukça eksik ve yanlıştır. Bu durum, bölge hakkında yapılan çoğu araştırmanın bilimsel verilere göre değil, siyasal yaklaşımlara dayanılarak yapılmış olmasından kaynaklanmaktadır. Araştırmamızın sonuçlarına göre, Dersim yöresi aşiretlerinin önemli bir kısmı tarihsel ve kültürel açıdan Türkmen kökenlidir. Bölgenin coğrafi şeklinden kaynaklanan sosyo-kültürel yapısı, bu aşiretleri oldukça etkilemiştir. Özellikle dış çevre ve kültürlere kapalı olan bu aşiretler, geleneksel yapılarını korumuşlardır; değişime uğrayan diğer konar-göçerlerle göreceli olarak farklılaşmışlardır. Nitekim 20. asrın başında dahi Dersim aşiretleri içerisindeki gelenek-görenek, sosyal yapı ve kullanılan dilde, eski Türk göçerliği canlı bir şekilde yaşatılmıştır.’’ (1)

 

Ermeni bir etnologun görüşleri ise şöyle: ‘‘Çeşitli yazarların ifadelerine göre, 20. yüzyılın başında, Dersim’de nüfusun yaklaşık üçte biri “Armani” denilen Ermenilerden oluşuyordu ama onlar kendilerine  ‘Hay’ diyorlardı. Ermeni kimliği aşağıdaki harici işaretler ile karakterize edilmekteydi: Hıristiyanlık, Ermeni dili, Ermeni isimleri, bazı popüler ayinler ile  giyim ve mutfak konusundaki bazı farklılıklar: Geleneksel olarak Ermeniler daha kültürlüydü, çoğu yanında bir dini okul bulunan bir kiliseye sahip köylerdeydiler ve Konstantinopolis Ermeni Patrikhanesi ile  Erzincan ve Harput piskoposluklar ile bağları vardı…19. yüzyılda, çeşitli nedenlerle, Ermenilerin bir kısmı Dersim’den göç etti ve diğer bir kısmı da alevi oldular, böylece Ermenilerin sayısı giderek azaldı. Kürtleşme ve Sünnileşme aşamasında olan Ermeniler de vardı… 17. yüzyılda başlamış ve 19. yüzyılda öyle bir dereceye ulaşmıştır ki Ermenileri Alevilerden sadece dıştan değil aynı zamanda karşılıklı yaşam tarzları birbirine çok benzediği ölçüde sosyo-kültürel planda da ayırt etmek bir hayli zordu… Ermeni yazarların Dersim hakkındaki gözlemleri ve notları, Dersim Alevilerinin en azından bir kısmının Ermenilerin Alevileşmesinin belleklerinde koruduklarını göstermektedir.’’(2)

 

Bölge hakkında araştırmalar yapan ve hakkında yazı yazan yazarçizeri yukarıda belirttiğim gibi dört gruba ayırırsak bir görüşe göre tarihi akış içerisinde sayısal olarak azalmış bile olsa Tunceli halkının bir kısmını Alevileşmiş veya az da olsa Sünnileşmiş Ermeni sayanlar var. Ki görüş savunucusuna ait.

 

Bir görüşe göre ise sadece Kürt, bir görüşe göre sadece Zaza, bir görüşe göre ise ağırlıklı olarak Türk sayılması gerekir. Bu arada yörenin Alevi inanç ve kültür kimliğini de hesaba katmak gerekiyor ki: Tokatlı ve yöre hakkında araştırmalar yapan Rıza Zelyut şöyle demektedir:

 

‘‘Dersim’in nüfusuyla ilgili ilk ciddi bilgi; ‘Asya Türkiye’si Muharriri’ diye bilinen Vitali Genet’in 1885 yılında verdiği rakamdır. Buna göre Dersim sancağında 15.460 Müslüman, 27.830 Kızılbaş, 12.000 Kürt, 8.170 Ermeni yaşamaktadır. Buradaki 63 bin nüfusun içindeki Müslüman nüfus, Sünni Türkleri göstermektedir. Genet’in; Kürtleri ayrı göstererek Kızılbaş saymaması üzerinde önemle durulacak bir konudur. Dersim’de 19. yüzyılın sonlarında; Kürtlerle Aleviler ayrı ayrı varlıklar olarak görülmektedirler. Bu durum bile Dersim’deki Kızılbaş nüfusun Kürt olmadığını anlamak için yeterlidir.

 

Devletin, Dersim nüfusuyla ilgili resmî tespitini 1935 yılında Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya TBMM’de dile getirmiştir. 25.12.1935 tarihli oturumda konuşan İçişleri Bakanı Kaya; ‘Dersim (…) sakinleri 65–70 bin nüfustan ibarettir. Aslen Türk unsuruna mensup bir kitledir.’ diyerek önemli bir gerçeği vurgulamıştır…

 

‘EKRAD’ TERİMİMİNİN SOSYOLOJİK TANIMI Şeyh Hasanlı ve Dersimli aşiret grupları anlatılırken; Osmanlı belgelerinde ‘Ekrad’ terimi geçmektedir. Bu kelime; bu aşiretlerin ‘Kürtler’ olarak nitelendiğini göstermektedir. Hâlbuki; Tunceli bölgesinin tarihi ve kültürü Kürtlerinkinden farklı; özellikle bulunduğu nokta; Kürtlerin yaşadığı alanın dışındadır. Kürtlere çok yakınlık gösteren, hatta 1915’te yazdığı Kürtler isimli makalede; Kürtleri açıkça kışkırtan Rus diplomat Minorski, sonradan yazdığı Kürtlerle ilgili ayrıntılı makalede; Dersim bölgesinde bulunan Zazaları; kesinlikle Kürtlerden ayrı göstermekte ve İran kökenli saymaktadır.

 

‘20. asırda Kürtler arasında bu kavme mensup olmayan bir İrani unsurun (Guran-Zaza zümresi) mevcudiyeti ortaya çıkarılmıştır. Şu saptama da aynı gerçeği başka biçimde tekrar etmektedir: ‘Bugün Kürtlerin büyük ekseriyeti Şafii’dir. (…) Bununla beraber az veya çok Şii vasfı gösteren müfritlik, daha ziyade Kürdistan’ın gerçek Kürt olmayan İran kabileleri arasında taraftar bulmaktadır. Görüldüğü üzere; Minorski; Tunceli bölgesindeki Zazaları Kürt saymamaktadır.

 

Doğu Anadolu aşiretleri ile ilgili olarak görülen belgelerde; Ekrad sözcüğü, etnik bir terim olarak Kürtleri ifade ettiği gibi; sosyal bir terim olarak göçebe yaşayan bölge aşiretlerini de anlatır. Osmanlılar da ekrad tanımlamasını konar-göçer aşiretler için kullanmışlardır. Yavuz Selim zamanında tutulmaya başlanan tahrir defterlerinde ekrad tabiri, Türk olduğu kesin olan birçok konar-göçer Türk aşireti için kullanılmıştır. Sadece birkaç örnek olmak üzere, konar-göçer Kılıçlı, Döger, Avşar, İğirmidörtlü aşiretleri sayılabilir… Mesela Bozuluş Türkmenlerinden İzzeddünlü Cemaati deniliyor; zira başında İzzettin Bey var. İzzettinli cemaatinin bir bölümü Kilis yöresinde yaşıyor. Orada Türkmen taifesinden gösterilirken, Osmanlı Devleti tarafından ok yapmakla görevlendirilince dağlık alanlara gitmek zorunda kalıyorlar. Çünkü oku ancak dağlık alanlardaki ağaçlardan yapabilirler. Onlar dağlık alanlara çıkınca, kendilerine ‘Ekrad-ı Okçu İzzeddinlü ‘ denmeye başlıyor. Bu sadece çok açık seçik örneklerden birisidir ama buna benzer pek çok örnek bulunmaktadır… Mesela bu bölgelerde ‘Ekrad-ı Türkmenan’ ibaresi de çok sık olarak kayıtlarda geçmektedir. Ne demektir: Türkmenlerin Kürtleri… Burada yine yukarıdaki örnekle aynı anlamda, Türkmenlerin dağda yaşayan grupları anlatılmaya çalışılıyor…

 

Araştırmalarım, beni, Kurmancı denen ve Kürtler olarak tanınan insanlar arasında kalmaya götürdü. Töreleri; Orta Asya’ya kadar uzanan Türk töreleri idi. Ölümle ilgili adetler; yeni doğanları ve yeni lohusaları basan insan yiyici cin (demone), Al inanışı; şubat ayında, gerçekte, Türklerin 12 Hayvanlı Takvimleri’ne göre eski ‘yeni yıl bayramları’ olan Hızır Bayramı’nın kutlanması, vb… 16. yüzyıl arşiv kayıtlarını inceleyen Osman Türkay’ın saptağı oymak, aşiret ve cemaatler içinde; ‘Türkmen Ekradı Yörükan taifesinden’ veya ‘konar-göçer Türkmen Ekradı taifesinden’ gibi oymak veya aşiretlere işaret ediliyor. Yukarıda geçen ‘Türkmen Kürtleri Yörükleri’ veya ‘Türkmen Kürtleri’ terimleri; etnik anlamda düşünüldüğünde çok saçma gelir. Çünkü ‘Türk Kürtlerinin Yörük kolu’ gibi bir anlam ortaya çıkar ki tarihte hem Türk olup hem de Kürt olan Yörük olmamıştır; bir kişinin tek kökeni olacağından böyle bir durum olamaz da. Bu yüzden; buradaki anlam; sosyal niteliklidir.’’(3)

 

Siyasi Kürtçülüğün dayanağı olan ve Arapça ‘ekrad’ sözcüğünün Kürt sözcüğünün

çoğulu anlamına geliyor olması ile Osmanlı metinlerinde geçen ‘ekrad’ sözü ile Kürt toplumunun kastedildiğinin anlaşılmasıdır.

 

Oysaki Türkmen ve Yörük topluluklarının birçoğu konar-göçer bir hayat sürmesinden ve dağlık bölgelerde yaşamasından ya da yaşamaya mecbur edilmesinden ötürü aynı adlandırmadan nasibini almıştır.

 

Özellikle Akkoyunlu-Osmanlı, Osmanlı-Safevi, Moğol-Harzemşah arası mücadeleler sonucu coğrafi konumundan dolayı kolay kolay ele geçirilemeyen Doğu ve Güneydoğu ile beraber Tunceli çevresine sığınan Türkmen aşiretleri de bu adlandırmadan nasiplenmişlerdir.

 

Hâlbuki Tunceli henüz bir eyalet veya sancak değilken bölgesinin merkezi konumunda olan Çemişgezek’in 12. yüzyılda Türk hükümdarlar tarafından yönetildiği Şerefneme’de belirtilmektedir.

 

Rıza Zelyut: ‘‘İlginçtir, dönemin Arap kaynaklarında Kürt kelimesi, bugün kökenleri kesin olarak bilinen değişik etnik gruplar için de kullanılmıştır. Örneğin Horasan’daki Halaçlar dâhil buradaki birçok Türk oymağını, göçebe oluşlarından hareketle Arap kaynakları tarafından ‘Ekrad-Kürtler’ olarak adlandırılmışlardır. İstahri de Halaçları, göçebeliklerine bakarak Kürt olarak tanıtmıştır’’(4) dedikten sonra:

 

‘‘Şeyh Hasanlı ve Dersimli aşiretlerinin etnik kimliğini Kürt göstermek gerçekçi değildir. Osmanlı belgelerinde de Kürdistan’ın bugünkü Güneydoğu ile ilgili olarak kullanılmadığı bilinmektedir. Kanuni Sultan Süleyman’ın 1526 yılında Fransa Kralı 1. François’ya yazdığı mektuptan da anlaşılıyor ki Diyarbakır ile Kürdistan denilen bölgenin ilgisi yoktur: ‘Ben ki… Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rum’un ve Vilayet-i Dulkadiriyye’nin ve Diyarbekir’in ve Kürdistan’ın ve Azerbaycan’ın ve Acem’in ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin… nice diyarların sultanı ve padişahı Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım’ Mektuptaki diziliş önemli bir gerçeği gösteriyor: Adana-Diyarbakır-Kürdistan-Azerbaycan… Bu dizilişteki Kürdistan da Doğu Anadolu’da, Azerbaycan’ın güneyini işaret etmektedir. 1473’te Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mehmet, Akkoyunlu hakanı Uzun Hasan’ı yenince; dağılan askerlerden Kızılbaş olanlar da Ovacık-Pülümür hattından Dersim bölgesine sığındılar. Akkoyunlu Devleti’nden sonra İran tarafına egemen olan Kızılbaş Türkmenlerin Safevi devleti de Kızılbaş Türkmenleri öne çıkartan tutum içine girdi. Bu süreçte; Kızılbaş boyların bölgede hâkim duruma getirilmesi politikası temel alınmıştı.’’(5)

 

Osmanlı’da mülk Allah’ındır, padişah koyulan kanunlar çerçevesinde defterdarlar aracılığı ile mülkü yönetir. Mülk kira sistemi ile işletilir. Devlet giderlerini karşılayamaz ise arazi satışı yapabilir. Fakat burada dikkat çekici bir durum var ki Yavuz Sultan Selim yayımladığı ferman ile 33 Kürt beyine derebeylik hakkı vererek bulundukları köyün şehrin işgal ettikleri toprağın babadan oğla geçmesine olanak sağlamış oluyordu. Bunun bazı sebepleri olmalı idi.

 

‘‘Çaldıran Savaşı’ndan önce Doğu Anadolu’nun büyük bölümü hatta Dersim bölgesinin en büyük kalesi Kemah yine Safevilere bağlı Alevilerin merkezi durumundaydı. Bu süreçte; Dersim bölgesi Alevi kimlikli Türkmenler tarafından yönetiliyordu. Konu ile ilgili ayrıntılı bilgiler, Şerefname’de yer almaktadır. Yavuz Sultan Selim; içeride kalan en önemli Kızılbaş merkezi Kemah’ı ele geçirmek için Bıyıklı Mehmet Paşa’yı görevlendirdi, içinde Kürtlerin de bulunduğu Osmanlı ordusu ancak 1515’te burasını zapt etti. Böylece; bölgedeki Kızılbaş güçleri Dersim dağlarına doğru çekildiler; bunların boşalttığı aşağı kesimlere de Kürt aşiretlerinden gelenler oldu… Bu işbirliği sonucunda Osmanlı sınırları içinde kalan Kızılbaş Türkler; kırım, baskı ve bunun peşinden de eritilme sürecini yaşadılar. Böylece, devletin düşman saydığı ve Kürt beylerinin insafına terk ettiği Kızılbaş boylar; Kürt egemenlerine yanaşacak ve oralarda yaşayacak yollar aradılar. Kendilerini anlatmak ve karşıdakileri anlayabilmek için Kürtçeyi öğrenip anadilleri Türkçe yerine onu geçirdiler.

 

Bilimsel olarak da tespit edilmiştir ki böyle bir ortam içinde boyların anadillerini 60 yıl içinde yitirmeleri ve egemen dili kullanmaları olabilmektedir. Tarih içinde Türk oldukları belli olan Türk boylarından bazılarının bugün Kürtçe konuşuyor olmasının sebebi de işte budur.’’(6)

 

Ermenilere karşı kurulan Hamidiye Alaylarının Şafi Kürtlerden ve Zazalardan kurulmuş olması ve alay mensuplarının sayısının neredeyse 100 bini bulması, Alevi- Şii inançtaki aşiretlerin bu alaylara alınmaması; alayların kuruluş amaçlarının dışına çıkarak çapulculuk ve katliamlar yapması devletin Ermeniler iyi gözle bakmadığı Alevi aşiretlerini de etkilemiştir.

 

Uygulanan kırım, zulüm ve baskılar neticesinde günlük konuşma dili olarak Türkmenlerin Kürtçe ya da Zazaca konuşmaları ibadetlerini ise Türkçe yapmaları bundandır. Konu ile ilgili Mehmet Şerif Fırat’ın Doğu İlleri ve Varto Tarihi adlı eserinde geniş bilgiler mevcuttur.

 

Bu konuda yine Rıza Zelyut şöyle demektedir: ‘‘Bir not olarak ekleyelim ki; devlet raporlarında; 1930’larda; Dersim’de 60–70 yaşlarındakilerle Türkçe anlaşıldığını ama bunların çocuklarının tamamen Kürtçe konuştuğu dile getiriliyor. Kürtleşmenin o sıralar nasıl hızlanmış bulunduğunu bu örnek de göstermektedir. Böylece, günlük dili Türkçenin yanı sıra Kürtçe veya Zazaca olan ama kültürü, yaşam biçimi, inancı tamamen Türk olarak kalan bir hayat tarzı ortaya çıkmıştır. Dersim bölgesinin damarlarına girince bu Türk kimliğini çok parlak biçimde bulmaktayız. Kürtleşen Bazı Türk Boyları Osmanlı Devleti’nin Kürt aşiretlerini kullanarak yürüttüğü Türk düşmanlığı sonucunda Doğu Anadolu’daki Kızılbaş Türk boyları yer yer Kürtleşmiştir. Doğu Anadolu’da kimliğini değiştiren boylardan bazıları şunlardır: Halaç, Ağaçeri, Mukri, Bayat, Avşar, Beğdilli, Eyva (Yıva) Günümüzde; Doğu Anadolu’da yaşayıp kendisini Kürt sanan Avşarlar var. Afşarlar Türkiye’nin doğusuna, güneyine, batısına kadar saçılmışlardır. Dersim de anadilini değiştiren Oğuz ve Kıpçak boylarının yaşadığı bölgelerden birisidir…

 

Öncelikle belirtelim ki bölgede konuşulan üç ayrı dil vardır. Bunlardan birisi Türkçe olup oldukça yaygındır. İkincisi Kürtçedir ki bu Kurmanci diye bilinir. Üçüncü dil ise Zazacadır. Ayrıca; Tunceli bölgesi, Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın dışındadır. Tarihte sınırları pek de belli olmayan Kürdistan coğrafyası; Türkiye’nin İran sınırından ötelere denk düşmektedir. En önemlisi de Tunceli kültürü ile Kürt kültürünün bir ilişkisi bulunmamaktadır. Bu gerçeği Kürtler ile ilgili araştırma yapan herkes görmüş ve yazmıştır.

 

Tunceli ile ilgili kültür öğelerinden bazılarının izlenmesi bile; bölgenin Türk kimliğini yansıtan bir coğrafya olduğunu ortaya koyacaktır… Dersim’de bulunan eski mezarlar; o bölgenin millî kimliğini gösterirler. Dersim bölgesi ile buranın batıdaki uzantısı Koçgiri alanlarında, mezar taşlarının koç biçiminde ya da koçbaşı biçiminde dikildiği görülüyor. Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türklerinin İran’da ve Doğu Anadolu’da yerleştiklerini; devletler kurduklarını; bunların koyun-koç sembollerini mezar taşlarına işlediklerini biliyoruz. Koç biçimli veya koçbaşı biçimli sembollerin Türkler tarafından kullanılması binlerce yıl eskiye gitmektedir. Hun Türklerinde koç, en makbul kurban sayılıyordu… Altaylar-da VIII. ve X. yüzyıllara ait bir mezarda erkeğin yanında at, kadının yanında da koç bulunmuştur. Değişik Türk halkları koç-başını çeşitli eşyalarına süs olarak işlemişlerdir. Kırgız, Oğuzlar, Avar, Karakalpak, Çuvaş, Bulgar Türk halkları gibi… Altaylardan Anadolu’ya uzanan geniş Türk coğrafyasındaki bu geleneği dağlık Tunceli ve Bingöl bölgelerinde de aynen aynen görmekteyiz… Tunceli bölgesinde çok daha eski dönemi temsil ettiğini tespit etmiş bulunuyoruz. Çünkü bu koç biçimli mezar taşlarının üstüne aynı zamanda güneş piktog-ramları da işlenmiştir. Bu sembol; Gök Tanrı inancının açıkça işaretidir… Anadolu’da koç heykelli mezar taşları Zazalardan önce Kıpçak (Kuman) Türkleri ile bölgede görülmeye başlanmıştır. Özellikle Karadeniz Bölgesi’nin Kıpçaklar tarafından yurt tutulduğunu ve burada birçok koç heykelli mezar taşı bıraktığını biliyoruz…

 

Milattan öncesinden başlayarak Dersim coğrafyasına ulaşan değişik Türk halkları olmuştur. Bunların önemlileri şunlardır: İskitler: MÖ 7. yy’da devletleşen İskitler; MÖ 5. ve 4. yüzyıllarda Kafkaslar üzerinden aşarak Orta Anadolu’ya kadar uzanmışlardır. Hunlar (Ağaçeri kolu): MS 396’dan başlayarak değişik tarihlerde Doğu Anadolu’yu hatta Suriye’yi bile istila etmişlerdir. Ağaçeriler Bizans’la anlaşmalı olarak buralardan başlayarak Toroslara kadar yerleşmişlerdir. Sabırlar: 516’da Kafkaslar üzerinden bu bölgelere ve Orta Anadolu’ya kadar uzanmışlardır. Hazarlar (Batı Gök Türkleri): 7. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Hazar Türkleri Kafkasya üzerinden güneye inmişler ve bölgede etkili olmuşlardır. Kıpçaklar (Kumanlar): 10. yy Bizans askeri olarak Doğu Anadolu’da yer aldılar. Bunlar daha sonra da bu bölgelere indiler ve Karadeniz hattına yerleştiler. Beyaz tenli, yeşil gözlü, sarı veya kumral Türkler, işte bu Kıpçakların torunlarıdır…’’(7)

 

Rıza Zelyut’un işaret ettiği Tunceli yöresi MÖ den beri Türk boylarının zaman zaman uğrak yeri olması Türklerin ilk yerleşenlerinin Zazalardan önce buralarda yerleşmiş olabileceklerini düşündürmektedir.

 

Tunceli ve çevresinin kimliğini siyasi emellerine alet etmeyenlerin araştırıp yazdıklarından yararlanırsak daha doğru bir yargıya varmak mümkün olur ancak.

 

Tunceli Üniversitesi 2. Uluslar arası Tunceli Sempozyumu Kitabından da kısa iki alıntı yaparak yazımıza devam edelim. ‘‘Dersim, tarihi boyunca hep Anadolu’dan farklı bir tarihsel serüven yaşamıştır. Dersim bölgesinin sosyal, dini ve etnik olarak Kürt tarihiyle organik bağı tespit edilememiştir.’’(8)

 

‘‘Cumhuriyetin ilk resmi nüfus sayımı toplam nüfus 76290 kişi. Bu dönemde bölgede en fazla konuşulan dil Kürtçe olarak görülmektedir. Oysa bu bölgede Zazalar çoğunluktadır. Bundan dolayı Zazaca daha yaygındır. Dönemin nüfus sayım memurları Zazacayı Kürtçe olarak görmüş olabilir. Bölgede Kürtçe ve Zazaca (Kürtçe başlığı altında) en fazla konuşulan anadildir. İkinci sırada Türkçe yer almaktadır… Bu duruma göre nüfusun % 69,5’i Kürtçe ve Zazaca, % 29,8’i Türkçe, % 0.74’ü Ermenice konuşmaktadır…’’(9) Burada dikkat edilmesi gereken bir durum var ki yıl 1927’dir. Tarihi akış içerisinde Kürtçe veya Zazaca konuşmak zorunda kalıp anadil olarak bunlardan birisini nüfus sayımında söylemiş olsun. Böyle bir durumun olduğunu varsayarsak Türk kökenlilerin yüzdesinin daha fazla olması gerekir.

 

Tunceli halkının büyük çoğunluğunun Alevi inancı ve kültüründe olması dolayısıyla daha çok Alevi aydınlarının sözüne itibar edilmesi gerektiğini düşünmekteyim. Çünkü içinde bulundukları topluluğu en iyi kendileri bilirler ve anlatırlar. Alevilik inancında olanları ayrı bir millet olarak görmeye ve göstermeye çalışanların dahi olduğu şu dönemde konu üzerinde değerli araştırmaları bulunan bilim adamlarının düşünceleri ise ayrı bir önem taşımaktadır.

 

Bu konuda değerli bir akademisyen ve araştırmacı yazar olan Ali Tayyar Önder şöyle diyor: ‘‘Aleviler Türk’le Sünni’yi özdeşleştirmişler, Türklüğü sahiplenmemişlerdir. Zazaca Tırk’ın ‘Sünni’ anlamı taşıması bundandır. Aleviliği, ‘evrensel’ bir oluşum gibi takdim etme kompleksine sahip birçok Alevi araştırmacı (nedeni çok) Aleviliği, Şamanizm, Zerdüştlük, Manihaizm, Hıristiyanlık vb. pek çok etmenin bir paydası olarak tanımlamak gayretkeşliğiyle, 72 millet felsefesi, etnik kimliği horlayan bir ‘insanlık’ kimliği uydurmuşlardır. Oysa Alevilik inanç olarak değil, töre, gelenek, usul, yaşam tarzı olarak Şamandır.

 

Dersim milletvekili Hasan Hayri Bey’in 1921’de TBMM’de… Yavuz Sultan Selim zamanında Harzemli Alevi Türklerin can güvenlikleri nedeni ile Dersim dağlarına çekilmek zorunda kaldıklarını ve bu tecrit neticesinde kendilerini gizlemek için Kürtçe öğrendiklerini, süreç içinde Türkçeden uzaklaşarak Kürtleştiklerini belirtmesi çok anlamlıdır…’’(10)

 

Alevi toplumunun yakından tanıdığı bir diğer araştırmacı yazar ise: ‘‘Bizim yaşlılar, özellikle Zazaca ya da Kurmançca konuşan Alevi yaşlıları kendi etnik kimliklerini ifade ederlerken, Zazaca konuşmamıza rağmen ya da Kurmançca konuşmamıza rağmen biz Türk’üz dediklerinde onlara çoğu kesim gülüp geçiyordu. Biz de gençliğimizde öyle davranıyorduk. Asimile olmuşlar, ya da Kemalizm etkilemiş diyorduk. Hâlbuki durumun bunun tam tersi olduğunu Kürt tarihini Türk tarihini inceleyince anladık.’’(11)

 

Tunceli ve çevresini çok iyi tanıyan ve Alevilik üzerine çok sayıda esere imza atan Erzincan doğumlu Cemal Şener bu konuda ne diyor acaba. Cemal Şener bölge üzerinden Zazaca konuşanları incelerken inanç bağlamında ikiye ayırmak gerektiğini belirterek söyle diyor: ‘‘1) Alevi olup Zazaca konuşanlar 2) Sünni İslam’ı benimseyen Zazalar. Bu grubu da kendi içinde 2’ye ayırmak gerekiyor: a) Hanefi Zazalar b)Şafii Zazalar. Zazalar arasındaki görünüşte basit gözüken bu İslam içindeki dinsel farktan kaynaklanan ayrım ayırt edici bir öneme sahiptir. Bir araştırmacının dediği gibi; ‘Alevi ve Şafii’ Zazalar taban tabana zıt iki toplumsal yapıyı gösteriyorlar.’ Bu taban tabana zıt denen tespit o denli isabetli görünüyor ki Alevi Zazaları Deylem’den 1100–1200 yıllarında Anadolu (Dersim)ya getiren tarihten beri Alevi Zazalar ile Sünni (Şafii) Zazalar birbirine hiç dost olmamışlardır. Bin yıllık bir toplumsal tepki vardır. Bu iki yapı nasıl aynı milliyetin parçaları olabilirler. Zazalar Türkiye’den başka yerde yoktur. Kürt’e, Türk’e, Ermeni’ye, Süryani’ye, Yezidi’ye yakın coğrafya olan İran, Irak, Suriye v.s. de görmek olası iken Zazalar bu yakın coğrafyalarda yoktur. Alevi Zazalar ile Sünni (Şafii) Zazalardaki sosyolojik farklılık ister istemez Alevilerin Zazaca’yı sonradan öğrenen ve hatta Zazalaşan Türkmen Aleviler olduğu tezini güçlendiriyor. Tarihte Alevi Zazalar ile Şafii Zazaların ortak bir toplumsal tepkisi, ortak tavrı v.s. olmamıştır. Toplumsal zıtlık bu iki toplumsal grup arasında hep var olmuştur.’’(12)

 

Gerek Tunceli yöresi gerek diğer yöreler olsun Zazaca konuşan Aleviler ile Zazaca konuşan Şafilerin yaşadıkları yerler genelde farklı coğrafyalardır. Aynı coğrafyanın paylaşıldığı yerlerde bile ailevi, kültürel ve sosyal ilişkiler bakımından birliktelikleri bulunmamaktadır.

 

‘‘Alevi Zazalar; Tunceli’de-Ovacık, Hozat, Nazmiye, Mazgirt, Pülümür yerleşmelerinin hemen tümü Zazaca konuşan nüfustur. Mazgirt, Pertek, Bingöl-Kığı, Karlıova gibi yerleşmelerde Kürtçe konuşan Alevilerle ortak yaşıyorlar. Bu bölgeler dışında Erzincan’da-Çayırlı, Tercan, Kemah, Refahiye ilçeleri ve Merkez ilçe köylerinde nüfusun yaklaşık %20’si kadar Zazaca konuşan Alevi nüfus bulunuyor. Sivas’ın ise, İmranlı, Zara, Divriği ve Kangal’ın bazı köylerinde Zazaca bilen Aleviler var. Ayrıca; Erzurum Hınıs ve Muş-Varto’da Zazaca bilen Aleviler yaşıyor. Zaza Alevi denilen toplumsal kesimin oturduğu klasik coğrafya burasıdır. Sünni Zazalar ise; çoğunluğu Bingöl’de Genç, Solhan, olmak üzere Elazığ-Karakoçan, Palu, Muş-Varto’da, Diyarbakır-Kulp, Lice, Çermik, Çüngüş, Adıyaman, Urfa-Karacadağ, Siverek ve Bitlis-Mutki, Tatvan, Batman-Sason sayılabilir.

 

Bugün Zazalar tarafından yapılan tahmine göre; 1,5 milyon ile 2,5 milyon arasında Zazaca bilen nüfusun olduğu ifade ediliyor. Bunun ise %60’ı,Sünni-Şafii Zazalardan %40 civarı ise Zazaca bilen Alevilerden oluştuğu tahmin ediliyor. Alevi Zazaların kendi içinde ve diğer Aleviler ile Şafii Zazaların da kendi içinde ve diğer Kürtlerle evlendiği görülüyor. Alevi Zaza, Şafii Zaza evliliği mümkün olmayan bir olgu gibidir. Ortak payda oluşumunda dinsel ayrım tayin edicidir. Küçük bir siyasallaşmış Zaza aydınlar dışında Zazalık ortak payda değildir. Alevi Zazaları bir araya getiren ortak bileşken Alevi olmalarıdır. Şafii Zazaları da bir araya getiren ortak yapışkan Şafii inancıdır. Zazalık her iki kesim için ortak payda olmamıştır. Alevi Zazalar, Türk Alevileri, Şafii Zazalardan kendilerine daha yakın buluyorlar. Hatta Alevi Zazalar, Türk Sünnileri bile Şafii Zazalardan kendilerine daha yakın buluyorlar.’’(13)

 

Alevi Türkler ile Sünni Türkler arasında evliliklerin olmadığı vakası Zazaca konuşan Alevi ve Sünniler arasında da görülen bir durum. Geçmişte yaşadıklarını iddia ettikleri olumsuzluklara (Alevilerin yaşadıklarını tarih gösteriyor) rağmen Cemal Şener’in yazısında dikkat çekici bir durum var ki düşünmeye değer. O da: Siyasallaşmış bazı aydınlar hariç Zazalığın bir yakınlaştırma rolü oynamadığı, inancın ön planda olduğudur.

 

Türkiye’nin etnik dokusu ve tarihi kökleri ile ilgili araştırmalar yaparak çok değerli eserlere imza atan bölge insanı Erzincan doğumlu Ali Rıza Özdemir ‘Kayıp Türkler’ adlı eseri ile ilgili ‘2023 Dergisi’ ile yaptığı bir röportajda:

 

‘‘Kitabınızın yaşadığımız terör sürecine bir panzehir olabileceğini düşünüyor musunuz?’’ (14) Sorusuna şöyle cevap veriyor:

 

‘‘Elbette faydası olur ama bütünüyle panzehir olmasını beklemiyorum. Bunun birçok nedeni var. Öncelikle terörizmle mücadele çok boyutlu bir uğraş. Birçok alanda ortak hareket etmeyi gerektiren girift bir mesele… Diğer taraftan dünyanın her yerinde olduğu gibi, ülkemizde de terör, her şeyden önce bir ekonomi. Terörden beslenen, bundan rant elde eden, güç kazanan geniş bir kitle var. Bu kitlenin önemli kısmı da, ne yazık ki, Kürtleşen Türkmen aşiretlerine mensup bulunuyor. Bunların bir kısmı Türkmen olduklarını zaten biliyorlar; ancak rantları kesilir, güçlerini kaybederler endişesiyle, Kürtçülük yapmaya devam ediyorlar. Üstelik bunlardan bir kısmı en öndeler.’’ (15) Şeklinde yanıt vererek acı bir gerçeğin altını çizmektedir.

 

Kimler var sorusuna ise:‘‘Geniş bir liste var. Ben açık kaynaklardan elliyi aşkın kişi tespit ettim. Hatta bununla ilgili bir çalışma yapılabilir ve bence yapılmalı da. Çünkü bundan kitap çıkar. Kimler var? Mesela Seyit Rıza var. Alişer var. Biri Dersim, diğeri Koçgiri isyanının elebaşları. Yakın zamanda bir faili meçhulle öldürülen Musa Anter var. Kemal Burkay var. Bunlar bir kenara PKK yöneticilerinden Mustafa Karasu, Duran Kalkan, Kemal Pir var. Üstelik hepsi Türk kökenli; Kürtleşme de yok geçmişlerinde. Kürtçülüğün ideologlarından İsmail Beşikçi var mesela. Bugünlerde Abdullah Öcalan’ı yeterince sağlam durmamakla eleştiriyor. Sonra ‘Ben de Türk’üm, Allah başka bir keder vermesin’ diyerek güya espri yapan Sırrı Süreyya Önder var. Yani var oğlu var. Tirkan aşiretinden bir dostum, ‘Kürdistan’ı kuracaksa Türkmenler kuracak’ demişti. Durumu en iyi özetleyen cümle bu galiba…’’ (16) Diyerek durumun vahametini göstermeye çalışmış.

 

Ne Osmanlı döneminde ne de içinde bulunduğumuz zaman diliminde Türklüğün insanlara maddi olarak bir şey vermemesi, aksine Kürtlere kazanımlar sağlaması ise durumun bir başka boyutuna ışık tutuyor olsa gerek.

 

Ali Rıza Özdemir’in ‘Kayıp Türkler’ adlı eserinde 200 civarında aşireti incelediğini görüyoruz. Bu aşiretleri incelerken ise olumsuz itirazlara yer bırakmamak için titiz davrandığını ve özellikle belgelere dayalı araştırmaların neticesi olduğunu anlıyoruz.

 

Konumuz Tunceli ve çevresi olduğundan, sadece bu bölge ile ilgili dilini kaybeden ve Türkmen asıllı olduğu belirtilen bazı aşiretlerinden örnekler verelim:

 

‘‘Abbasan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Abdalan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Alan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Baba Mansurlar Kızılbaştırlar. Balabanlı Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Balçik (Baluşağı) Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Balikan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Bamiran Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Batan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Çarekli (Çarekan) Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Dersimli Aşiretler Konfederasyonu Zazaca konuşur Alevidirler. Gülabioğulları Zazaca konuşur ve Alevidir. Hasenan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Hayradaran Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Hormekli Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. İzolu Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Kalan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Karabalı Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Karşan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Kemanlı Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Koçan (Koçuşağı) Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Kudan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Kureyşan Zazaca Konuşur ve Kızılbaştır. Laçin Uşağı Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Lolan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Maksut Uşağı Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Mestanlı Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Milli Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Parçikanlı Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Pirsultanlı Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Sarı Saltıklar Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Sisan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Şavelan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Şeyh Hasanlılar Aşiretler Konfederasyonu Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Şeyh Mahmutlu Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Zengan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir.’’(17)

 

Yukarı da isimleri zikredilen aşiretlerden bölge dışında yaşayan kollarına da işaret edilmiştir. İşaret edilen bu kolların bazılarının farklı mezheplerde oldukları ve faklı dil konuştukları görülmektedir.

 

Yine aynı yazar Tunceli için söyle bir tanımlamada bulunmuş: ‘‘Dersim’in Türk tarihinde özel yeri vardır. Birincisi, coğrafî bakımdan koca Osmanlı’nın bile tam olarak nüfuz edemediği korunaklı bir kale gibidir. İkincisi, Zazacayı sonradan öğrenen birçok Türkmen aşireti, Gök Tanrı inancının kültürel kodlarını yakın tarihimize kadar taşımıştır.’’ (18)

 

Biz bu yazı dizimizde okuduklarımızdan özet aktarımlar yapmış durumdayız. Kişioğlu ne olduğuna ve nerede olması gerektiğine kendisi karar verecektir.

 

Mensubu olduğu aşiretin Kürtçe konuştuğunu ve kendisinin de Türkçeyi okul döneminde öğrendiğini belirten Karacadağ Türkmen Derneği başkanı Nusret Kaya’nın: ‘‘Biz konuştuğumuz dilin değil yaşadığımız kültürün insanıyız’’ derken etnik kökenlerinin Türk olduğuna vurgu yapmaktadır. Hangi aşiretin Türk, hangi aşiretin Kürt, hangi aşiretin Zaza olduğunu çözecek olanlar tarafsız olarak düşünebilen tarih bilimcileridir. Türk oldukları bilinip ibadetlerini Sünni Türkler gibi Arapça yapanları bir tarafa koyarak, konuştuğu dile bakılmaksızın en azından ibadetlerini Türkçe yapanların Türk kökenli oldukları inancındayım.

 

Nusret Kaya gibi benliğini bulanları kutlarken, Türk kökenli olup da bilmeden de olsa PKK terör örgütüne destek verenleri ya da Türkiye Cumhuriyeti devletine bayrak açan ve yararlandığımız kaynaklarda Türkmen oldukları belirtilen Seyit Rıza ve ‘Ceddimiz Şeyh Hasan şahı Horasan, Himmeti bizlere olmuş saye ban, İkilik perdesini atalım hemen, Birlik makamıdır zamanı Dersim’ diyen Alişer gibileri de hoş görmemiz mümkün değildir.

 

(1) Kibar Taş: Tunceli (Dersim) Çevresindeki Aşiretler ve Sosyo-kültürel Yapıları. Yüksek Lisans Tezi.

(2) Hranouch Kharatian Etnolog: Dersim’de Kimlik Araştırması İkinci Bölüm: Dersim’in Alevi Olmuş Ermenileri

(3), (4), (5), (6), (7) Rıza Zelyut: Dersim İsyanları ve Seyit Rıza Gerçeği.

(8) Yrd. Doç. Dr. Bekir Biçer: 2. Uluslararası Tunceli Sempozyumu Bildiriler Kitabı.

(9) Savaş Sertel: 2.Uluslararası Tunceli Sempozyumu Bildiriler Kitabı.

(10) Ali Tayyar Önder: Cemal Şener’in Alevilerin Etnik Kimliği Aleviler Kürt Mü? Türk Mü? Kitabının Sunusundan.

(11) İsmail Onarlı Şeyh: Hasan Ocağı

(12), (13) Cemal Şener: Türkiye ‘de Yaşayan Etnik ve Dinsel Gruplar. Etik Yayınları.

(14), (15),(16) Ali Rıza Özdemir: 2013 Dergisi Röportajından

(17) Ali Rıza Özdemir: Kayıp Türkler Eseri.

(18) İki Dersimli: Diyap Ağa ve Seyit Rıza Makalesinden.

 

Osman ÖCAL