Kategoriler
Deneme Yazıları Günlük hayat Kişisel makaleler Türkçe Dili Yazar Yeni yazarlarımız

Sürmeli Türkçe

   Aynanın karşısında geçen saatlerden nasibini almış, boyalı suratlar gibi bugünlerde okuduğum yazılar. Göz kapağında, kirpiklerin başladığı yere sürülen yoğun boyanın ne işe yaradığını anlamadığım gibi anlamıyorum; bir metnin içindeki şımarık karakterli kelimeleri. Yoğun renk cümbüşünden dolayı, sadeliğini göremediğim orijinal yüzler gibi bakıyorum her cümleye. Açık mavi duyguları fark edip, kırmızı anlatımlardan geçerken, tertemiz bir olayın siyaha çalan renklerde kaleme alınmış olduğunu görüyorum. Gökkuşağı güzeldir evet, yağmur sonrasını yazıyorsanız eğer.

    “Falanca arkadaşım şöyle dedi” diye başlanıyor çoğu hikâyeye. Okuyucu kitlemin büyük bir çoğunluğunu arkadaşlarım oluşturuyor olabilir fakat unutmasınlar ki, yaptıkları yorumlar, yalnızca yazdığım yazıların alt kısmında kalacaktır. Bu kişisel yorumları tepelere taşıyıp, yazılarımın giriş cümlesi yapamam. Çünkü bu, kendime has rengimle yazmaya başladığım bir yazıya, dışarıdan gelen fıstık yeşili, petrol mavisi ya da vişneçürüğü renklerinin müdahalesine meydan verir ve ben vişneçürüğünü sevmem; limonküfü rengini de.

    Arapça ve Osmanlıcayı severim, keşke sevdiğim ölçüde tıkır tıkır konuşabilseydim. Zaman zaman cümle kuruluşlarına, cümle içindeki harflerin yazılışına merak sarıp, basit yazı çalışmaları üzerinde durduğum oluyor. Arapçayı, Arapça içinde; Osmanlıcayı, Osmanlıca içinde anlamaya çalıştım. Doğasından kopardığınız şeylerin, size fayda vereceğini mi sanıyordunuz? Bu sağduyuya sahip olmaktan yola çıkıp; Osmanlıca kelimeleri Türkçe metinlerime dâhil etmemeye gayret ettim. Osmanlıca bilmeden, bunu zaten yapamayacağımı düşünürdünüz değil mi? Neden olmasın ki? Osmanlıca bir sözlükten faydalanarak, kullanmak istediğim kelimenin Türkçe karşılığını bulup, Osmanlıca haliyle kaleme almak çok mu külfetlidir? Aksine eğlenceli bile olabilir, çünkü Osmanlıcayı seviyorum. Çileği seviyorum diye, her şeyin içine bir parça çilek koyamam ki. Her yazımı çilekler götürürse, ben ısırgan otunu nasıl yazıya dökeceğim? Belki de herkes bildiği gibi yazmalı. Bildiği gibi yazmalı; bildiğini yazmalı. Ben, bir yazıyı Türkçe sınırları içerisinde okuyacaksam; elimde Türkçe-Osmanlıca bir sözlük bulunmamalı ya da Google’ın arama motorunu çeviri yağmuruna tutmam anlamsız. “Sıra dışılığın sıradanlığına” bürünerek, kafaya iki afili kelimeyi koymanın, uzun soluklu cümlelerin arasına “Ben buradayım, bakın ne kadar süslüyüm” diye çığırtkanlık yapan kelimeleri sıkıştırmanın esbab-ı mucibesi nedir diye sorayım da azıcık gülelim. Şaka bir yana deyip, yazmaya devam edebileceğim başka bir şey yok çünkü bu işin şakası yok.

    İngilizce de evrensel bir dildir. Bir dil, bir insansa; ne kadar çok diliniz varsa, ulaşacağınız insan sayısı o kadar çoktur. Bu sayı perfect bir düzeyde olup,  kullanacağınız yazı dilleri ile easy bir biçimde artabilir. Yazdıklarınızı okuyan insanların arttığını gördükçe, kendinizi wonderfull hissedeceğiniz de şüphesiz. Kocaman bir anlam deryasını kucaklayan Türkçenin, birkaç İngilizce kelimeyi nasıl dışladığını görelim diye yaptım bu son tantanayı. Ben okuyucuya ızdırap olmak istemem; okuyucu benim yazdıklarımı, anadiliyle okuyup anlamalı. Az önce, sırf örnek olsun diye kullandığım İngilizce kelimelerden dolayı özrü bir borç bilirim. Çok bilindik kelimeler olmasına rağmen, sözlük anlamını merak edecek olursanız, size sadece hepsinin Türkçe karşılığının, ‘fuzuli’ kelimesine denk geldiğini söylerim. Şüphesiz, böyle bir yazı; gereksiz sözcük kullanımından yazınızın başını yakacak kudrettedir. Kaleminize kuvvet, dilediğinizi yazın; lafa gümrük almıyorlar…

Kategoriler
Deneme Yazıları Kişisel makaleler Yazar

YAZAMADIKLARIM

 

  Yazıp siliyorum çünkü hiçbirini beğenmedim. Saatlerdir beş; bilemedin yedi defadır,  yaşadığım kar maceralarına dair bir giriş cümlesi yazmakla uğraşıyorum. Bazen yazma özürlü oluruz. İki kelimeyi bir araya getirememekte kırmadık rekor bırakmayız hani? İşte öyle bir şey yaşıyorum saatlerdir ve en sonunda olabilesi en düzensiz ve en biçimsiz cümlelerime rağmen bu yazıyı yazmaya karar verdim.  En kötü yazı bile, hiç yazmamaktan daha iyidir diye bir şey yok, buna sakın inanmayın.

Kaleminiz karşısında boynu eğilen cümleler yazabilecek kadar hakim olduğunuz konular dışında, bir durumu, olayı ya da konuyu yazıya dökmek cidden külfetli bir iştir. Bu yükün altında ezilen yalnızca kaleminiz olmaz, omuzlar çökmeye başlar ve artık gözlerinizin de sabit bir noktaya odaklanabileceği şüphelidir. Gereksiz kelimelerle zenginleştirmeye çalışılan yazılardan ancak mevsim salatası olur. Ben şu an yapmaktayım mesela. Bir mevzudan derinden etkilenmeniz gerekir yahut gerçek anlamda iyi bir yazar olmanız. Gerçek yazarlar olmadığımıza göre yazmayı bırakalım o halde. Elbette hayır, çünkü yazarlık kabiliyeti sadece doğuştan getirdiğimiz özelliklerimizden değildir. Bu sebeple, gerekli çalışma ve yeterli birikimin ardından bizler de kelimelerin boynunu bükebiliriz. Belki de “o kadar kolay değil” diye düşünüyorsunuz. Olabilir, ifade etmeye çalıştığım kadar kolay olmayabilir fakat bu işi yapmaya başlarken, kendinizi kaptırdığınızı hissediyorsanız da bu işe yatkın olduğunuz söz konusu olur.

“Yirmi yaşında şiirler yazıyorsanız, bu yirmi yaşında olduğunuzu gösterir, kırkında şiir yazıyorsanız, bu şair olduğunuzu gösterir.” diyor Francis Carco. Anlatmak istediği ne kadar açık değil mi? Şair ya da yazar olabilmek için demek ki kırk yaşını aşmamız gerekiyor. Peki, bu kriterin üzerinde olmak bize ne gibi şeyler kazandırır? Daha deneyimli yazılar mı yazarız? Yazılarımızı değil de tecrübeyi mi konuştururuz yoksa her şeyi bilen insanlar kulvarına girip, ne yazarsak yazalım hakiki yazarlardan mı oluruz? Bunlar şüpheli durumlar ve ben bu dediklerime inanmış da değilim. Bakın, Robert Benchley; “Yazma yeteneğim olmadığını anlamam için on beş yılın geçmesi gerekti. Ne yazık ki kendimi yazmaktan alıkoyamadım: Çünkü geçen bu zaman içinde çok meşhur olmuştum.” diyor. Bu da Francis Carco’nun sözüne anlamlı bir karşılık oluyor. Genç yaşlarında mükemmel yazılar yazabilen insanlar da tanıyorum. Yazmak yaşamak demek değildir, yaşamın dışına çıkmak demektir. Bunu da en iyi gençler yapıyor gibi geliyor bana. Sürekli belli bir çizginin dışındalar ya sanıyorum ki burada da yaşamın dışına çıkabilirler(!)

Wang Chung’un şu sözünü de paylaşmak isterim: “İyi yazılar, anlaşılması kolay, yazılması zor olan yazılardır.” Bu ifadeye katılmayan kaç kişiyiz? İyi yazıların, aslında yazılması kolay ama okuyucunun kafasında gelgitler yaşatabilecek kadar anlaşılması zor yazılar olduğunu düşünüyorsanız; sizi başka bir kategoriye almak zorundayız. Okuyucuyu, yazının içine çeken yazılar yazmak, “acaba yazar ne demek istedi?” dedirttiren soruları üzerinize çekmek, size daha egosal geliyor olabilir. Fakat bunun yerinde bir düşünce olduğunu sanmıyorum. Anlaşılmaktan ziyade, okuyucunun kafasını karıştırmak için yazıyorsanız o ayrı mesele. Anlaşılmak istiyorsanız da –ki bu herkesin ulaşmak istediği bir durumdur- kendinizi okuyucunun yerine koymak durumundasınız. Acaba siz okuyucu olsaydınız kendi yazdığınız yazıyı okur ve anlar mıydınız? “Ben anlıyorum ama şurada şu kelimeyi kullanırsam daha şatafatlı olur” şeklinde düşünüp özenle, okuyucuya bir şeyin ikinci veya üçüncü anlamlarını buldurmak istiyorsanız; okuyucunun zihnini, yazınızın başında yormuş olursunuz. Bunu önceleri bende yapıyordum. Belki de hala yapıyorum… ‘Kıstas’ yerine ‘kriter’ kelimesini kullanmak iş mi yani? Bu konuda, fikirlerine çok değer verdiğim bir arkadaşım; “Havalı olsun diye tırabzan kelimesini kullanmaya gerek yok, merdiven korkulukları diye yaz.” demişti. Herkesin bildiği kelimelerle de mükemmel yazılar yazılabilir. Okuyucular arasında, insanın yazısından karakterini çekip alabilen ustalıkta insanlar da olabilir. Ki bu konuda Tolstoy’un da güzel analizleri var araştırdığım kadarıyla. Pay ve payda hesabı yapıyormuş mesela.”İnsanoğlunun değeri bir kesirle ifade edilecek olursa; payı gerçek kişiliğini gösterir, paydası da kendisini ne zannettiğini, payda büyüdükçe kesrin değeri küçülür.” diyor. Yazılardan, gerçek değer ile kişinin kendini ne zannettiğini ayırt edebiliyorsa; bırakın kişinin kendini ne zannettiğini, gerçek kişiliğimizi bile öğrenebilirler. Okuyucu, yalnızca yazdıklarımı anlasın yeter; ben kişiliğim ile ilgili tüyolar vermek istemem. Ama yazdıklarımın anlaşılması, kişiliğimin anlaşılması ile aynı yoldan geçiyorsa da o yolu açmak durumundayım.

Ben ne anlatmaya çalışıyordum? En son kar maceralarıma dair bir giriş cümlesi arıyordum sanırım. Evime dönebilmek için çıktığım yolda, tam dört buçuk saat yolda kalmış ve yolların açılmasını beklemiştik. İşte küçük bir özeleştiri: Yazar, ne yazacağına karar vermeden yola çıkmış. Giriş cümlesi ararken, asıl yazmak istediği konuyu sonuç cümlesinde hatırlayabilmiştir. Tam burada Francis Carco tekrar devreye girer: “Yirmi yaşında yazıyorsanız, bu yirmi yaşında olduğunuzu gösterir… Yirmi yaşımı geçtim ama yine de yaşımı aşikâr etmekten başka bir şey yapmamışım sanırım. Yazar bir şeyler karalar, siler ve tekrar yazar. Okuyucu okur, anlamaya çalışır. Sonuç: Yazar yirmili yaşlarındadır. Ama hayır, bunca şeyi yaşımı göstermek için yazmış olamam. Demek ki durum bu kadar hassas. O halde; tüm gayretlerimize rağmen yazdıklarımız, ilerde yazacağımız gerçek yazılarımızın –ümit ediyorum- yalnızca karalamasıdır diyelim mi? Sizin söyleyecek daha iyi bir şeyiniz varsa,buyurun söyleyin, fakat benden bu kadar…

Rüya…  ( Başka Bir Dünyanın Yazarı (!) )

: )))

Kategoriler
Deneme Yazıları Kişisel makaleler Şuan Düşündüklerim Yazar

Bugün Ne Yazalım?

   Tuhaf bir müzik eşliğinde aklına hücum eden şeyleri yazıya dökmek istediğin oluyor değil mi? Nerden mi biliyorum? Nerden bildiğimi boşver. Yol yakınken ritmine kapılıp seni yazmaya sevk eden o tuhaf şarkıları dinlemekten vazgeç. Bil ki onların seni yazmaya sürüklediği falan yok. Bu müzikler, zihninde çoğalan gereksiz tümcelerin melodik yansımalarıdır.

   Bir çeşit galeyan da derler buna. Galeyana gelme… Bir şeyler ifade ediyorsa dinler, bin bir anlam yüklersin, fakat o müziklerden aldığın enerji ile bir şeyler karalama. Özünü katletme. Bu sana, kendini ancak müzik eşliğinde yazabileceğin gerçeğini hatırlatır durur. Sıradan zamanlarda da yazabilirsin. Neden yağmur yağarken elinde kalem olmuyor. Bir filmden sonra yazdığın oluyor mu? Uykudan uyanıp derhal kâğıdınla buluşturmak istediğin sözlerin yok mu yani? Gözlerin; sokaklarda, caddelerde, çarşı pazarda telâşe memuru gibi koşturan insanlara takılmıyor mu? Kaleme “yaz” dedirtecek çok malzeme var etrafta fakat acısını yazdırıyor kaleme insan değil mi?

   Kelimeler böyle çoğalır, farklı efektlerle kurduğun cümleler laf ebeliğinden başka bir şey değildir. Şimdi Timothy Bloom’un ne dediğini anlamıyorum ve anlamayarak dinlediğim şarkıların bana bir şeyler yazdırabileceği ihtimaline de inanmak istemiyorum. Hadi bir şeyler olsun da yazalım diye düşündüğüm falan da yok, arasam bulurum… Baksanıza, Stephane Dufoix yeni bir kitap çıkarmış…

   Dünyanın en kaliteli, en okunası yazılarını biz yazacak değiliz. Bizim kalemimiz elbette kendi çapında dans edecek bir kâğıdın üzerinde… Çok iyi yazamayabiliriz fakat çok iyi ilhamlara kaynaklık edebiliriz.Dünyayı değiştireceğimi söylemiyorum, ama sizi temin ederim ki dünyayı değiştirecek kişilere ilham kaynağı olacağım.”  Teşekkürler Amaru Shakur, biz de böyle düşünüyorduk…

Kategoriler
Deneme Yazıları Faydalı Bilgiler Ivır Zıvır Kitap Görüşleri Yazar

“3 Dakikanızı Alabilir miyim?”

 

   Ben, o son zamanlarda elinden düşürmediğin vampirleri ya da cennetten kovulmuş meleklerin insanlara olan aşkını ele alan kitapları yazan, okudukça seni hayretler içinde bırakan, iddialı insanlara benzemem. Benim derdim çok başka. Ne vampirler; ne de cennetten kovulmuş meleklerin bir insana olan aşkı umrumda. Bilmiyorum hala vampirler var mı? Cennetten kovulan melekler gerçek aşkı bilirken bunu yeryüzünde arar mı? Bak bunlar muamma! Ama elbette olağanüstü buluyorsun bunları değil mi? Keşke bizimde Edward gibi bir sevgilimiz olsaydı, kilometrelerce uzağa sırtında uçurarak götürse, ölümle her burun buruna geldiğimizde çekip kurtarsaydı. Kehribar rengi gözleri mermer beyazlığında teni ve muhteşem güzelliği ile herkesi büyüleseydi de biz de gururlansaydık… Evet, evet ne güzel olurdu değil mi?

  Bırakalım bunları…  Aşkların imkânlar dâhilinde yeşersin, sevdiğinin güzelliği senden başkasının dikkatini çekmesin. Varsın olsun siz otobüsle gidiverin kilometreler ötesine… Uçmayın yürüyün gitsin… Bırakın ölüm sizi bulsun, dünyaya kazık çakacağınızı ummayın… Tüm bunları okumak hoşuna gidiyor olabilir fakat seçimini yap ya baştan beni bırak ya da Stephen Meyer’ı… 

  Elbette okudum. Piyasada dolanan tüm vampir serilerini belki. Beynimi bu tür kurgularla oyalamak bazen beni rahatlatıyordu.  Bazen de… Kafamı karıştırıyordu. Liseden bu yana dört yüz elli üç kitap okumuşum. Toplasam yirmi kitap sayarım iyi ki okudum diyebileceğim. Peki, geriye kalan dört yüz otuz üç kitap hakkında nasıl bir yorum yapacağım?  O kitapları okumak için harcadığım elektrikten mi bahsedeyim, yoksa uykusuzluklarımdan mı hatta işimi gücümü erteleyip ayırdığım kıymetli zamanımdan mı?  Elimde bir şey yok. Ama şu da var: Yemek ayırt etmeden her besinden yemek… Neden? Hepsinde başka türlü vitamin, protein ve kalsiyum vardır da ondan.  Müspet bir örnek olmuştur umarım. Sonuçta o çıkardığım dört yüz otuz üç kitabı okumasaydım ne elektrikten dört yüz otuz üç TL kar ederdim, ne okumayıp önemli işlerimi yaparak Türkiye’yi kurtarırdım, ne de daha çok uyuyarak biraz daha büyürdüm… Okudum işte. Pişman mıyım? Hayır.

  O zaman konu kapanmıştır. Herkes bulduğunu okumaya devam etsin. Ama birçok güzelim eseri okumakta gecikip, Bella’nın Edward’a olan aşkı ile haşır neşirseniz; karşınıza dikilen edebi içerikli kitaplara da şöyle geç kalmışlığınızı ifade edebilen sağlam bir açıklama yaparsınız artık. Eee, o kadar okudunuz ya iki çift laf edersiniz kendinize…

   Daha da okumam. Niye biliyor musunuz? Geçenlerde büyük övgülerle aldığım kitabın sonu, tahmin bile edemeyeceğim ahlaksız ve olağanüstü bir sonla bitip, içimdeki “yeni ya da genç yazarların” ilgisine kara çaldı da ondan. Yazarın amacı elbette kitleyi kitaba kilitlemekti, eminim çoğumuzu da kilitledi. Ama bende kitap okuyan bir insan isem; iki çift lafım olur: “İnsanlar, saçma şeylere inanırlar. Bu inancın zayıflığını, böyle konularla şişirebileceğini düşünen yazarlar, EQ seviyemizi aşağı çekmekten başka bir şey yapmıyorlar.” Okumanın iyisi kötüsü olmaz diye bir felsefeniz varsa şu andan itibaren ters düşüyor ve burada yollarımız ayrılıyor demektir…  Sanırım üç dakikanın sonuna geldik. Selametle gençlik, Edward’a selam :)

                                                              -Rüya FERHAN –

 

Kategoriler
Aile bağları Deneme Yazıları Genel Konular Kaybettiklerimiz! siyasetci Yazar Yeni yazarlarımız

–ESARET–

ESARETHızlı adımlarla koşuyordum.Daha adım atacak halim dermanım kalmamış, bacak kaslarım ateşten  erime noktasına, gelmişlerdi.Yaklaşık bir saatir koşmamın, ewet işte meyvasını aldım . Arkamda kimse yoktu.Ohhhh;  Şükür Rabbime, çok şükür yakalanmadım . Artık gönül rahatlıyla bir sigara içebilirdim.Ne zaman bitecekti ? Ne zamana kadar sürecekti bu kaçış?Yorgundu her yanım, en çok gönlüm yorgundu.Neden diyordum, çekerken bir derin nefes daha- neden kapalı hayat kapıların bana?Şöle herkez kadar olsaydı, sorunlarım.Kendine bakmayan, iyice kilo almış çok konuşan bir karım; üç beş çok yaramaz çocuklarım, geçim sıkıntısı çekseydim ; üstüne üstlük bide işimde olmasaydı!…Allah’ım Amenna Vesseta işine karışmak ne haddime, bilirim dağına göre kar verirsinde; ben dağ olma durumunumu aştım?Yoksa, kar yerine taşmıdır bana lutuf gördüğün?Kimi hayvanları bilir, kimi toprağı, kimide iyi okuyup yazmayı; ben  kaçmayı bildim hep korkarak, gölgem arkamda,ne yaman çelişkidir ki; aynı  havayı, aynı şekilde alıp verioruz da hepimiz;  hepimiz ayrı bir ohhhh çekiyoruz…..

Yedi yaşındaydım.Babamı ilk gördüğümde elinde çok fiyakalı bir valiz, başına takılmış kahverengiyle sarıya çalan spor bir gözlük. Kocaman bir gülüşle sarmaladı; cılız, zayıf, ürkek beni, saçlarımı karıştırdı; aslan oğlum benim dedi.Çoşuyodu ya içim, babam geldi; işte babam, işte burda gerçekten Ahmet’in gibi Celal’in gibi benimde babam varmış demek,  o varlığı herkeze göstermek, heyecanı ile yandı  tutuştu içim.O gün oldu bana ilk ve son dokunuşu rahmetlinin.Şimdi bir kaçak ömre yedire yedire her anını değişik bakış açılarıyla binlerce kere kafamda kurguluyor, o küçücük zaman diliminden hep farklı paydalar çıkarıyor, hatta bir dizi gibi yarına bırakıyor, o anı bir bütün gibi aynı anda düşünüp bir seferde harcamaya korkuyorum….Annemle, öpüşüp koklaşmadılar bile….. Çook uzun konuştular, konuşmaları sabaha dek sürdü.Yorganın altında kendi nefesimi bastırıyor,  olan biteni duymaya,anlamaya çalışıyordum.Duyduklarımla, duymak istediklerim harmanlanmış olarak rüyama girip  beni kabusa sürüklediğinde, korkuyla uyandım.Anneme baktım, ellerimi öptü ılık nefesiyle ,”yat oğlum rüya gördün, geçti uyu hadi” dedi.Uykum yok dedim; dikildim.Babam nerde demek istedim; varmadı dilim.Odalar boştu, her boş  oda dahada acıttı; o cocuk kalbimi!!!  Annem, çilem, aşığım, canım, kadersizim…Şöle bir burnunu sıvazladı,” baban gitti oğlum” dedi.Sırtımdan bir yük inmiş gibi ohh dedim, hüzünle,yaşantımız aynı şekilde kaldığı yerden devam edecekti; annnem ve ben… Hıh ne değismesini istiyordum, nede babamın tekrar gelmesini, babamın geleceğini bilmek ona kavuşacağımı düşünmek, işte buydu asıl olan mutluluğum ( umut etmekti, umutla beklemekti)….O umuttu bizi güçlü kılan, annemle beni, etten duvar yapıp bir birine,  her gece koyun koyuna sokuşturan. 

Döndü  gitti sandım. Geldiği yere;yani Avrupanın güneyindeki çizme şeklindeki yarım adasına, İTALYA’YA; bize hiç adam akıllı gönderemediği liretlerini kazanmaya… Ne acı ki, büyük, büyükten öte  bir acı , Üç gün sonra ölüm haberi geldi.Haince katledilmiş, el ve ayak parmakları kesilmiş halde, bir çuvalın içinde kıyıya vuran cesedini bulmuşlardı. Öldürülme şekli medyanın çok ilgisini çekmiş günlerce kapımızda sabahlamışlardı.Annem metanetini koruyor aynı düzenimizle yaşam savaşımıza katılıyor gibi…….. yapıyordu…..Yalandı, koca bir yalan iki kişilik minicik yuvamız babamın gülüşüyle bozulmuştu .İlk kaçışımız böle başlamıştı, annemle,  elimizde iki bavul tren garındaydık, daha gün ışımamış sabah ayazı kendini gündüzün sıcağına teslim etmemişti.Türkiye genelinde sanırım  yirmi sekiz yıl boyunca annemle yaşamadığımız il kalmamıştı.Alışkanlık bize yasaktı, bağlanmak ikinci büyük yasak, sevmek emek vermek olmayacaktı.Hayat bize   üç ile altı aylık perodlarla yaşama ve  bir yere bağlı kalma şansı sunuyordu.Geçen yıllardan sonra insan herşeye alışıyorda; oy oyyyyyyyyyy şu kalpte olmasa hani atmasa tamam diycem.Seviyosun ya,  seviliyosunda neye şartlarsan şartla kendini.Gitme diyor,  gitme, sıcak nefesleri……

Babamdan miras bu kaçışa annem  dayanamadı, çoook uzun katlanamadı.Geçen sene” iyimser kal yawrum, vuslat elbet bitecek, bak pek  peşimize gelen de yok epeydir” dedi.Öldü.Yol arkadaşım, her tel saçını yün gibi eğerip göğsüme motiflediğim, can canan gittti işte, bir hiçe…Hiç işlemediği, hiç karışmadığı, benliğinde yaşatıp hayallerinde eş olduğu kocasının; ‘hatasıyla ‘ savaştı…. Birde yanında kamburu, yani  beni, hiiiç incitmeme, bırakmama  pahasına…Güz  gülüm,  belli bir adresin oldu, annem, hep istediğin gibi menekşelerle çevirdim dört bir yanını, yeni daimi evinin,son adresinin,yine yine istediğin gibi adınıda yazdırmadım o soğuk taşa, alallade bir isim olması çok uğraştırdı;  inan,  ama iyimserim sevgilim, belli bir adresin var beni sana dönüp getirecek . Menekşelerini yenileyecek,mekanın cennet olsun .Sürgünün bitti;tadını çıkar soğuk yerde sıcak evinin …….

Şimdi yollardayım…Peşimde öfkesi hiç bitmeyen İtalyan’lar, yok bitti bu kaçış paronaya yapıoruz onlar bizi aramıyodur; derken,  iki yabancı” seni sordular” diyorlar.Çift dikiş atılmış av hali tekrar başlıyor.Otuz yıldır, ülkeyi çeşitli entrika ve koalisyonlarla yönetmiş İtalyan demokrat parti ve İtalyan sosyalist partinin iktidardan inmesisinin elbette ceremesini çekicek hiçbir şekilde bu maliyeti haketmiyecek ufak insanlar olacaktı!!İşte babam bu  ufak insanların en başında geliyordu.Güzel bir tahsilden sonra evlenip, İtalya’ya yerleşen ailem benim doğumumla beraber, Türkiye’ye kesin dönüş yapmış, o çok sevdiği politik kariyerini benim milliyetçi  kan akışlarım olsun diye terk eden babam,; bize tanıdığı mutlu olma hakkını İtalya ‘ya tekrar dönmekle son vermişti.İdalleri herşeyiydi babamın.Pire için yorgan deil tüm hayatını yakabilirdi.’Belki diyorum belki bu nihayete ermiş benim zawallı bir sürgün yaşantımı kestirebilseydi;idaellerinden bir nebzede olsa vazgeçer bu hazin sonun temelllerini atmazdı .Tadı kaçınca,  balda olsa içtiğin sirke hazzı weriyor işte. Olmayan yaşanmayan arzularıyla, hayalllere sıkışmış kalan ben, ve olamadığımız  yitirilmiş ailem ;  kendime acımaktan çoktan wazgeçtim de,  ahh annem,  senden sana waad ettiğim aileden vazgeçemiorum. Oysa ne komik hiç ölmeyecek gibi yaşar, ebedi olacak gibi birikim yapar insanlar.Vardıkları nokta nihayete erdiğinde ise ne gençlik kalmıştır,nede birikimlerini hazmedicek bir bünyee; eee o zaman nerde denge ? Benim koşu atı olma halimi,  ensemdeki soğuk rüzgardan anlayabiliyorumda !!! İnsanların girdikleri bu kısır döngü,  bana epey kara komedi geliyor.Ne kadar soğuk ne kadar büyük bir boşluk soğuk. Her seferinde farklı bir telaşsal içgüdü  SANKİ VAKTİNDEN ÖNCE GEÇİLMEYE ÇALIŞILAN BİR SIRAATTAYIM….

                                                  (………………………………………………………………..) !

EYY MAKBER!!  BEKLE GELECEĞİM YANINA BU İZ DÜŞÜŞ BU ESARET BİTTİ. Vurulmuşum yaa  nice saat önce, ruhumun bedenden ayrılışıymış beni geçmişimle cebelleştiren.Ne olur söle ordu ordu gelseniz üzerime  fark eder mi ölüm melekleri var  her yanımda; yitip giden yıllar, kader, daha hangi kahpelikle çıkabilirMİsiniz ki karşıma ?  GELİNDE VURUN ;  KIRBAÇLARINIZLA DOKUNAMAZSINIZ Kİ HAYALLERİME!!…Ters çevirdim aynaları ben. TESLİMİYETİNDEYİM  KOKUŞMUŞ ZAVALLI BEDENİMİN  GAFİLLERDE YOLU TUTMUŞ; DÖNMEKTE…BİLMEZLER Kİ ! GAFLETTEN BU KARŞILAŞMAMIZ;  DEĞİL BU SON PERDE !! İHTİYATSIZ BİR  GİDİŞTELER, HER ADIMDA BANADA DOĞRU İLAHİ EBEDİ ” ESARETE ”….

 

Kategoriler
Aile bağları Genel Konular Kadın ve Erkek Yazıları Kaybettiklerimiz! Sevgi ve Ask Dünyası Yazar

DEVRİLEN YILLAR MUCİZESİ !!!

Bu gece yine nöbetteydim.Hasta odalarının yorgun kapıları yarı yarıya kapanmış;bana kala kala uzun hastane koridorları her an çalacak diye ürktüğüm telefon, biraz  yazımı ertelenmiş dosya ve gece verilecek olan ilaç bardakları kalmıştı.Mesleğimin, henüz yedinci yılında olmama rahmen bu gece nöbetlerinden haz etmiyordum.Gündüzün telaşesi, gece çok ürkütücü bir panik atak yolculuğuna çıkartıyordu .Hangi kapı açılır hangi hasta bir yatağın zili çalar da uyuya kalırsam, yakalanırım telaşı omuzlarıma sımsıkı yapışmış ağır bir yük gibiydiler.Devlet hastanesinden çok bir özel klinik havası verilsede, hastaneydi işte bildiğimiz soğuk en soğuk türünden, gözlerim  ağırlaşıyor uyuyupla uyumama arasında gelip gidiyordum.Dahiliye servisleri, böle yapıyordu insanı; her an her şey olabilirdi.Taburcuya hazırladığımız, nice hastaların çok sefer çok ağırlaştığını,  hatta yoğun bakıma alındıklarına, şahit olduğum için,  oto kontrolümü elden bırakmamalıydım.

Ne kızıyordum!  Caner’e ya insan karısını düşünmez mi? Yüz kere dedim; izin günleri dışında misafir çağırma hep bu son olsun bi da olmaz diyip, diyip tekrarlanan bir oyun haline getirdi olayı; benim ne  çektiğimi ahh bir anlasa şüphesiz yapmazdı.Al işte;   iki numaralı odanın kapısı aralanıyor,kim bilir kim ?

-Hey durun Nalan hanım kalkmamalısınız!…

-Siz, siz nasıl olur ?Allahım yaa, nasıl tek başınıza çıkarsınız?

-Tamam endişelenmeyin şimdi yatağınıza gidelim.

-Hemşire hanım durun benim acil çıkmam lazım!..Nazif NAZİF ÖLÜYORRR..

-Nazif ‘te kim?

-Kocam. Ne olur kimse bilmez herkez uyuyor.Ne olur yardım edin aşağı kadar.Taksiye bindirseniz yeter.Biliyorum anlamıyosunuz, beni.Biz Nazif’ le elli koca yıldır beraberaberiz. Bir askerlik oldu bizi ayıran bide  hastalıklı günler, yalvarıyorum ne olur !..Fazla vaktimiz yok Nazif tansiyon hastası ve zor durumda bunu biliyorum.Hemşire  kızım o benim herşeyim, tek varım yoğum,DEVRİLEN YILLARIM…

Ağlayan yalvaran ,gözlerle buruşmuş titreyen o pamuk elleriyle eğilmeye çalıştı ayaklarıma oldukça yaşlı ve hasta bedeni bile buna müsade etmedi.Eğilemedi .Kalakalmıştı… Ben KALAKALMIŞTIM.Hayır ne kadar zor bir andı, ne kadar zordu karar vermek.Bunca hastanın sorumluluğu, Nalan hanımın sorumluluğu, benim işimi kaybetme riskim   bunca emeğimin yok oluşu,bunların sonucunda daha da katlanılması zor telafisiz acılar….Hayır yapamazdım…….Kendimi onun yerine koyunca da yapamazdım.Onu, onun gibi anlıyordum.Dewrilen yıllarımız olmasada eşim Caner’de benim yaşama sebebim nefes alma şeklimdi.Çok acil verilmesi gereken bir karar noktasındaydım.Döküldü birden irade dışı düşüncemde var olayan bu cümle gurubu.

-Tamam dedim. Tamam üzülme hadi gidelim yalnız bana beş dakika ver..

Alalacele koridorun ortasında duran masama, bir not  düştüm.”ÇOK ACİL ÇIKMAM GEREKİYOR BEŞ DKK GELİRİM.”Yapılabilecek en mantıklı şey buydu, şu an hemen üstüme bişeyler alıp;Nalan hanım’ada bir battaniye kapıp koluma girmesini sağladım.Onu uçurur vazitte çok hızlı olmasada sağlam, seri adımlarla koridordan geçirdim.Asansör kattaydı.O, üç kattan aşağı inmek bir ömür gibi geldi.Zavallı kadın, yarı türkçe yarı yugoslavca dualar ediyor, devamlı olarak ”bırzo, bırzo” diyordu.Yugoslavca bilmeye gerek yoktu, çabuk olmamı istiyor; o yığılmış bedenini adeta sürüklüyordu.Aşağı inmemizle beraber, kapıdaki güvenlik engeli beni iyiden iyiye telaşlandırmıştı.Ohh neyseki; kapı boştu, güvenlik görevini askıya almıştı.Tereddütsüz hemen taksi çağırdım.Nalan hanımı bindirdim.Bende hemen yanına oturdum.O  beynimin taa her hücresini alev alev eden bakışlarıyla gözlerime baktı.

-Geliyormusun sende ? dedi.Nasıl gitmezdim…

-Geliyorum; dedim.Taksiciyi adrese yönlendirmemiz, hiç te zor olmadı.Belki kırk dakika sürecek yolu, yirmi dakikada tamamladık.Endişe bizden ayrılmayan tek şeydi.Tüm beden dilimiz, kısa ama telaşlı konuşmalarımız, bizi adrese en acil şekilde ulaştırmıştı.Artık sokakları çıkartma, bu gece karanlığında, olası bir tanıdık resim, bir işaret bulma, tedirginliğiyle biraz dolaştık. Nalan hanım,heyacanla……

-Dur dur.İŞTECİK ŞU EV  dedi.Aslında ne çok ayrıntı vardı, telaşında, ve ne çok korku.Öle sıkı sarılıyor du ki kollarıma, benim ve benim daha üstümde bir kuvvet için, hırpalanıyorduk ikimizde; ben onun için, o da Devrilen Yıllarının sahibi için…. 

Boyası  dökülmüş, sarıyla yeşil arasında kalmış, üç katlı bir binanın girişinde, kapı açılması için her zile ısrarla basıyorduk.Sonunda geceyi yaran bir ses geldi.

-Kim o, dik durmaya son bir kuvvetle doğrultuğu belini zorlayıp,

-Ben  Nalan hanım Fikribey oğlum. Nazif, Nazif’e bakmaya geldik.Dedi.Başımı onaylar bir şekilde salladım.

-Nalan teyzeymiş aç, aç, açç kapıyı diye seslendi; içeriden gelen -kimmiş, sesine…Açılan kapıyla biraz irkilip, kat çıkmadan karşımızda ki ilk kapıya yöneldik.Kırık dökük plastik bir ayakkabılığı kurcalamaya çalıştı.Anahtarı bulmanın zaferiyle,  kilide yöneldi.Oysa ben bu ayrıntıları hiç hesaba katmamıştım.Düşen battaniyeyi yorgun omuzlarına koyup, anahtarı ben aldım.Şimdi adrenalin tavan yapmıştı.Nihayet son anı yaşıyorduk bu gece; kıyametten önce ki….

Kapı açıldı, her yer çok karanlıktı, olduğundan fazla  karanlık, daire sanırım yolun arka güneş görmeyen tarafına düşüyordu.Işığı açtı.O; çatallı naif sesiyle, bir çocuğun bayram sabahını andıran heyecanıyla işte bağırıyordu.

-Nazif, Nazif, Nazifbey…..İçeriden öksürükle karışık bir ses geldi.Nalan hanımın, yöneldiği taraftan. Ordaydı, boyluboyunca yatıyordu.DEVRİLEN YILLAR, aşığı,adamı,can yoldaşı….Kadınlık başka şeydir…Durum vaziyet ne olursa olsun, kendine çeki düzen vermenin, erkeğine güzel görünmenin, desturu yeri yoktur.Nalan hanım’ da saçlarını elleriyle şöle bir düzeltikten sonra;

-İyimisin Nazif ?.. iyimisin ?Seni çok merak ettim, tam iki gün oldu gelmedin.Bak, hemşire hanım kızımızıda zor durumda bıraktım.Seni çook merak ettim.

-Boşa telaş yapmışsın canım, turp gibiyim.Biraz üşütmüşüm de çıkmiyim dedim.Yarın ben sana gelecektim.Bak, hemde istediğin lokumlarıda aldım: güllü, gül kokulu lokumlar orda,ben iyiyim ama sen” iyiki geldin.”…..

-Kızmadın mı?.. ÇOK  ÇOK MERAK ETTİM SENİ.

-HIH, KIZMADIM TABİ; ARADA BİR GENÇ OLMAK LAZIM.

– SEN YAŞLI MI DİYOSUN BANA?

-Hiç bir şey demiyorum.Ömrüm, ömrüm diyorum.Hoş geldin.Hanım kızım, sende hoş geldin.Allah razı olsun; çok zorluk olmuştur,sana ama büyük iyilik ettin.Öle çok istedim ki Nalan ‘ımı bu gece, görmek seni vesile etti. Rabbim.Hamd olsun ki, gördüm, konuştum, en sevdiği lokumlarını sundum.

-Önemli değil Nazif amca iyi olmanıza sevindim.Fakat fazla vaktimiz yok hemen dönmeliyiz.Sizin varmı bir isteğiniz, yapabileceğim bir şey. lütfen varsa cekinmeyin,  söleyin? İlaçlarınızı aldınızmı?

-Nazif amca iyisin, dimi?

-İyiyimmm, ilacımıda aldım; yemeğimide yedim;Yok bir isteğim, saolasın kızım.

-Ben dışardayım, Nalan abla lütfen birazdan yola çıkalım.Kimse fark etmemiştir; umarım.Nasıl kızıyordum, kendime: işte boşa bir endişeymiş, adam sapasağlam duruyor.Ne diye gelirsin, hatta onuda böle saçma bir maceraya  cesaretlendirip,sürüklersin.Asistanlara, yada nöbetçi doktora söleseydim keşke ”offf ‘ diye hayıflanmalarla, bekledim.Elinde birkaç tanesi yenmiş, göğsüne sımsıkı bastırdığı, lokum paketiyle çıktı.Nalan hanım, aşağı yukarı onbeş dakika kadar kalmıştı içerideki odada gözleri yaşlıydı.

-Gidelim kızım dedi..Öfkem yerini endişeye bırakmış;

-İyimisiniz? Dedim.

-İyiyim hadi, gidelim.Dedi.

Ellerindeki, tüm güç eriyip bitmiş.Kolumda ki varlığı, hissedilmeyecek hale gelmişti.Çok üzgündü.Benle onun acısıyla üzgündüm….Kızdım kendime, ne beklıyordun; adam ölse yaptığına, geldiğine deymiş mi olacaktı!..Diye..Düşüncelerimde ayıpladım kendimi…

Hastanenin, o soğuk koridorlarına tekrar dönmüştük; yolda luzumlu olmadıkça hiç konuşmadık.Ne olmuştu o odada, cesaretimi toplayıp soramadım.Muhakkak, derin bir  aşk-ı muhabbet olduydu.Ardından hüzünlü bir veda.Yazdığım not, gözüme ilişti belli ki kimse okumamıştıi: sorun olmamasına, çok sevinmemle beraber, kolumda sürüklediğim bu bedenin bomboşluğuda içimi ürpertiyordu.Yatağına usulca yatırdım, üstünü örttüm,sesizce

-Birşey istermisin abla ?.. dedim.

ELLERİME UZANDI.ELLERİMİ ÖPTÜ.Bir kaç kez, Allah razı olsun, kızım, dedi.Acıma şefkat ve içtenlikle kır saçlarının başladığı yere bende, bir öpücük kondurdum.

-Yat dinlen, iyi ol ki çabuk kavuşasınız.

-BİZ KAVUŞTUK ; dedi

-Tebessüm ettim. Bu da kavuşmamı Nalan hanım, daha ne yıllarınız devrilir inşalllah dedim.Çıktım odadan, huzurluydum.Adrenalin son bulmuş. Taşlar doğru yerine konmuştu.İki gün sonra mesai saatim başladı.Uzun ve ilaç kokusu sinmiş, soğuk koridorlar bitince gözlerim, yüreğim, Nalan hanımı arıyor.Taburcumu oldu, endişesi de  beni meraklandırıyordu.

-Serpil, dur  biraz, bişey soracaktım.İkinci odadaki  hasta, nerede ?

-Hangisi??..

-Nalan hanım, vardı ya, hani çok yaşlı olan, yedi  numaralı yataktaki canım ?

Haberin yok dimi??.Sen yoktun.Önce ki sabah, senin nöbetinden hemen sonra, bize lokum verdi.Gayet iyiydi.Hatta bu lokumların, aslında senin olduğunu, senin ne zaman geleceğini ısrarla, sordu durdu.Ardından bir saat geçmeden, kadıncağız öldü.

– Öldümü? Olamaz!!!!!.

-Niye bu kadar şaşırdınki? Daha ilginç olan neymiş biliomusun ?

-Ne ne neymiş!!!

-Ondan bir gece önce, sabaha karşı kocası da ölmüş. Yazık ne acı dimi, peş peşe karı koca öldüler birbirleriyle vedalaşamadan, hayat işte, ne oldu  Ece, rengin gitti ?

-Yok bişey, tamam saol Serpil.Gitmem gerek görüşürüz.

Anlamalıydım, anlamalıydım, kahretsin nasıl anlamadım o gece ölmüştü: Nazif amca neden, YA RABBİM odaya son kez dönüp bakmadım.Pekii ama öleceğini nasıl  bilmişti?Aklım almıyor, nasıl bilmişti.Ahh, Nalan abla ahhh, demedin dimi, diyemedin, ama neden?Offf inanamıyorum, beni ve işimi tehlikeye atmamak için,  ayrıldın ordan, DEVRİLEN YILLARINDAN, CANINDAN,  ancak böyle  hassas hisedilebilir  bir sevgi, ölüm ancak bu kadar soğuk bir mesaj gönderebilir, iki  ayrı yarım, bir tam gönüle, ve ve böle seven  bir kadın,  yaşamının son mucizesini,d onuruna değiş edebilir…..

 -KADIN, ”SEVERSE” HER TÜRLÜ MUCİZE OLUR-

Kategoriler
Yazar

Sen Sevmek Nedir Bilirmisin?

Sen sevmek nedir bilir misin
yokluğunda? Sen sen hiç duymadığın bir nefesi özledin mi? hiç öpmediğin bir
dudağın tadı ilişti mi dudaklarına? Sen karanlık bir gece de aniden uyanıp
telefona sarıldın mı ulaşamayacağını bile bile? Sen sevmek nedir bilir misin
senin yokluğunda? Öylece dalıp gittin mi uzaklara hiç? Bir ses içini
acıttığında, kısa cümlelerle geçiştirdiğinde işinin anasını satıp öylece
dolaştın mı ortalıklarda. Öyle türkülere, şiirlere sığınmadan sevdin mi? hiçbir
türkünün, hiçbir şiirin onu sana anlatamaması odlumu? Anlamını yitirdi mi, tüm
kelimeler, tüm dizeler, tüm notalar? Özlem dalgalarında boğulduğun zamanlarda
sana nefesi veren bir sevdan oldu mu? Korktun mu, daha yaşayamadan
kaybetmekten? Bu korku içini sarıp acıttı mı yüreğini hiç? Sen gökyüzünü
görebilmek için sabahları, perdeleri açık bırakıp yattın mı? Sabahları uyanınca
delice telefona sarıldın mı ulaşamayacağını bile bile? Ve içinde bir kıpırtıyla
birinin sensi arayıp günaydın demesini bekledin mi boğazın kuruyarak?

Sevmek diyorum; sevmek. Geceler
boyu beklemek nedir bilir misin? Ne zaman kavuşacağını bilmeden beklemek? Bir
kez, kısa da olsun gördüğün bir yüzü unutmamak için, o zamana geri dönüp
saatlerce düşünü kurduğun oldu mu senin? Düşler kurarken geleceğe dair ve
umutlar beslerken çıkarsız içine ir ateş düştü mü derinden? Korktun mu arkadaş
gülerken? Ağlarken güldün mü? Sevebildin mi öylesine, öylense çıkarsız öylesine
dolu dolu ve öylesine güvenerek? Hissettin mi hiç yanında duymadığın bir
sıcaklığı, yanında? Sen severken dünyayı cennet yapmak istedin mi? Yüreğine tüm
insanları doldurup onlara da bir tutam sevgi aşılamak istediğin oldu mu? Bu
kadar büyük sevdin mi hiç sen arkadaş? Sözlerini bilmediğin bir türküyü ıslıkla
söyledin mi kafana göre? İçinde yaşandın mı tüm acılarını, hissettin mi kendi
korkularından sıyrılıp onun korkularını? Bir hayalet gibi durabildin mi ses
çıkarmadan yaşananlara? O ağlarken yüreğine hançerler saplandı mı? Kendini
karanlık bir kutuda hap solmuş hissettin mi? akan göz yaşları omzunu ıslatmadı
diye kendinden nefret ettiğin odlumu hiç? Sen, severken kendini de sevdin mi
yüreğini dolduran o diye? İçindeki o duyguyu yaşatmak adına tutundun mu
kendine? Sanki yanındaymış gibi yaşadın mı örneğin hayatı? Başka gözler uzak
düştü mü gözlerine? Başka elleri uçurumlar ötesine fırlatıp attın mı? Ve bana
şunu şöyle be arkadaş? Sen gökyüzünü boyaya bildin mi sevdan uğruna ve gördü mü
karşındaki o renkleri sana hangi renkleri kullandığını söyledi mi aniden? Sen
gök kuşağına sekizinci rengi çizdin mi hiç? Gök kuşağındaki sekizinci renge
onun adını verdin mi hiç?

Sen sevmek nedir bilir misin?
Sevmek diyorum sevmek!… öyle ağızdan çıktığı gibi değil; beş dakikalık bir
hengamenin ardından birine söylenen gönül alıcı bir söz değil? Beyinleri bacak
arasında dolaşan nice yaratığın her gece farklı bir yüze okudukları ayni şiirin
içinde geçen dize gibi değil. Sevmek diyorum sevmek….iki kadeh rakıdan sonra
içinden geçenleri haykırmak demiyorum örneğin, ayıkken sevdanın arkasında
durmaktan bahsediyorum. Sevmek diyorum arkadaş!… Paylaşmak, emek vermek,
güzelliklerle doldurmak dünyayı!… Sevmek diyorum işte yürekte ateş diyorum
kısaca.. Güzellikler içinde sevişip zor günlerde sırt dönmek değil sevmek!…
Varlıkta yemek yerken sevdayı haykıranlar, yoklukta açken bela haykırıyorlar
arkadaş…. Sevmekten bahsediyorum öylesine sevmek… Çatısı akan bir gecekonduda
sana sarılıp yatan bir bedenin sevgisinden!… Duvarları 70 santim rutubete
rağmen sen yanımdasın diyen sevgiden!.. bir kıl çadırda altında kıl kuldan ve
bir döşekten olan hayatta sana tutunmayı bilen sevgiden… Yani yüreğindeki
ateşle doymaktan, huzur bulmaktan, inançtan bahsediyorum arkadaş. Mutluluktan
bahsediyorum.

Sevmek dedim ya; aşk değil; sevda
demek istediğim. Dağları delen Ferhat’ın yüreğindeki Anadolu kokan sevda
söylemek istediğim, Veysel’in sevdası anlatmaya çalıştığım ve Nazım usta’nın
yüreğini yakan ateş yakılması gereken ateş. Tarifi farklıdır elbet her yürekte,
her bedende ama sen Sevmek nedir bilir misin? Bana onu söyle… Sevmek diyorum be
arkadaş sevmek. Yazmaya bile hacet yok anlatılmak istenen tek şey yaşanacak
güzellikler değimlidir? O zaman be arkadaş sevmek sadece “…” ile ifade edilmez
mi. Hadi boşluğu da sen doldur… Sevmek nedir anlar bana? Sen sevmek nedir bilir
misin?

Kategoriler
Yazar

Gökyüzü

“Martılar güneşi uğurlarken yüce dağların ötesine, dalgalar geceyi çağırıyorlardı sahilin kumuyla yaşayacakları
günahın şehvetinde. Martılar çığlık çığlığa dalgalarla boğuşurken kum taneleri
rüzgarın titrekliğiyle savruluyordu hüzünle. Enginleri saran kızıllık bu
savaşın utancını yaşıyordu besbelli.”

                Kalemini yavaşça masaya bıraktı. Gözlerinde geçmişin bitkinliğiyle, yarınların
umutlarının kavgası hala sürmekte göz kapaklarının yanına bu savaşın izi olan
kıvrımlar yavaş yavaş yerleşmekte idi. Beyazlaşan saçlarını kaşıyarak doğruldu.
Denizin kokusunu çekti içine, terasının korkuluklarına ilerleyerek ve
martılarla dalgaların kavgasını izleyerek. Terasının gördüğü şehrin en işlek
caddesine baktı; elleriyle korkuluğu sıkıca kavrayarak. Şehir kendini tüm
yorgunlukları ve kaygılarıyla geceye teklim etme telaşındayken, Şehrin
orospuları sokaklara günah aşılama sevdasına düşmüştü. Kısacık etekleri,
rengârenk çorapları ve uzun topuklu ayakkabılarıyla köşe başlarını tutmaya
başlamışlardı. Bu kahpe pazarlıklar her daim midesini bulandırırdı. Sisteme ve
sistemin getirdiği bu yospalığa ve satılmışlıklara titrek bir küfür savurdu
sessizce rüzgarın duyacağı bir tınıda ve bir sigara yaktı derin derin çekti
içine dumanını. Rüzgar saçlarını okşamaya başlamıştı, ettiği küfrün
azizliğinde. “Neden?” dedi sesi titreyerek. Köşe başındaki kadının acıları
sardı yüreğini sonra gecekondu mahallesindeki bir evde yarı aç yarı tok
insanlar düştü aklına, pamuk dikenlerinin yaraladığı kınalı parmakların kokusu
sardı havayı, Hiroşima’ya düşen atom bombası düşmüştü sanki hayatına.
Gözlerinin önünden film şeridi gibi geçiyordu tüm dünyada yaşanan acılar.
Filistin’de elindeki taşı İsrail tankına atamadan o tankın paletleri altında
ezilen bir çocuğun acısı sardı bedenini.” Ben böyle küreselleşmenin…….” Dedi
dişlerini sıkarak.

                Şehir karanlığa teslim ederken kendini, o yalnızlığıyla baş başa kalmış ve bu
yalnızlığı birkaç kadeh rakıyla tatlandırmak istemişti. Yavaşça mutfağa
yöneldi. Geçen zamana acımadan yavaş yavaş meze tabağını hazırlamaya başladı
elinde olan imkânların dâhilinde. Servis tabağının üzerine küp küp kestiği
peyniri koydu önce hemen yanına süzme yoğurt, ve bir salatalıkla yarısı çürümüş
bir elmanın sağlan kalan yanını dilimledi özenle. Buzdolabından buzları
çıkardı. Eve boş dolaba bakıp tatlı bir tebessüm savurdu bom boş dolabın
raflarına. “Sadece buz yapma için çalıştırılır mı? bu meret” dedi kendince.
Rakı kadehlerini de alarak terasa yöneldi. Elindekileri masaya bırakıp tekrar
içeriye yöneldi seyrek ve yorgun adımlarla. Özenle hazırladığı CD’lerin içinden
bir tanesini alıp CD çalara koydu. Hafif bir ses verdi ve elleriyle ritim
tutarak terasa yöneldi. Tek amacı kafasındaki onca sorudan, geçmişin yükünden,
iş ev monotonluğuyla bir kenarda bir hiç gibi kalmanın onursuzluğundan azda
olsa sıyrılmaktı. Dokuz altı yollarının gölgesinde ilk yudumunu çekti
ciğerlerini ısıtarak, yalnızlığıyla baş başa. Ve bir sigara daha yaktı
çaresizce ve dumanında savurdu geçmişe. Yüreğindeki nasır tutmuş yaralar
kanamaya başladı, gözleri doldu, içi acıdı anlamsızca. Karanlık şahit olurken
bu hesaplaşmaya, gözlerinden süzülen yaşlar yanaklarını yıkamaya başlamıştı ve
o çoktan geçmişine dalmıştı umarsızca.

                Yarım kalmış sevdaları için döktü gözyaşlarını, o yarım kalan sevdalardan sonra
sevmeyi unutan yüreği için bir yudum daha aldı kadehten. Kadehi yudum yudum
boşalırken içi acıyla doluyordu. Asi çağları geldi aklına, o sevdası uğruna
resti çekip yaşadığı şehri terk edişi. O yolculukta, yıldızların ona eşlik
edişi geldi aklına. Umut doluydu yüreği, ama ezilmişti umutları zamanın
karanlığında. Hüzün düşüyordu her yıldızın üstüne ve yıldızlar kayıyordu teslim
oluyorlardı karanlığa. Ya umutları? Umutları zaten umutsuzluğa gebe değimliydi?
Düşleri hiçbir zaman gerçeğe yakın olmamıştı ki. Yaşadığı hayal kırıklıkları
karşısında akşama kadar güler, Karanlığın buğusu sarınca şehri içten içe ağları
yorgunluktan sızıncaya kadar bedeni.

                Masada yarım kalan yazısına baktı. Bıraktığı yerden başlamak için kavradı kalemini.
Bir şeylere yeniden başlamak istiyordu, hayatını, yaşadığı şehri, işini ve
hatta kendini yeniden yaratmak için. Gözlerini yıldızlara dikti. Fısıldadı
yavaşça karanlıktan korkarak “ yeniden şahidim olur musunuz?” diye sordu
utanarak. Bir yıldız daha teslim etti kendini karanlığa isyankâr bir aydınlık
çıkararak. Sanki o yıldızdı hayatını aydınlatan, karardı dünyası içindeki öfke
büyüdü yalnızlaşan hayatına bir küfür daha savurarak kelemi fırlattı, kadehini
hızla içerek tazeledi. Ayağa kalktı yavaşça. Korkuluklara doğru yöneldi.
Kulağında büyük insanlık takıldı iç yakan tınıyla. Yok oluyordu, tükeniyordu.
Hayatına anlam veren hiç bir şey kalmamıştı. Bir sigara daha yaktı. Gözleri
denizin üzerine düşen yakamoza takıldı. Ve yıllar önce bir sahilde kumların
üzerinde bağlamanın umut veren tınıyla, türkülerin coşkusuyla dostlarıyla
ettikleri sıcak muhabbet canlandı denizin üstünde. Çekilen halayları anımsadı
ve özlemle doldu yüreği, yarının anlamsız karanlığından korkarak. Yüzlerdeki
içten gülümsemelere takıldı yüzündeki yok oluş ve CAN BABA geldi aklına son
sigaranın paylaşıldığı muhabbetlerin tadını en iyi anlatan bir dizeyle. “ Eğer”
dedi kendince. Gözlerini giriş kapısına çevirdi. O kapının delice çalacağı
inancını duyarak umutlandı birden. Kısacık bir hayale daldı, yüreğini
aydınlatan umutla.

                “unuttu dediğin dost seni arar….” Diyecekti İlkay ve o dizelerin havaya kattığı umut
eşliğinde kapı gümbür gümbür çalınacak ve içeriye dostları girecekti, ellerinde
dolu dolu poşetler ve koltuklarının altındaki rakı şişeleriyle.” Geceni
aydınlatmaya geldik” diyeceklerdi. Sabaha kadar güneşin doğuşuna düşman olup,
kahkahalarımızla yıkacaktık karanlığı, kovacaktık üzerimizdeki bu karabasanı.
Kadehler birbirine değince çıkan seslerle ölü düşlerimiz uyanacak ve umut aşılayacaktık
sevdayı unutan yüreklerimize….

                “Lan Allahın belası…. Şerefsizzzzz…. Git bu parayla ananı…….” Ardı arkası kesilmeyen
küfürlerin gölgesinde kaldı umut dolu hayali ve siren sesleri havayı saran
türkülerin tınını bastırmıştı. Köşe başında yine pazarlık kavgası yaşanıyor ve
yaşadığı bunca olaya tepki göstermeyen halkın uyanmanın verdiği hınçla
pencerelerden “ Kesin bu rezilliği” diye haykırıyordu.” Hay ben böyle işin…..”
dedi yarı alycı bir gülümseme ile. Ekonomik krizmiş, vatan satılıyormuş, Cumhuriyet
elden gidiyormuş, açılım diye diye kıçları açıkta kalıyormuş yok misyonerler
kol geziyormuş, aydınlar öldürülüyor öldürülemeyenler taş duvarların ardına
atılıyormuş, Sivas’ın dumanı hala tütüyormuş umurunda değil uyur bu halk, beş
dakikalık zevk pazarlığı rahatsız edipte uyanınca yaygarayı basar. Lan vatan
elden gidiyor ona tepki göstersene orospudan ne istiyorsun? Orospuyu orospu
yapan sisteme tepkini göstersene!…. “ Sabredemedi. Bağırdı polislere.

–              O kadını değil, onu bu hale getirenlere… onun orada çalışmasına göz yumanlara şu
lanet olası mahalleyi alın içeri!….

Bir hışımla çıktı evden polisler şaşkındı. Köşe başına koştı nefes nefese kalmıştı.

Polise dönüp set bir ifade ile;

–              Tamam memur bey hanımefendi benimle,

Polis hiddetlenerek;

–              Şikayet var!….

–              Memur bey kadın benimle dedim!…

Olur olmaz tartışmalardan sonra kadını alıp eve geldi. Kadın şaşkın şaşkın bu adama bakıyordu. Sessizce masaya
oturdu ve içmeye devam etti. Sinirden titriyordu bir sigara daha yaktı. Kadı
şirin görünmeye çalışan bir tavırla;

–              hey hadi sene!….

 Kafasını çevirip kadına baktı. Kadın bu bakışlar altında ezilmiş belki ilk defa utanmıştı. Öylece kala kaldı
ayakta sessizce. Kendine kızdı “keşke bakmasaydım” dedi içinden. Yerinden
kalkıp mutfağa gitti iki kadeh daha çıkarıp geri geldi.Kadına dönüp;

–              İçer misin? Dedi.

–              Evet.
Dedi kadın.

–              Gel o zaman otur.

 Sessizce içmeye başladılar iki ayrı dünyanın iki ayrı karakteri. Kadın şaşkınlık içinde bu adamı izliyordu. O
ise çoktan düşüncelere dalmıştı, bir nefesin yanında olmasından duyduğu mutlulukla.

 –              Adın ne? Dedi kadın.

–              Şevket.

–              Bende Nazlı.

–              Gerçek ismin mi?

–              “Evet.”

 Dedi kadın içtenlikle ve anlatmaya başladı yarı titrek bir sesle.

–              Babam, Babam koymuş bu ismi bana. Doğduktan sonra bir hafta uyutmamışım. Ağlamam hiç
kesilmemiş. Aslında annem ile Sevcan koyacaklarımı adımı ama babam nüfusta kara
vermiş. Bu kız çok nazlı olacak deyip adımı koyuvermiş. Annem küsmüş babama iki
hafta konuşmamışlar….

–            “Neden?” dedi şevket.

 Nazlı kesti lafını.

–              sorma
be arkadaş. Bugün sorma. Bir insanla iki kadeh içerek insan olmanın tadını
çıkara çıkara içeyim. Sen anlat ben dinleyeyim. Ama sorma insanlığımdan
utandırma beni. Olmaz mı? Yaptın bi iyilik hatırlatma şu orospuluğumu!….

Sustu şevket. İçi acıdı. Yüreği sızladı. Sarıldı sigarasına. Ve başladı muhabbet kırılan umutlardan acıtan
yüreklerden… Yalanlardan ve dolanlardan. Satılmışlıktan ve çarasizlikten. Kimi
zaman küfürler süsledi, kimi zaman kahkahalar. Kimi zaman acılar ağlattı, kimi
zaman kadehler canlandırdı ağlayan gözleri. Gecenin ayazı sararken havayı
Şevket usulca ayağa kalktı. Nazlı;

–              Arkadaş uyuyacak mısın yoksa? Uyuma be gel güneşin doğuşunu izleyelim seninle.. Sevdim
seni.

 Şevket gülümsedi usulca.

 –              Yok ben üşüme diye bir şeyler getirecektim sana.

–              Lan arkadaş peygamber gibi adamsın be…

 Hava yavaşca aydınlanmaya başlamıştı. Nazlı masanın üzerindeki yazıya baktı.

 –              Yazar mısın?

–              Yok ya öylesine yazıyorum.

–              Varmı yazdığın yazılar? Getirsene okuyayım.

–              Boşver…

–              Aman be arkadaş su koyuvermesene..

–              Tamam tamam.

 Özenle dosyaladığı yazılardan bir kaçını getirdi Şevket. Nazlı okumaya başladı. Ama okudukça hiddetleniyor,
kızıyor, ağlamamak için dişlerini sıkıyor ve arda bir küfürler savuruyordu.
Nazlı gözleri dolu dolu….

 –              Sen nereden esinlendin bunları yazarken.

–              Yaşadıklarım.
Dedi Şevket.

–              Arkadaş Kitap gibi adamsın sen ya. Sen kitap yap bunları.

 Şevket alaycı bir gülümseme ile.

 –              Kim ne yapsın bunları?

 Güneş ilk ışıklarıyla merhaba diyordu martılara… Martılar coşkuyla kaşılıyordu güneşi. Tan yeni sarıyordu
bedenleri usulca ve gökyüzü aydınlanıyordu. Karanlıklar maviliklere teslim
ederken günahları. Derin bir nefes aldı Nazlı.

               –              Yıllardır güneşin doğuşunu görmüyordum. Özlemişim..

 Havayı anlamlı bir melodi sardı.” Güneş bir gün doğacak, Al bir aydınlık saracak bedenini….” Nazlı masadan
kalktı. Korkuluklara yöneldi yavaş adımlarla. Gözlerini gökyüzüne çevirerek derin bir nefes aldı ve titrek bir sesle.

 –              Arkadaş..Umutsuzluklar sarsa da bedenini ve yaşamak tat vermese de sana. İnançların yok
olsa da birer birer, gömülsen de yalnızlığın kahpe karanlığına, it gibi
kaldığını hissetsen de bir köşede titreyerek ve aşık olamıyorsan bir kıza
damdan düşer gibi, korkuyorsan sevdalardan anasını satayım ne bileyim işte
karardıysa tüm umutların yaşamak istemiyorsan; Kaldır başını bak şu koca
maviliğe… Gökyüzünde herkese yetecek umut vardır arkadaş. Benim, senin binlerce
insanın. Sahibi yok işte. Benim gibi parayla satın alınamıyor…  Umutların önünü kesede kara bulutlar yağmur
olup düşüyor sana umutlar. Rüzgar dağıtsa da o bulutları güneş açar sonra
ısıtır bedenini.Bu mavilik seni sen yapar arkadaş… Yaz arkadaş, gökyüzünü yaz
bu güzelliği benimle paylaşan namusluları yaz. Beni namussuz yapan gözlerin
asla göremeyeceği enginlikleri yaz. Ama ne olursun yaz be arkadaş yaz.

 Şevket gözlerinden akan yaşlara hâkim olamadı. Ve son kadehini de hıçkırıklara boğularak içti. Derinden
yaralamıştı bu sözler onu. Ve hayatı başka görmeye başlamıştı. Masada sızıp kaldı şevket.

 Sabahın ilk saatlerinde Nazlı, Şevketin yanağına içten bir öpücük kondurarak elini Şevketin omzuna koyup.

 –              Sağol be arkadaş.. Bana insan olduğumu yeniden öğrettin.İnsanmışsın be insan….

 Şevket sıcak güneşin yüzünü okşamasıyla uyandı derin uykusundan. Yaşadıkları rüya gibiydi. Ama rüya değil
gerçeğin ta kendisiydi. Bir sigara yakıp kalemine sarıldı uykulu gözlerle ve
onu ünlü bir yazar yapacak olan kitabın başlığını savurdu bembeyaz sayfalara.”
GÖKYÜZÜ…. Bir insanın en masum yanı”

 O günden sonra Nazlı hiç o köşe başında gözükmedi. Hiç uğramadı o sokağa. Şevket geceleri aradı onu delice her
sokağa baktı, her köşe başına ama bulamadı.

 Yıllar sonra bir kitap fuarında imza gününde iki çocuklu bir kadın yaklaştı standa yanında kocasıyla. Ve kitabı
Şevket’e uzatarak…

–              Arkadaş… Bir imzada biz alabilir miyiz? Dedi içten bir gülümseme ile.

 Şevket dolu dolu gözlerle baktı kadına..sanki tanrıçasına bakar gibi onu bu noktaya taşıyan gecenin onuruyla ve
titreyen elleriyle yazdı kitabın baş sayfasına..

” Şayet namuslu geçinenler gökyüzünü namussuz dedikleri kadar güzel görüp anlatabilselerdi; Dünya yaşanır
bir hal alırdı. Saygılarımla…..”

Kategoriler
Çevre Konuları Deneme Yazıları Eğitim - öğretim Genel Konular Günlük hayat Kişisel makaleler Kitap Tanitimlari Öğrenci Konuları şiir edebiyat Yazar

Okumazsan Okuma !! (BEYZADE)

Kapıyı yavaşça kapatıp çıktım.Şimdi bide apartman engeli vardı.Parmak ucunda yürüyerek inmeliydim.Son bir kat kaldı, ha gayret derken….Beş numaranın kapısı açıldı.Yaşlı teyze bir deniz subayı olan oğlunu yolcu ediyor ” hoşçakal kuzum” diyordu.Neyseki  beni görmediler.Sonunda ulaşabildim dışarıya.Haftanın üç günü bu ruh taşıma marotonu, epeyce zor oluyor, bide şuursuzca sabahlayınca .Kendimi elimdeki ağır  çantayla dışarıya yine kimseye görünmeden atabildim.Komşuların beni görmesi hiç te hoş olmazdı; değişik yakıştımalar, yersiz dedikodular, herşeyi, herşeyi mafedebilirdi.

Çok soğuk bir kış günü arkadaşlarla her zaman takıldığımız mekandaydık, herkez yapacağını yapmış artan saatlerini ki bu saatler” artan değil zamanın ta kendisiydi ”kendini buraya atmıştı güzel bir  mekan sayılırdı aslında. Üstelik  okuduğumuz okulun hemen yanındaydı.BOMBOŞ GEÇEN BOŞLUĞU DOLDURDUĞUNU SANDIĞIMIZ .Bir avuntu mekanıydı her tip insan vardı.Daha çok salaş tiplerdik.Bir bananecilik vardı.Hepimizin en büyük ortak noktası buydu sanırım.Üniversiteli olmanın gereği  bu gibi, blue çağının ilk dönemlerini tekrar yaşıyormuşuz havalarında, asi bir kimlik arayışındaydık.Hep takıldığımız mekanın köşesinde; hayli yaşlı, çok uzun boylu,uzun saçlı ve sakallı,fakat eskimiş yıpranmış kıyafetlerine rağmen temiz bir BEYZADE duruyordu.Adını hiç bilmediğimiz için, kızlarla adını BEYZADE takmıştık.Asil bir görüntüsü vardı.Entellektüel falan deildi.Farklıydı çok farklı…Bir o kadarda kibirli ve hazır cevaptı.Az konuşur en ufak kelime katlenmende o sivri diliyle cezayı basar, kısa bir cevapla insanı mat ederdi, kalakalırdık.Eminim ki hepimize öyle bir ebeveyn lazımdı.Sopasız dayak hiç yediniz mi? bilmem ama ben, BEYZADE’DEN çok yedim; diğer arkadaşlar gibi…Ne zabıta, onu ordan alabildi ne hakim, nede bir başkası, eminim ki o olağan üstü kelime hazinesiyle istese dünyaya hakim olabilirdi.O bu köşeyi seçmiş, paşa gönlü ne zaman isterse o zaman gidecek ti!..

Hep bir gün diye başlar ya o can alıcı olaylar, evet yine bir gündü.Bizim mekanın cam kenarındaydım.Sabah BEYZADE’ NİN tezgahına uğramış, o çok eski kitaplarına  epeyce bakmış, aradığım kitabı maalesef bulamamıştım.BEYZADE ile muatap olmak zorunda kalmıştım. Alay-ı Hümayun:İsveç elçisi Ralamb’ın İstanbul Ziyareti ve Resimleri 1657-1658 adlı kitap sizde varmı? Diye çarçabuk sormuştum.”Var” dedi ve verdi.Hiç aramadı bile hemen bulup verdi.Kitabı bulamamıştım, hatta tezgahını bu kadar karıştırmış olmama rağmen, belki ilk defa bana birşey demedi. Garip oysa çoktan hiç kimsenin aklına gelmeyecek bir cümle kurup, kelimeleri can evinden seçip, laf topunu patlatması gerekirdi.Her zaman ki gibi çok küçük bir paraya kitabı satmıştı..Arkamdan bagırdı. Tamam dedim jetonu anca düştü. Oysa o” işin bittiğinde getir sattığımın iki katı fiyatına geri alırım. Sakın yıpratmaaa” dedi.Hep bunu yapardı yine yapmıştı.Bende tüm gücümü topladım, ona döndüm”, zaten okumam bile ödev için BEYZADE ödev için dedim.” ”OKUMAZSAN OKUMA” sağlam getir dedi..Hıh çok bilmiş bide” OKUMAZSAN OKUMA” diyor.Elimde o kitap, sayfasını bile çevirmeden masamda oturup onu izliyordum.Hep yaptığım gibi arada arkadaşların uğultusuna katılıyor,yarım kalmış bir şiir gibi tekrar ona dönüyordum.Camlar buğulanmış, olmasına rağmen o  hayli uzun, genelde beyaz giyinen gizeme ona bakıyordum.Yağmur tüm hızıyla yağıyordu.Üşüyordu, biliyorum.Ona  sıcak bir çay bile ikram edemezdim.Çok sert olan kabuğunu kırmak imkansızdı…

Noluyodu!!! O koca adam, hayır çınar, yook o köşenin, o caddenin, en büyük, en yalın, en can alıcı noktası düştü.Yere düştü, durdum, dondum, herkez gibi kaldım.Tuttu onu tanımayan büyüklüğünü hiç bilemeyen yoldan geçen alalade insanlar ya ölürse dedim, ya ölürse? Gitmekle kalmak arasında kalmıştım.Gittim peşinden tek bendim onun için kalkıp dikilen  ve peşinden giden.Başındaydım saçlarına dokunabilirdim.Ellerini tutabilirdim.Kapanmıştı o maviyle yeşil arası gözleri…..

Öldü, öldü, öldü dediler. Hastane, morg derken kalp krizinden diye ölüm raporu hazırlandı.Gömüldü ve gitti….Kimdi tabiki  kimliksiz değildi.Adının ne önemi vardı ki artık BEYZADE  idi zaten adı.Köşesi boştu artık sahipsizdi.Dağılıyordu her yere kitapları dağılan kitaplarını topladım.Her dokunduğum kitap onun yüreğiydi bunu iyi biliyordum.Orayı dağıtmaya pek meraklı olanlar geldi. Sanki kaç metrelik yerdi ki durun dedim durun. Bir gün verin bana sadece bir gün zorda olsa bir gün verdiler.”Yarın bu döküntüler burdan kalkacak diye bağırdılar.Tamam söz dedim.O nun tezgağında başkaları tarafından basit kelimelerle epeyce azarlanmıştım.Acele etmeliydim. Evini buldum bir kaç macera arayan arkadaşıda yanıma alıp.Hep bir köhne baraka hayal ederken kitapları taşımak için, güzel bir apartmanın üçüncü katında buldum kendimi evi sütüdyo daireydi.Temizdi bir kadın okşamışcasına her yer düzenliydi.Evinde alabildiğince kitap vardı.Her türden, her yıldan,her dilden .Komşuları hüzünlü yarı ağlamaklı gözlerle yutkunarak ”iyi insandı, yıllardır yanlız yaşardı, kimsenin kalbini kırmazdı, hatırşinazdı,osmanlı torunlarındandı bildiğimiz kadarıyla saraylıydı.Küçük çocuklarımızla pek ilgilenir, hep kitap okuturdu.Zaman zaman bir masal gibi çocuklara tarih,  coğrafya anlatırdı ;” dediler… Sanki  bizeydi öfkesi yada onu anlatmaya kelimelerin yetmediği hali.İçten içe kıskanmıştım, o çocukları….Sonra ne mi oldu ?Evi devlete kaldı.Devlet evi satmadı. Onca kitap  telefte olmadı.Duyarlı duyarsız, toplayabildiğim kadar arkadaşı küçük düşme, alay edilme, pahasına zorda olsa yanıma  aldım.Defalarca ince bir uslubla paylandığım.BEYZADE’ DEN kalan her şeyi yaşatmalıydım.Bunu anlamadığım bir ihtirasla istiyordum. O dönemin önce Kaymakamı sonra Milli Eğitim Müdürüyle görüştük.O köşede kalacak tı.O evde.Okulumuza bağlı olarak hemde sevinçten ölebilirdim.Dileyen, hevesli herkez sırasıyla birbirini idare ederek, o köşede durdu.Aynı onun çizgisinde satarken kitaplar ucuz geri alırken ödediğin ücretin iki katı olarak.Azda olsa toplanan paralarla, eski yıpranmış onun mukaddes ellerinin tamirini bekleyen kitaplar alındı.Okulun edebiyat bölümü bu duruma çok hevesliydi.Onun evinde toplanılıyor, kitaplar tamir görüyor en geç 17:00 evden çıkılıyordu.Bu saaten sonra evde kalmak resmi olarak yasaktı.Okuldan mezun oldum çevrem çok değişti.BEYZADEM benim yönümü belirlemişti.Keşke onun istediği bir küçük  çocuk olsaydım; daha ham hiç ateş görmemiş, onun için çocuklarla ilgiydi. Yön verme çabasında idi.Banada ayırsaydı vakit, banada anlatsaydı masal gibi tarih olmadı…Aslında sert olan onun kabuğu deildi, kibirli olan da o deildi, bizdik.Yüksek okul okuyoruz edalarında yönsüz kalmış biz.Bunu şimdi şimdi idrak edebiliyorum…

Yeni dönem öğrencileri geldi.Köşede duracak olanlar birkaç ay içinde okul idaresi tarafından seçilecek ben haftanın üç günü genelde ilgilene biliyorum.Şimdi bir kaçak gibi kaçtığım bu ev onun dairesi kitaplara dalmış resmi izin verilen saati çoktan aşmıştım.Elimde hazırlanan tamir görmüş kitaplarla dolu çantayla zorda olsa çıkabilmiştim.

”Herşeyin nakli olabilir günümüzde, tüm organların,  belki tüm bedenin,ama ruh: ruhu nakledemezsiniz.Kişiyi özel yapan üsün kılan ruhudur.Bu kitaplarda yazarlarının ruhuyla doludur” demişti.İlk tanıdığım yıllarda ona gülmüştüm arsızca” ruhmu satıyosun bize” demiştim üstüne üstlük şimdi elimde ruh dolu çantayla ”OKUMAZSAN OKUMA” KÖŞESİNE GİDİYORUM.Sabah oldu sayılır acele  etmeliyim…!

Kategoriler
Deneme Yazıları Genel Konular Şair Yazar

*** H A D R A *** BÖLÜM 1-10 – Siyahların Kadını – Sedat ERDOĞDU

*** H A D R A ***Siyahların Kadını- Yazan:Sedat ERDOĞDU

Siyahların Kadını – H A D R A – ARKASI YARIN -1.BÖLÜM

Ruhumun ince kavakları, nefesimin rüzgarıyla nazlı nazlı sallanıyor, arzularımın dalgası kıyılarımı yalayıp geçiyordu.Sevdanın karanlık girdabına doğru sürüklenen bedenimi, eşim Hüseyin’ in ateşli kollarına bırakırken, düşüncelerim düğümleniyor ve beynim allak bullak oluyordu.Bu akşam, suyu çekilmiş bir kuyu gibiydim.Sanki kuyumun içine kocaman bir taş atılmış, dakikalar sonra yere çarparak geniş yankılar uyandırıyordu.Sessiz çığlıklarım atlıyordu uçurumdan aşağı.Artık görmek istemiyordum, kederimden yüzü buruşmuş çarşafları…Gözlerim, yatak odamdaki duvarın çatlaklarında dolaşırken, ellerimle gece lambasının ışığını kapattım.Karanlık dünyama yol gösterecek bir yıldız aradı bakışlarım.Eşim Hüseyin’ le olan lezbiyen sevişmelerimizin finalini, her bayram günlerinde ve Suriye sınırından kaçak Türkiye’ ye giren sevgilim Abdülaziz’ de tamamlamanın uygunsuzluğunu yaşadım yıllar yılı…

Çocukluğum Suriye’ ye bağlı olan Afrin’ de geçti.Suriye’deki rejimden dolayı kazandığımız tarla ve bahçelerimizdeki ürünlerin büyük bir kısmına devlet vergisi adı altında el koyuyorlardı.Hıfzı Dedemden kalan arazilerimizin çoğu Kumlu ilçesine bağlı Hamamat köyünde bulunuyordu.Afrin’ le Hamamat arasında Kürt dağları vardı.Biz katırların sırtında keçi yollarını aşıp, Hamamat’taki arazimizden geçimimizi temin ediyorduk.

Türkiye ile Suriye arasındaki en büyük sorun Hatay meselesi idi. Musul petrollerinin Akdeniz’e açılan kapısı olarak görüldüğü için önem verilen Hatay’da 1. Dünya Savaşı sonunda İngiliz ve Fransızlar arasında büyük bir mücadele yaşanmıştı. 1921’de, büyük bir Türk nüfusu barındıran Hatay’da Ankara Andlaşması ile oluşturulmuş yarı özerk bir idare vardı. Bu anlaşma ile Fransızlara tanınan yönetim biçimi A – tipi manda yönetimiydi. Yani Fransa, Hatay’ı bağımsızlığa hazırlayacaktı. Manda yönetimi 1936’da sona erdi. Hatay’ın bağımsızlığı 1937’de Milletler Cemiyeti tarafından onaylandı ve Temmuz 1939’ da Fransa Hatay’ın Türkiye’ ye bağlanmasına razı oldu. Hatay üzerinde tarihsel hakları olduğunu öne süren Suriye, Fransa’ yı hiç affetmedi.

Abdülaziz çocukluk aşkımdı.Ben ondört, Abdülaziz onaltı yaşındaydık.Evlerimiz karşı karşıya olduğundan, ne zaman banyo edip saçlarımı taramak için terasa çıksam beni süzer ve büyüyünce benimle evleneceğini söylerdi.Biriktirdiği paralarla Halep’ ten aldığı gümüş çerçeveli ayna bana aldığı ilk hediyeydi.O’ nu çok seviyordum ve birbirimize evlenmek için söz vermiştik.Abdülaziz evlerinin çatısında güvercin besler ve onlara değişik takla hareketleri öğretmekten zevk duyardı.Bana da öğrettiği ıslık sesiyle güvercinler gelip benim omzuma konarlardı.Yazdığı aşk mektuplarını güvercinlerin ayaklarına bağlayıp bana gönderir ve ben okudukça mutlu olurdum.Benden dört yaş büyük ablam petrolcü bir Arapla evlenmiş Lazkiye’ de oturuyordu.
Babam bir gece ansızın anneme:
“ – Avrat çabuk eşyaların hepsini toplayın!… Hatay bağımsız Cumhuriyet oldu.Arazilerimizin çoğu Hatay Cumhuriyeti’ nde kaldı.Buradaki evi ve arazilerimin kullanma hakkını kardeşime verdim.Her yıl alacağı mahsülün yarısını bana verecek.Tabi devlet vergisinden bize sıra gelirse!..Hamamat’ daki yazlık evimize gidiyoruz, Oraya yerleşeceğiz!..” demesiyle ben ve benden iki yaş küçük erkek kardeşim Said, “- Biz gitmek istemiyoruz!..” diyerek ağlamaya başladık.Babamızdan yediğimiz iki tokatla ağlamayı kestik .Sabah olunca koşarak Abdülaziz’ e durumu anlattım.Çok üzüldü fakat beni her zaman görmek için sınıra geleceğini, güvercinlerle bana haber göndereceğini söyledi.Katırlara yüklediğimiz eşyalarımız ve koyunlarımızla birlikte Afrin Çayını ve Kürt dağlarını aşarak Hamamat’ a yerleştik.Biz yerleştikte sonra bir hafta içinde, Türkiye ile Suriye arasındaki sınır bölgesindeki tampon alana, yüzelli metre eninde mayın döşenmişti.

Yazan: Sedat ERDOĞDU
ARKASI YARIN

ARKASI YARIN – HADRA – 2.BÖLÜM

Suriye’ ye giriş çıkışlar Cilvegözü sınır kapısından kontrol altında tutuluyordu.İki devletin antlaşmasına göre, karşı tarafta yaşayanların akraba olduğunuzu belgelememiz dahilinde, dini bayramlarda iki günlüğüne, geçiş izni veriliyordu.Ramazan bayramlarında Hatay’ dan Suriye’ ye geçişler, Kurban bayramında ise Suriye’ den Hatay’ a geçişler serbest bırakılmıştı.
Akrabalarımın yarısı burada, yarısı karşı tarafta kalmış ve ikiye bölünmüştük.Abdülaziz’ le anlaştığımız gibi, her Cuma günü saat tam ikide tel boyunda buluşur, haykırarak sevgimizi dile getirir, sarılamasak da göz göze uzaktan uzağa bakışırdık.Güvercinlere ıslık çalar, Yazdığı aşk mektuplarını büyük bir sevinçle açar okurdum.Aradan üç yıl geçti.Babam üç bayramdır annemi de yanında alarak karşı tarafa geçiyor, ben ve kardeşimi götürmüyordu.Abdülaziz’ i çok özlemiştim.Babam giderken yanında tekstil malları götürüp, oradan gelirken de katırların sırtında baharat, çay ve şeker çuvalı getiriyordu.
Köyümüzün en zenginlerinden, geniş arazileri olan Hamit Ağa’ nın oğlu Hüseyin, bir türlü peşimi bırakmıyordu.Kaç kez anasını bizim eve göndermiş benimle evlenmek istediğini söylüyordu.Babam da ısrarla Hüseyin’ le evlenmem için baskı yapıp duruyor, ben her seferinde red cevabı veriyordum.Anneme Abdülaziz’ i sevdiğimi ve Ondan başka kimseyle evlenmeyeceğimi söylemiştim.Annem de babama söylediğinde babam “- Zengin oğlan dururken Abdülaziz’ e asla kız vermem.Bu dünyada din de para, iman da para!…” diye tutturmuştu.
Yine bir Cuma günü, bulaşma saatimizde tel boyuna gittim.Hava kararıncaya kadar bekledim, Abdülaziz gelmedi.Öbür hafta, öbür hafta derken bir ay geçti.Kuşlar da gelmez olmuştu…Aklımı oynatacak gibi oldum.
Bayram yaklaşıyordu Anneme;
“ – Anne Abdülaziz ortalıkta görünmüyor, haber alamıyorum.Ne olur Afrin’ e beni de götürün!…”
“ – Babana sorayım kızım götür derse götürürüm.”
Babam anneme; “ – Göz görmeyince nasıl olsa gönül katlanır ve unutur avrat!…”, diyerek beni yanında yine götürmek istemedi.
“- Madem öyle Kız Anne, Abdülaziz’ den haber alamıyorum, onların evine uğra da bir haber getir olur mu? “
“ – Tamam yavrum sen hiç merak etme anası Ülfet’ e uğrar hal hatır sorarım.”
Annemin geleceği ve haber getireceği günü iple çeker oldum.Nihayet geldiklerinde sordum:
“ – Anne ne oldu, neden Abdülaziz bana güvercin uçurmuyor hiç?”
“- Kızım unut O hayırsız çocuğu, zengin bir kızla evlenmiş Halep’ e yerleşmiş!…” demesiyle oraya yığılıp kalmıştım. Bu ayrılık bana ölümden beterdi.Gözlerimde zifiri karanlık, beynimde karıncalar dans ediyordu.Bir an zaman durdu, dünya durdu, geceler sustu.
Gökyüzü, matem yıldızlarıyla süslendi .Denizdeki dalgalar gizledi ruhumun çığlıklarını.Nemrut ateşleri yanıp tutuştu, ciğerime ateş düştü…
Bir ayrılık vaktiydi; Seven,sevdiğine ihanet etti.Sanki bütün dünya üzerime geldi.Sinem üstünde göz göz yaralar açıldı .Yaşam sevincim, hayallerim tükendi.Kimselere güvencim kalmadı, kırıldı kolum kanadım…
Hüzün matemlerim kapandı ayaklarıma.Ay tutulmaları yaşadım, dilim tutuldu. Bahçede açan güllerim kangren oldu, göz kapaklarım kapandı, sisler sardı etrafımı.Artık hiçbir şeyin anlamı kalmamıştı.
Nefret ve kin birbiriyle kankardeş oldular, artık Seni Seviyorum kelimesi bir anlam ifade etmiyordu.
Keşke ölmüş olaydım, keşke kıyamet kopsaydı, yerle gök bir olsaydı da göremeseydim bu günleri! …
Artık hayata iyice küsmüş ve içime kapanır olmuştum.Bir sabah, bahçedeki Zeytin ve nar ağaçlarını sulamak için giderken, peşimden gelen Hüseyin’ i görmedim.Arkamdan beni takip ederek birden iki elleriyle gözlerimi kapadı.” – Bil bakalım ben kimim?”

Yazan: Sedat ERDOĞDU

ARKASI YARIN – HADRA – 3.BÖLÜM

Bütün kızgınlığımla dönüp O’ na bir tokat atacaktım ki kemerine sıkıştırdığı ve sırtına sakladığı bir demet kırmızı gülü, bana doğru uzattığı an, donup kalmıştım.Bir aslan pençesiyle atılıp, iki Kolunu boynuma dolayıp, dudağımdan öpmesiyle, kelimeler suskun, ruhumun elektrik telleri kopmuş, başka bir atmosfere kapılmıştım sanki.Petekten damla damla sızan ballar, mumları damlata damlata, birbirimizin avuçlarına konulmuş ateşler, dudağıma misafir olan tebessüm, gücümüzün son zehrini de harca*****, bitmişliğimi, umutsuzluğumu ve dayanılmaz sancılarımı alıp koynuma ve sahte sevinmişliğimi ifadede edercesine kırıldım aşklara….Abdülaziz’ e olan bütün nefretimle, Hüseyin’ le orada seviştim.
Artık Hüseyin’ in olmuştum ve evlenme isteğini kabul ettim.Anneme, Hüseyin’ le evleneceğimi söylediğim zaman, ailem çok sevinmişlerdi.Düğünümün, Kurban bayramında yapılmasını istedim.Düğünüme Afrin halkını da davet ettik.Düğün günü tüm Afrin halkı ve Hamamat halkı davul zurna eşliğinde sınırda buluşarak,güle oynaya tören yerine gelmişlerdi.Hüseyin’ in ailesi koyunlar çevirip, büyük bir ziyafet şöleni hazırlamışlardı.Gözlerim Abdülaziz’ in annesini ve kız kardeşlerini aradı durdu.Onlardan hiç gelen olmamıştı.Afrin’ den gelen çocukluk arkadaşım Hacer’ e sordum;
“- Ülfet Ana ve kızları neden gelmedi Hacer?”
“ –Kız Onlar nasıl gelsin, sana çok kızıyorlar.Abdülaziz geyik avında, kaza kurşunuyla arkadaşını vurdu.Şu an Halep’ de hapis yatıyor.Senin evleneceğini duymuş, hapisten kaçmaya kalkmış yakalanmış ve hücreye atmışlar.Ülfet halam Anana bunların hepsini anlattı.Anan olacak O karı, sana bunları anlatmadı mı yoksa? “
Bunları duyunca gözlerimden iki damla yaş süzüldü ve kendi kendime;
“- Aman Allahım…Yeryüzünde cennetin yok mu senin?Mutluluk, kapılarını bana hiç açmayacak mı?”
Başımı kuşkuyla gökyüzüne kaldırdım.Az önce masmavi olan gökyüzü, Siyaha dönmüştü.Abdülaziz’ in hediye ettiği aynaya yüzümü çevirdim” -Siyahların Kadını Hadra!…” diye seslendim.Rimellerim, beyaz gelinliğime akmıştı.Ağladığımı gören kadınlar;
“- Gelin bu; hem ağlarım….hem giderim der!… “ diye selendiler.
Geceleri eşimle her sevişmelerimizde sanki Abdülaziz’ le sevişiyordum.Ben artık yalancı bir dünyanın, dertleriyle, ıstıraplarıyla iç içeydim.Sevdanın dikenli yollarında, fenersiz, kılavuzsuz büyük bir gayretle yürüyordum.
Günler ayları kovaladı, kusmalar başlayınca hamile olduğumu öğrendim.Eşim hamile olduğuma çok sevinmiş ve bana gözünün nuru gibi bakıyordu.Bir dediğimi iki etmiyor ne istersem alıyordu.Birlikte Antakya’ daki kapalı çarşıya alışverişe gittik.Doğacak çocuğumuz için alışverişler yaptık.Artık geçmişi unutmaya kararlıydım.Bundan böyle tüm sevgimi eşime ve doğacak çocuğuma verecek , mutlu olacaktım.
Bir çocuğumuz oldu, adını Sara koyduk.Sara, dünya güzeli bir kızdı.Hüseyin, adeta beni unutmuş kızına tapıyordu.Artık sıcak odamızın penceresinden, gökten ahenkle düşen yağmur tanelerinin mutlu sesini dinliyorduk…Solmuş şiir defterimde, yarım kalmış güzel mısralardı mutluluk…En olmadık zamanlarda, eşimden aldığım, ufak bir hediyeydi mutluluk…Belki de Mutluluk, kendi belleğimdeydi.Bütün kötü şartlara rağmen , beynimin dehlizinden tutup, çıkarmalıydım mutluluğu…
Sara beş yaşına girmişti.Doğum günü için babası Antakya Kapalıçarşı’ ya hediye almak için gitmişti.Dönüşte geçirdiği trafik kazası sonucu Antakya’ ya hastaneye kaldırılmıştı.Olayı duyunca, bütün aile perişan bir halde hastaneye koşturduk.Acil ameliyata almışlardı.Ameliyattan çıkan doktor, hayati tehlikesinin olmadığını sadece sol kalça kemiğinin zarar gördüğünü söyledi.Tanrıya şükrettim.Bütün dualarım kabul olmuştu.Ölürse yaşayamazdım. Çok seviyordum.Narkozun etkisi geçince, gözlerini açan Hüseyin bütün ailesini baş ucunda görünce gülümseyerek baktı, kollarını açarak yaşamanın verdiği sevinçle kızına ve bana sarıldı.İki kızdan sonra bir erkek evladı olan kayınpederim ve kayınvalidem Allah’ a şükür için Hacca gittiler.Allah evlatlarını onlara ve bize bağışlamıştı.Geçirdiği iki ameliyattan sonra Hüseyin ayağa kalktı ve artık yürümeye başlamıştı.Bir yıla yakın hastalığından dolayı birlikte olamadık.Gündüzleri Pamuk tarlalarında ırgatların topladıkları pamuk balyelerini traktörlere yükletip, çırçır fabrikalarına gönderiyor ve çok iyi para kazanıyordu.Akşamları yorgun argın eve geliyor, kızıyla oynayıp beraber gülüp eğleniyorduk.Beraber yatmıyorduk artık.Kazadan dolayı hep ayrı yatakta yatıyorduk.

ARKASI YARIN

YAZAN:Sedat ERDOĞDU

ARKASI YARIN – HADRA – 4.BÖLÜM

Bir gece yarısı arzularım kanatlanmıştı.Eşimin yatağına sokularak sevişmeye başladım. Amacım eski aşk dolu günlerimizi yeniden yaşamak ve O’ na sevdiğimi hissettirmekti.Hüseyin, benim okşamalarıma karşılık, ruhsuz ve hissiz bir şekilde sırt üstü öylece yatıyordu. Ellerimi bacaklarının arasına attım okşadım… okşadım… uyanmıyordu, göğüslerimin uçlarını dudak aralarına gezdirdim saatlerce seviştik.Sevişmenin her pozizyonunu denedik birleşme olmuyordu.Hüseyin gözyaşları içinde durumu bana anlattı;
“- Hara!…Canım sevgili karıcığım, seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun. Sensiz yaşayamam.Ben artık bundan böyle canlı cenazeyim.Kazadan sonra, kalçamdaki bazı damarların zedelendiği ve erkeklik organımda sertleşme olayının bittiğini, ikinci ameliyattan sonra doktorlar söylediler.Utandım ve durumumu sana anlatamadım affet!…”
Duyduğum olay karşısında şok olmuştum, parmaklarımı Hüseyin’ in saçlarında gezdirdim.O’ na ikinci bir acı yaşatmamak için, bir şey olmamışçasına sevişmeye başladım.

Kasıntılı apartman pencereleri gözlerine, bakamadım bu kentin.Aşkın vurgusunu teninde hissettiğim sevgilim.Senden başka çıkış yolum yok…Baharları dirilten uçuk zaman göğüslerim, yaşadığını kanıtlamamın bir anlamı yok…Filizlenen dallarıma konuyor terleyen serçeler, hasret rüzgarlarınada yollarımı yitirmişim.Acılarımda boğulup korkularımla çıplak gezinmişim. Saçlarında güneşi topladım, dudağının barajında boğuldu benliğim. Eskiden siyah rengi severdim.Hüzün için siyah, koyu matem siyah…Artık giyeceklerim hep beyaz olmalı, bundan böyle aşkın rengi beyazdır sevgilim….

Kızımla çarşıya alış veriş için çıkmıştık.Suriye plakalı son model siyah bir jeep yanımızda durdu.Arabanın camını açıp, bana doğru kızgın kızgın bakan Ülfet Ana’ dan başkası değildi.Arabayı da Abdülaziz’ in kardeşi Mahmut kullanıyor ve babası da önde oturuyordu.
Ülfet Ana camdan bana seslendi;
“ – Hadra!…Nasılsın kızım mutlu musun?”
“- Ülfet Ana hoş geldiniz.Sizi gördüğüme çok sevindim.Hayırdır Hamamat’ a neden geldiniz?”
“- Oğlum Mahmut’ a kız istemeye.Mahmut’ la senin görümcen Ayşe birbirlerini sevmişler, babasından kızı isteyeceğiz.Akşama döneceğiz hadi binin sizi de götürelim!…”
“- Siz gidin Ülfet ana biz Hüseyin’ le birazdan geliriz…”
Eve gidince Hüseyin’ e telefonla haber verdim.
“- Hüseyin, Kız kardeşini istemeye Suriye’ den dünür geldiler.Çabuk gel sizinkilere gidiyoruz!…”
“- Tamam Canımın içi birazdan geliyorum.”
Şık kıyafetlerimiz giyerek arabamızla kayınpederlerin evine gittik.Gelen misafirlerle tek tek tokalaştıktan ve eşimi tanıştırdıktan sonra, ben hemen mutfakta kahveleri hazırlamakta olan Ayşe’ nin yanına sokularak sordum;
“- Ayşe, dünürcüler gelmiş Suriye’ den…Nasıl buldun, nereden tanıştınız evlenecek misin?”
“- Ben mahmut’ u seviyorum Hadra ablacım.Ben geçen yıl bayramda Suriye’ ye gittiğimde tesadüfen Halep’ te kapalı çarşıda tanıştık.Çantamı kapkaççıların elinden kurtardı.Sonra oturup yemek yedik.Bir yıldır da mektuplaşıyoruz ve birbirimizi çok seviyoruz”
“- Ülfet ana çocukluğumda bizim komşuydu, Mahmut’ un bir ağabeyi daha olacak sanırım dur adı neydi?”
“- Abdülaziz ağabey…Hapisteydi daha yeni çıktı.Kazayla öldürdüğü arkadaşının ailesine büyük miktarda kan parası ödediler, hapisten yeni çıktı.Tam sekiz yıl hapis yatmış!…”
“- Peki evlendi mi?”
“- Anasının göstermediği kız kalmadı evlenmiyor…”
“- Peki sen Suriye’ ye gelin mi gideceksin?”
“- Hayır Mahmut burada iş yerleri açacak buraya yerleşecek.Türk vatandaşı olmak istiyor…”
Öğrenmek istediklerimi öğrenmiştim.
“- Demek Abdülaziz hala beni seviyor ve unutmamış”, diye içimden söylendim.
“ – Bunların durumları da iyi değildi böyle lüks arabayı nasıl almışlar ki?”
“ – Arazilerinde büyük bir petrol damarı bulundu, Çok zenginlediler .Halep’ de ve lazkiye’ de petrol istasyonları var.”

Yazan: Sedat ERDOĞDU
ARKASI YARIN

ARKASI YARIN – HADRA – 5.BÖLÜM

Kayınpederim, Ayşe ile Mahmut’ un evlenmelerine izin vermişti.Ramazan bayramında nişan için bizimkiler Suriye’ ye gittiler, ben Sara’ nın hastalığını bahane ederek gitmek istemedim.Kurban bayramında düğün Türkiye’ de yapılacaktı.

Akan kanlar, kırılan kalpler, dağılan hayatlar….Gözlerimden düşen damlalar, söndüremez içimde yanan izmaritleri.Önüne geçilmeyen karanlık bir tünel içindeyim.Hayatımın labirent sokaklarında, bir çıkış kapısı arıyorum… Seslerini duyabiliyorum içimdeki oynak duygularımın…Şu köşede, ilk yaz akşamında kalan çocukluğum durmalı…Bu köşede, damdan düşmeliyim boylu boyunca…Kara dutlarıyla kirlenmeliyim şu ağaca çıkıp, bulutsuz gecelerden bir yıldız çalmalıyım…Kendimi aramaya çıkmalıyım dar sokaklarımda…İçimdeki çocuğu, kurtarmalıyım bataklıktan.Ben çocukluk tutkularımın günahıyım…Çıkıp bir köşeden “- sobe!…”, de bana…Hep kendimi aradım , bana hediye verdiğin gümüş çerçeveli aynada.Oysa çözüm bendeymiş…Yaşadığım ilkbahar, acılar ve mutluluklar göz kırpıncaya kadar… Sen sonsuz huzur gibisin…Bırak artık kalbim saklanmayı, seni nerde olursan ol bulacaklar… Afrin nehrinde çağlıyor duygularım. Hayır olmaz, bana ne giydirmeye çalışıyor sunuz?Çıkarın üzerimdeki şu siyah elbiseyi!…Ben beyaz severim, bilmiyor musunuz?..

Mahmut’ un Türk vatandaşlık isteği kabul oldu ve Hatay’ ın Reyhanlı ilçesinden güzel bir villa satın aldı.Hamamat’ tan da üçyüz dönüm pamuk arazisi satın alarak, eşim Hüseyin’ le birlikte ortak pamuk tüccarlığı yapmaya başladılar. Bayram günü yaklaştıkça, sanki gelin olacak kız benmişim gibi kalbim küt küt atmaya başladı.”- Acaba Abdülaziz kardeşinin düğününe katılacak mı?Gelirse ben ne yaparım, O’ nun yüzüne nasıl bakacağım?” , diye kendi kendime sorular sormaya başladım.
Ayşe’ nin çeyizlerini, Reyhanlı’ da aldıkları eve güzelce yerleştirdik.Daha sonra düğünün yapılacağı Hamamat’ a geri döndük.Hüseyin ve Mahmut Cilvegözü sınır giriş kapısına , düğüne gelecek misafir ve akrabaları karşılamak için gittiler.
En güzel elbiselerimizi giyinerek, gelecek misafirleri beklemeye başladık.Davul ve zurna sesleriyle süslü arabalarla gelen konuklar şölen alanına doğru yaklaşırken, pencereden gözlerim Abdülaziz’ i arıyor ve kalbim yerinden çıkacakmış gibi küt küt atıyordu.
Nihayet O’ nu yıllar sonra görmüştüm.Saçlarının yanları hafiften ağarmış, tüm çekiciliği ve ihtişamı ile göz dolduruyordu.Hüseyin, Mahmut ve Abdülaziz birlikte güle oynaya eve girdiler. Eşim seslendi;
“- Hadra, koş gel misafirlerimiz geldi.Elimdeki şu paketleri de al!…”
Abdülaziz eğilmiş deri çizmelerini çıkarıyordu kafasını kaldırıp beni görünce birden irkildi;
“- Hoş gelmişsiniz!…’, diyerek elimi uzattım.
Eşim seslendi;
“- Tanıştırayım bu eşim Hadra, bu arkadaş da Mahmut’ un ağabeyi Abdülaziz!…”
“- Tanıştığımıza memnun oldum”, dedim.
Suratı asık bir ifade ile
“- Ben de tanıştığımıza memnun oldum”, diye söylendi.
Bu sırada kızım Sara koşarak babasına sarıldı.Kızımın olduğunu da görünce Abdülaziz çok duygulandı.Öylece şaşkın şaşkın bakakaldı….Bir kahve içimi içeride oturduktan sonra, şölen alanına geçildi.
Düğün alanına gelen kalabalık, çalan müzikle halay çekmeye başladılar.Eşim beni de kaldırdı.Biz kalabalıkla halay çekerken eşim elimi bıraktı ve koşturarak Abdülaziz’ in yanına giderek zorla O’ nu da halayın içine çekti.Abdülaziz’ in bir elinin parmağı eşimde, diğer elinin parmağı benim parmaklarıma kenetlenmişti.Parmağını bırakarak ellerimi avuçladı. Vücudum heyecendan tir tir titriyordu.
Halay bitti ve takı merasimine geçildi.Gelin ve damada takılan takılardan sonra, damadın ağabeyi, gelinin ağabeyi ve eşleri oyuna kalkacaklar diye gelen anons üzerine, Abdülaziz, ben ve eşim, şölen alanında oynamaya başladık.Gözlerimi kaçırıyordum aşkın gözlerinden.”- Allahım kimse anlamasın sevdiğimi” diye yalvarıyordum içimden.Biraz oynadıktan sonra, onları meydanda bırakıp kimseye sezdirmeden, evin arkasındaki ağaçlık alana kaçtım.Peşimden gelen Abdülaziz beni arayıp bulmuştu.

Yazan: Sedat ERDOĞDU
ARKASI YARIN
ARKASI YARIN – HADRA – 6.BÖLÜM

“- Neden Hadra…Neden?..Hani birbirimizi ölünceye kadar sevecek ve bekleyecektik?”
O’ na başımdan geçen bütün olayları anlattım.Eşimi bir anne , bir kardeş, bir abla gibi sevdiğimi fakat kendisine olan aşkımdan asla vazgeçmediğimi söylediğim zaman dünyalar kendisinin oldu.Dudağı uzandı Dudağıma…

Hasretin duman duman yükselirken göklerde, balıklar buram buram ter dökerken denizlerde, siyah bakışlarınla, sen ey siyah yabancı, Uzaklardan çağrı oldun bedenime…Gecelerce yutkunduğum sevgilim, bacak aramda soldurdum tomurcukları, ben tutkularımın esiriyim, bekleyemedim yabancı çağrışımları…Gözlerim seğiriyor, sevdalı yüreğimde nice ahlar var…Senin dudağında bahar, bende eyvahlar günakkar…Getirsin seni bana, azgın ve hoyrat rüzgarlar…Kuytularımda demleniyor kelebekler, varsın yağsın üstüme üstüme sağnak yağmurlar ve açılsın dikenli gül tomurcaklar…

Orada onunla deliler gibi sevişmeye başladık, birden karşı ağaçların arkasından bir ses duyar gibi oldum.Abdülaziz sesin geldiği yerdeki ağaçlık alana gidip baktı.Kimsenin olmadığını söyledi.Tekrar sevişmeye devam ettik ve orada O’ nun oldum.Hemen üstümüzü toparlayıp, ayrı ayrı düğün alanına gittik.
Düğün bitince, alkışlarla gelinle damadı Reyhanlı’ daki evlerine yolcu ettik.Abdülaziz sınırdan bir gece iki gündüz izinle gelmişti, ertesi gün gidecekti.Eşim, Abdülaziz’ e dönerek;
“- Bu gece bizim misafirimizsin, seni başka yere göndermem!…” dedi.
Abdülaziz’ e bakamadım ve korkuyla yüzümü yere çevirdim.Düğün bitince, Kızım Sara’ yı çok seven dedesi alıp kendi evlerine götürdü.
Birlikte eve girdiğimizde, eşim salona yer yatağı hazırlamamı ve temiz çarşaflar sermemi istedi.
Çeyiz sandığımı, evlendiğimden beridir hiç açmamıştım.İlk defa o gün Abdülaziz’ le evlenmek için hazırladığım ve hiç kullanmadığım işlemeli yatak çarşafını serdim.

İğdelerin vakti zamanı geldiği zaman, naftalin kokuları dolduruyordu çeyiz sandığımı.Başı öne eğik kumru kuşları süzülüyordu yastıklarımdan.Parmak uçlarıma batırmıştım kaç kez iğne oyalarımı, kaç kez kan sızıyordu yanağımdan.Gözlerim, başı bulutlu dağlara yaslanmış, iğde kokuları yayılıyordu kaneviçelerimden…Arzularımın dantel perdelerini aralıyorum, karanlık gökyüzüne en parlak yıldızları sıralıyorum şimdi.Nakışlar işleyip satıyorum, sevdanın el değmedik tezgahlarında…

Eşim çoktan uyumuştu, beni uyku tutmuyordu.Yatağımda bir sağa, bir sola dönüp duruyordum.Sessizce yatağımdan kalkarak salona doğru yöneldim.Kapıyı hafif araladım Abdülaziz’ in de uyumadığını arzu ile beni beklediğini görünce soyunarak yanına uzandım.

Varsın kırılsındı iğde dalları, seninle güzeldi nefes almak.Geçmiş günlerim yürüyordu ağır-aksak.Yaşamak mı ölmek miydi, yeniden aşkla beraber olmak…Gece Yolculuğumuz hiç bitmeyecek gibiydi.Saatleri yıllara süzüyordu kum saati, bizi güvercin kanatlı günlerimize götürecek sanıyordum.Oysa …şimdi yorgun düşeceğimizi kimseler fısıldamamıştı kulağımıza.Taç yapraklarım sarıldı çiçeğime, ümitlerin bohçasını aldım sırtıma.
İğdelerin vakti geldiği zaman, ölüm buydu…Belki bir direniş, belki bir yolculuk, belki de bir kavuşmaktı bu…Gözlerim yıldızlara takılıp kaldı, şimdi ne kadar mesud olduğumu hissediyordum.Sisli ufuklar gözlerimin önünden uçup gidiyordu…

Tekrar sessizce yatak odamın yolunu tuttum.Eşime baktım uyuyordu ve yanına uzandım.Yüzünü bana dönerek;
“- Biliyorum!…”, dedi.Hüseyin’ in gözlerinde yaşlar vardı ve çok ağlamıştı.
“- Neyi biliyorsun?”, dedim.
“- Sizi arka bahçede sevişirken gördüm!…”

Yazan: Sedat ERDOĞDU
ARKASI YARIN

ARKASI YARIN – HADRA – 7.BÖLÜM

Susuyorum derin derin.Oysa nasıl da konuşmak istiyorum….Gözlerim Hüseyin’ in gözlerine takıldı kaldı.Gölgeler uzamaya başladı duvarlarımda ve bakışları ihanetini “ –Anlıyorum!..” der gibiydi…Hafif bir gece esintisi, çayırlarımı dalgalandırarak yüzümü okşadı… Gökyüzünün sonsuz karanlığında mazimi ararken; seyircilerini hayal kırıklığına uğratan usta bir oyuncunun sahnede yapayalnız kalışını hissettim.Uzun uzun düşünüp hatıralara dalmak istiyordum.Yüreğim, antika bir vazo gibi kırılıp dökülmüştü.Ne zor şey kafatasımın kemik parçalarını bulup, yerine oturtmaya çalışmak…Beynimdeki zincirleme sorulardan bunaldım, yüzümü pencereye dayayıp, karanlığa zehrimi kustum.Bir anda Hüseyin’ in göz ucuyla beni izlediğini ve ”- Ne düşünüyorsun?” der gibisinden yüzüme tuhaf tuhaf baktığını hissettim…Göçmen kuşlar bile yollarını bulabilirken, ben sevdanın yollarında yolumu kaybetmiş gibiydim. Bütün gücümü topla***** seslendim;
“- Bu belki sana saçma gelecek, fakat sana anlatmak istiyorum!.. Adına aşk koyduğumuz parantez içindeki o boşluğa, ben iki sevdayı da sığdırdım.Beni sevdiğin ilk günden beri, senden hep kaçtım.Sonradan sevdim seni, ruhumun yanılgısıydın.Hayat bana acımasız yüzünü, seni sevdiğim an gösterdi. Şimdi olmam gereken yere gönder beni…Ya çek silahı vur beni!… namusunu temizle, ya da kalbinden çıkarıp at beni!.. Öyle soğudum, öyle donup kaldım ki bakışlarında , kesip atsan da kalbimi, en ufak bir acı hissetmem.Yıllardır biriktirdiğim siyah hüzün tanelerimi, ayaklarınla ez, avuçlayıp iç sularımı istiyorum…
Bir el istiyorum;saçlarımı okşasın…Bir göz istiyorum; “-Gitme kal!..” diye yalvarsın…Başımı omzuna yaslayıp, ağlamak istiyorum sevdiğim…Ne kadar da birbirimize muhtacız ve ne kadar da çaresiziz, birbirimizden öksüz… Abdülaziz’ e olan vuslatlarımın toplamıdır ömrüm ve sen varsan dönüyor bu dünya… O varsa manalı bu hayat,,, Senin yokluğunda her şey ölesiye muamma…”

Bütün geçmiş hayatımı Hüseyin’ e olduğu gibi anlattım.Şimdi içimdeki ıssızlıktan, hüzünden, yoğun acıdan farklı olarak bir eziklik hissetmeye başlamıştım. Güzel bir hayat, kızımız için kurduğum hayaller, okuyacağı okullar, mutlu bir gelecek avuçlarımda yok olmak üzereydi.Her şey Hüseyin’ in iki dudak arasındaydı…

“- Yarın kızımı da yanıma alıp gideceğim, artık senin yüzüne bakamam.Avukatıma boşanma dilekçesini veririm…Senden son bir isteğim var, Abdülaziz uyanınca haberin yokmuş gibi davran ne olur!…Senin olayları bildiğini öğrenirse ben kahrolurum yaşayamam…”
Hiç konuşmadan sırtımızı dönüp yatağa öylece uzandık.Hiç beklemediğim bir anda gülümsedi ve kollarını açarak dudağımdan öpünce, aramızdaki buzların eridiğini ve O’ nun ateşiyle yanıp kül olmak istediğimi hissettim.Bitmeyen bir akşamdı, sabahı zor ettik.

Sabah olunca kahvaltıya geçtik.Hüseyin’in gözlerindeki Abdülaziz’ e olan kızgınlık, Abdülaziz’in gözlerinde kendini ele vermemeye çalışan faili belli suçluluk, bende ise bastırmaya çalıştığım pişmanlık, yüzlerimizden okunuyor gibiydi.Hüseyin’ in Abdülaziz’ e seslenmesiyle korkularım ve endişelerim uçup gitmişti…Hüseyin, olaylardan hiç haberi yokmuş gibi davranarak muhabbet etti .
“ – Gardaş nasıl, dün gece rahat uyuyabildin mi”
“- Yıllardır bu kadar güzel, bu kadar mesut bir uyku uyuduğumu hatırlamıyorum…
Beni sevdiği ve kaybetmek istemediği gözlerinden ve hareketlerinden belli oluyordu.Gözlerimi kaçırdım gözlerinden, ayrıldık orada bir elveda demeden…
Hüseyin,Abdülaziz’ i sınır karakoluna kadar yolcu etmek için arabaya binip beraberce gittiler.

İhanet dağlarından çığ olup düştüm üstüne, bu kendime son defa gelişimdi, suçüstü yakalandım, Karaları sürmeledim kirpiklerime… şüpheleri uyandı filizlerimin, tehditleri avuçladı kirli ellerim, aklıma düşsen yalnızlık oluyorum, aklımdan gitsen kan kusuyorum, ben kendimi kaybettikçe sana doğru yol alıyorum.Beyazına yenik düştü siyah yanlarım, biliyorsun ki ben SİYAHLARIN KADINIYIM.Az kullanılmış intiharlar denedim bakışlarında, ben kendi kaderimi kendim karalıyorum…Yaşamak için geç bir zaman , ölmek için daha çok erken….

Yazan: Sedat ERDOĞDU
ARKASI YARIN

ARKASI YARIN – HADRA – 8.BÖLÜM

Aradan üç ay kadar bir zaman geçti.Tekrar hamile olduğumu anladım.Bunu Hüseyin’ e anlatmalıydım.Eğer karnımdaki bebeği aldır derse, mutluluğumuzun sürmesi için aldırmaya kararlıydım.
“- Hamileyim!..”
Çocuğun kendinden olamayacağını biliyordu.Sessiz sessiz beni süzmeye başladı.Üzerimde çaresiz bir insanın bakışlarını seziyordum.
“- Biliyorsun çocuğumun babasının kim olduğunu.Eğer doğacak çocuğumu aşağılayacak ve Sara’ dan ayrı tutacaksan, aldırmak istiyorum…”
“- Hayır Hadra, çocuğu aldırmayacaksın.Benim çocuğum olacak ve beni baba bilecek.Abdülaziz’ e asla anlatmayacaksın !..Allahın verdiği canı Allah alır, ben senin yaptığın davranışın bir günah olduğunu düşünmüyorum.Sevmek günahsa, dünya günahkar…Senin de elbet yaşama isteğin ve arzuların olacaktır.Bu arzular ve istekler kızım Sara’ ya ve bana utanç vermesin, başımızı yere eğecek davranışlar olmasın ne olur!….Biliyorum senin ne kadar vefakar, sevgi dolu bir yüreğin olduğunu.Sana güveniyorum … ”
“- Canım benim; Seni seviyorum fakat Abdülaziz’e hala aşığım.Sende artık bunu biliyorsun.Bu kalp eğer benimse, senede iki gün dahi olsa aşkımı yaşamak istiyorum.”
“- Tamam canım, senden ve çocuklarımdan asla vazgeçmem.İyi gününde ve kötü gününde her zaman yanındayım.Benim iktidarsız olduğumu Abdülaziz biliyor mu?”
“- Hayır, senin gururunu incitmek istemem…Bunu bir ben bir de Allah biliyor!..”
Günler mutluluk içinde geçip gidiyordu nihayet doğum zamanı gelmişti.Bir oğlum oldu ve adını kayınpederimin ismi, Seyid koydum.Kayınpederim oğlan torunu oldu diye çok sevinmişti fakat ertesi gün Kayınpederimin ölüm haberiyle çok üzülmüştük.”-Dünya ne garip…Bir Seyid gitti, bir Seyid geldi…”, diye söylendim.Ablası Sara, kardeşini çok seviyordu ve adeta Ona tapıyordu.Oğlum üç aylık olmuştu. Hüseyin, oğlumdan uzak duruyor ve O’ nu sevmeye hiç yanaşmıyordu.Misafirler geldiği zaman seviyor görünüyordu.Bir gece oğlumun ağlama sesleri kesilmedi. Hüseyin alnına baktı ve oğlumun ateşler içinde yandığını, acil dlarak hastaneye götürmemiz gerektiğini söyledi.Arabaya bindik, kızımı ninesine bırakarak hızla Antakya’ ya hastanenin yolunu tuttuk.Doktorlar ağır bir enfeksiyon geçirdiğini, eğer bu geceyi atlatırsa yaşayacağını söylediler.Hüseyin vicdan azabıyla kıvranıyordu.Oğlumun yanından bir dakika ayrılmadı. Seyid’ in yaşaması için dualar ediyor ve eğer yaşarsa Seyid’ i çok seveceğini, namaz kılıp hacca gideceğini, duvara vurarak söyleyip duruyordu.Sabah olunca oğlum gözlerini açarak Hüseyin’ e gülücükler atmasıyla, Hüseyin çocuğu kucakladı doya doya öpmeye başladı.Bir hafta sonra hastaneden çıkardık ve çocuklara türlü oyuncaklar alarak evimizin yolunu tuttuk.
Ruhumun ince kavakları, nefesimin rüzgarıyla nazlı nazlı sallanıyor, arzularımın dalgası kıyılarımı yalayıp geçiyordu.Sevdanın karanlık girdabına doğru sürüklenen bedenimi, eşim Hüseyin’ in ateşli kollarına bırakırken, düşüncelerim düğümleniyor ve beynim allak bullak oluyordu.Bu akşam, suyu çekilmiş bir kuyu gibiydim.Sanki kuyumun içine kocaman bir taş atılmış, dakikalar sonra yere çarparak geniş yankılar uyandırıyordu.Sessiz çığlıklarım atlıyordu uçurumdan aşağı.Artık görmek istemiyordum, kederimden yüzü buruşmuş çarşafları…Gözlerim, yatak odamdaki duvarın çatlaklarında dolaşırken, ellerimle gece lambasının ışığını kapattım.Karanlık dünyama yol gösterecek bir yıldız aradı bakışlarım.Gördüğüm bir rüyayla uyandım…Rüyamda Abdülaziz bana güvercinle mektup yolluyordu.Bu gün günlerden Cuma günüydü…”- Hayırdır!…” dedim.Eşim işe gidince, gördüğüm rüyanın etkisiyle tel boyuna doğru yürüdüm.Eski günleri hayal ederken, bir güvercin gelip kondu omzuma.Sevinçle ayağındaki mektubu açıp okudum.Abdülaziz Karşı tarafta bana bakıp gülümsüyordu.Koşarak mayınlı alanı geçti ve bana sımsıkı sarıldı.
“- Hasretine dayanamıyorum Hadra…Ya sen gel, ya ben geleyim yanına?…”
Şaşırarak sordum;
“- Mayınlı alanı nasıl geçtin? Sana bir şey olacak diye, az daha ödüm kopuyordu!..”
“- Sabah erken saatlerde mayınlı alana iki katır saldım, mayınlara basan katırlar bana yol açtı.Geçeceğim yoldaki şu kocaman taşları kırmızı yağlı boya ile işaretledim!… ”
Eşim Hüseyin’ le olan lezbiyen sevişmelerimizin finalini, her bayram günlerinde ve Suriye sınırından kaçak Türkiye’ ye giren sevgilim Abdülaziz’ de tamamlamanın uygunsuzluğunu yaşadım yıllar yılı…

Abdülaziz Annesini ve babasını üst üste kaybedince, kendisini Suriye’ ye bağlayan unsurların da ortadan kalktığını söyleyerek, Halep ve Lazkiye’ deki işlerini fes etti ve Türk vatandaşı oldu.Antakya’ ya yerleşti. Yıllarca bana olan sevgisinden evlenmemişti.Ben de O’ nu hala seviyordum ve hala O’ na aşıktım.Defalarca eşimden ayrılıp kendisiyle evlenmemi istiyordu fakat ben Hüseyin’ i yalnız bırakamazdım.Ayrılırsam, Vicdan azabıyla yaşayamazdım.Abdülaziz bazen kardeşi Mahmut’ a ziyarete gelir ve misafir olarak kaldığı günler olurdu.Kızımı ve oğlumu kendi çocukları gibi çok sever, her gelişinde onları hediyelere boğardı.Oğlum Seyid’ le çok iyi anlaşıyorlardı.Seyid, Abdülaziz’ e “-Abdülamca” diye hitap ederdi.Birlikte ata biner, tenis ve basketbol maçı yaparlardı.Hüseyin bunların mutluluğunu görünce çok mutlu olur hiç kıskanmazdı.Kıskançlık ve nefretin uğursuzluğa , felakete yol açacağına inanıyordu hep.Bazen aralarına katılır birlikte iddiasına futbol maçı yaparlardı.Kızım Sara, İstanbul Hukuk fakültesinin son sınıfındaydı, hedefi savcı olmaktı.Seyid Lise son sınıfta okurken, Üniversiteye hazırlık için Antakya’ da dershaneye gitmek istediğini söyledi.Babası O’ nu dershaneye yazdırdı.Her Cuma günü öğleden sonra dolmuşla Antakya’ ya gidiyor, iki gün Abdülaziz’ in evinde kalıyor ve Pazar günü akşamı dolmuşla geri dönüyordu.Beş kişilik bir aile gibiydik.Abdülaziz, eşimin en sıkışık olduğu zamanlarda Hızır gibi imdadına yetişiyor ve büyük mal varlığını bizlerden esirgemiyordu.

Yazan: Sedat ERDOĞDU
ARKASI YARIN
ARKASI YARIN – HADRA –9.BÖLÜM

Bir hafta sonu Antakya’ ya alışveriş için gideceğimi söyledim.Hüseyin’ den arabanın anahtarlarını alarak yola çıktım.Abdülaziz’ le şehre her gidişimde buluşuyor, aşkımızı tazeliyorduk.
Bırakmıştık kendimizi zaman denen coşkun ırmağa, yastıklar terliyordu ateşimizin sıcaklığından, nağmelerde yaşatıyorduk şarkılarımızı, çorak topraklarımızdan yaban gülleri derliyorduk…
Evin anahtarlarından birisi de oğlumdaymış.Dershanesi erken tatile giren Seyid, bizi yatak odasında sevişirken yakalayınca deliye döndü…Utancımdan yedi kat yerin altına girdiğimi hissettim.Kanım çekilmişti damarlarımdan.Öfkelenen Seyid küfürler saçarak, salonun duvarında asılı duran tüfeği kaptı, Abdülaziz’ e ateş açarak kapıdan fırlayıp gitti…
O’ na “- Dur yapma! O adam senin baban” , diyemedim…
Hemen acile telefon açarak, ambulansla Abdülaziz’ i hastaneye götürdüm.Doktorların şikayeti üzerine gelen polisler, hakkımda soruşturma başlattılar.Abdülaziz’ e” -Bir şey söyleme!..” diye yalvardım. Suçu üzerime aldım .Abdülaziz sağ omzundan yaralanmıştı, hemen ameliyata aldılar.Gelen polisler beni tutuklayıp emniyete götürdüler.
Emniyette verdiğim ifademde;
“- Oğlum Said, Antakya’ da dershaneye gidiyordu.Hafta sonları aile dostumuz olan Abdülaziz’ in evinde kalıyordu.Ben de Antakya’ ya alışverişe gelmişken oğlumu görmek istedim ve Abdülaziz Bey’ in evine gittim.Oğlum yoktu, içkiliydi bana tecavüz etmeye kalktı, ben de vurdum, namusumu korudum!…” diye yazılı ifade verdim.İfadem alındıktan sonra Cezaevine gönderdiler.
Olayı telefonla öğrenen Hüseyin, Avukatla birlikte Cezaevine geldi.Emniyette söylediğim yalanları Hüseyin ve avukata da anlattım.Tabi ki Hüseyin hiçbir sözüme inanmadı.O’ na oğlumu sordum.
Seyid’ in evde odasına kapandığını hiç dışarı çıkmadığını söyledi.Demek ki oğlum gördüklerini ve yaşanan olayları kimseye anlatmamıştı… İçimden bir “-oh…” dedim.
Cezaevinde üç ay kaldım.Günler ay olmuş geçmek bilmiyordu…Aklım Abdülaziz’ de kalmıştı.Avukatıma sorduğumda, şikayetçi olmadığını, içkiliyken tecavüze kalkıştığını kabul eder bir dilekçe yazıp beni kurtarmaya çalıştığını anlattı.Fakat Kamu davası olduğundan dolayı mahkeme gününe kadar tutuklu kalmam gerektiğini söyledi.Kızım Sara olayı duyunca Yanıma ziyaretime geldi.Olanlara bir türlü inanamıyordu;
“- Ya anne, Abdülaziz amca bunları sana nasıl yapar, inanamıyorum…Demek yıllarca koynumuzda yılan beslemişiz…Nefret ediyorum bu adamdan, ilk gördüğüm yerde suratına tüküreceğim!…”
“- Sakın yapma kızım, içkiliydi ve kendinde değildi.Ben gereken dersi verdim!..Sen şimdi eve git!.. Babana ve kardeşine benim yokluğumu aratma güzel kızım.Sizleri çok seviyorum.Kaderimde bu günleri görmek de varmış…”
Bakışlarımı karanlığa çevirdim , sırtımı dayadım soğuk duvara.Demir penceremde bir ışık aradım …
”-Ne zaman gözlerim güneşin ilk ışıklarıyla kamaşacak, ne zaman yağmurlar altında yürüyeceğim ve içime huzursuzluk veren bu kara kutudan ne zaman kurtulacağım Tanrım? “

Bir gün, mektup geldi dediler.Zarfın üzerine baktım güvercin resimleri uçuşuyordu.Abdülaziz’ den geldiğini hemen anladım ve sevinçle açıp okudum;
Hadra…Epey oldu seninle görüşmeyeli.İki sevdalının en yi bakışma yeri olarak yolluyorum bu beyaz kağıt pencereyi…Seni öyle özledim ki…Yüreğimi uzatıyorum sana.Bu mektupla kucaklıyorum ve konuk oluyorum yattığın ranzana.Al bu gece mektubumu koynuna, hayallerinde resmimi iyi ağırla.Benim yerime bu mektup sıkıyor şimdi sıcak ellerini.Yazdığım kelimeler benim yüreğim, yapıştırdığım pulda dudak izlerim var.Harf kervanlarım düştü çöl yollarına, su serp yanan şu deli bağrıma…En yakın zamanda kavuşmak umuduyla…Seni çok Seviyorum…

Yazan: Sedat ERDOĞDU
ARKASI YARIN

ARKASI YARIN – HADRA –10.BÖLÜM

Mahkeme günü gelip çatmıştı.Adliye binasındaki duruşma salonuna girdiğimde eşim, kızım ve Seyid yan yana oturmuş duruşmayı bekliyorlardı. Seyid’ in nefret dolu bakışlarını üzerimde hissettim.Hakim’ in ve Savcının sorduğu sorulara, daha önce emniyette verdiğim ifadenin aynısını anlattım.Mahkeme salonunda benim anlattıklarım, memur tarafından tutanakla kaydedildi.Avukatım beni güzel bir şekilde savundu.
Sıra Abdülaziz’ e gelmişti;
“- Evet hakim bey, Hadra’ nın söyledikleri aynen doğrudur.Ben o gün çok içkiliydim ve ne yaptığımı bilmiyordum.Hadra’ nın eşinin kız kardeşi, benim erkek kardeşimle evlidir.Yakın akraba sayılırız.Oğlu Seyid Antakya’ da dershaneye gidiyor ve hafta sonları yanımda kalıyordu. Hadra Hanım olay günü, oğlunu ziyarete gelmişti.Evde oğlunu görmek için bekliyordu.Ben de içkili olduğumdan, tecavüz girişiminde bulundum ve ne yaptığımı inanın bilmiyorum.Asıl suçlu benim.O kendi namusunu korumak için tüfeği ateşledi…”
Seyid hakime bağırarak;
“- Bunların ikiside ahlaksız ve yalan söylüyor Hakim bey.Bu şerefsizleri uygunsuz vaziyette ben yakaladım.Artık bu kadına “- Anne!..” demek bile istemiyorum.Babamı aldatan ve aile şerefimizi iki paralık eden böyle namussuz bir kadına ben”- Anne” diyemem.Şu ahlaksız adamı yıllarca “-Amca” bildim.Hiç mi utanmadınız babamı aldatmaya ve hiç mi vicdanınız sızlamadı mı?
Şu karşımda duran yılanı ben vurdum.Bu kadın bu olayda suçsuz, fakat Allah katında ve bizlerin önünde suçludur.Beni tutuklayın, değilse elimden tekrar bir kaza çıkacak ve bu alçak adam tahtalı köyü boylayacak!..”
Olayları öğrenen mahkeme heyeti ve aile çevremiz, şaşkınlık içindeydi.

Ölmek istiyordum…Eğer ölürsem karalarınızı değil, bayramlıklarınızı giyinin…Gözyaşlarınız karışmasın toprağıma, rahat uyuyamam.Son bir defa gülüşlerinizi duyayım ne olur!..Ne mezar taşım olsun isterim, ne de gül fidanlarımı sulayın…Karalar bağlamış anlımdan boncuk boncuk terlerimi silmeyin!…Bir kız çocuğu yaşardı Afrin’ de bir zamanlar…Sevdalar ekerdi gönül tarlasına…Gizli gizli buluşurdu sevgilisiyle, düşleri yanıp gitti çakılan bir kibritle…Bir deli fırtına savurdu, hem seni… hem beni …yaşarken cehenneme!..

“- Hakim bey son kez bir şey söylemek istiyorum, yazılı verebilir miyim?..”
“- Tabi buyrun verin!…”
Hemen orada Yazdığım mektubu, hakim Bey’ e uzattım.Mektubu uzun uzun okudu ve bana dönerek sordu;
“- Bunları açıklamak zorundayım, mahkemeye sunulan yazıları ihbar kabul ederiz…”
Hakim, Abdülaziz’ e dönerek;
“- Seyid, senin oğlun!..”
Başım dönme dolap gibi dönüyordu, birden olduğum yere yığılıp kaldım.Gözlerimi açtığımda kızım ve Abdülaziz baş ucumda bekliyorlardı.Hüseyin, iktidarsızlığının duyulması ve erkeklik gururunun verdiği utançla orada perişan bir vaziyette, kaderine lanet okuyordu.Oğlum büyük bir şok içinde Cezaevine girmişti.Bunca yaşanan olayın suçlusu kim di?Sevda mı suçlu, yoksa kader mi?…Bir imzaydı bizi suçlu kılan.Kızım Sara tahsilinin verdiği olgunlukla karşıladı bizim sevdamızı.Babasına sarılarak ağlamaya başladı ve bana hitaben;
“- Boşanmalısınız Anneciğim!..Toplumumuzun örf ve adetlerinin verdiği yazısız kurallar var ve bunlara uymak mecburiyetindeyiz!..Abdülaziz Amca hala seni seviyor, belli ki sen de O’nu çok seviyorsun.Ben de babamı çok seviyorum.Seyid de Cezaevinden çıkınca kendi öz babasını çok sevecem eminim.Bundan böyle biz beş kişilik bir aileyiz kimse mutluluğumuza gölge düşüremeyecek!..”
Duruşma sonucu benim tahliye kararım yazıldı ve ben Abdülaziz’ in yanına yerleştim.Hamamat’ a gitmeye yüzüm varmadı. Hüseyin, le boşanmaya karar verdik ve tek celsede boşandık .Boşanmamızın ardından Abdülaziz’ le nikahlandık.Nikaha kızım da katıldı ve bize manevi desteğini esirgemedi.
Kırgınlık, karamsarlık, yılgınlık …Artık bütün hüzünlü duygular, kalbimin şöminesinde öyle cayır cayır yanıyordu ki dumanları beynimi uyuşturuyordu.Kendimi bir kelebek kadar özgür, beyaz martılar kadar hür ve mutlu hissediyordum.Oğlum Cezaevine her ziyarete gidişimde beni görmek istemiyordu.Duruşma günü oğlum, yaralama olayından az bir ceza aldı.Hüseyin ve kızım ziyarete gidişlerinde O’na olayları ve Abdülaziz’ le evlendiğimizi anlatmışlardı.Bundan sonra Yargı da yargıç ta Seyid’ ti….
Tahliye olacağı gün, Abdülaziz, Hüseyin, Kızım ve ben büyük bir heyecanla kapıda beklemeye başladık.Oğlumu çok özlemiştim ve çok seviyordum.Demir kapı açılıp elinde bavulla dışarı çıktığında, Abdülaziz ve benim suratımıza hiç bakmadı.”- Babacığım!..” diyerek Hüseyin’ e sarıldı ve daha sonra da ablasına sarılarak hasret giderdi.Üçü sırtını dönüp arabaya doğru gidiyorlardı ki ,birden geri dönüp kollarını açtı ve “- Anneciğim!..” diyen sesini işittim.Gözlerimden yaşlar sel olup akmaya başladı.Seyid Abdülaziz’ e bakarak;
“- Affet beni Abdülamca, seven AFFEDER!…Hepinizi çok seviyorum fakat babamdan asla vazgeçemem!..” Bu söz üzerine Hüseyin, oğluyla daha çok gururlandı…

– S O N –
Yazan: Sedat ERDOĞDU