Kategoriler
Amerika üzerine Avrupa Birliği Deneme Yazıları Dünya ülkeleri Fransa uzerine Gazeteci Orta Doğu siyasetci Türkiye üzerine Yazar

Nee! Demokrasi mi?

Yoksa en cazibeli, en renkli, en güzel sözlerle süslenmiş, aklı-selim insanları dahi kendine müptela yapan koca bir masal,mıdır demokrasi?İlk olarak halkın gücü kelime olarak “demokrasi” çeşitli ülkelerde hükümetlerin en yüksek yönetim biçimidir. Aslında insanların, ülke için neyin en iyi olduğunun bildiğini göz önünde bulundurmak gerek. İkinci olarak demokrasi, demokratik rejimlerin ve insanların güç temeli seçimlerde egzersiz gibi. Özellikle bir çok ülkede ortaya çıkan Batılı liberal ekonomilerin alternatiflerine bakın, bütün delillere rağmen onlar Batının demokrasisi ile kendi demokrasi anlayışlarının zıtlıklerını görüp bu uyumsuzluğun ana kaynağını bulmaya çalışıp alternatif aramaya devam ediyorlar. Macar asıllı Amerikalı yatırımcı George Soros dediği gibi “Çin, Amerika Birleşik Devletleri daha güçlü ekonomi değil, aynı zamanda daha iyi işleyen bir hükümete sahip değil”. Gerçekten batılı olmayan, batı demokrasisi ile yönetilen hükümetlerin – devletlerin batı demokrasindeki üstünlüğü hakkındaki varsayımlar çürüyor gibi. Her alanda Batı,nın getirdiği ya da bir şekilde kabul ettirildiği demokratik sistemler şiddete yol açmaktadır. Demokrasinin 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, daha sonra 1789,daki Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ile yönlenip bütün dünyaya bir virüs gibi yayılması krallıkların, imparatorlukların sonunu getirdigini görürüz. John Keane,nin “violence and democracy” kitabında demokrasiden aldığı güçle şiddeti gerekçelendirme heveslisi siyasetçileri ‘biçare’ olarak tanımlarken, bu kesimi ‘Şiddete karşı cevabı yine şiddette bulanlar’ olarak anlatıyor. İnsanlar son on yılda ‘Şiddet ve Demokrasi’ konusunda ellerini şakaklarına dayayıp bir değil iki defa düşünüyorlar çünkü; Batı,nın demokrasisi ile şimdiye kadar nerelere geldiğini ve ruh yapısını analize tabi tutmaktadır.

Kategoriler
Geçmiş Tarih Hayat üzerine iletişim İnternet Dünyası internet hizmetleri Kitap Görüşleri Kuaza Network Hizmetleri Şair Sevdiğim şeyler Tarih Makale Türk Tarihi Yazar

Şabbat Romanı

Şabbat Romanı önümüzdeki günlerde ( www.rozayayinevi.com ) tarafından “Şabbat” piyasaya sürülecek! Aslında şarkısözleri ile yıllardır ruhumuzun pasını silen söz yazarı yani “Çingenem” ve “Geberiyorum” gibi şakıların sözyazarı sevgili dostum Sedat Erdoğdu bir adım daha atarak edebiyatımıza kalıcı eserler bırakmakta kararlı görünüyor.

Şabbat Romanı
Babasını Kurtuluş Savaşı’nda kaybeden Macit küçüklük yaşından itibaren Ortakaköy’de evlerine yakın bir Yahudi mezarlığında çalışmaya başlar. Yahudi Mezarlık bekçisi Joseph Bey tarafından okuma yazma öğrenir. Joseph Bey’in kızı Sara ile birbirlerini severler. Macit askerlik çağı geldiğinde apar topar yakalanarak İzmir’e askeri birliğine gönderilir. Bu sırada 1942 Varlık Vergisi çıkar. Yapılan bir yanlışlıkla Joseph Bey’e ödeyemeyeceği kadar bir vergi borcu yüklenir. Joseph Bey varını yoğunu satar fakat parayı tamamlayamaz. Erzurum-Aşkele’ye sürgüne gönderilir.

Bu yeni Şabbat Romanı,na sahip olmak istiyorsaniz lütfen yukarıdaki yayınevi linkine tıklamanız yeterli.

Yakup Icik

Kategoriler
Ressam Sanatçı Haberleri Toplumsal Konular Yazar

Türk Sanatına Bakış Açısı

(Hobi-Araştırma)

 

Bilindiği gibi Görsel Sanatlar seramik, çizim, resim, heykel, özgün baskı, tasarım, el sanatları ve genellikle modern görsel sanatlar (fotoğraf, video ve film yapımcılığı) ve mimari gibi doğada öncelikle görsel olan eserleri oluşturmak için sanat formları vardır.
Pek çok sanatsal disiplinler (sahne sanatları, kavramsal sanat, tekstil sanat) görsel sanatların yönleri gibi diğer tür sanatları içeren bu tanımlamalara kesinlikle alınmamalıdır. Ayrıca görsel sanatlar içinde yer alan uygulamalı sanatlar endüstriyel tasarım, grafik tasarım, moda tasarım, iç tasarım ve dekoratif sanat olarak bilinmelidir.

 

Yukarıda belirtildiği gibi, terim “görsel sanatlar” güncel kullanımı güzel sanatlar gibi uygulamalı, dekoratif sanat ve zanaat, ama bu her zaman böyle değildi. 20. yüzyılın başında Ingiltere ve başka yerlerde Sanat ve El Sanatları Hareketi sanatçının sık sık Güzel Sanatlar (resim, heykel veya baskıresim gibi) değil, el sanatları, ya da çalışan bir kişi ile sınırlı kalmıştır (sanat ortamı olarak uygulanır). Çok yüksek formları gibi yöresel sanat formları değerli Sanat ve El Sanatları Hareketi sanatçılar tarafından vurgulandı.

 

Sanat okulları bir zanaatkar sanatın bir uygulayıcısı olarak kabul edilemeyeceği sonucunu koruyarak güzel sanatlar ve el sanatları arasında bir ayrım yapılmıştır.
Bölgelere göre boyamada, sanatçının hayal gücüne en yüksek derecede güvenilen biri olarak görülmüştür. 2001-2012

 

Yakup Icik

Kategoriler
Kitap Görüşleri Kitap Tanitimlari Yazar

Selam Getirdim

Elimde bir kitap. Buram buram hasret kokulu: Vatan hasreti, öze dönüş hasreti, Turan hasreti…Türk elinden Türk eline gönül köprüsü. Uzakta kalmışlığın sesi soluğu adeta.

 

İçindeki şiirler ve mektuplar gönül damlalarından oluşmuş birer inci. Adı: ‘Selam Getirdim’ İşte Türk yurtlarından Gök Oğuz eline getirilen selam: Türk yurdunun, Türk atasının, Türk töresinin ululuğu. Dirilişe çağrı…

 

‘Uyan Gagauzistan!

Sana Türk ocaandan selam getirdim.

Büük halkın oollarından,

Senin için milletim, kurt sesi getirdim!

 

Kalkın, Gagauzistan!

Sana Korkut ocaandan kıvılcım getirdim.

Şeitlerin ruhundan,

Senin için milletim, kucak dolusu nur getirdim.

 

Seslan Gagauzistan!

Sana dedam Oguzun soluunu getirdim.

Ayaa kalk, bir ol milletim,

Sana kuvet getirdim!’

 

Aslını sahiplenme, saygı duyma. Dilini ve özünü koruyuşun özeti:

 

‘Ban Türküm, ban bir Gagauzum!

Kaavi, girgin serbest Oguzum!

Çok zor çektim, düştüm kalktım,

Üündüm, hep dedema baktım.

……………………………

 

‘Ban Türküm, ban bir Gagauzum!

Kaavi, girgin serbest Oguzum!

Bir ool oldum Vatanıma.

Ban Gagauzum! Ne mutlu bana!’

 

Dil dedik de; Türk, geçmişte ne zaman yeni bir dinle tanıştı o din ile alakalı bazı sözcükleri diline katarak kimilerinin ‘zenginleşme’ kimilerinin ‘kültür erozyonu’ olarak nitelediği durumu yaşamıştır, yaşamaktadır. Hıristiyan Türklerin Hıristiyan Slav, Müslüman Türklerin Arap ismi almış olmaları ve özellikle edebiyat alanında ise Arapça Farsça kökenli sözcüklerin bolca kullanılması gibi.

 

Türk, mutlaka milli değerlerini, dilini, âdetini kısacası kültürünü koruyup gelecek nesle emanet edebilmeli ki varlığı daim olsun. Ne mutlu ki Gök Oğuz da bunun farkında.

 

‘Gelecaan gözaldir Gagauz,

Göka kaldır bayraa, git ileri

Senin dedan Attila, Han Oguz.

Sev Dilini, koru adetini!

 

Unutma ool, üçüz milionnuk

Kan kardaşın yaşeer bu dünnaada,

Ko bürüsün seni büük hodulluk,

Sevin, ki san da bu ulu soydan.

 

Üüren, çalış, yaşat gagauzluu

Zenginneştir gözal Bucaamızı.

Sevil hem sev, koru eski dostluu,

Kuvetlendir süünmaz ocaamızı.’

 

Bucak, Moldova’daki Gök Oğuzların toplu olarak yaşadıkları bölgeye verdikleri vatan anlamına gelen bir isimdir. Vatanı korumak, ocağı tüttürmek her Türkün birincil görevi, boynunun borcudur.

 

 

İç işlerinde serbest, dış işlerinde bağımlı olan Gök Oğuz, şimdilik esaretin zincirini kıramasa da üzerinde yaşadığı toprağı bir toprak parçası değil en kutsal varlıklarıyla özdeşleştirerek, hasretiyle beraber ona nasıl bir ululuk kazandırmış şairin mısralarında görelim.

 

‘Sarı saçlı nazlı Bucaam,

Gül kokulu eşil Bucaam!

Özlemnan hep yanerım ban,

Anam, balım, canım Bucaam!

 

Topraan, havan, suyun senin

Bana kuvet verer her an.

Yaşa, geliş hem çiçeklan,

Komur gözlüm, sarı Bucaam

……………………………..’

 

Bucak vatandır oylum oylum çiçek bezeli, gül kokulu; bucak anadır, bucak sarı saçlı, kömür gözlü sevgilidir. Aşığın maşukudur. Havasıyla, suyuyla hayattır. Berekettir, umuttur bucak.

Gök Oğuz bunu bilir de ‘Anam, ömürüm, canım Bucaam!’ der. Der der de bununla yetinmez:

 

‘Zamana yorsun Deda Korkudum!

Seni çok aaradım, şükür buldum!

Al eski kauşu, otur taşına

Da topla bizi bir ocak başına.

 

Bir nasaat ver biza, hey ulu Dedam,

Evellar gibi uurla bizi san.

Yol göster hem üüret san bizi yaşama,

Türk adını büün pek zor taşımaa.

………………………………

 

Deyip, Korkut Ata’nın bilgeliğine yol göstericiliğine vurgu yaparken Türklüğün zor zamanlar geçirdiğine, bilgesiz kaldığına gönderme yaparak hep yeni bir Dede Korkut’un umudunu taşımaktadır haklı olarak. Türk başsız, kılavuzsuz kalsa bile asla vatansız kalamaz. Ve bir yolunu bulup:

 

‘İşit Tangrım, çık karşı, durgut belayı

Kara yıldızlar toplanmışlar Turan üstüna,

Hey Bozkurdum, çık karşı, göster yolları.’

 

Diyerek kılavuzunu da bulur hanını da. Yeter ki:

 

‘Zor yıllar, büük agalar,

Türlü çirkin oyunnar,

Hep bir köstek koydular,

Ama eski bir ruhum ban!

 

Çok şeylera yanık kaldım,

Aliflendim, süündüm, yandım.

Öz sesima hasret kaldım,

Ama kavi bir ruhum ban.

………………………….’

 

Dörtlüklerinde olduğu gibi kim olduğunun ve üzerindeki kara bulutların farkına varsın. Titreyip kendine dönsün. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde o kadar ihtiyacımız var ki buna.

 

Görev amacıyla vatanından uzakta kalan yazar hasretini gidermek için döndüğünde duygularını vatanına yazdığı bir mektubunda ‘işte vatan sevgisi budur’ dedirten çıkışlarla adeta ders veriyor vatansızlara: ‘Te ban gena geldim. Tanıdın mı beni?  Ban senin kızın. Brakmıştım beni sensiz, Seni da bensiz…Ban senin için braktım Seni! Elimdan geleni yaperım, inan, Vatanım. Saa ol, san da unutmamışın…Yukarı gidan o sokak tanıdı beni…Yolun boyunda dut aacı da tanıdı beni. Doyunca o biyaz dutlarınnan doyurdu…O gün sokakta iki genç gagauz Rusça lafedardi, pek acıttı canımı…Hepsi islaa olacek…’

 

Vatanını ve milli değerlerini önemseyen bir yüreğin sesi bu. Asla umutsuzluğa kapılmadan yarınlara yürüyen bir yürek. ‘Ne mutlu bana, ki ban Senin kızınım…’diyebilen bir yürek.

 

Bir diğer mektubunda çocukluğuna ve çevresine olan özlemini o kadar güzel dile getiriyor ki bu özlemi vatan sevgisiyle sarıp sarmalıyor: ‘…Her şey geçmişta kaldı: manim da, dadum da, dut aacı da, şaraplı ekmek ta. Yortularda el öpmak adeti da. Allah onnara raamet elesin, Topracıkları ilin olsun! Pek özledim onnarı. Geçmişta kalan şeyleri özledim. Dedelaerimizdan bobalarımız biraz almışlar, biz da bobalarımızdan  bişeylar aldık, acaba uşaklarımıza bişey verabilecez mi?! Eeh, Vatanım ne olur adetlerimiz kaybelmesin! ‘‘Evelki gagauzu’’ bizim içimizda uyandır, yaşat Vatanım. Unutma, ban her zaman senin yanındayım.’

 

Ya şuraya ne demeli: ‘…taa dorusu zenginnenmak şansını kaçırdım. Küçücüktüm, 12-13 yaşındaydım. Şindi fukaarayım. Keşki biraz çok yaşasaydılar. Onnar beni zenginnedardilar, ban da seni Vatanım!’

 

‘‘Devletin malı deniz, yemeyen domuz’’ demiyor yani. Türk’ün vatana bakış açısı bu olsa gerek.

 

Bir diğer mektubunda birliğin, yeniden dirilişin umut ışıklarını yakıyor şair yazarımız hiç sönmemek üzere:

 

‘ Zaman hayır olsun, Vatanım…Ban artık yetiştim kapundayım! Yalnız da diilim! Geniş aç kollarını. Çokuz! Hiçbirimiz kenarda kalmasın…Bir gün suuk güz gecesinda bir deli lüzgar kopuşmuş ta sepelemiş ipranmış yaprakları dünnaanın dört tarafına. Taa Amerikaya Braziliyaya yetişmiş bu yapraklar, ama yera düşüp çürümemişlar, kök salmışlar. Angı aaçtan koptuklarını unutmamışlar, damarlarında milli duyguyu yaşatmışlar…

 

Bir gün Sıcak güneşli yaz yaamurcuu, dünnaayı dolanıp ‘‘Toplanın, Gagauz oolları’’ sesini fısırdadı. 14 devlettan gelabildilar…Dünnaa gagauzları horuya toplandı. Bir bütün olduk…Kadıncayı oynadık…Bulgariyadan gelan kardaşlarımız ‘‘ Üüsek üüsek tepelerda ev kurmasınnar’’ türküsünü birkaç kera çaldılar. Varmış bir manası…’ Evet, bir manası var elbette: Ayrılık, acı ve özlem.

 

Dünyanın dört bir yanına dağılmış olan Gök Oğuzlar tek yürek olabiliyorlarsa bütün Türklerin tek yürek olmaması için bir sebep yok.

 

Yazarın en büyük korkusu, dünyanın tek bir pazar haline getirilmesine yönelik çabalar ve sonucu itibariyle yozlaşmayla milletin kimliğinden uzaklaşması korkusudur. Ki yerden göğe kadar haklıdır.

 

Bir toplantıda dinleme fırsatı bulduğum Gagauzyalı Türkolog Sayın Güllü Karanfil Hanımefendiyi böyle bir esere imza atmalarından dolayı kutluyorum.

 

Not: Bazı sözcüklerde kullanılan üzeri çift noktalı küçük a ve üzeri şapkalı küçük e seslerinin yazımını bu klavye ile gerçekleştirmek mümkün olmadığından bizdeki Latin harflerinin yazılışı şeklinde alınmıştır.

 

Osman Öcal

 

Kategoriler
Aile bağları Dünya ülkeleri İslam Dini Şair şiir edebiyat Toplumsal Konular Yazar

”SUS”

Ben sana seni soruyorum ”nasılsın”?
Sen,,,, İstanbul iy\i diyorsun.
Ben sana seni soruyorum,
Sen bol ışıklı hala yarım kaldırımlar da var diyorsun.
Ben sana seni soruyorum,
Kar yağışı çok ama herşeyi örtemedi diyorsun.
Ben sana seni soruyorum,
Kölesi olacağım” bir harf öğreteni ”bulamadım diyorsun
… … Ben sana seni soruyorum,
Boğazda pek yeşillik kalmadı, taşları duvarları arttı diyorsun.
Ben sana seni soruyorum,
Cahil alimler her yerde;kabus gibi çöküyorlar üstümüze diyorsun.
Ben sana seni soruyorum,
Yokluk yoksulluk, varlığın içinde göz göz oluk diyorsun.
Ben sana seni soruyorum,
Kur-an bir yükseğe asılmış, dantelli örtüye sarılmış
Ben sana seni soruyorum,
Din,, hürmet gelenek ipiyle asılmış,diyorsun.
Şah damarım tıkanmış, herkes çoook iyi de işte,
Sular çok soğuk” abdest” şeytan tekkesine atılmış diyorsun.
Ben sana seni soruyorum,
Ölenlerime üç yaptım, yedi kattım, kırk dağıttım
Ellisinde son ağıtım, altmışında unuttum diyorsun,
Ben sana seni soruyorum,
Filistin , Pakistan,Endonezya, Keşmir, Patani, çok kirli
Oysa ben,, daha kapımın önünü bile süpüremedim diyorsun.
Ben sana seni soruyorum,
İki dirhem bir çekirdek aile,vize cıkartmış odadan odaya Yabancılaşma boy boy diyorsun.
Ben sana seni soruyorum,
Üç değil beş maymunum la mutlu mesud ve bahtiyarım
Gülmek isterken herkez, ben ağlıyamıyorum diyorsun.
Ben sana diyecektim ki ,,,SENİ…
-Sus ebediyen sus..
Küf kokmuş bedenimdeki kulak denilen uzvum,
İnsan sıfatı gibi görünen yüzüm,
Çağa satılmış beş para etmez ruhum var\ken benim
SUS DİYORUM SUS..

SVD

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat Hayat üzerine Öylesin Esti Yazar

Yuvarlanmaya Geldim Dünyaya

Sıradan bir emre günüydü işte, yuvarlanmak sanatını en iyi icra edenlerdenim bu dünyada, bu konuda bana “usta” diyeceklere asla mütevazılık yapmam çünkü öyleyim yuvarlanmaya geldim dünyaya…

Bu dünya bir pencere ve benim pencerelerim de epeyce çok bu evde. Bugün miladi takvimciler için yeni bir yıl ve yeni umutlar eşliğinde mutluluk paslaşmaları… Her ne kadar aslı hicri takvime uymak zorunda olması gereken bir toplum olsak da 11 günlük ilave ile çakma miladiciler olarak bugünü benim de öyle ve ya böyle bir şekilde girmem gerekiyor. “Nasıl girersen öyle çıkarsın” batıl inancına da sadık kalarak hem de; her ne kadar kutlamak sayılmamış olsa da benimkisi, bundan kime ne! Benim miladım bana özel değil mi? Sanki konuşuyormuşum diye yazdığım için eleştiren edebiyatçılara Kazım Koyuncudan “uyy aha” melodisini armağan ediyorum, eğlenmek için yazıyorum ama saygımızda askıda asılı değil hani…

Ne zaman evden çıksam, sokaklar, caddeler arasında kayboluyor umutlarım. Oysa biliyorum ki herkes arayışlarını temin etmek için, beklentilerine cevap bulmak için sokaklarda. Oldum olası kalbimle aram pekiyi olmadı, ruhuna öküz yaşıyorum diyebilirim. Bu durumda geldiğim nokta ile gideceğim nokta hiç paralellik göstermeyecek.

Yalnız yaşayanın hayallerinin de yalnız ve yanlış olması kadar doğal bir şey yok hayatta. Ya şarkılara sığınırsın ya kitaplara ya da bilmem ki alternatifi olanlar vardır parayla eşdeğer düşecek. Höşmerim severim ben Balıkesir de çocukluğumun geçmesinden olsa gerek. Bulması yapmasından zor bir tatlı gibi görünse de bir bölgenin en kültürel damak tatlarından biri işte. Bu tatlı nerden çıktı diyenlere şu an yiyorum da ondan. Aslında bir özeleştiri yapacaktım ben İzmit için. Bu şehrin griye kaçan bir yüzü var. Ne siyah ne beyaz hep ortada kalmış bir hali var işte, kargalarla-martıların aynı gökyüzünde uçmasından mıdır bilemiyorum artık. Aslında biraz seviyorum bu şehri ama kitapçılarını asla, buradan beni okuyanı var mıdır bilmiyorum ama hep okunmaması gereken edebiyattan uzak kitapları getirmekle küfrümün merkezine oturmaktalar.” Neyse sözlerimi bileyip keskinleştirmektense taşa vurup köreltmeyi tercih ediyorum artık!”

Olmadı. Alamadık istediğimiz kitapları, bari yakın bir dostumuzu görelim dedik. Sohbetiyle ülke sorunlarından, iş-aş-aşk üçlemesine kadar yüzeysel desem de onunla asla derinden yüzeye çıkamayan iki denizaltı gibi kaybolduk sohbette, içtikçe çayı insanlığımıza dostluğumuzu bir kez daha çiviledik. Ondan sonrası da var bu işin yalnız kalmak ve bir aitlik eki gibi “sadece ben olmak” gibi bir şey işte! Ev mi dışarısı mı ikilemesinin ardından içki içtiğimden ya da çok eğlendiğimden değil ama barda buldum kendimi her ne kadar öncesinde damsız girilmiyor kibarca yaklaşımı olsa da bir şekilde bunu da aşarak, çakma damımızla girdik vesselam… Tanımadığım bayan arkadaşa da usta oyunculuğundan ötürü minnettarlığımı gönderiyorum buradan, sayemde bedavaya girdi ya neyse…

“Gücüm olsa tüm tabularımı yıkardım hayatta
Elimde taş gibi olsaydı cesaretim
Belki bu kadar içime ait olmazdım
Keşif haritamı elbette verirdim birine
Ama öyle bir boşluk var ki içimde
Milyonlarca sebep yine de yalnızlığıma ortak olamayacak hiç!”

Ev mi dışarı mı ikileminin zaferi dışarının da mağlup olacağı an geldiğinde yorgun olan bedenimi annem ve babamla dinlendirmek huzurla eşdeğerdi. Hayatı en basitinden yaşayan biri olarak hayatta ki önceliğinizin “daha az kalp kırmak ve daha az hak yemek” üzerine kurmanızı sadece bir insan olarak önerdikten sonra uyumakla bedenime hediye vermek durumundayım. Hediyesini ısrarla bekleyen bedenime daha fazla direnemeyeceğimi otuz yıldır iyi biliyorum çünkü o da bana yarın yeni bir gün armağan edecek… Şimdilik eyvallah dostlarım!

Çakma miladı takvimcilerden biri olarak hoş kalasınız hep!

Emre Onbey (sizden biri/belki sen)

Kategoriler
Deneme Yazıları Öylesin Esti Türkçe Dili Yazar

Uyumsuzluk Hali

Ben, yalnızlığımı görürüm insanlarda onun için akşamı beklememe hiç gerek yoktur. Gecenin asi siyahlığına karışmış yarasa gibi yokluğun asil rengidir bende insanlar… küçüklükten beri süregelen bir uyumsuzluk hali işte!

Çok devşirme zaman oldu sigarayla yakınlaşmayalı, yakınen tanıyanlar bilir zaten azılı düşman olduğumuzu, gerçi bilinsede daha barıştıran hiçkimseler olmadı, dargınlığımız ölüme kadar! Bugünlerde en çok ezginin günlüğünü dinliyorum en az kahvem kadar ısıtıyor içimi ve karşımda özel birinin fotoğrafları, seyirlik, eh biraz da iç geçirmeler var tabi. Bu gece yollar yürüyorum, bazen de yol oluyorum hayallerime; biraz fazla saçmalamaya özen gösteriyorum bu gece, cömertliğim tavan yapabilir ve hiç özlemediğim o sigaranın dumanı gibi fışkıra bilir cesaretim…

Çapkınlığı bıraktığımdan beri ilk defa bu kadar iskelet gibi gözüküyor güneş bana, vallahi acınası halde hani özgürlüğü daha doğmadan elinden alınmış afrikalı çocuk gibi… belki de yağmurun hışırtısıdır onu bu kadar korkutan ya da açılan şemsiyelerin altındaki insanların gıcırtılı halleri. Neyse ne artık, onun ışıltısı bir başka güzel ve özledim lan güneş seni…

Olağanca çıplaklığımla yazıyorum bugün, bu gece ya da zamanın karışık bir vakti… samimiyetim tükenirse yazmam ben ve bitmek üzere o coşku bende, biterse giderim ahali ve gittim işte, hadi kocaman eyvallah benden hepinize…

emre onbey (sizden biri/belki sen)

Kategoriler
Anma Yazıları Genel Konular Kaybettiklerimiz! Şair Sevgi ve Ask Dünyası Yazar

YANILMIYORUM DEĞİL Mİ ?..

Yanılmıyorum değil mi ?
varlığın vardı değil mi bir zamanlar yanımda
olmalı ki,,,,senden gelıyor bu cesaretim.olmasaydın yazamazdım bu kadar derin,
hiç bir intihar girişimimde olmazdı, sabah ayazlarında
oturup seni düşündüğüm bu koltuk bu kadar eskimezdi,,
olmazdı fincanımda hep cıkmayan sen izleri
dudağımda isminin tek tek harfleri……
ayna tarak ve ben ;,,sen gelmeyince buluşmazdık
kapının zili, ocağın a…teşi, çiceklerin suyu koca bir yalan olurdu.
kapalı perdeler, bilmem gündüzdemiyim gecedemi
hava serin,,, sanırım mevsim kış
yada esen yokluğunun ayazı
takvim son kopardığın dalda kalmış
yaşım bıraktığın yerde hala 30
kutlanmamış,, senden sonra hiç bir pasta mumla buluşmamış
bilmem biliyormusun, bıraktığın gibi değil ellerim,,tuhaf
lekelenmiş, biraz kırışmış, titriyor zaman zaman da
kaç biçare gün oldu sölesene sen gelmeyeli,,,,,,,,
,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,
çok doluyum yokluğunla,
gel gel gelde varlığınla var olduğuna inandır artık beni
yanılmıyorum değil mi ??
svd..
Kategoriler
Güncel Haberler Günlük hayat Kitap Tanitimlari Romansal ezgiler Yazar

“Kadınların Şarkısı”

“Sana evime gel demiyorum, benim uçsuz bucaksız yalnızlığıma gel.”

Afrodisias’ın Kadını

Beni hiç bulaştırmayacaktın!” dediğim kişidir O.

Kimsenin ayak basmadığı bahçede tohumken, aykırılığım yüzünden açmak istemediğim bir dönemde, Cağaloğlu’nun kâğıt kokulu sokaklarında karşılaşmıştım Onunla. Özümde saklanan imgeyi, “Mevsimler Farklıdır” kitabıyla çekip çıkaran kadındı O. Sanki mitolojiden ruhuma uzanan eldi, belki de Afrodit idi. ‘Demek ki, aykırı baharı beklerdi meyveler’ diyerek, ‘hoş geldin’ demiştim Ona.

Sıra dışı bakış açılarıyla ele aldığı aşklar, kullandığı akıcı dil, kitaplarındaki yumuşak romantizm ve içten kahkahası ile Nevra Bucak, beni edebiyata bağlayan isimdir ve “beni hiç bulaştırmayacaktın” demem ondandır.

Yine açmak istemediğim şu günlerde, “Kadınların Şarkısı” ile belirdi Nevra, Eurotas’ın çiçekli kıyılarında, gün batarken. Gözlerimi vişneçürüğü panjurlu, beyaz ahşap evin bahçesindeki menekşenin ardında, Verdi’nin Aida’sını dinlerken bulduğumda, güneş üzerime doğuyordu. Demek istediğim şu ki; Kadınların Şarkısı’nı dinlemeye, hatta yaşamaya çoktan başlamıştım!

Şimdiye kadar okuduğum romanları hissettim, ama yaşayamadım. Romanın içinde bir karakter, cisim olamadım. Fakat Nevra Bucak’ın romanlarını, hissetmenin ötesinde yaşayabildim, içlerine girebildim, kişilere, eşyalara dokunabildim. Bu özelliğiyle Nevra, düşleri ve özlemleri gerçeğe çeviren, sihirli peri gibidir.

Romantizm ve Nevra Bucak

Nevra Bucak’ın kitaplarındaki aşk, hep başkaydı, “mevsimleri farklı”ydı. Cinsellikten, tenden arınmış, sınırı, ucu, kenarı, kıyısı olmayan aşklardı anlattıkları. Özgür, güçlü aşklar… Elbette zarif bir romantizmle birlikte… Kadınların Şarkısı adlı kitabında da, bütün bu özellikleri tekrar yaşadım! Kitap, tam bir Nevra Bucak kitabı olduğunu, beynimin duvarlarına işlediği enfes romantizmiyle kanıtladı.

Nevra Bucak’ı, her zaman “ayaklı romantizm” olarak gördüm. Yüreğinden fışkıran sınırsız (ve eşsiz) romantizm, yazdığı kitaplara incecik dokunuşlarla, adeta bir dantel gibi, özenle işleniyordu. Kaynağını Nevra’nın yüreğinden alan aşk ve romantizm, Kadınların Şarkısı’nda zirveye ulaşıyordu. Yirmi yıldır söylenmeyi bekleyen bu şarkı, kitabın sayfalarından uçarak yüreğime konuyor, orada dans ederek çoğalıyor, usuma, gözlerime, derime ve nihayetinde bütün vücuduma yayılarak, beni “Aşkın Adası”nda, ender bir güzelliğin gülümseyen kıyısına bırakıveriyordu. Ada, bu güzelliğin ortasında sevişen iki yüreğin, sevgi dolu senfonisi eşliğinde yükseliyor ve evrenin sonsuz koyuluğunda bir güneş olarak yerini alıyordu. İşte Kadınların Şarkısı’ndaki “iki kadın yüreği”nin aşkı, böylesine yüksek ve bildiğimiz aşkın ötesinde bir aşktı…

“Erkek Aşk”ın Dayatması

Kadınların Şarkısı’nı anlatan ve bir yazar olan Mine, eski bir soprano ve romanın başkişisi Semiramis’in, Ada’daki yalnızlığına götürüyor bizi. Bu yolculuk esnasında, Mine’nin evli ve çocuklu olan erkek sevgilisi ile yaşadığı “aşklı aşksızlık”a da tanık oluyoruz.

Ada’ya gidip geldikçe, kimseyle görüşmeyen, evden dışarı çıkmayan Semiramis’in dünyasına adım atıyor ve o dünyanın aslında kültür, sevgi, duygu, tutku ve bir o kadar da hüzün dolu olduğunu anlıyoruz.

Mine ve Semiramis arasında oluşan dostluğun gelişimi, bize yaşadığımız aşkların (özellikle de kadın – erkek ilişkilerinde) cinsel temastan öteye geçemediğini kanıtlıyor. Duygudan mahrum, tensel birlikteliklere aşk dediğimizi, aşkı cinsel bir doyum olarak bildiğimizi gösteriyor. Oysa, aşkın teni olur mu? Sınırı, kalıbı, şekli ya da “cinsi” olur mu? Olmadığını ve aşkın gerçekte bir “yürek işi” olduğunu, Mine ve Semiramis arasında giderek tutkuya dönüşen bu nadide dostluktan öğreniyoruz. Öyle bir tutku ki, bu iki yürek birbirine sahip olmak, birbirinde kaybolmak istiyor.

Yürekleri sevişen iki kadındır, Mine ve Semiramis. Bu kutlu törende birbirine değen duygulardır; tutku, saygı, sevgi, hayranlık, hoşgörü, ilgi, merak, paylaşım, bütünleşmek… Çoğu zaman sadece cinselliği yaşatabilen, sanki aşkın cinsel doyumdan ibaretmiş olduğunu dayatan “erkek aşkın” ötesinde bir sevişme Kadınların Şarkısı.

“Sana evime gel demiyorum, benim uçsuz bucaksız yalnızlığıma gel.”

Günümüzün temel sorunlarından birine, sıra dışı bakış açısıyla yaklaşan Nevra Bucak kitabında, çoğu erkeğin, romantizm maskesi altında kadına cinsellikten öte bir şey sunamadığına ve kadını yalnızlaştırdığına dikkat çekerek, kadınların yürek acılarını dile getiriyor. Bu dile geliş, Tagore’dan bir alıntı ile daha kitabın ilk sayfasında okura sunuluyor: “Sana evime gel demiyorum, benim uçsuz bucaksız yalnızlığıma gel.

Nevra Bucak’ın “Mevsimler Farklıdır” ve “Aşkın Kutupları” adlı kitaplarındaki aşkları bambaşkaydı, fakat “Kadınların Şarkısı”ndaki aşk, çok daha başka. Kitap, aşk anlayışımızı yeniden sorgulamamızı sağlıyor… Kitabın dili, yirmi yıldır bekleyen şarap gibi, dudaklardan yüreğe akıveriyor hemen. Kadınların Şarkısı’nı kitaplığımın en değerli kitaplar köşesindeki yerine koyarken, okura da aşkın hüzünle yoğrulduğu bu şarkıya kulak vermesini tavsiye ediyorum.

(Kadınların Şarkısı, Nevra Bucak – Aya Yayınları, 120 s.)

Selçuk ERAT
08 Temmuz 2012, İstanbul
Özgür Kocaeli Gazetesi, 15.07.2012

Kategoriler
Deneme Yazıları Günlük hayat Yazar

Ritmik Ağrıların Bestecisi

    Ahh! Bu şarkıyı bir yerlerden hatırlıyorum. “ Aşk dediğin dört duvardır, boyu göklerde. Yıksan altında kalırsın, yıkmasan içerde.” Sesini sonuna değin açmıştım da annem,  sinirlenmişti. Şimdi annem yanımda değil, müzik dinlediğim programın sesini açıyorum; hoparlörlerim cızırdıyor. Ev arkadaşlarım, şarkıma eşlik ediyor. Güneş sarısı bukleleri olan kızın sesi, şarkıya gitmedi; o Badem dinliyor. “ Bir resim daha var mı, senle ben gibi. Ansızın siyahlarla doldurma beni. Yavrum, gülüm halimi gel de kendin gör, uzaktan ona buna sordurma beni.” Eşyalarımızı topluyoruz ağır ağır. Yaz tatiline beş kala, fallar açıyorum kendime. Hani beş hafta mı desem, beş gün mü desem belirsiz. Belki beş dakika gibi hızlı geçer. Mutfaktan bağırıyor bizim kız:

    —“Böreğe bir bak, yanıyor mu ne?”  Yanan falan yok, ortada duman da yok.

     -“Aşk dediğin, dört duvardır, yavrum.”

     -“Ne diyorsun kuzum sen?”

     -“Hiç…” Böreği şöyle bir ters çeviriyorum, akşama tava böreği var, yanına da çay demlenir. Şarkının devamını düşünüyorum, bak yine unuttum. Yıksan altında kalırsın, yıkmasan içerde mi? Hiç âşık olmazsak nerde kalırız? Boşlukta mı? Ben boşlukları severim, en azından keyfime göre doldurabilirim.  “Mevsimler gelir, geçer ben aynı yerde. Çok sürmez canım diye, kandırma beni.”  Mmm… Neydi? Neyse yemek hazır, gerisini tok karnına düşünürüm…

    Bir maden suyu olsa da midemi biraz rahatlatsam. Güneş sarısı bukleleri olan kız çok iyi yemek yapıyor. Fakat hamur işi işte, demek böyle oluyor. Hamuru inceltecek bir oklavamız yok.  Sert,silindir biçimli bir karton ile açtım hamuru ben. Sonrası bu… Damağımız tadını çıkardı, mide durmadan zırlıyor. Şarkıyı düşünüyorum… “Lal lal laa laal…”  Ev arkadaşım, “sende bir haller var , göreceğiz” numaralı bakışını atıyor. Sırıtıyorum, iyi olduğumu zannetsin. Az sonra bulaşık telaşı başlayacak. Bakalım kim bu akşamın fedaisi…

    Uyumak istediğimi sanmıyorum. Uyuz kediler gibi kitap okuyorum bu aralar. Evdekilerden utanmasam, bir sayfayı iki-üç gün arasında paylaştıracağım. Ben böyle değildim, yaşarken oldum. Böyle bir şarkı mı vardı? Akşama dizimiz var. Pembe değil; gri bence. Pembe diziler yalandan oynuyor televizyonlarda. İzleyen o kocaman kitle de hayatı öyle pembe sanıyor.  Grili yayınlar yapsınlar, bak o zaman nasıl herkes kendinden bir şeyler buluyor.

     Saçmaladığımı kabul etmek için yazıyorum.  Lise öğretmenim acımasızca eleştirirken beni, “saçmalamışsın kızım” derdi. O zamanlar yazıyordum, asıl şimdi saçmalıyorum.

    -” Aşk dediğin dört duvardır, boyu göklerde…”

   -” Sana başka bir şarkı bulalım.”

  -“İstemez.”

 -“Neyin var kuzum senin?”

 -“Hiçbir şey istemez…”

      Aşk dediğiniz dört duvar felan değildir. Boyu da göklere değmez. Böyle cümleler, günümüz bestecilerinin, aşk acısı yaşamaya meyilli gençlerine armağan ettikleri melodik acılardır. Dinleyici aşıksa; dört duvar arasına sıkışmış hissediyor kendini. Boyu o kadar uzun ki, ulaşılamaz sanıyor aşık olduğunu. Aşk dediğin dört duvardır canım, fakat üstü kapalı…

      Kahvaltıya sigara böreği saralım diyor bizim kız. Kafayı böreklerle bozuyorken, “börek” kelimesini hisseden mide yeniden zırlıyor. Bir şarkı daha vardı, sadece melodisi aklımda… “Dırınn nıım nımm…” gibi bir şey. Sözleri hatırlamaya çalışan beynim, midemle ağrılı bir dans tutturuyor. Gözlerim kapanıyor işte.. Neyse diyorum, uyanıkken düşünürüm… Yarın ağrılı sözler yazar, sızılı melodiler bulurum. Söz, müzik kalbime ait ama olsun; bestesi benim…

Rüya 25