Kategoriler
Genel Konular siyasetci

Hakimiyet Milletindir ama Hakimiyet Allah’ın dır.

“Egemenlik Allah`ındır”
mutlak hakimiyet Allah`ındır. Allah herşeye hakimdir. Bu tartışılmaz. Ancak Türkiye Büyük Millet Meclisinde yazılı olan ve demokraimizin temel ilkelerinden biri olan “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” sözü inançlar açısından değerlendirilemez. Daha önce padişahlıkla idare ediliyorduk.

Kategoriler
Aklımdan geçenler Anketler Avrupa Birliği Az önce öğrendim Çevre Konuları Deneme Yazıları Doğa ve Yaşam Dünya ülkeleri Gazeteci Günlük hayat Hayat üzerine Şair siyasetci Şuan Düşündüklerim Türkiye üzerine Yazar

Durulmaya Ramak Varken

Kuzey İrlanda’da yapılacak G8 zirvesi öncesi kapitalizm karşıtı gruplara Gezi Parkı protestocuları madem dünyanın her bir köşesinden destek geldiğini söylüyorlar o zaman şiddetin tam ortasında kalan ve cehennem acısı çeken ingilizleri destekleyecekler mi acaba? Ya da dünyada olan çevreci olaylara ne kadar duyarlılar? Araştırmalara göre “Gezi Parkı”,nın çok önemli bir yer olmadığı söylenmekte. İstanbulda yaşayan eş-dost gözlemlerine göre gezi parkı bir fahişe yatağı, uyuşturucu satan-alan ayyaş ve serserilerin mekan tuttuğu yer olarak söyleniyor ki virtüel alemdeki bilgiler de bunu doğruluyor. Gezi Parkı,nda bulunan ağaçları koruma hevesi ile yola çıkanlar acaba geçmiş zamanda Koç Üniversitesi orman alana yapılmıştı ve üstelik binlerce ağaç katliamı yapıldı ve O zaman “Neredeydiniz?” diye sormak gerekmez mi? Gezi Parkı olaylarında olgu, gerçeklik ve algı birbiriyle çelişen bir durum izledi. Olaylarda bir polis öldü ve geride gözüyaşlı ailesi kaldı. Hatta bir vatandaşımızın da beyin ölümü haberini duydum bu iki elim olay “Gezi Parkı” kadar önemli değildir.
Bu arada İsrail gazetesi Yedioth Ahoronot’ta yayınlanan ve Türkiye uzmanı olarak bilinen Prof. Dror Ze’evi’nin imzasını taşıyan makalede, İstanbul’da yaşanan olaylardan sonra Türk siyasetinde hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayacağından söz edip sevinmekteler.  (ki kursaklarında koymasını bilir Türk Milleti)

Her zaman oldugu gibi masa başında haber yapmayı şerefli gazetecilik sayan hiçliğin boşluklarında yaşayan bir kısım alzheimer hastası medya uşağı gezi olaylarında sağduyulu olmamaya özen göstermiştir. Ama Batı basını demokrasi ve özgürlüklerin Türkiyede kısıtlı olduğunu iddia ederek ki (İngilteredeki G8 zirvesinde Türk Medya,sına canlı yayın yasağı getirildi) bu gezi olaylarını bir isyan olarak lanse etmiştir ve her zaman fırsatçılığını “Gezi Parkı Olayları”,nı görerek bize karşı kullanmaya çalışmışlardır üstelik, İngiltere hükümeti kendi polisinin sert müdahalesi olurken multi-riyakar ingiliz basını BBC ve Reuters başta olmak üzere suskun kalmakta.

Eylemciler arasında yapılan ankette ilginç sonuçlar elde edildi; Aileniz dışında dünyada en çok sevdiğiniz kişi kimdir?” sorusuna yüzde 54,8Atatürk, yüzde 9,0 Abdullah Öcalan yanıtını verdi. Gezi ‘Parkı olaylarının asıl sebebi nedir?’ sorusuna yüzde 58’i Tayyip Erdoğan yanıtını verdi. ‘Geçmişte kimlere oy verdiniz?’ sorusuna ise yüzde 74’ü CHP, yüzde 16’sı BDP, yüzde 2,1’i TKP, yüzde 2,1’i de İşçi Partisi olarak yanıtladı. demek ki bu işler başka işlermiş! yeşili korumak felan bir bahane olduğu aşikar. Sonuç; yıllar önce piyonlarla oynanmış ve bugün de farklı şekillerde oynanmaya çalışılan bir oyun sahnedeki.

Bendeniz yakup icik bu ülkeyi çok seviyorum, ülkem dünyadaki bir çok ülkeden iki adım ötede ekonomik olarak. Avrupa,nın hali içler acısı ekonomi açısından cendereler içinde kıvranmaktalar ve halkı mutlu değil. Şu an Turizm seköründe parmakla gösterilen ülkelerin başında geliyoruz ki bu bizim özellikle turizm çevrelerinin zihnini kurcalayan bir sorun olmaktan çıkmalı. Ülkemizde sanayi gibi bir çok sektörlerde trendler git-gide yükselmekte. Herkes bir defa değil, iki defa düşünmeli. Üstelik Milenyum çağı başlarında ideolojiler öldü.

Araştırma: Icik Yakup

Kategoriler
Amerika üzerine Avrupa Birliği Deneme Yazıları Dünya ülkeleri Fransa uzerine Gazeteci Orta Doğu siyasetci Türkiye üzerine Yazar

Nee! Demokrasi mi?

Yoksa en cazibeli, en renkli, en güzel sözlerle süslenmiş, aklı-selim insanları dahi kendine müptela yapan koca bir masal,mıdır demokrasi?İlk olarak halkın gücü kelime olarak “demokrasi” çeşitli ülkelerde hükümetlerin en yüksek yönetim biçimidir. Aslında insanların, ülke için neyin en iyi olduğunun bildiğini göz önünde bulundurmak gerek. İkinci olarak demokrasi, demokratik rejimlerin ve insanların güç temeli seçimlerde egzersiz gibi. Özellikle bir çok ülkede ortaya çıkan Batılı liberal ekonomilerin alternatiflerine bakın, bütün delillere rağmen onlar Batının demokrasisi ile kendi demokrasi anlayışlarının zıtlıklerını görüp bu uyumsuzluğun ana kaynağını bulmaya çalışıp alternatif aramaya devam ediyorlar. Macar asıllı Amerikalı yatırımcı George Soros dediği gibi “Çin, Amerika Birleşik Devletleri daha güçlü ekonomi değil, aynı zamanda daha iyi işleyen bir hükümete sahip değil”. Gerçekten batılı olmayan, batı demokrasisi ile yönetilen hükümetlerin – devletlerin batı demokrasindeki üstünlüğü hakkındaki varsayımlar çürüyor gibi. Her alanda Batı,nın getirdiği ya da bir şekilde kabul ettirildiği demokratik sistemler şiddete yol açmaktadır. Demokrasinin 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi, daha sonra 1789,daki Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi ile yönlenip bütün dünyaya bir virüs gibi yayılması krallıkların, imparatorlukların sonunu getirdigini görürüz. John Keane,nin “violence and democracy” kitabında demokrasiden aldığı güçle şiddeti gerekçelendirme heveslisi siyasetçileri ‘biçare’ olarak tanımlarken, bu kesimi ‘Şiddete karşı cevabı yine şiddette bulanlar’ olarak anlatıyor. İnsanlar son on yılda ‘Şiddet ve Demokrasi’ konusunda ellerini şakaklarına dayayıp bir değil iki defa düşünüyorlar çünkü; Batı,nın demokrasisi ile şimdiye kadar nerelere geldiğini ve ruh yapısını analize tabi tutmaktadır.

Kategoriler
Aile bağları Deneme Yazıları Genel Konular Kaybettiklerimiz! siyasetci Yazar Yeni yazarlarımız

–ESARET–

ESARETHızlı adımlarla koşuyordum.Daha adım atacak halim dermanım kalmamış, bacak kaslarım ateşten  erime noktasına, gelmişlerdi.Yaklaşık bir saatir koşmamın, ewet işte meyvasını aldım . Arkamda kimse yoktu.Ohhhh;  Şükür Rabbime, çok şükür yakalanmadım . Artık gönül rahatlıyla bir sigara içebilirdim.Ne zaman bitecekti ? Ne zamana kadar sürecekti bu kaçış?Yorgundu her yanım, en çok gönlüm yorgundu.Neden diyordum, çekerken bir derin nefes daha- neden kapalı hayat kapıların bana?Şöle herkez kadar olsaydı, sorunlarım.Kendine bakmayan, iyice kilo almış çok konuşan bir karım; üç beş çok yaramaz çocuklarım, geçim sıkıntısı çekseydim ; üstüne üstlük bide işimde olmasaydı!…Allah’ım Amenna Vesseta işine karışmak ne haddime, bilirim dağına göre kar verirsinde; ben dağ olma durumunumu aştım?Yoksa, kar yerine taşmıdır bana lutuf gördüğün?Kimi hayvanları bilir, kimi toprağı, kimide iyi okuyup yazmayı; ben  kaçmayı bildim hep korkarak, gölgem arkamda,ne yaman çelişkidir ki; aynı  havayı, aynı şekilde alıp verioruz da hepimiz;  hepimiz ayrı bir ohhhh çekiyoruz…..

Yedi yaşındaydım.Babamı ilk gördüğümde elinde çok fiyakalı bir valiz, başına takılmış kahverengiyle sarıya çalan spor bir gözlük. Kocaman bir gülüşle sarmaladı; cılız, zayıf, ürkek beni, saçlarımı karıştırdı; aslan oğlum benim dedi.Çoşuyodu ya içim, babam geldi; işte babam, işte burda gerçekten Ahmet’in gibi Celal’in gibi benimde babam varmış demek,  o varlığı herkeze göstermek, heyecanı ile yandı  tutuştu içim.O gün oldu bana ilk ve son dokunuşu rahmetlinin.Şimdi bir kaçak ömre yedire yedire her anını değişik bakış açılarıyla binlerce kere kafamda kurguluyor, o küçücük zaman diliminden hep farklı paydalar çıkarıyor, hatta bir dizi gibi yarına bırakıyor, o anı bir bütün gibi aynı anda düşünüp bir seferde harcamaya korkuyorum….Annemle, öpüşüp koklaşmadılar bile….. Çook uzun konuştular, konuşmaları sabaha dek sürdü.Yorganın altında kendi nefesimi bastırıyor,  olan biteni duymaya,anlamaya çalışıyordum.Duyduklarımla, duymak istediklerim harmanlanmış olarak rüyama girip  beni kabusa sürüklediğinde, korkuyla uyandım.Anneme baktım, ellerimi öptü ılık nefesiyle ,”yat oğlum rüya gördün, geçti uyu hadi” dedi.Uykum yok dedim; dikildim.Babam nerde demek istedim; varmadı dilim.Odalar boştu, her boş  oda dahada acıttı; o cocuk kalbimi!!!  Annem, çilem, aşığım, canım, kadersizim…Şöle bir burnunu sıvazladı,” baban gitti oğlum” dedi.Sırtımdan bir yük inmiş gibi ohh dedim, hüzünle,yaşantımız aynı şekilde kaldığı yerden devam edecekti; annnem ve ben… Hıh ne değismesini istiyordum, nede babamın tekrar gelmesini, babamın geleceğini bilmek ona kavuşacağımı düşünmek, işte buydu asıl olan mutluluğum ( umut etmekti, umutla beklemekti)….O umuttu bizi güçlü kılan, annemle beni, etten duvar yapıp bir birine,  her gece koyun koyuna sokuşturan. 

Döndü  gitti sandım. Geldiği yere;yani Avrupanın güneyindeki çizme şeklindeki yarım adasına, İTALYA’YA; bize hiç adam akıllı gönderemediği liretlerini kazanmaya… Ne acı ki, büyük, büyükten öte  bir acı , Üç gün sonra ölüm haberi geldi.Haince katledilmiş, el ve ayak parmakları kesilmiş halde, bir çuvalın içinde kıyıya vuran cesedini bulmuşlardı. Öldürülme şekli medyanın çok ilgisini çekmiş günlerce kapımızda sabahlamışlardı.Annem metanetini koruyor aynı düzenimizle yaşam savaşımıza katılıyor gibi…….. yapıyordu…..Yalandı, koca bir yalan iki kişilik minicik yuvamız babamın gülüşüyle bozulmuştu .İlk kaçışımız böle başlamıştı, annemle,  elimizde iki bavul tren garındaydık, daha gün ışımamış sabah ayazı kendini gündüzün sıcağına teslim etmemişti.Türkiye genelinde sanırım  yirmi sekiz yıl boyunca annemle yaşamadığımız il kalmamıştı.Alışkanlık bize yasaktı, bağlanmak ikinci büyük yasak, sevmek emek vermek olmayacaktı.Hayat bize   üç ile altı aylık perodlarla yaşama ve  bir yere bağlı kalma şansı sunuyordu.Geçen yıllardan sonra insan herşeye alışıyorda; oy oyyyyyyyyyy şu kalpte olmasa hani atmasa tamam diycem.Seviyosun ya,  seviliyosunda neye şartlarsan şartla kendini.Gitme diyor,  gitme, sıcak nefesleri……

Babamdan miras bu kaçışa annem  dayanamadı, çoook uzun katlanamadı.Geçen sene” iyimser kal yawrum, vuslat elbet bitecek, bak pek  peşimize gelen de yok epeydir” dedi.Öldü.Yol arkadaşım, her tel saçını yün gibi eğerip göğsüme motiflediğim, can canan gittti işte, bir hiçe…Hiç işlemediği, hiç karışmadığı, benliğinde yaşatıp hayallerinde eş olduğu kocasının; ‘hatasıyla ‘ savaştı…. Birde yanında kamburu, yani  beni, hiiiç incitmeme, bırakmama  pahasına…Güz  gülüm,  belli bir adresin oldu, annem, hep istediğin gibi menekşelerle çevirdim dört bir yanını, yeni daimi evinin,son adresinin,yine yine istediğin gibi adınıda yazdırmadım o soğuk taşa, alallade bir isim olması çok uğraştırdı;  inan,  ama iyimserim sevgilim, belli bir adresin var beni sana dönüp getirecek . Menekşelerini yenileyecek,mekanın cennet olsun .Sürgünün bitti;tadını çıkar soğuk yerde sıcak evinin …….

Şimdi yollardayım…Peşimde öfkesi hiç bitmeyen İtalyan’lar, yok bitti bu kaçış paronaya yapıoruz onlar bizi aramıyodur; derken,  iki yabancı” seni sordular” diyorlar.Çift dikiş atılmış av hali tekrar başlıyor.Otuz yıldır, ülkeyi çeşitli entrika ve koalisyonlarla yönetmiş İtalyan demokrat parti ve İtalyan sosyalist partinin iktidardan inmesisinin elbette ceremesini çekicek hiçbir şekilde bu maliyeti haketmiyecek ufak insanlar olacaktı!!İşte babam bu  ufak insanların en başında geliyordu.Güzel bir tahsilden sonra evlenip, İtalya’ya yerleşen ailem benim doğumumla beraber, Türkiye’ye kesin dönüş yapmış, o çok sevdiği politik kariyerini benim milliyetçi  kan akışlarım olsun diye terk eden babam,; bize tanıdığı mutlu olma hakkını İtalya ‘ya tekrar dönmekle son vermişti.İdalleri herşeyiydi babamın.Pire için yorgan deil tüm hayatını yakabilirdi.’Belki diyorum belki bu nihayete ermiş benim zawallı bir sürgün yaşantımı kestirebilseydi;idaellerinden bir nebzede olsa vazgeçer bu hazin sonun temelllerini atmazdı .Tadı kaçınca,  balda olsa içtiğin sirke hazzı weriyor işte. Olmayan yaşanmayan arzularıyla, hayalllere sıkışmış kalan ben, ve olamadığımız  yitirilmiş ailem ;  kendime acımaktan çoktan wazgeçtim de,  ahh annem,  senden sana waad ettiğim aileden vazgeçemiorum. Oysa ne komik hiç ölmeyecek gibi yaşar, ebedi olacak gibi birikim yapar insanlar.Vardıkları nokta nihayete erdiğinde ise ne gençlik kalmıştır,nede birikimlerini hazmedicek bir bünyee; eee o zaman nerde denge ? Benim koşu atı olma halimi,  ensemdeki soğuk rüzgardan anlayabiliyorumda !!! İnsanların girdikleri bu kısır döngü,  bana epey kara komedi geliyor.Ne kadar soğuk ne kadar büyük bir boşluk soğuk. Her seferinde farklı bir telaşsal içgüdü  SANKİ VAKTİNDEN ÖNCE GEÇİLMEYE ÇALIŞILAN BİR SIRAATTAYIM….

                                                  (………………………………………………………………..) !

EYY MAKBER!!  BEKLE GELECEĞİM YANINA BU İZ DÜŞÜŞ BU ESARET BİTTİ. Vurulmuşum yaa  nice saat önce, ruhumun bedenden ayrılışıymış beni geçmişimle cebelleştiren.Ne olur söle ordu ordu gelseniz üzerime  fark eder mi ölüm melekleri var  her yanımda; yitip giden yıllar, kader, daha hangi kahpelikle çıkabilirMİsiniz ki karşıma ?  GELİNDE VURUN ;  KIRBAÇLARINIZLA DOKUNAMAZSINIZ Kİ HAYALLERİME!!…Ters çevirdim aynaları ben. TESLİMİYETİNDEYİM  KOKUŞMUŞ ZAVALLI BEDENİMİN  GAFİLLERDE YOLU TUTMUŞ; DÖNMEKTE…BİLMEZLER Kİ ! GAFLETTEN BU KARŞILAŞMAMIZ;  DEĞİL BU SON PERDE !! İHTİYATSIZ BİR  GİDİŞTELER, HER ADIMDA BANADA DOĞRU İLAHİ EBEDİ ” ESARETE ”….

 

Kategoriler
Genel Konular Güncel Haberler Günlük hayat Kadın konuları siyasetci Toplumsal Konular

Bir Türk Kadını Meclis’e Yürüyor!

 

Bir Türk Kadını, 1934’te kendisine verilen hakkı almaya çalışıyor.

Sarı Basın Kartı olduğu halde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) çalışmasına izin verilmeyen Gazeteci Aynur BAYRAM’ın bu süreçle başlayan Ankara 2. Bölge Bağımsız Milletvekili Adaylığı, büyük bir halk hareketine dönüştü.

Sarı Basın Kartı olmasına rağmen Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) alınmayarak, gazetecilik mesleğini icra edemeyen Aynur BAYRAM, Haziran 2011 Genel Seçimlerinde Ankara 2. Bölge Bağımsız Milletvekili Adayı olarak vatandaşın karşısına çıktı.

Başörtüsü sorununu ben çözeceğim!” diyen Aynur BAYRAM’a şimdiye kadar siyasi partilerden çözüm alamayan halktan büyük ilgi var.

Hiçbir şey zamanı gelmiş bir fikir kadar güçlü değildir” sözünden güç ve ilham alarak çalışmalarına başlayan Aynur BAYRAM’ın bu mücadelesi, ülke genelinde başta kadınlar olmak üzere giderek artan bir ilgiye dönüştü.

Yıllardır siyasi partilerin çözüm sözlerine rağmen, başörtüsü sorununda ilerleme kaydedilememesi ve başörtüsünün siyasi partilerce oy toplamak adına sıkça başvurulan ve belli dönemlerde gündeme getirilen bir nesneye çevrilmesi, başta başörtülü veya başörtüsüz bütün kadınlar olmak üzere, toplumda tepkilere ve huzursuzluklara neden olmaktaydı.

Bizi önce başörtülü – başörtüsüz, sonra da türbanlı – türbansız olarak ayırdılar. Artık yeter!” diyen Aynur BAYRAM şöyle devam ediyor: “Biz bütün kadınlar, giyimlerimizle değil, düşüncelerimiz ve icraatlarımızla anılmak, konuşulmak, tartışılmak istiyoruz ve bu amaçla da bütün kadınlarımız omuz omuza, işte buradayız!

Kadınlara seçme ve seçilme hakkının Avrupa’dan önce 1934 yılında tanındığı sayılı ve öncü ülkelerden biri olan Türkiye’de, kadınlar başörtüsü – türban gibi nedenlerle “seçilme” haklarını kullanamıyor. Bu hakların engellendiği bir dönemi kapatmak ve siyasette kadınların söz sahibi olmasını sağlamak adına başlayan bu hareket, sahiplenilmeli ve desteklenmelidir.

Aynur BAYRAM’ın sergilemiş olduğu haklı mücadele Meclis’teki yerini almalıdır.

Türkiye’nin başörtüsü, türban gibi yersiz ve gereksiz gündemler yerine başta ekonomi olmak üzere, sağlık, eğitim, bilim, teknoloji, üretim, yaratım, kültür ve sanatın konuşulduğu, tartışıldığı, değerlendirildiği gelişmiş bir ülke seviyesine ulaştırılması çabası içerisinde, Aynur BAYRAM’ın edindiği misyonun önemi açıkça anlaşılmaktadır; anlaşılmalıdır.

Mesleğini icra etmek üzere gittiği Meclis’te başörtüsü nedeniyle içeri alınmamasından hareketle milletvekilli adayı olduğunu belirten Aynur BAYRAM; kadınlarımızın ister başörtülü, ister başörtüsüz, türbanlı veya türbansız, pantolonlu veya etekli, dış görünümleri nasıl olursa olsun, seçme ve seçilme haklarını sonuna kadar kullanma zamanının geldiğine işaret ediyor ve bu bağlamda, bütün kadınlarımızı görev başına davet ediyor.

Siyasi partilerin başörtüsü konusundaki ciddiyetsiz ve kararsız tavırlarının, kendisini bağımsız aday olmaya ittiğini vurgulayan Aynur BAYRAM, Avrupa’dan önce 1934’te seçme ve seçilme hakkı tanınan ve bu hakkını başörtüsüne rağmen sonuna kadar savunan bir Türk Kadını olması nedeniyle halk tarafından destekleniyor, beğeniliyor.  Aynur BAYRAM, birçok Türk Kadınına da örnek teşkil ediyor.

Bu “halk hareketi”nin Türkiye’nin demokratik ve çağdaş yapısına katkısının büyük olması temennisiyle… (Aynur Bayram hakkında daha fazla bilgi http://www.aynurbayram.com adresinden edinilebilir.)

Selçuk ERAT / Makaleci.Com Yayın Yönetmeni

www.selcukerat.com

Kategoriler
Anma Yazıları Eğitim - öğretim Geçmiş Tarih Genel Konular Günlük hayat Sevgi ve Ask Dünyası siyasetci Toplumsal Konular Türk Tarihi Türkiye üzerine

Atatürk ve geçirdiği hastalıklar.

Mustafa Kemal Atatürk aramızdan ayrılalı 72 sene geçti.Geçen bu süre zarfında ülkemiz ve milletimizin lehine bir çok  gelişmeler kaydedildi.Bu önemli gelişmeler sayesinde  hem ülkemizi ayakta tutmanın,hem milletimizi yüceltmenin, hem de Ulu Önder Atatürk’ün izinden gitmiş olmamızın ve hala bu yolda devam ediyor olmamızın sevincini yaşıyoruz. Fakat hiç düşündünüz mü? Ülkemizin şu anki konumuna gelmesinde inkar edilemeyecek kadar çok emeği olan Atatürk  bir insan olarak bu kadar yükün altından nasıl kalktı?… Nihayetinde o da bizler gibi bir insandı. Tabii ki bu kadar zorluğun altından kalkmak onun için çok yorucu oldu ve bu zaman zarfında birçok hastalık yaşadı.

Atatürk’ün geçirdiği bu hastalıklar onu hiçbir zaman yıldırmadı.Biz Atatürk’ü bir “Kahraman” olarak biliyoruz. O bu hastalıkların üstesinden gelmeyi başardı. Fakat bu hastalıklar onu çok yıprattı.Ve her geçen gün bu hastalıklar yüzünden dönüşü olmaz çıkmazlara girdi. İlk hastalığı 1896 yılında geçirdiği sıtma hastalığıydı. Bu hastalıkları; difteri,gözlerde hasar, böbrek rahatsızlığı,kaburga kırığı,kulak egzaması,kalp rahatsızlığı, zatürree ve son olarak ta karaciğer rahatsızlığı takip etmiştir.1937 yılından itibaren sağlığı iyice bozulmaya başladı. Ne var ki,söz konusu rahatsızlığı gitgide ağırlaştı.10 Kasım 1938’de saat dokuzu beş geçe Dolmabahçe Sarayı’nda hayata gözlerini yumdu.

Bizler Türk Gençleri olarak bizlere bu kutsal vatanı emanet eden Ulu Önder Atatürk’ün ülkemiz ve milletimiz adına yaptıkları  Türk Milleti için yıldızının parlamasına  ve sonra da bazı amansız hastalıklar yüzünden ,o yıldız milletimizin zihninde yanarken , artık kalbimizde ve sonsuz bir ışımayla parlamasına neden olmuştur. O ışımayı sonsuza değin parlak tutmak ve yaşatmak biz Türklerin büyük görevidir.

Atam sen rahat uyu…!

Furkan  Uçar

Kategoriler
Geçmiş Tarih Orta Doğu siyasetci Yazar

İsrail Barbarlığı Zalimliğin de Ötesinde!

TÜRKÇE: “İsrail Barbarlığı Zalimliğin de Ötesinde!”

Yazar: Gilad Atzmon

http://www.jazzinstitut.de/jazzforum/Jazzforum2007/Atzmon_seat.jpg

Gazze’deki son tahrip edici İsrail saldırısını kavramak için, insan, derinden İsrail kimliğini, Yahudi olmayan herhangi birine karşı kalıcı nefreti ve özelde de Araplara karşı nefreti anlaması gerekir. Bu nefret, İsrail ders müfredatlarında aşılanmıştır..

Ben 1970’lerde İsrail’de büyüdüm. Benim neslimin insanları, bu günlerde İsrail ordusunda, siyasetinde, ekonomisinde, üniversitelerinde ve sanatında lider durumdalar. “İyi bir Arap, ölü bir Arap’tır” sözüne inanmak üzere eğitildik.

1980’lerin başlarında IDF’e(İsrail askeri istihbarat birimi) katılmamdan bir kaç hafta önce, o sıralarda bölüm şefi olan General Rafael Eitan; “Araplar, bir şişeye tıkılmış hamam böcekleridir” derdi. Birinci Lübnan savaşında, Lübnanlı sivillerden binlercesini katlederek, yakasını kurtardı. Kısacası, İsrailliler, katlederek yakalarını kurtarabiliyor.

Oldukça şanslı bir şekilde ve idrakimin hâlâ çok ötesinde olan nedenlerle, belli bir aşamada, o ölümcül İbranice rüyadan uyandım. Bir noktada, Yahudi devletini bıraktım, Yahudi nefret tacirliğinden kaçtım. Yahudi devletin ve her türlü Yahudi politikasının, muhalifi haline geldim. Bununla beraber, neye karşı olduğumuz hakkında dinlemek isteyen her canlıyı bilgilendirmenin başlıca görevim olduğuna ikna oldum.

Yahudileri dönüştürmek ve “onlara kendilerine ait bir Devlet vererek” diğer insanlar gibi yapmak, her ne kadar Siyonizm olsa da, sefil bir şekilde başarısız oldu. Bu hafta ve daha önce pek çok kez gördüğümüz gibi; İsrail barbarlığı, zalimliğin de çok ötesinde bir şey. Öldürme aşkıyla öldürüyorlar. Ve öldürürken, ayırım gözetmiyorlar.

Batı’daki pek çok insan, Arapları ve özellikle Filistinlileri öldürmenin, çok etkin bir İsrail siyasi reçetesi olduğu tahrip edici gerçeğinin farkında değil. İsrailliler, aslında akılları karışmış insanlardır. Kendilerini, “Shalom” (*) ulus olarak görmekte ısrar etseler de; şaşırtıcı derecede kanunsuz, katledici eylemlerle yöneten politikacılar tarafından yönetilmeyi de seviyorlar. Sharon, Rabin, Begin, Shamir ya da Ben Gurion olsun fark etmez, İsrailliler, “demokratik olarak seçilen liderlerinin”, insanlığa karşı kesin cinayet kanıtlarıyla desteklenen ve kan damlayan elleriyle, savaşçı şahinler olmasını seviyorlar..

Hem Livni hem de Barak, İsrailli seçmenlerine, gerçek bir harap edici katliamı göstermeleri gerekirdi ki İsrailliler, liderliklerine güvenebilsinler. Bu onların Netanyahu karşısındaki tek şanslarıydı. Görünen o ki Livni ve Barak Filistinli sivillerin, okulların ve hastanelerin üzerine tonlarca bomba yağdırıyor. Çünkü bu İsraillilerin, tam olarak görmek istediği şey.

Maalesef, İsrailliler, merhamet ve lütuf etmekle tanınmazlar. Tam tersi, misilleme yapmak ve öç almakla tatmin olurlar. Kendi sınırsız vahşilikleriyle neşelenirler. Eski İsrail Hava Kuvvetleri Baş Kumandanı Dan Halutz’a, Gazze’de çok nüfuslu komşularına bomba yağdırmanın, nasıl bir duygu olduğu sorulduğunda, cevabı kısa ve kesindi:

“Sağ kanatta hafif bir şişlik gibiydi.”

İsrail ordusunu, ikinci Lübnan savaşına götüren General Halutz idi. Lübnan’ın altyapısının çökerten ve Beyrut’un büyük kısmını harap eden bu adamdı.

Öyle görünüyor ki İsrail politikasında Arap kanı, oylara dönüşüyor. Livni, Barak ve mevcut IDF Bölüm Şefi Ashkenazi’yi, birinci sınıf katil olarak, insanlık cinayetiyle ve Cenevre Sözleşmesinin açık ihlaliyle suçlamak oldukça akla yatkın olacaktır. Burada kana susamış ve ölümcül eyilimlerle siyasi olarak teşvik olan barbar bir toplumla uğraşıyoruz. Hata yapılmamalı, bu insanlar için uluslar arasında bir yer yok. Yani bir nevi Nazilerin işlediği suçlardan dolayı Filistinlileri cezalandırıyorlar..

“Arkadan vuran” İsraillinin, aslında ayrım gözetmeksizin öldürme ustası olduğunu anlamam yirmi yıl kadar uzun sürdü. Barak, 1967’lerin kahramanlarından biriydi, usta bir ayrım gözetmeyen katildi. Görünen o ki, İsrail kabinesi, 1967’den beri Gazze’deki en büyük hava saldırısı planını yeni onayladı. Livni, aşağı yukarı benim yaşlarımda. Şimdi ayrım gözetmeyen bir katil olarak gerekli delilleri topluyor. Hem Barak hem de Livni, İsrail’i ve Filistin’i katliam kampanyasıyla seçime götürüyorlar. Arap ve Filistinli kanı, İsrail politikasının yakıtıdır.

Livni ve Barak’a, sadece şunu önerebilirim ki; bunu yapmaları, oy anketlerinde bir işlerine yaramayacak. Netanyahu hakiki bir şahindir. Katil gibi davranmasına gerek yok ve ben onu ne kadar küçümsesem de, İsrail’i savaşa götürecektir. Belki de caydırma gücünün ne demek olduğunu, onlardan daha iyi anlıyordur.

(*) “Shalom” kelimesini; “barış” ya da “selam” ile karıştırmayın. Barış ve selam, uzlaşma ve barışmayı kastederken; shalom, Yahudi halkına, çevresindekilerin zararına güvenlik anlamına geliyor.

***

ENGLISH: How Israeli leaders kill for their people’s votes

Author By Gilad Atzmon

Israeli-born musician and writer Gilad Atzmon, who has renounced his Jewishness and Israeli nationality, explains Israel’s massacre of Palestinians in Gaza in terms of Israeli culture, which is imbued with racism and a murderous hatred of Arabs in general and Palestinians in particular.

In order to grasp the latest devastating and murderous Israeli expedition in Gaza, one must deeply comprehend the Israeli identity and its inherent hatred towards anyone who is not Jewish and towards Arabs in particular. This hatred is imbued in the Israeli curriculum, it is preached by political leaders and implied by their acts, and it is conveyed by cultural figures, even within the so-called “Israeli left”.

I grew up in Israel in the 1970s. People of my generation are nowadays leaders in the Israeli army, politics, economy, academia and the arts. We were trained to believe that “a good Arab is a dead Arab”. A few weeks before I joined the Israeli armed forces in the early 1980s, General Rafael Eitan, the chief of staff at the time, announced that the “Arabs were stoned cockroaches in a bottle”. He got away with it; he also got away with the murder of many thousands of Lebanese civilians in the first Lebanon war. In a word, Israelis manage to get away with murder.

Luckily enough, and for reasons that are still far beyond my comprehension, at a certain stage I woke up out of that lethal Hebraic dream. At some point I left the Jewish state, I evaded the Jewish hate-mongering, I had become an opponent of the Jewish state and any other form of Jewish politics. However, I am utterly convinced that it is my primary duty to inform every being that is willing to listen about that which are we up against.

Although the central purpose of Zionism was to transform Jews by “giving them a state of their own” and making them like any other people, it has failed miserably. The Israeli barbarism that we saw this week and too many times before is far beyond bestiality. It is killing for the sake of killing. And it is indiscriminate.

Fews people in the west are aware of the devastating fact that killing Arabs and Palestinians in particular is a very effective Israeli political recipe. The Israelis are indeed a confused people. As much as they insist upon seeing themselves as a “shalom-seeking” nation, they also love to be led by politicians with an astonishing record of murderous activity. Whether it was Sharon, Rabin, Begin, Shamir or Ben Gurion, Israelis love their “democratically-elected leaders” to be belligerent hawks with their hands dripping with blood and backed by a solid record of crimes against humanity.

We are weeks before an election in Israel and it would seem that both the prime ministerial candidates of Kadima and Labour, Foreign Minister Tzipi Livni and Defence Minister Ehud Barak, are trailing well behind the Likud candidate, the notorious hawk Binyamin “Bibi” Netanyahu. Livni and Barak need their little war. They must prove to the Israelis that they know how to engage in mass slaughter.

Both Livni and Barak have to provide the Israeli voter with some real exhibition of devastating carnage, so that he Israelis can trust their leadership. This is their only chance against Netanyahu. Seemingly, Livni and Barak are throwing tons of bombs on Palestinian civilians, schools and hospitals because this is exactly what the Israelis want to see.

Unfortunately, Israelis are not known for mercy and grace. Instead, they are appeased by retaliation and vengeance, they are cheered by their own limitless brutality. When former Israeli Air Force commander Dan Halutz was asked how it feels to drop a bomb on a highly populated neighbourhood in Gaza, his answer was short and precise. “It feels like a light bump on the right wing,” was his reply. Halutz’s cold, deadly manner was enough to secure his promotion to armed forces chief of staff shortly thereafter. It was General Halutz who led the Israeli army into the second Lebanon war. It was this man who perpetrated the destruction of Lebanese infrastructure and large parts of Beirut.

Seemingly, in Israeli politics Arab blood is translated into votes. It would obviously be very reasonable to charge Livni, Barak and the current armed forces chief of staff, Gabriel Ashkenazi, with first-degree murder, crimes against humanity and obvious breaches of the Geneva Conventions. But it would be far more meaningful to take into account that Israel is a “democracy”. Livni, Barak and Ashkenazi are giving the Israeli people that which they want: it is called Arab blood and it must come in vast quantities. This repetitive murderous practice, conducted by Israeli politicians, reflects on the Israeli people as a whole rather than just a few politicians and generals. We are dealing here with a barbarian society that is politically driven by bloodthirstiness and lethal inclinations. There should be no mistake: there is no room for these people among civilized nations.

Why the Israeli people are so remote from any notion of humanism is a big question. The generous and naïve humanists among us may argue that the Shoah, or Holocaust, left a big scar in the Israeli soul. This may explain why Israelis are obsessively cultivating that very memory with the support of their Diaspora brothers and sisters. The Israelis say “never again” and what they mean is that Auschwitz should never reoccur. This somehow allows them to punish the Palestinian for the crimes committed by the Nazis.

However, the realists among us do not buy this argument anymore. They are now beginning to acknowledge that it is more than possible that the Israelis are so incredibly brutal just because this is how they are. It goes far beyond rationality or pseudo-analytical assumptions. They say: “this is what the Israelis are and there is not much we can do about it anymore”. The realists among us have come to admit that killing is how the Israelis interpret the meaning of being Jewish. Gravely, many of us are coming to admit that there is no alternative humanist secular Jewish value system to replace the murderous Hebraic one. The Jewish state is there to prove that Jewish national autonomy is an inhuman concept.

I grew up in post-1967 Israel. I was raised in the wake of the Israeli mythical victory. We were trained to worship the “Israeli who shoots from the hip”, the platoon commando who shoots his Uzi automatic rifle in the direction of the Arabs and manages to win against four armies in just six days.

It may have taken me two decades too long to understand that the Israeli who “shoots from the hip” was actually the master of indiscriminate killing. Barak was one of those 1967 heroes, he was a master indiscriminate killer. Apparently, the Israeli cabinet has just approved his plan for the biggest raid on Gaza since 1967. Livni is more or less my age and, as we know from the news, she has internalized the message. She is now accumulating the necessary credentials as an indiscriminate murderer. Both Barak and Livni are taking Israel and Palestine into an election campaign of slaughter. Arab and Palestinian blood is the fuel of Israeli politics.

I may just suggest to Livni and Barak that it may not help them in the polls. Netanyahu is a genuine, authentic hawk. He doesn’t have to pretend to be a murderer, and as much as I despise him, he has yet to take Israel into a war. He probably understands better than them what the power of deterrence is all about.

….Gilad Atzmon is an Israeli-born musician, writer and anti-racism campaigner. This article appeared in Palestine Think Tank.
http://www.kuaza.com/out.php/i371228_gal-2338.jpg

Kaynak: Gilad Atzmon, “Eine Kleine Nacht Murder: How Israeli Leaders Kill for their People’s Votes”, palestinethinktank

Baglanti: 30 December 2008

Gilad Atzmon: İsrailli ünlü caz müzisyeni, besteci, yapımcı ve yazar

Araştirma: Yakup Icik

Kategoriler
Biyografi Deneme Yazıları Eğitim - öğretim Gazeteci Günlük hayat Kişisel makaleler Psikolojik sorunlar Şair siyasetci Toplumsal Konular Türkiye üzerine Yazar

Çöpe Atılmış Duygu ve Düsünceler(3)

Cöpe Atilmis Duygu ve Düsünceler(3)

http://www.kuaza.com/out.php/i351718_1387.jpgBarut gibiyiz. Ateşin olmadığı alanlarda bile ince, derin manalar içeren imalı sözlerden kıvılcım alıyoruz.
Her şeyin güllük gülüstanlık olmadığı kanısı bizi, içinden çıkılmaz duygu ve düsüncelerle bırakırken, hayatımızı yönlendirmekte zorlanıyoruz.
Sağlıklı düsünebilmenin yollarından biri, önyargılardan arınmaktır.
Ne istediğimizi bilmeden yaşamak bizi hoşgörüsüz toplum yapar. Toplumların, sosyal-ahlak başarıları aldığı iyi bir eğitimle ölçülür.
Birbirimizi anlayabilmenin kuralları önyargılardan arınmış hoşgörülü eylemlerle başlar.
Maddenin ağır bastığı günümüzde gülücükler yapmacık, tebessümler soluk.
Gerçekleri konuşabilme cesaretimiz yok.
Birbirimizin hakkında farklı tanımlar yapıyoruz, bu tanımlar çok kalp kırıcı olabiliyor.
Daima ironik bir tavır içinde bulunuyor olmamız bizi, saldırgan kılıyor.
Bir çok konularda tartışma içindeyken, en nihayetinde varılan mutlu sonun son noktasında bir şeylerin ters gitmesi paylaştığımız bütün güzellikleri alıp götürüyor çirkinliklere. Polifonik olabilmek ayrıcalık olmalı.
Bu ayrıcalığın toplumumuzdaki kültür mozaiğinden ileri geliyor olmasının farkına varamamak, hayatta daima yanımızda var olan mutluluğun uzaklaşmasın neden olmakta.
Yer küremizin biz, birbirimizi anlayamadan bizi anladığını ve bize olan tepkisini görüyoruz; her ne hikmetse idrak etmekte zorlanıyoruz.
Aynı dili konuştuğumuz platformlarda içimizdeki magandalığımız ” her şey güzel gidiyor ” derken ” argo ” bir hal alıyoruz.
En ince kılcaldamarlarımızdan her zerremize zerkolan narsizm, aklımızın derebeyi oluyor. ” demin ” kendimizdeyken, kendimizin içinden bir başka kendimizle başkalaşıveriyoruz.
Psikoterapisiz delirmemek elde değil.
Gerginliğimiz mısına gibi gözükse de içimizdeki hoşgörülü, önyargısız benliğimizi bir türlü dışa çıkartmayı asla beceremiyoruz.

Yakup ICIK
Kategoriler
Azerbaycan üzerine Eğitim - öğretim Gazeteci Geçmiş Tarih Şair Sevgi ve Ask Dünyası Şiirler siyasetci Türk Tarihi Türkiye üzerine Yazar

Vecizler Zinciri

Şair Kalbi! vecizHic kimsenin kalbini göremezsiniz ama, sairlerin kalbini acik secik, bütün detaylari ile görebilirsiniz..
Cünkü; onlar kalbini, sayfalardaki dizelerin icine sermislerdir…
(08.02.2006) (Y..icik)

YAKUP İCİK KARDEŞİME…

Bir dost mu aradınız, Her zaman candan olan?
Bir sevgi mi aranır, İnsan kalbine dolan,
O’nun adı YAKUP’tur, kalbinde sevda gülü…
Dostum üzüldü diye, Kendisi evvel solan!

Dr..Irfan YILMAZ

Vecizler Zinciri (Yasayan Sairler!)

http://www.kuaza.com



”’ Bilgi,gömü gibidir.hayal ve emek gücü ister çıkara bilmek için durduğu yerden onu.”’
…………………………………………………………………….. Türk Öger KOC

”’ Âlim kişi her şeyi bilen değil; Bildiğini söyleyen, bilmediği konuda ise susan kişidir.”’
…………………………………………………………………….. Dr..İrfan YILMAZ
***
”’ Ve eminim ki bir insanin gercek boyutu VICDANIDIR,onu da Tek bir YARADAN bilir! ”’
……………………………………………………………………. Zafer Mutlu
***
”’ Hic kimse yalniz basina bir güzel degildir ”’
……………………………………………………………………. Yakup İCİK
***
”’ İnsan en yüce varlık görevini yaparsa,İnsan en cüce varlık doğruluktan saparsa. ”’
……………………………………………………………………. Nazım İNCE
***
”’ Sevda yüreklerde,ask baktigin gözdedir ”’
…………………………………………………………… Yavuz Bayram Caliskan
***
”’ Oku, okut; yaşa yaşat, ilm eyle,cehaletin belin büker öğrenmek. ”’
……………………………………………………………………. Hasan KARAHISAR

”’ İnciten sözleri, hemen dilinle sil,Ağlattığın gözleri mendilinle sil. ”’
……………………………………………………………………. Ekrem ŞAMA
***
”’ Mutluluğu bilmeyenler,Mutlu sanarlar kendilerini.Oysa mutluluk gizlidir,Bir fakirin duasında ”’
……………………………………………………………………. İbrahim Safer ALPTEKIN
***
”’ Gecmişi düşünürken,icinde yaşadıgımız zamanı unutuyoruz.Yaşamadıgımız an/larımız gecmis oluveriyor ”’
………………………………………………………………….. Cemcemi Cem

”’ İnsanlarda gördüğüm günbe gün değişikliği,hiç bir mahlukatta görmedim ”’
……………………………………………………………………. Ahmet Süreyya DURNA
***
”’ Deli gibi sevenler,acilarla arkadastir ””
……………………………………………………………………. Safure KALAFAT

”’ Sevgi dağdaki zirvedir.”’
……………………………………………………………………. Dr.İbrahim Necati Günay
***
”’ Insanlar sıkıldıklarinda mutsuz olduklarini düsünürler,oysa mutluluk hic uzaklasmamistir yanlarindan.”’
……………………………………………………………….. Yahya DAYI
***
”’ Sevgi İçin Vakit Mekan Aranmaz ”’
……………………………………………………………… Ümüt Güngör
***
”’ Her adamin anasini bir kadin ağlatir ”’
……………………………………………………………… Nevzat Hacibektaşoğlu
***
”’ Allah’a ham sevgiyle amelle bağlanmak.Kokusu da yolu da ruhu da sünnettir!
…………………………………………………………….. Safet Kuramaz
***
”’ Her şey bir deneyimdir.Kendine inan,Kendine güven,Gerisi,Bir ilüzyon zaten
………………………………………………………………. Özlem Süyev Zat
***
”’ Aşk göz göze bakmak değil,aynı yere bakmaktır ”’
………………………………………………………………. Recep Erdoğan

”’ Ben’liğin tımarı,su damlasından yumuşaktır.”’
……………………………………………………………… Sevinç Kavuk
***
”’ Tozlu bir kitabin satir arasinda sakli kalmis bir yaraya dokunabilmektir bir insani anlamak.”’
………………………………………………………………. Melih Coskun
***
”’ ‘Kir izleri yüzlerde ise,yağmur taneleri ve göz yaşı temizler.yüreklerdeki kirin temizleyicisi sevgidir.’
…………………………………………………………… Tarık Sasaoğlu
***
”’ Başkasını kendine tercihe çalışınız, kendin yaşamakla başlar alçalışınız.”’
………………………………………………………… Ö.E.Micingirt
***
”’ Arayıs daima yalnızlıklara gebedir ”’
…………………………………………………….. Nurten Aktaş
***
”’ Şeref; kaybedilemeyecek kadar değerlidir.Kaybetmemek üzere vaat edilen sözler, tutulmayı bekler.”’
……………………………………………….. Kamil Çağlar

”” Saat,e bakarak ders,takvim,e bakarak ömür gecmez ”’
………………………………………………. Ahmet Zekai Yıldız
***
”’ Sabun hangi renk olursa olsun köpüğü hep aynı dır ”’
…………………………………………….. Nurcan Uğurlu
***
”’ Öz,değişmez….kabuk tutar..mevsimi gelince istemsiz ortaya çıkar.”’
……………………………………………. S.Zafer Mutlu
***
”’ Sevgi dağıtmaktan çekinmeyin.Sevgiler,dağıtmakla bitmez.Azalmaz da.”’
………………………………………….. Kadir Tozlu
***
”’ Doğrunun tek ve değişmez olduğuna inananlar insanın tekamülünü yok sayanlardır ”’
……………………………………………. Ayfer Artuç
***
”’ Duygulu insan duyarlı olur,Duygusuz insansa sadece duyar olur.”’
……………………………………………. Yücel Terkanlioglu
***
”’Herkes yaşam felsefesini yaşarken adam gibi sorgulayıp irdelemelidir ki yaşadığı hayatın gerçekten yaşanmaya değer olup olmadığının ayırdısına varabilsin”’
……………………………………… Ali Taşkıran
***
”’ Kendime hakim olabilseydim kalemimi kırardım.”’
………………………………………… Muhammed Mehmet GÜL
***
”’ Sevgi emekle büyür, aşk ise baş tacıdır! ”’
………………………………………………. Kenan Mim Eryiğit
***
”’ İnsanlar Para gibidir. Bıraktığında kaybedersin ”’
……………………………………………………… Ender Pehlivan
***
”’ Kalem ne tuhaf bir şahittir,her yazıp yırttığını bilir; aklını oyanttığın anlarda.”’
…………………………………………………………….. Mustafa Akif Ekşi
***
”’ Heyecanınız yoksa,siz de yoksunuz! ”’
……………………………………………………… Naci Elmalı
***
”’ Karanliklar,da yasayanlar,gündüzün isiklarini göremezler ”’
…………………………………………………………… Murat Alp Tenay
***
”’ Sevdaların da cesetleri olur ve o cesetler sevenlerin yüreklerinde gömülüdür ”’
………………………………………………………….. Hatice Müge Fındık
***
”’ Adressiz kalınca su bile üşür.”’
……………………………………………………… İbrahim EROĞLU
***
”’ Siir dogurgandir veciz yaraticidir.
…………………………………………………………. Mehmet icik
***
”’ Dostça sevgiyle gülümsediğinde_düşmanca bakışı eritecektir ”’
………………………………………………………… Ünal Kar
***
”’ Cehalet ariften sır olur kaçar ”’
……………………………………………………….. Halil Çimen
***
”’ Sevda Direnirken Şiir Çiçek Açar. ”’
……………………………………………………….. Nazlıhan Hasköylü
***
”’ Her aşık biraz delidir.Her deli biraz aşık degildir. ”’
……………………………………………………… Asık Borani Halil Cimen
***
”’ Fikirden uzak kalp ziyandadır.”’
…………………………………………………….. Abdullah Yaşar Erdoğan
***
”’ Sevgiden yoksun yürekler,sararan yaprak gibidir.”’
……………………………………………………… Osman Öcal
***
”’ Ümit ettiklerimizi bulmak için ekmeyi bilmeli insan ümitleri. ”’
……………………………………………………….. züleyha özbay bilgiç
***
”’ Sanmaki bedendir toprağa gömülen Her terk edilişte bir ruh göçer dünyadan ”’
…………………………………………………………. Osman Karaduman
***
”’ Aşk; demirci gibi döver adamı.İşler de kılıç gibi eder kelimeleri.”’
…………………………………………………………….. Mehmet Türkmen

”’ Yolunda malınla canınla,olamadan dava olamaz. ”’
…………………………………………………………….. Ekrem Şama
***
”’ insanlar bilgilerle beyinlerini sarz ettikce, ruh alemi ona iyi hayat gösterir. ”’
…………………………………………………………… Yakup Icik
***
”’ Insanin güzeli degil,insanligi sevilir ”’
……………………………………………………………. Ezgican

”’ HER YAPRAK AĞACIN CİNSİNİ ŞİİRLER DE ŞAİRİN KİMLİĞİNİ VERİR ”’
………………………………………………………. E.Mustafa Kaya
***
”’ Suskular; yaşama dair atılacak adımların ilk durağı ile son durağı arasındaki anlam çizgisidir. ”’
…………………………………………………………… Mehtap Altan
***
”’ Kolay bulunmaz içden ağlayan,gönülden gönüle el kol bağlayan. ”’
……………………………………………………………. Yaşar Türkmen
***
”’ Aşka ait bütün sözler peçelidir.”’
……………………………………………………………. Mehmet Türkmen
***
”’ Aşk; gece ve düşlerin en sıcak buluşmasıdır bazen.”’
………………………………………………………….. İbrahim Eroğlu
***
”’ Bir insanin kendine yaptigi kötülügü,bir baskasi yapamaz.”’
…………………………………………………………… Havva Atabas
***
”’ Sevgi mührü vuruluca kalbe,derin hülyalara dalmaktır sevmek ”’
…………………………………………………………….. İbrahim Yılmaz
***
”’ Ayrıntılar bazen sığınaklarımızın kocaman kapılarıdır.’
……………………………………………………………… Mehtap Altan
***
”’ Kim,ki bilmiyor ise degerini Vatanin; Hayir gelmez nesline yaban eli tutanin.”’
……………………………………………………………….. Osman Öcal
***
”’ Dünya ancak iyilere geniştir ”’
………………………………………………….. Anonim (Nuray Ülker siir sayfasindan alinti)
***
”’ ‘ Sevgi; Sevenin gözlerinde umut,sevilenin gözlerinde gururdur ”’
……………………………………………………………… Jerfi Germa
***
”’ En makbul bilgi,bilmediğini,bilmektir.En faydalı bilgi de haddini bilmektir! ”’
……………………………………………………………… Hüseyin Celep
***
”’ Karşılıksız(gerçek) sevenler, her zaman sevilmeme riskiyle birlikte hüznü ve acıyı da sevmiş olurlar.”’
……………………………………………………………. Bilal Esen
***
”’ İnsanın dünyası düşünebildiği kadardır.
…………………………………………………………. Erol ERDOĞAN
***
”’ Her hata,bir doğruyu öğretir. Her doğru da başarıyı söyletir. ”’
………………………………………………………. Zahide Handan (Erengil)

”’Sonradan pişman olacağın şey, ya baştan yapma ya da yapmamaya çalış.”’
………………………………………………………… Burhanettin Akdağ
***
”’ Sevgi bir gül ağacına benzer.çiçek açıncaya kadar bekleyip dermeni bekler.Buda genelde ömürün süresi kadardır.”’
………………………………………………………………… Mehmet Göden
***
”’ Hiç bir söz yoktur ki, bir er tarafından söylenmemiş olsun.Hiç bir su yoktur ki, bir eşeğin böbreğinden geçmemiş olsun! ”’
……………………………………………………………… İhsan Ertem
***
”’ Saygının olmadığı yerde sevgi yeşermez.”’
………………………………………………………….. Zeynep Şekerci
***
”’ Elişmeyin dostlarım elişmeyin siz bana, yalansız bir dünya kurdum ben kendi içimde. Yalan dolan istemez ölür,ölür oda benimle.”’
……………………………………………………………. Münevver Şenol
***
”’ Hayat bazen güzeldir. ”’
………………………………………………………………. Mehmet Akif Gülhan
***
”’ Süphe,içten içe kemiren bir kurt gibidir.Kendisi semirirken inancı zayıflatır.”’
………………………………………………………………… Salim Kanat

”’ Sevişmek bir aşkın kutsanmasıdır.”’
…………………………………………………………………. Metin Yaltı
***
”’Acilari gözyaslari ile ödüllendirmek ve ruhumuzu soldurmak yerine,gülücüklerle cezalandirmak ve ruhumuzu acmak en iyisi.”’
……………………………………………………………….. Sennur CETIN
***
”’ Mutluluk en adil paylaşımdır.”’
………………………………………………………………. Yıldırım UZUN
***
”’ UMUDU OLMAYAN KİŞİ YA DELİDİR YA ÖLÜ.
………………………………………………………… Sevilay ŞAHBAZ
***
”’ Siir kelimelerle duyguların dansıdır.”’
……………………………………………………….. Sevil Nizamoğulları
***
”’ İyiliği şiar edinen kişinin hasılat elde edememe gibi bir sorunu yoktur.”’
………………………………………………………… İlkay Coşkun
***
”’ El, ayak kirlenirse yıkanır, temizlenir,Beyin zehirlenirse, yıkandıkça kirlenir.”’
……………………………………………………………. Nazim Ince
***
”’ SEVGİ EMANETTİR, HER YÜREK TAŞIYAMAZ.”’
…………………………………………………………… Erdal TOYGUN
***
”’ Cennetle avutma gafil kendini,yaratılmış yaratandan güzel olurmu.”’
………………………………………………………….. Dogan Dogan
***
”’ Bilgi: bir an için kendi bildiklerini unut,başkası bildiklerini anlatırken.”’
…………………………………………………………… Arap kurt
***
”’ HER ÖLÜM HAYATI ANLAMAKTIR BİRAZ.”’
……………………………………………………….. Güzin Eye Dündar
***
”’ Önemsediği Kadar, Önemlidir İnsan.”’
………………………………………………………… Abdurrahman Gülec(süperçavuş)
***
”’
Sevgi Başımızın tacı,Aşk gönlümüzün ilacıdır.”’
………………………………………………………….. Kemal Tekir
***
”’ Bademsem,ancak şiirin çekirdeğini yazan şair olursun.
Cevizsen kendine yumuşak bir sevgili ara.
Sert kabuk ile içi balansa otursun.
Çekirdiği acı kaysı isen meyva kal dostum.”’
……………………………………………………….. Nadir Sayin
***
”’ Ask,iki cesur cicegin koskoca cöl yanginlarina,minicik bedenleri ile kafa tutmasidir.”’
………………………………………………………… Mehtap Altan
***
”’ ‘Deli,akıllı,aptal,çirkin güzel yaşamalı ama, herkesin kendine göre bir hayatı olmalı.”’
………………………………………………………… Dilek HOKKAÖMEROĞLU
***
”’ Bir masada dört yanlış adam oturuyorsa, kalktıkları zaman masanın üstünde dört yanlış kalır.
Eğer bir masada dört doğru adam oturuyorsa kalktıkları zaman masanın üstünde bir tek doğru kalır.”’
…………………………………………………………… Cevat Çeştepe
***
”’ Tutsaklığa imza atmaktansa, kelebek ömrü yeter bana. ”’
………………………………………………………….. Murat Aydın Doma

”’ Hayat okuldur,Dersimiz imanlık ve ödevimizde samimiyet ve doğallıktır
…………………………………………………………… Fatih Güler
***
”’ Aşk gibi ölüm gibi..yaşama bağlanmaya çalışmak; sardığınız sonsuz ipin kopma ihtimalini göze almaktır.”’
……………………………………………………………. Papatya Mergüz

”’ İnat, başkalarının oyununu kendi kurallarıyla oynamaya israr ederek yanmaktır. ”’
…………………………………………………………….. Ayşenur Yazıcı
***
”’ Kamyonun egzozundan çıkan karbon monoksit gazı olmaktan daha çetrefillidir bazen yaşamı solumak. ”’
…………………………………………………………….. Mehmet Yeşilpınar
***
”’ Zamanı soğutmak uğruna tüm ölümler. ”’
……………………………………………………………… Erdal Toygun
***
”’ Dost gibi görünenler ısırganlar gibidir elini uzatmaya gelmez,gerçek dostlar ise akan nehirler gibidir elini tutarsan bırakamazsın. ”’
…………………………………………………………… Nevin Özveri
***
”’ Kimileri gerçekten görme engellidir. Kimileri baktığı halde görmez.”’
…………………………………………………………… Umut Gül
***
”’ Aydınlıkla kovulur, her hileli sinsi karanlık. ”’
…………………………………………………………… Ziya Öztürk

”’ İlahi, bilmə diyimiz yazılı ömürdə qanunsa hökmdür sevib-sevilmə k. ”’
………………………………………………………….. Şə bnə m Hə sə nə lizadə

”’ Dışı güzel, içi boş insanların şansa ihtiyaci vardır. Kendinden emin olan insanın, şansa ihtiyacı yoktur.”’
……………………………………………………. Sedat ERDOĞDU (Sarkı Sözü Yazarı)
***
”’ Her insan bir s e v g i l i d i r. ”’
………………………………………………….. Yakup icik
***
”’ Yenilgiler insani insan eden. ”’
…………………………………………………… Muzeyyen Baskir
***
”’ Susmak ölümü öldürmektir. ”’
…………………………………………………… Haymatlos Aram
***
”’ Vicdanim diyor ve Biliyorum ki; Özü sevgi dolu olanın,İhtiyacı yoktur,ikiyüzlülüğe(riyakarliga) . ”’
…………………………………………………. Fatma Güven
***
”’ Herkes evreninde gelincik tarlasi.’
………………………………………………………… Sinan Eldem
***
”’ Çabuk tüketilir çareler. Hükümler peşin gelirse.”’
………………………………………………………… Neşer Selman
***
”’ Dağlardan gece gündüz, dereler akar. Su diye gördüğümüz, yerlerin göz yaşıdır.’
……………………………………………………….. Mikdat Bal
***
”’ Dünyanın neresinde olursak olalım farklı dil, din, ırktaki kişilerin gönül kapısını açan anahtar; bir tebessüm, bir yudum sevgi, bir nefeslik tatlı söz. ”’
………………………………………………………. Abdullah Atay
***
”’ MEN BİR SİRREM, SİRRİ KENDİM AÇAMMIRAM. TALE MENİM TALEYİMDİR, BU TALEDEN KAÇAMMIRAM.”’
………………………………………………………… Xazanqul Huseynova
***
” Yarım kalmış acıklı öykülere kurban gitmeyecek kadardır aşk
………………………………………………………. (Faruk Civelek)”Her aşkın yüreğinde mezar taşı dikilidir…”
……………………………………………………… (Ayşe GÖZELEL)

”Sevgiler çeşit çeşit, hüner Allah’ı sevmek, Sevgi zaten kutsaldır, sevmemek de ne demek? ”
……………………………………………………….. Secaattin ARKLAN

”’ Tutmazsan çaresiz bir EL,çaresizliginde bulamazsın tutunacak bir EL ”’
……………………………………………………….. Zeynep Aydınlıoglu

”’ Zalimin zulmü payidar olmaz, hüsnü kabul olmayınca. Zulüm payidar olur gitmez, bizden yana şer olmayınca.”’
………………………………………………………… Mehmet Tamer Altıparmak

”’ Dost dedikten sonra zahmetten sayılmaz zor işler.”’
……………………………………………………….. Müjgan Akyüz

”’ Çirkin yarattı diye tanrıya kızacağına güzelleşmeye bak.”’
………………………………………………………… Kemal Yazan

Arsiv bilgi/Hazirlayan-Sunan: Yakup Icik

http://www.kuaza.com


NOT: Yukarida adi gecen degerli ‘veciz söz’ yazarlari sahsen ve virtuel olarak tanidigim (Sairlelere/Sairlere) Türk Edebiyatina böylesi degerli eserleri sunduklari icin TESEKKÜR ediyorum.  Ayrica gectigimiz aylar(2009) aramizdan ilelebet ayrilan Sevinc Kavuk hanimi dualarimla aniyorum…

(yakupicik-ALMANYA)

Kategoriler
Azerbaycan üzerine Gazeteci Geçmiş Tarih Genel Konular Şair Şarkıcı şiir edebiyat Şiirler siyasetci Söyleşiler - Röportajlar

Şeki’ye kar düşende

ŞEKİ’YE KAR DÜŞENDE

Bahtiyar Vahabzâde, bir neslin namusu olmayı seçmiş bahtiyarlardandı. Bilinen ölçülere göre bahtiyar yaşamadı. Çilesi büyüktü. Gönül ağrısı, ruhunun ve sanatının gıdasıydı; aynı zamanda hayatının karabasanı olacak şartları da hazırladı. Dolayısıyle, genel-geçer ölçülere göre gün görmedi. Dünyevî tadlara uzak değildi, hatta, hemcinslerine “nümûne” olacak kadar dünyalıydı ve dünya zevklerine de yolu pek çok şekilde uğramıştı; lakin satıh üstü değerlerde konaklayacaklardan değildi. Derdi vardı ve bu dert, başına türlü türlü dertler açacaktı.

Evvela “şâir” doğmuştu. Bu, yaradılışı yorumlamakta ve hayatı yaşamakta, zaten başlı başına derin bir fark yaratmaya yeterdi. Öyle sıradan bir şair de değildi. Sarsıcı bir kabiliyetle doğmuştu. İçinde volkanlar vardı. Önüne durulamaz patlamalar olması kaçınılmazdı. Gelecek yıllar, bu yanardağın faaliyetine şahid olacaktı.

Doğduğu 1925 yılı, Sovyet inkılabının ve özellikle Stalin rejiminin tamamiyle yerleştiği yıllardı. Korku kol gezerken, çocukluğun hür ikliminde yaşamak mümkün olmadı. Daha dilleri yeni açılmışken, büyüklere öğretilen yaşama kalıpları, çocuklar için de uygulanmaya başlanıyordu. Rejim, kendi sistemini körpe dimağlarda yeni baştan yaratıyor, eğiyor, büküyor, bozuyor, olmadı yine bozuyor ve insanlık tarihinin en insafsız toplum mühendisliğinin örneklerini vermekten çekinmiyordu. Bu sistem, o yıllar için söyleyecek olursak, merkezde çok kuvvetli, taşrada nisbeten daha zayıf ölçülerde uygulanıyor gibiydi. Bahtiyar Bey de bir bakışla taşralı sayılırdı.

Bahtiyar Vahabzade, o tarihlerde bile temiz kalabilmiş Türk muhitlerinden birinde doğmuştu. Şeki, Bolşevik İhtilali’nden evvel, Kafkasya’daki Türk Hanlıklarından birinin merkeziydi. Devlet başkenti olsa da Bakü’ye göre, hatta Gence’ye göre taşraydı. Şeki Hanlığı, zaten bir vilayetten ibaret denilebilecek kadar dar bir sahada kurulmuştu. 1925’e gelindiğinde de Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin belli başlı şehirlerinden biri olmuştu.

Şeki , eski bir başkentti ve son yüzyılın bir kültür şehri olarak şanslıydı; Bakü’ye, yani merkeze uzaklığı da Şeki’nin bir şansı olarak ortaya çıktı. Yeni sisteme uyumu ve kendi değerlerini değiştirmesi veya yeni değerleri de benimsemesi bunun için zaman aldı. Bu yavaşlık, pek çok şeyin korunabilmesi imkanını da getirdi. Bahtiyar Bey, işte böyle bir Şeki’de doğdu.

Şeki, Türklerin, hayatı hâlâ – belli ölçülerde-, Dede Korkut havasında yaşadıkları bir şehirdir. 1993 yılı başında, karlar altında üşüyen, gazsız ve hatta elektriksiz haliyle gördüğümde, Karabağ harbinin en şiddetli zamanıydı. Bu haşin tabiat şartları altında ve harbin acıları içinde bile, yüksek espri kabiliyetini, gülümsemeyi ve misafirlerini gülümsetmeyi bilen bir Şeki vardı. Şeki, pek çok bakımdan farklı olduğunu hemen hissettiren, güçlü, kucaklayıcı bir şehirdir. Civar illerden oraya geçtiğiniz zaman, hava da değişir, insanlar da değişir, sanki hayat da değişir. Mirza Fethali Ahundzâde’nin ve Bahtiyar Vahabzade’nin memleketi, sizi bir aydınlık yüzle karşılar. Şimdi bunu daha iyi anlıyorum ve o zaman bir Şeki Güzellemesi yazmadığım için de mahcubiyet duyuyorum. Mazeret beyan ediyormuş gibi olmak istemem; ama, Şeki’ye bir yaz Bahtiyar Bey’le gidecektim ve Şeki ziyareti asıl mânâsını o zaman bulacaktı. Bakü’den ayrılırken, Bahtiyar Bey’in selamı ile gitmiştim. Bahtiyar Bey, o tarihte sağlıklıydı; kışı Bakü’de geçiriyor, yazları Şeki’de oluyordu. O tarihten itibaren, Azerbaycan’a gidemedim ve Bahtiyar Bey’in geliş gidişlerinde ancak Türkiye’de görüşebildik.

Bahtiyar Bey’i, biraz Şeki’den hareketle anlamak ve anlatmak isteyişim boşuna değildir. Eğer, kısaca yazdığım bu Şeki havası olmasaydı, belki de Bahtiyar Bey, Sovyet İnkılabının keskin bir muhalifi gibi görünmeyecekti. Şeki’nin kuşatıcı havası, kolayca “karşı” görünmeyi sağlayacak kadar keskin bir mizahla duyulur. Her Şekili’nin, bu manada muhalif doğduğu söylenebilir.Bahtiyar Bey de, şiirinde çok net görüldüğü gibi, hemen daima, zıtları çarpıcı bir şekilde görüp gösterme yolunu seçti. İçinde yaşanan şartlar gereği her şeyi olduğu gibi sanatını da ince eleyip sık dokuduğu bellidir. Bununla birlikte, dikkatinin inceliği bile onu sistemin gazabından koruyamadı. Bilenler bilir ki, sırasında çok kıvrak bir politikacı kadar manevra kabiliyeti yüksek bir insandı. Ancak, devir o devir idi ki, yerli hayata, yerli kültüre biraz derinlemesine değer verenler, bir bahaneyle derhal damgalanıyordu. Halk düşmanı vesair sıfatlardan biri yapıştırıldı mı, kurtuluş yoktu. Özellikle Türkler, bu konuda daha bir mercek altındaydılar; çünkü Türklük, bin yıl dünyayı yönetmiş bir milliyetin adıydı. Tabii, burada bir paradoks da vardı.

Şaşılacak şeydir: Sovyet sisteminin en belirgin özelliklerinden biri, mikro milliyetçilikleri sonuna kadar teşvik etmesiydi. Herkes kendisini bir diğerine karşı, mikro kimliğiyle ifade eder, bu kimlikler arasında kıyasıya bir yarış olur ve bu yarışın hakemi de halkların kardeşliği prensibini gözeten Moskova olurdu. Herkes eşitti ve güya kardeşlik esastı, ama çatışma da devamlı körüklenen bir durumdu. Çatışan taraflar, tek tek merkeze, yani Sovyet sitemine, yani üstü örtülü Rusluğa bağlıydılar. Rusluk bir etnisite değildi, sanki varılması gereken bir menzil, ulaşılması gereken bir hedefti . Çatışan unsurlar, her zaman Ruslukta dinlenirler, Rusluğa sığınırlar ve çatışırken aşınanlar, yorulanlar, itilip kakıldıkça Ruslukta karar kılarlardı. Bugünkü Rus nüfusunun önemli bir kısmı, bu türden kazançlarla temin edilmiştir.
Bahtiyar Bey, işte bu mikro milliyetçilik konusunda, istenenden biraz derine gitmiş gibiydi. Yani, kendini Rusluk karşısında da bir şahsiyet olarak ifade etmek ister görünüyordu. Gerçekte, kendi milletini Rusluk karşısısında bile eşit gördüğü anlaşılıyordu. Halbuki, resmî anlayıştaki “eşitlik” sadece bir retorikten ibaretti. Bu “söylem”i gerçekmiş gibi kabul edip ona göre davranmak çok tehlikeli bir görüntüydü. Birinci husus buydu. İkinci husus olarak da, kıskançlıklar devreye giriyordu. Parlak bir şâire karşı kin ve kıskançlık duyulması sıradan bir insanlık durumuydu. Onu damgalamak için de, Sovyet rejiminin jurnal sistemi sayısız imkan veriyordu. Bu imkanlar kullanıldı ve Bahtiyar Bey, rejim muhalifi olarak tescilli bir aydın oluverdi.

Gençlik çağından itibaren, yazdıkları, söyledikleri hep bu rejim muhalifi penceresinden değerlendirildi. Sık sık ifadesine başvuruldu, sık sık gözaltına alındı, sık sık hapse atıldı. Keskin bir mizacı olmasa da, yazdıkları derin kuşkular uyandırdı. Çünkü, halktan da ilgi görüyordu; yazdıkları beğeniliyor, alkışlanıyordu. Sovyet sistemi böyle bir kişi ve fikir etrafındaki kümelenmeleri hoş görmezdi. Bunun bir bedeli vardı. İnsanlar, 1956’dan önce bu bedeli canlarıyla öderlerdi. Stalin sonrasında, can bedeli, yerini büyük nisbette ağır baskılara, hapislere, sürgünlere ve işkencelere bıraktı. Bahtiyar Bey, bu son dönemin damgalılarındandı.

Bana sıkça gözyaşlarıyla bu hapis ve düşkünlük dönemlerini anlatmıştı. İşinden olduğu, kimsenin açıkça ziyaret edemeyeceği ailesinin durumu yüzünden kahrolduğu bu dönemlerde yaşananlar, onun milletine bağlılığını derinleştiren şahane örnekler de saklar. Bir defasında, hıçkırıklarını zor zaptederek, bunlardan birini anlatmıştı. “…hapse atılmıştım. Ailem perişan oldu. Ne yiyip ne içeceklerini bilmiyordum. Fakat şunu bildim: Ben hapisteyken de, çıkıp işsiz kaldığım zamanlarda da her gece, evimin kapısına, her türlü tehlikeyi göze alarak, birileri yiyecek içecek bırakıyorlardı. Onların kim olduğunu hiç bilmedik. Ailem, böyle böyle sefaleti en az seviyede hissetti… Söyle Yağmur, ben bu milleti nasıl sevmem? Uğruna nasıl tehlikeleri göze almam? Onlar için nasıl çırpınmam, nasıl ölmem?..”