Kategoriler
Deneme Yazıları Genel Konular Kişisel makaleler Şair

” HANİ ”DİYORUM,,,,,

HANİ DİYORUM , YAZILACAK YÜZLERCE HARF BESTELENECEK BİNLERCE DİZE VARKEN,ÇIĞLIKLARA KAPILIP HAYKIRMAK GİRDAP GİBİ AYNI SEYİ TAFAF ETMEK OFFFFF, USULCA BİR SESİZLİK SARIYOR ,,,,HADDİNİ BİLDİREMEDİĞİM DAHA ÇOK YARIM KALMIŞ MİMARİ BÜTÜNLÜK VAR BÜNYEMDE,,, ŞİMDİ BİR NADASA MUHTAÇ, BİR GÖLGEYE AÇKEN BİDE ÜŞÜYORUM ŞU YAZ AKŞAMLARINDA…BİR HUMMALI BAKIŞ, BİR GÜÇ YOKUŞ BOĞAZIMA KİLİT O…LMUŞ BİRAZ KIRIK BİR ALFABE, BİR BASMALI AZIK, KORKARAK AYAK SESLERİMDEN YÜRÜYORUM …ŞARLOLAR TİTANLAR HİPERAKTİFLER VE BENİM GİBİ ANTİPATİKLERLE… BU ARADA EN ÇOK TİTAN OLMAK İSTERDİM YA NEYSE.. SAPI KIRIK BİR TESTİ ELİMDE,, GÖZ GÖRMEZ, YOL BİLMEZ HADDİMİ HADSİZLEŞTİREREK,, SOL YANIM UFALANMIŞ,, SAĞIMA DA HA GAYRET DİYEREK KORKARAK AYAK SESLERİMDEN YÜRÜYORUM ….BİR DEMLİ ÇAY, SERT BİR KAHVE, BİRAZ TÜTÜN V.S.. ZAMANA BİR MOLA ,,AWUÇLARIMI AÇIYORUM O ÇOK SEVDİĞİM YAĞMURDA GÖĞE GÖĞE EN YÜKSEĞE YETİŞİLEBİLİNİR Mİ ??????? ÇIPLAK AYAKLARIMLA ? YETİŞİYORUM … TÜM (- HANİ- )LER ANLAMINI YİTİRİYOR…-HADİ- DİYORUM -HADİ- HAZIRIM,, İÇLERİ DOLMUŞ AWUÇLARIMI KAPATARAK RAHMETİNİ ÖPÜYORUM UZUNCA…….. KEDERLE OYNAMAYI ÖĞRENEN BEN BİR DE KEDERDEN ARTIK KÜSTAHÇA ZEVK ALIYORUM.. BUNUN İÇİN SANA ŞÜKREDİYORUM BİR SALAVAT BİR TEKBİR -HADİ- BUNA DA ŞÜKÜR VE,,,,,,,,,,,,,, ELHAMDÜLÜLLAH DİYORUM……
SVD..

Kategoriler
Kadın ve Erkek Yazıları Şair Sevgi ve Ask Dünyası şiir edebiyat Şiirler

Sıkıştırılmış An……

sonrazq4[1].jpg
sonrazq4[1
Hiç bir izin yok, ne arsız alaycı gülüşün
Nede bana sövüşün,
İyi şeyler olmadı olamadı aramızda…
Geç kalınmışlıkların öfkesi ağ attı
Sardı, sarmaladı, iyi güzel ne varsa hırpaladı.
Secdeye kapanır gibi her gün bir kere,
Bakıyorum resmine uzuncaa…
Kimi zaman mavi gözlü kızlar,
Kimi zamanda sarışın yağmurlar oluyor.
Ben diyorum, hiç hiçmiyim senin hiçliğinde ?
… Ne mavi gözlüyüm, nede sarışın
Benlik, koca bir hiçlik sende anlıyorumm..
Sıkıştırılmış bir an’dım bir yalandım,
Serinlemek için uzandığın alalade bir gölgeli ağaçtım.
Daralıyor göğüs kafesim, sıkışıyor iştee zaman zaman,
Duymazsın yaa!! Adını boş odalara kaç kere ağıtlarla haykırdım.
Şimdi çırpınan yüreğimi sormazsan epeyce iyiyim.
Pulu yapıştırılmamış zarfa konmamış adresi hiçlik olmuş
Bir kaç gece itafından öte değilim.
svd
Kategoriler
Genel Konular Güncel Haberler Günlük hayat Şair şiir edebiyat Şiirler Toplumsal Konular

FIRAT KIRMIZI AKACAK (Şiir)

uyandığımda;
kaymaya devam ediyordu ayaklarımdan,
fırtınalarda güneşi biçtiğim.

yarın; alışılmış olmayacak, belli.
uykularınız tiz bir çığlıkla yarılacak.
bir avuç kum tanesinin zavallı çığlıkları…
o kumları ezip, geçmeliydiniz!
 
yarın; diliniz olmayacak, açık.
anılarınız ince bir silgiyle silinecek.
sayılı kum tanesinin, iğreti kalemlerinde…
o kalemleri kırıp geçmeliydiniz!
 
yarın; şehriniz olmayacak, bakın.
çocuklarınız, küflü bir sığınağa kapanacak.
kum taneleri, kaplayacak sokakları…
o sokakları dağıtıp geçmeliydiniz!
 
(tarihin izlerinde sıralı çocuklar)
 
yarın, Fırat kırmızı akacak, davranın.
yanan bir ülkenin öyküsü anlatılacak.
içimi renklendirebilir misiniz artık?
Dicle,
k u r u y a c a k . . .

Selçuk ERAT
Toz Yanığı, s. 61 – 62
ADA Kültür, Sanat ve Edebiyat Dergisi’nin (Samsun) 8. Sayısında Yayımlanmıştır.
DEYİŞ Edebiyat ve Fikir Dergisi’nin (İstanbul) 11. Sayısında (Şubat – Mart 2006) Yayımlanmıştır.

Kategoriler
Genel Konular Şair

Yine eyLüL..Ve yeşiL..

Yine EyLüL yine Hüzün..

YeşiL ßırakıp gidiyor. ßen hayLa gecenin rüyasındaa

ßitmiyen Ağustos sıcağında ..

Senin Askının .AcısıyLa…

KapıLar Çoktan kapandı ..

Çaresizceeee .. AçıLmayacakk.! Senden vazgeçmek yerinee aadını

yoLlara yazdım.. ağaçLar çoktan yaprakLarını dökmeye ßaşLadı..

ßen çam misaLi kışaa Direnmekteyim ..

ßeyaz büyüktür yücedir ama öLümü taşır içinde.

.Yarımsın diğer yanımsın kaßuLLenmeye korktuqum çoktan gidişinee mahkum . Düşünmüyorum sonumu Ne de oLsa ağLayarak ßaşLanıyor ..

AğLamak AcizLik deqiL ßiLki  yüceLiktir ..Kimse ßiLmezki damLaLarda  neLer gizLidir. Kış hayLa uyuyorr Ne yaptıqım ßirşey var ne dee  yapıcaklarım seni ßüyüttm içimdee Adam olmayan seni adam yaptım kendimi heba etmişim ßiLmiyordum eyLüLü içimde yaşıyorum.. !

ALıntı DeqiLdir.. Rumeysa FiLiz YıLdırım (RmySa FiLiz *)

Kategoriler
Deneme Yazıları Genel Konular Şair Yazar

*** H A D R A *** BÖLÜM 1-10 – Siyahların Kadını – Sedat ERDOĞDU

*** H A D R A ***Siyahların Kadını- Yazan:Sedat ERDOĞDU

Siyahların Kadını – H A D R A – ARKASI YARIN -1.BÖLÜM

Ruhumun ince kavakları, nefesimin rüzgarıyla nazlı nazlı sallanıyor, arzularımın dalgası kıyılarımı yalayıp geçiyordu.Sevdanın karanlık girdabına doğru sürüklenen bedenimi, eşim Hüseyin’ in ateşli kollarına bırakırken, düşüncelerim düğümleniyor ve beynim allak bullak oluyordu.Bu akşam, suyu çekilmiş bir kuyu gibiydim.Sanki kuyumun içine kocaman bir taş atılmış, dakikalar sonra yere çarparak geniş yankılar uyandırıyordu.Sessiz çığlıklarım atlıyordu uçurumdan aşağı.Artık görmek istemiyordum, kederimden yüzü buruşmuş çarşafları…Gözlerim, yatak odamdaki duvarın çatlaklarında dolaşırken, ellerimle gece lambasının ışığını kapattım.Karanlık dünyama yol gösterecek bir yıldız aradı bakışlarım.Eşim Hüseyin’ le olan lezbiyen sevişmelerimizin finalini, her bayram günlerinde ve Suriye sınırından kaçak Türkiye’ ye giren sevgilim Abdülaziz’ de tamamlamanın uygunsuzluğunu yaşadım yıllar yılı…

Çocukluğum Suriye’ ye bağlı olan Afrin’ de geçti.Suriye’deki rejimden dolayı kazandığımız tarla ve bahçelerimizdeki ürünlerin büyük bir kısmına devlet vergisi adı altında el koyuyorlardı.Hıfzı Dedemden kalan arazilerimizin çoğu Kumlu ilçesine bağlı Hamamat köyünde bulunuyordu.Afrin’ le Hamamat arasında Kürt dağları vardı.Biz katırların sırtında keçi yollarını aşıp, Hamamat’taki arazimizden geçimimizi temin ediyorduk.

Türkiye ile Suriye arasındaki en büyük sorun Hatay meselesi idi. Musul petrollerinin Akdeniz’e açılan kapısı olarak görüldüğü için önem verilen Hatay’da 1. Dünya Savaşı sonunda İngiliz ve Fransızlar arasında büyük bir mücadele yaşanmıştı. 1921’de, büyük bir Türk nüfusu barındıran Hatay’da Ankara Andlaşması ile oluşturulmuş yarı özerk bir idare vardı. Bu anlaşma ile Fransızlara tanınan yönetim biçimi A – tipi manda yönetimiydi. Yani Fransa, Hatay’ı bağımsızlığa hazırlayacaktı. Manda yönetimi 1936’da sona erdi. Hatay’ın bağımsızlığı 1937’de Milletler Cemiyeti tarafından onaylandı ve Temmuz 1939’ da Fransa Hatay’ın Türkiye’ ye bağlanmasına razı oldu. Hatay üzerinde tarihsel hakları olduğunu öne süren Suriye, Fransa’ yı hiç affetmedi.

Abdülaziz çocukluk aşkımdı.Ben ondört, Abdülaziz onaltı yaşındaydık.Evlerimiz karşı karşıya olduğundan, ne zaman banyo edip saçlarımı taramak için terasa çıksam beni süzer ve büyüyünce benimle evleneceğini söylerdi.Biriktirdiği paralarla Halep’ ten aldığı gümüş çerçeveli ayna bana aldığı ilk hediyeydi.O’ nu çok seviyordum ve birbirimize evlenmek için söz vermiştik.Abdülaziz evlerinin çatısında güvercin besler ve onlara değişik takla hareketleri öğretmekten zevk duyardı.Bana da öğrettiği ıslık sesiyle güvercinler gelip benim omzuma konarlardı.Yazdığı aşk mektuplarını güvercinlerin ayaklarına bağlayıp bana gönderir ve ben okudukça mutlu olurdum.Benden dört yaş büyük ablam petrolcü bir Arapla evlenmiş Lazkiye’ de oturuyordu.
Babam bir gece ansızın anneme:
“ – Avrat çabuk eşyaların hepsini toplayın!… Hatay bağımsız Cumhuriyet oldu.Arazilerimizin çoğu Hatay Cumhuriyeti’ nde kaldı.Buradaki evi ve arazilerimin kullanma hakkını kardeşime verdim.Her yıl alacağı mahsülün yarısını bana verecek.Tabi devlet vergisinden bize sıra gelirse!..Hamamat’ daki yazlık evimize gidiyoruz, Oraya yerleşeceğiz!..” demesiyle ben ve benden iki yaş küçük erkek kardeşim Said, “- Biz gitmek istemiyoruz!..” diyerek ağlamaya başladık.Babamızdan yediğimiz iki tokatla ağlamayı kestik .Sabah olunca koşarak Abdülaziz’ e durumu anlattım.Çok üzüldü fakat beni her zaman görmek için sınıra geleceğini, güvercinlerle bana haber göndereceğini söyledi.Katırlara yüklediğimiz eşyalarımız ve koyunlarımızla birlikte Afrin Çayını ve Kürt dağlarını aşarak Hamamat’ a yerleştik.Biz yerleştikte sonra bir hafta içinde, Türkiye ile Suriye arasındaki sınır bölgesindeki tampon alana, yüzelli metre eninde mayın döşenmişti.

Yazan: Sedat ERDOĞDU
ARKASI YARIN

ARKASI YARIN – HADRA – 2.BÖLÜM

Suriye’ ye giriş çıkışlar Cilvegözü sınır kapısından kontrol altında tutuluyordu.İki devletin antlaşmasına göre, karşı tarafta yaşayanların akraba olduğunuzu belgelememiz dahilinde, dini bayramlarda iki günlüğüne, geçiş izni veriliyordu.Ramazan bayramlarında Hatay’ dan Suriye’ ye geçişler, Kurban bayramında ise Suriye’ den Hatay’ a geçişler serbest bırakılmıştı.
Akrabalarımın yarısı burada, yarısı karşı tarafta kalmış ve ikiye bölünmüştük.Abdülaziz’ le anlaştığımız gibi, her Cuma günü saat tam ikide tel boyunda buluşur, haykırarak sevgimizi dile getirir, sarılamasak da göz göze uzaktan uzağa bakışırdık.Güvercinlere ıslık çalar, Yazdığı aşk mektuplarını büyük bir sevinçle açar okurdum.Aradan üç yıl geçti.Babam üç bayramdır annemi de yanında alarak karşı tarafa geçiyor, ben ve kardeşimi götürmüyordu.Abdülaziz’ i çok özlemiştim.Babam giderken yanında tekstil malları götürüp, oradan gelirken de katırların sırtında baharat, çay ve şeker çuvalı getiriyordu.
Köyümüzün en zenginlerinden, geniş arazileri olan Hamit Ağa’ nın oğlu Hüseyin, bir türlü peşimi bırakmıyordu.Kaç kez anasını bizim eve göndermiş benimle evlenmek istediğini söylüyordu.Babam da ısrarla Hüseyin’ le evlenmem için baskı yapıp duruyor, ben her seferinde red cevabı veriyordum.Anneme Abdülaziz’ i sevdiğimi ve Ondan başka kimseyle evlenmeyeceğimi söylemiştim.Annem de babama söylediğinde babam “- Zengin oğlan dururken Abdülaziz’ e asla kız vermem.Bu dünyada din de para, iman da para!…” diye tutturmuştu.
Yine bir Cuma günü, bulaşma saatimizde tel boyuna gittim.Hava kararıncaya kadar bekledim, Abdülaziz gelmedi.Öbür hafta, öbür hafta derken bir ay geçti.Kuşlar da gelmez olmuştu…Aklımı oynatacak gibi oldum.
Bayram yaklaşıyordu Anneme;
“ – Anne Abdülaziz ortalıkta görünmüyor, haber alamıyorum.Ne olur Afrin’ e beni de götürün!…”
“ – Babana sorayım kızım götür derse götürürüm.”
Babam anneme; “ – Göz görmeyince nasıl olsa gönül katlanır ve unutur avrat!…”, diyerek beni yanında yine götürmek istemedi.
“- Madem öyle Kız Anne, Abdülaziz’ den haber alamıyorum, onların evine uğra da bir haber getir olur mu? “
“ – Tamam yavrum sen hiç merak etme anası Ülfet’ e uğrar hal hatır sorarım.”
Annemin geleceği ve haber getireceği günü iple çeker oldum.Nihayet geldiklerinde sordum:
“ – Anne ne oldu, neden Abdülaziz bana güvercin uçurmuyor hiç?”
“- Kızım unut O hayırsız çocuğu, zengin bir kızla evlenmiş Halep’ e yerleşmiş!…” demesiyle oraya yığılıp kalmıştım. Bu ayrılık bana ölümden beterdi.Gözlerimde zifiri karanlık, beynimde karıncalar dans ediyordu.Bir an zaman durdu, dünya durdu, geceler sustu.
Gökyüzü, matem yıldızlarıyla süslendi .Denizdeki dalgalar gizledi ruhumun çığlıklarını.Nemrut ateşleri yanıp tutuştu, ciğerime ateş düştü…
Bir ayrılık vaktiydi; Seven,sevdiğine ihanet etti.Sanki bütün dünya üzerime geldi.Sinem üstünde göz göz yaralar açıldı .Yaşam sevincim, hayallerim tükendi.Kimselere güvencim kalmadı, kırıldı kolum kanadım…
Hüzün matemlerim kapandı ayaklarıma.Ay tutulmaları yaşadım, dilim tutuldu. Bahçede açan güllerim kangren oldu, göz kapaklarım kapandı, sisler sardı etrafımı.Artık hiçbir şeyin anlamı kalmamıştı.
Nefret ve kin birbiriyle kankardeş oldular, artık Seni Seviyorum kelimesi bir anlam ifade etmiyordu.
Keşke ölmüş olaydım, keşke kıyamet kopsaydı, yerle gök bir olsaydı da göremeseydim bu günleri! …
Artık hayata iyice küsmüş ve içime kapanır olmuştum.Bir sabah, bahçedeki Zeytin ve nar ağaçlarını sulamak için giderken, peşimden gelen Hüseyin’ i görmedim.Arkamdan beni takip ederek birden iki elleriyle gözlerimi kapadı.” – Bil bakalım ben kimim?”

Yazan: Sedat ERDOĞDU

ARKASI YARIN – HADRA – 3.BÖLÜM

Bütün kızgınlığımla dönüp O’ na bir tokat atacaktım ki kemerine sıkıştırdığı ve sırtına sakladığı bir demet kırmızı gülü, bana doğru uzattığı an, donup kalmıştım.Bir aslan pençesiyle atılıp, iki Kolunu boynuma dolayıp, dudağımdan öpmesiyle, kelimeler suskun, ruhumun elektrik telleri kopmuş, başka bir atmosfere kapılmıştım sanki.Petekten damla damla sızan ballar, mumları damlata damlata, birbirimizin avuçlarına konulmuş ateşler, dudağıma misafir olan tebessüm, gücümüzün son zehrini de harca*****, bitmişliğimi, umutsuzluğumu ve dayanılmaz sancılarımı alıp koynuma ve sahte sevinmişliğimi ifadede edercesine kırıldım aşklara….Abdülaziz’ e olan bütün nefretimle, Hüseyin’ le orada seviştim.
Artık Hüseyin’ in olmuştum ve evlenme isteğini kabul ettim.Anneme, Hüseyin’ le evleneceğimi söylediğim zaman, ailem çok sevinmişlerdi.Düğünümün, Kurban bayramında yapılmasını istedim.Düğünüme Afrin halkını da davet ettik.Düğün günü tüm Afrin halkı ve Hamamat halkı davul zurna eşliğinde sınırda buluşarak,güle oynaya tören yerine gelmişlerdi.Hüseyin’ in ailesi koyunlar çevirip, büyük bir ziyafet şöleni hazırlamışlardı.Gözlerim Abdülaziz’ in annesini ve kız kardeşlerini aradı durdu.Onlardan hiç gelen olmamıştı.Afrin’ den gelen çocukluk arkadaşım Hacer’ e sordum;
“- Ülfet Ana ve kızları neden gelmedi Hacer?”
“ –Kız Onlar nasıl gelsin, sana çok kızıyorlar.Abdülaziz geyik avında, kaza kurşunuyla arkadaşını vurdu.Şu an Halep’ de hapis yatıyor.Senin evleneceğini duymuş, hapisten kaçmaya kalkmış yakalanmış ve hücreye atmışlar.Ülfet halam Anana bunların hepsini anlattı.Anan olacak O karı, sana bunları anlatmadı mı yoksa? “
Bunları duyunca gözlerimden iki damla yaş süzüldü ve kendi kendime;
“- Aman Allahım…Yeryüzünde cennetin yok mu senin?Mutluluk, kapılarını bana hiç açmayacak mı?”
Başımı kuşkuyla gökyüzüne kaldırdım.Az önce masmavi olan gökyüzü, Siyaha dönmüştü.Abdülaziz’ in hediye ettiği aynaya yüzümü çevirdim” -Siyahların Kadını Hadra!…” diye seslendim.Rimellerim, beyaz gelinliğime akmıştı.Ağladığımı gören kadınlar;
“- Gelin bu; hem ağlarım….hem giderim der!… “ diye selendiler.
Geceleri eşimle her sevişmelerimizde sanki Abdülaziz’ le sevişiyordum.Ben artık yalancı bir dünyanın, dertleriyle, ıstıraplarıyla iç içeydim.Sevdanın dikenli yollarında, fenersiz, kılavuzsuz büyük bir gayretle yürüyordum.
Günler ayları kovaladı, kusmalar başlayınca hamile olduğumu öğrendim.Eşim hamile olduğuma çok sevinmiş ve bana gözünün nuru gibi bakıyordu.Bir dediğimi iki etmiyor ne istersem alıyordu.Birlikte Antakya’ daki kapalı çarşıya alışverişe gittik.Doğacak çocuğumuz için alışverişler yaptık.Artık geçmişi unutmaya kararlıydım.Bundan böyle tüm sevgimi eşime ve doğacak çocuğuma verecek , mutlu olacaktım.
Bir çocuğumuz oldu, adını Sara koyduk.Sara, dünya güzeli bir kızdı.Hüseyin, adeta beni unutmuş kızına tapıyordu.Artık sıcak odamızın penceresinden, gökten ahenkle düşen yağmur tanelerinin mutlu sesini dinliyorduk…Solmuş şiir defterimde, yarım kalmış güzel mısralardı mutluluk…En olmadık zamanlarda, eşimden aldığım, ufak bir hediyeydi mutluluk…Belki de Mutluluk, kendi belleğimdeydi.Bütün kötü şartlara rağmen , beynimin dehlizinden tutup, çıkarmalıydım mutluluğu…
Sara beş yaşına girmişti.Doğum günü için babası Antakya Kapalıçarşı’ ya hediye almak için gitmişti.Dönüşte geçirdiği trafik kazası sonucu Antakya’ ya hastaneye kaldırılmıştı.Olayı duyunca, bütün aile perişan bir halde hastaneye koşturduk.Acil ameliyata almışlardı.Ameliyattan çıkan doktor, hayati tehlikesinin olmadığını sadece sol kalça kemiğinin zarar gördüğünü söyledi.Tanrıya şükrettim.Bütün dualarım kabul olmuştu.Ölürse yaşayamazdım. Çok seviyordum.Narkozun etkisi geçince, gözlerini açan Hüseyin bütün ailesini baş ucunda görünce gülümseyerek baktı, kollarını açarak yaşamanın verdiği sevinçle kızına ve bana sarıldı.İki kızdan sonra bir erkek evladı olan kayınpederim ve kayınvalidem Allah’ a şükür için Hacca gittiler.Allah evlatlarını onlara ve bize bağışlamıştı.Geçirdiği iki ameliyattan sonra Hüseyin ayağa kalktı ve artık yürümeye başlamıştı.Bir yıla yakın hastalığından dolayı birlikte olamadık.Gündüzleri Pamuk tarlalarında ırgatların topladıkları pamuk balyelerini traktörlere yükletip, çırçır fabrikalarına gönderiyor ve çok iyi para kazanıyordu.Akşamları yorgun argın eve geliyor, kızıyla oynayıp beraber gülüp eğleniyorduk.Beraber yatmıyorduk artık.Kazadan dolayı hep ayrı yatakta yatıyorduk.

ARKASI YARIN

YAZAN:Sedat ERDOĞDU

ARKASI YARIN – HADRA – 4.BÖLÜM

Bir gece yarısı arzularım kanatlanmıştı.Eşimin yatağına sokularak sevişmeye başladım. Amacım eski aşk dolu günlerimizi yeniden yaşamak ve O’ na sevdiğimi hissettirmekti.Hüseyin, benim okşamalarıma karşılık, ruhsuz ve hissiz bir şekilde sırt üstü öylece yatıyordu. Ellerimi bacaklarının arasına attım okşadım… okşadım… uyanmıyordu, göğüslerimin uçlarını dudak aralarına gezdirdim saatlerce seviştik.Sevişmenin her pozizyonunu denedik birleşme olmuyordu.Hüseyin gözyaşları içinde durumu bana anlattı;
“- Hara!…Canım sevgili karıcığım, seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun. Sensiz yaşayamam.Ben artık bundan böyle canlı cenazeyim.Kazadan sonra, kalçamdaki bazı damarların zedelendiği ve erkeklik organımda sertleşme olayının bittiğini, ikinci ameliyattan sonra doktorlar söylediler.Utandım ve durumumu sana anlatamadım affet!…”
Duyduğum olay karşısında şok olmuştum, parmaklarımı Hüseyin’ in saçlarında gezdirdim.O’ na ikinci bir acı yaşatmamak için, bir şey olmamışçasına sevişmeye başladım.

Kasıntılı apartman pencereleri gözlerine, bakamadım bu kentin.Aşkın vurgusunu teninde hissettiğim sevgilim.Senden başka çıkış yolum yok…Baharları dirilten uçuk zaman göğüslerim, yaşadığını kanıtlamamın bir anlamı yok…Filizlenen dallarıma konuyor terleyen serçeler, hasret rüzgarlarınada yollarımı yitirmişim.Acılarımda boğulup korkularımla çıplak gezinmişim. Saçlarında güneşi topladım, dudağının barajında boğuldu benliğim. Eskiden siyah rengi severdim.Hüzün için siyah, koyu matem siyah…Artık giyeceklerim hep beyaz olmalı, bundan böyle aşkın rengi beyazdır sevgilim….

Kızımla çarşıya alış veriş için çıkmıştık.Suriye plakalı son model siyah bir jeep yanımızda durdu.Arabanın camını açıp, bana doğru kızgın kızgın bakan Ülfet Ana’ dan başkası değildi.Arabayı da Abdülaziz’ in kardeşi Mahmut kullanıyor ve babası da önde oturuyordu.
Ülfet Ana camdan bana seslendi;
“ – Hadra!…Nasılsın kızım mutlu musun?”
“- Ülfet Ana hoş geldiniz.Sizi gördüğüme çok sevindim.Hayırdır Hamamat’ a neden geldiniz?”
“- Oğlum Mahmut’ a kız istemeye.Mahmut’ la senin görümcen Ayşe birbirlerini sevmişler, babasından kızı isteyeceğiz.Akşama döneceğiz hadi binin sizi de götürelim!…”
“- Siz gidin Ülfet ana biz Hüseyin’ le birazdan geliriz…”
Eve gidince Hüseyin’ e telefonla haber verdim.
“- Hüseyin, Kız kardeşini istemeye Suriye’ den dünür geldiler.Çabuk gel sizinkilere gidiyoruz!…”
“- Tamam Canımın içi birazdan geliyorum.”
Şık kıyafetlerimiz giyerek arabamızla kayınpederlerin evine gittik.Gelen misafirlerle tek tek tokalaştıktan ve eşimi tanıştırdıktan sonra, ben hemen mutfakta kahveleri hazırlamakta olan Ayşe’ nin yanına sokularak sordum;
“- Ayşe, dünürcüler gelmiş Suriye’ den…Nasıl buldun, nereden tanıştınız evlenecek misin?”
“- Ben mahmut’ u seviyorum Hadra ablacım.Ben geçen yıl bayramda Suriye’ ye gittiğimde tesadüfen Halep’ te kapalı çarşıda tanıştık.Çantamı kapkaççıların elinden kurtardı.Sonra oturup yemek yedik.Bir yıldır da mektuplaşıyoruz ve birbirimizi çok seviyoruz”
“- Ülfet ana çocukluğumda bizim komşuydu, Mahmut’ un bir ağabeyi daha olacak sanırım dur adı neydi?”
“- Abdülaziz ağabey…Hapisteydi daha yeni çıktı.Kazayla öldürdüğü arkadaşının ailesine büyük miktarda kan parası ödediler, hapisten yeni çıktı.Tam sekiz yıl hapis yatmış!…”
“- Peki evlendi mi?”
“- Anasının göstermediği kız kalmadı evlenmiyor…”
“- Peki sen Suriye’ ye gelin mi gideceksin?”
“- Hayır Mahmut burada iş yerleri açacak buraya yerleşecek.Türk vatandaşı olmak istiyor…”
Öğrenmek istediklerimi öğrenmiştim.
“- Demek Abdülaziz hala beni seviyor ve unutmamış”, diye içimden söylendim.
“ – Bunların durumları da iyi değildi böyle lüks arabayı nasıl almışlar ki?”
“ – Arazilerinde büyük bir petrol damarı bulundu, Çok zenginlediler .Halep’ de ve lazkiye’ de petrol istasyonları var.”

Yazan: Sedat ERDOĞDU
ARKASI YARIN

ARKASI YARIN – HADRA – 5.BÖLÜM

Kayınpederim, Ayşe ile Mahmut’ un evlenmelerine izin vermişti.Ramazan bayramında nişan için bizimkiler Suriye’ ye gittiler, ben Sara’ nın hastalığını bahane ederek gitmek istemedim.Kurban bayramında düğün Türkiye’ de yapılacaktı.

Akan kanlar, kırılan kalpler, dağılan hayatlar….Gözlerimden düşen damlalar, söndüremez içimde yanan izmaritleri.Önüne geçilmeyen karanlık bir tünel içindeyim.Hayatımın labirent sokaklarında, bir çıkış kapısı arıyorum… Seslerini duyabiliyorum içimdeki oynak duygularımın…Şu köşede, ilk yaz akşamında kalan çocukluğum durmalı…Bu köşede, damdan düşmeliyim boylu boyunca…Kara dutlarıyla kirlenmeliyim şu ağaca çıkıp, bulutsuz gecelerden bir yıldız çalmalıyım…Kendimi aramaya çıkmalıyım dar sokaklarımda…İçimdeki çocuğu, kurtarmalıyım bataklıktan.Ben çocukluk tutkularımın günahıyım…Çıkıp bir köşeden “- sobe!…”, de bana…Hep kendimi aradım , bana hediye verdiğin gümüş çerçeveli aynada.Oysa çözüm bendeymiş…Yaşadığım ilkbahar, acılar ve mutluluklar göz kırpıncaya kadar… Sen sonsuz huzur gibisin…Bırak artık kalbim saklanmayı, seni nerde olursan ol bulacaklar… Afrin nehrinde çağlıyor duygularım. Hayır olmaz, bana ne giydirmeye çalışıyor sunuz?Çıkarın üzerimdeki şu siyah elbiseyi!…Ben beyaz severim, bilmiyor musunuz?..

Mahmut’ un Türk vatandaşlık isteği kabul oldu ve Hatay’ ın Reyhanlı ilçesinden güzel bir villa satın aldı.Hamamat’ tan da üçyüz dönüm pamuk arazisi satın alarak, eşim Hüseyin’ le birlikte ortak pamuk tüccarlığı yapmaya başladılar. Bayram günü yaklaştıkça, sanki gelin olacak kız benmişim gibi kalbim küt küt atmaya başladı.”- Acaba Abdülaziz kardeşinin düğününe katılacak mı?Gelirse ben ne yaparım, O’ nun yüzüne nasıl bakacağım?” , diye kendi kendime sorular sormaya başladım.
Ayşe’ nin çeyizlerini, Reyhanlı’ da aldıkları eve güzelce yerleştirdik.Daha sonra düğünün yapılacağı Hamamat’ a geri döndük.Hüseyin ve Mahmut Cilvegözü sınır giriş kapısına , düğüne gelecek misafir ve akrabaları karşılamak için gittiler.
En güzel elbiselerimizi giyinerek, gelecek misafirleri beklemeye başladık.Davul ve zurna sesleriyle süslü arabalarla gelen konuklar şölen alanına doğru yaklaşırken, pencereden gözlerim Abdülaziz’ i arıyor ve kalbim yerinden çıkacakmış gibi küt küt atıyordu.
Nihayet O’ nu yıllar sonra görmüştüm.Saçlarının yanları hafiften ağarmış, tüm çekiciliği ve ihtişamı ile göz dolduruyordu.Hüseyin, Mahmut ve Abdülaziz birlikte güle oynaya eve girdiler. Eşim seslendi;
“- Hadra, koş gel misafirlerimiz geldi.Elimdeki şu paketleri de al!…”
Abdülaziz eğilmiş deri çizmelerini çıkarıyordu kafasını kaldırıp beni görünce birden irkildi;
“- Hoş gelmişsiniz!…’, diyerek elimi uzattım.
Eşim seslendi;
“- Tanıştırayım bu eşim Hadra, bu arkadaş da Mahmut’ un ağabeyi Abdülaziz!…”
“- Tanıştığımıza memnun oldum”, dedim.
Suratı asık bir ifade ile
“- Ben de tanıştığımıza memnun oldum”, diye söylendi.
Bu sırada kızım Sara koşarak babasına sarıldı.Kızımın olduğunu da görünce Abdülaziz çok duygulandı.Öylece şaşkın şaşkın bakakaldı….Bir kahve içimi içeride oturduktan sonra, şölen alanına geçildi.
Düğün alanına gelen kalabalık, çalan müzikle halay çekmeye başladılar.Eşim beni de kaldırdı.Biz kalabalıkla halay çekerken eşim elimi bıraktı ve koşturarak Abdülaziz’ in yanına giderek zorla O’ nu da halayın içine çekti.Abdülaziz’ in bir elinin parmağı eşimde, diğer elinin parmağı benim parmaklarıma kenetlenmişti.Parmağını bırakarak ellerimi avuçladı. Vücudum heyecendan tir tir titriyordu.
Halay bitti ve takı merasimine geçildi.Gelin ve damada takılan takılardan sonra, damadın ağabeyi, gelinin ağabeyi ve eşleri oyuna kalkacaklar diye gelen anons üzerine, Abdülaziz, ben ve eşim, şölen alanında oynamaya başladık.Gözlerimi kaçırıyordum aşkın gözlerinden.”- Allahım kimse anlamasın sevdiğimi” diye yalvarıyordum içimden.Biraz oynadıktan sonra, onları meydanda bırakıp kimseye sezdirmeden, evin arkasındaki ağaçlık alana kaçtım.Peşimden gelen Abdülaziz beni arayıp bulmuştu.

Yazan: Sedat ERDOĞDU
ARKASI YARIN
ARKASI YARIN – HADRA – 6.BÖLÜM

“- Neden Hadra…Neden?..Hani birbirimizi ölünceye kadar sevecek ve bekleyecektik?”
O’ na başımdan geçen bütün olayları anlattım.Eşimi bir anne , bir kardeş, bir abla gibi sevdiğimi fakat kendisine olan aşkımdan asla vazgeçmediğimi söylediğim zaman dünyalar kendisinin oldu.Dudağı uzandı Dudağıma…

Hasretin duman duman yükselirken göklerde, balıklar buram buram ter dökerken denizlerde, siyah bakışlarınla, sen ey siyah yabancı, Uzaklardan çağrı oldun bedenime…Gecelerce yutkunduğum sevgilim, bacak aramda soldurdum tomurcukları, ben tutkularımın esiriyim, bekleyemedim yabancı çağrışımları…Gözlerim seğiriyor, sevdalı yüreğimde nice ahlar var…Senin dudağında bahar, bende eyvahlar günakkar…Getirsin seni bana, azgın ve hoyrat rüzgarlar…Kuytularımda demleniyor kelebekler, varsın yağsın üstüme üstüme sağnak yağmurlar ve açılsın dikenli gül tomurcaklar…

Orada onunla deliler gibi sevişmeye başladık, birden karşı ağaçların arkasından bir ses duyar gibi oldum.Abdülaziz sesin geldiği yerdeki ağaçlık alana gidip baktı.Kimsenin olmadığını söyledi.Tekrar sevişmeye devam ettik ve orada O’ nun oldum.Hemen üstümüzü toparlayıp, ayrı ayrı düğün alanına gittik.
Düğün bitince, alkışlarla gelinle damadı Reyhanlı’ daki evlerine yolcu ettik.Abdülaziz sınırdan bir gece iki gündüz izinle gelmişti, ertesi gün gidecekti.Eşim, Abdülaziz’ e dönerek;
“- Bu gece bizim misafirimizsin, seni başka yere göndermem!…” dedi.
Abdülaziz’ e bakamadım ve korkuyla yüzümü yere çevirdim.Düğün bitince, Kızım Sara’ yı çok seven dedesi alıp kendi evlerine götürdü.
Birlikte eve girdiğimizde, eşim salona yer yatağı hazırlamamı ve temiz çarşaflar sermemi istedi.
Çeyiz sandığımı, evlendiğimden beridir hiç açmamıştım.İlk defa o gün Abdülaziz’ le evlenmek için hazırladığım ve hiç kullanmadığım işlemeli yatak çarşafını serdim.

İğdelerin vakti zamanı geldiği zaman, naftalin kokuları dolduruyordu çeyiz sandığımı.Başı öne eğik kumru kuşları süzülüyordu yastıklarımdan.Parmak uçlarıma batırmıştım kaç kez iğne oyalarımı, kaç kez kan sızıyordu yanağımdan.Gözlerim, başı bulutlu dağlara yaslanmış, iğde kokuları yayılıyordu kaneviçelerimden…Arzularımın dantel perdelerini aralıyorum, karanlık gökyüzüne en parlak yıldızları sıralıyorum şimdi.Nakışlar işleyip satıyorum, sevdanın el değmedik tezgahlarında…

Eşim çoktan uyumuştu, beni uyku tutmuyordu.Yatağımda bir sağa, bir sola dönüp duruyordum.Sessizce yatağımdan kalkarak salona doğru yöneldim.Kapıyı hafif araladım Abdülaziz’ in de uyumadığını arzu ile beni beklediğini görünce soyunarak yanına uzandım.

Varsın kırılsındı iğde dalları, seninle güzeldi nefes almak.Geçmiş günlerim yürüyordu ağır-aksak.Yaşamak mı ölmek miydi, yeniden aşkla beraber olmak…Gece Yolculuğumuz hiç bitmeyecek gibiydi.Saatleri yıllara süzüyordu kum saati, bizi güvercin kanatlı günlerimize götürecek sanıyordum.Oysa …şimdi yorgun düşeceğimizi kimseler fısıldamamıştı kulağımıza.Taç yapraklarım sarıldı çiçeğime, ümitlerin bohçasını aldım sırtıma.
İğdelerin vakti geldiği zaman, ölüm buydu…Belki bir direniş, belki bir yolculuk, belki de bir kavuşmaktı bu…Gözlerim yıldızlara takılıp kaldı, şimdi ne kadar mesud olduğumu hissediyordum.Sisli ufuklar gözlerimin önünden uçup gidiyordu…

Tekrar sessizce yatak odamın yolunu tuttum.Eşime baktım uyuyordu ve yanına uzandım.Yüzünü bana dönerek;
“- Biliyorum!…”, dedi.Hüseyin’ in gözlerinde yaşlar vardı ve çok ağlamıştı.
“- Neyi biliyorsun?”, dedim.
“- Sizi arka bahçede sevişirken gördüm!…”

Yazan: Sedat ERDOĞDU
ARKASI YARIN

ARKASI YARIN – HADRA – 7.BÖLÜM

Susuyorum derin derin.Oysa nasıl da konuşmak istiyorum….Gözlerim Hüseyin’ in gözlerine takıldı kaldı.Gölgeler uzamaya başladı duvarlarımda ve bakışları ihanetini “ –Anlıyorum!..” der gibiydi…Hafif bir gece esintisi, çayırlarımı dalgalandırarak yüzümü okşadı… Gökyüzünün sonsuz karanlığında mazimi ararken; seyircilerini hayal kırıklığına uğratan usta bir oyuncunun sahnede yapayalnız kalışını hissettim.Uzun uzun düşünüp hatıralara dalmak istiyordum.Yüreğim, antika bir vazo gibi kırılıp dökülmüştü.Ne zor şey kafatasımın kemik parçalarını bulup, yerine oturtmaya çalışmak…Beynimdeki zincirleme sorulardan bunaldım, yüzümü pencereye dayayıp, karanlığa zehrimi kustum.Bir anda Hüseyin’ in göz ucuyla beni izlediğini ve ”- Ne düşünüyorsun?” der gibisinden yüzüme tuhaf tuhaf baktığını hissettim…Göçmen kuşlar bile yollarını bulabilirken, ben sevdanın yollarında yolumu kaybetmiş gibiydim. Bütün gücümü topla***** seslendim;
“- Bu belki sana saçma gelecek, fakat sana anlatmak istiyorum!.. Adına aşk koyduğumuz parantez içindeki o boşluğa, ben iki sevdayı da sığdırdım.Beni sevdiğin ilk günden beri, senden hep kaçtım.Sonradan sevdim seni, ruhumun yanılgısıydın.Hayat bana acımasız yüzünü, seni sevdiğim an gösterdi. Şimdi olmam gereken yere gönder beni…Ya çek silahı vur beni!… namusunu temizle, ya da kalbinden çıkarıp at beni!.. Öyle soğudum, öyle donup kaldım ki bakışlarında , kesip atsan da kalbimi, en ufak bir acı hissetmem.Yıllardır biriktirdiğim siyah hüzün tanelerimi, ayaklarınla ez, avuçlayıp iç sularımı istiyorum…
Bir el istiyorum;saçlarımı okşasın…Bir göz istiyorum; “-Gitme kal!..” diye yalvarsın…Başımı omzuna yaslayıp, ağlamak istiyorum sevdiğim…Ne kadar da birbirimize muhtacız ve ne kadar da çaresiziz, birbirimizden öksüz… Abdülaziz’ e olan vuslatlarımın toplamıdır ömrüm ve sen varsan dönüyor bu dünya… O varsa manalı bu hayat,,, Senin yokluğunda her şey ölesiye muamma…”

Bütün geçmiş hayatımı Hüseyin’ e olduğu gibi anlattım.Şimdi içimdeki ıssızlıktan, hüzünden, yoğun acıdan farklı olarak bir eziklik hissetmeye başlamıştım. Güzel bir hayat, kızımız için kurduğum hayaller, okuyacağı okullar, mutlu bir gelecek avuçlarımda yok olmak üzereydi.Her şey Hüseyin’ in iki dudak arasındaydı…

“- Yarın kızımı da yanıma alıp gideceğim, artık senin yüzüne bakamam.Avukatıma boşanma dilekçesini veririm…Senden son bir isteğim var, Abdülaziz uyanınca haberin yokmuş gibi davran ne olur!…Senin olayları bildiğini öğrenirse ben kahrolurum yaşayamam…”
Hiç konuşmadan sırtımızı dönüp yatağa öylece uzandık.Hiç beklemediğim bir anda gülümsedi ve kollarını açarak dudağımdan öpünce, aramızdaki buzların eridiğini ve O’ nun ateşiyle yanıp kül olmak istediğimi hissettim.Bitmeyen bir akşamdı, sabahı zor ettik.

Sabah olunca kahvaltıya geçtik.Hüseyin’in gözlerindeki Abdülaziz’ e olan kızgınlık, Abdülaziz’in gözlerinde kendini ele vermemeye çalışan faili belli suçluluk, bende ise bastırmaya çalıştığım pişmanlık, yüzlerimizden okunuyor gibiydi.Hüseyin’ in Abdülaziz’ e seslenmesiyle korkularım ve endişelerim uçup gitmişti…Hüseyin, olaylardan hiç haberi yokmuş gibi davranarak muhabbet etti .
“ – Gardaş nasıl, dün gece rahat uyuyabildin mi”
“- Yıllardır bu kadar güzel, bu kadar mesut bir uyku uyuduğumu hatırlamıyorum…
Beni sevdiği ve kaybetmek istemediği gözlerinden ve hareketlerinden belli oluyordu.Gözlerimi kaçırdım gözlerinden, ayrıldık orada bir elveda demeden…
Hüseyin,Abdülaziz’ i sınır karakoluna kadar yolcu etmek için arabaya binip beraberce gittiler.

İhanet dağlarından çığ olup düştüm üstüne, bu kendime son defa gelişimdi, suçüstü yakalandım, Karaları sürmeledim kirpiklerime… şüpheleri uyandı filizlerimin, tehditleri avuçladı kirli ellerim, aklıma düşsen yalnızlık oluyorum, aklımdan gitsen kan kusuyorum, ben kendimi kaybettikçe sana doğru yol alıyorum.Beyazına yenik düştü siyah yanlarım, biliyorsun ki ben SİYAHLARIN KADINIYIM.Az kullanılmış intiharlar denedim bakışlarında, ben kendi kaderimi kendim karalıyorum…Yaşamak için geç bir zaman , ölmek için daha çok erken….

Yazan: Sedat ERDOĞDU
ARKASI YARIN

ARKASI YARIN – HADRA – 8.BÖLÜM

Aradan üç ay kadar bir zaman geçti.Tekrar hamile olduğumu anladım.Bunu Hüseyin’ e anlatmalıydım.Eğer karnımdaki bebeği aldır derse, mutluluğumuzun sürmesi için aldırmaya kararlıydım.
“- Hamileyim!..”
Çocuğun kendinden olamayacağını biliyordu.Sessiz sessiz beni süzmeye başladı.Üzerimde çaresiz bir insanın bakışlarını seziyordum.
“- Biliyorsun çocuğumun babasının kim olduğunu.Eğer doğacak çocuğumu aşağılayacak ve Sara’ dan ayrı tutacaksan, aldırmak istiyorum…”
“- Hayır Hadra, çocuğu aldırmayacaksın.Benim çocuğum olacak ve beni baba bilecek.Abdülaziz’ e asla anlatmayacaksın !..Allahın verdiği canı Allah alır, ben senin yaptığın davranışın bir günah olduğunu düşünmüyorum.Sevmek günahsa, dünya günahkar…Senin de elbet yaşama isteğin ve arzuların olacaktır.Bu arzular ve istekler kızım Sara’ ya ve bana utanç vermesin, başımızı yere eğecek davranışlar olmasın ne olur!….Biliyorum senin ne kadar vefakar, sevgi dolu bir yüreğin olduğunu.Sana güveniyorum … ”
“- Canım benim; Seni seviyorum fakat Abdülaziz’e hala aşığım.Sende artık bunu biliyorsun.Bu kalp eğer benimse, senede iki gün dahi olsa aşkımı yaşamak istiyorum.”
“- Tamam canım, senden ve çocuklarımdan asla vazgeçmem.İyi gününde ve kötü gününde her zaman yanındayım.Benim iktidarsız olduğumu Abdülaziz biliyor mu?”
“- Hayır, senin gururunu incitmek istemem…Bunu bir ben bir de Allah biliyor!..”
Günler mutluluk içinde geçip gidiyordu nihayet doğum zamanı gelmişti.Bir oğlum oldu ve adını kayınpederimin ismi, Seyid koydum.Kayınpederim oğlan torunu oldu diye çok sevinmişti fakat ertesi gün Kayınpederimin ölüm haberiyle çok üzülmüştük.”-Dünya ne garip…Bir Seyid gitti, bir Seyid geldi…”, diye söylendim.Ablası Sara, kardeşini çok seviyordu ve adeta Ona tapıyordu.Oğlum üç aylık olmuştu. Hüseyin, oğlumdan uzak duruyor ve O’ nu sevmeye hiç yanaşmıyordu.Misafirler geldiği zaman seviyor görünüyordu.Bir gece oğlumun ağlama sesleri kesilmedi. Hüseyin alnına baktı ve oğlumun ateşler içinde yandığını, acil dlarak hastaneye götürmemiz gerektiğini söyledi.Arabaya bindik, kızımı ninesine bırakarak hızla Antakya’ ya hastanenin yolunu tuttuk.Doktorlar ağır bir enfeksiyon geçirdiğini, eğer bu geceyi atlatırsa yaşayacağını söylediler.Hüseyin vicdan azabıyla kıvranıyordu.Oğlumun yanından bir dakika ayrılmadı. Seyid’ in yaşaması için dualar ediyor ve eğer yaşarsa Seyid’ i çok seveceğini, namaz kılıp hacca gideceğini, duvara vurarak söyleyip duruyordu.Sabah olunca oğlum gözlerini açarak Hüseyin’ e gülücükler atmasıyla, Hüseyin çocuğu kucakladı doya doya öpmeye başladı.Bir hafta sonra hastaneden çıkardık ve çocuklara türlü oyuncaklar alarak evimizin yolunu tuttuk.
Ruhumun ince kavakları, nefesimin rüzgarıyla nazlı nazlı sallanıyor, arzularımın dalgası kıyılarımı yalayıp geçiyordu.Sevdanın karanlık girdabına doğru sürüklenen bedenimi, eşim Hüseyin’ in ateşli kollarına bırakırken, düşüncelerim düğümleniyor ve beynim allak bullak oluyordu.Bu akşam, suyu çekilmiş bir kuyu gibiydim.Sanki kuyumun içine kocaman bir taş atılmış, dakikalar sonra yere çarparak geniş yankılar uyandırıyordu.Sessiz çığlıklarım atlıyordu uçurumdan aşağı.Artık görmek istemiyordum, kederimden yüzü buruşmuş çarşafları…Gözlerim, yatak odamdaki duvarın çatlaklarında dolaşırken, ellerimle gece lambasının ışığını kapattım.Karanlık dünyama yol gösterecek bir yıldız aradı bakışlarım.Gördüğüm bir rüyayla uyandım…Rüyamda Abdülaziz bana güvercinle mektup yolluyordu.Bu gün günlerden Cuma günüydü…”- Hayırdır!…” dedim.Eşim işe gidince, gördüğüm rüyanın etkisiyle tel boyuna doğru yürüdüm.Eski günleri hayal ederken, bir güvercin gelip kondu omzuma.Sevinçle ayağındaki mektubu açıp okudum.Abdülaziz Karşı tarafta bana bakıp gülümsüyordu.Koşarak mayınlı alanı geçti ve bana sımsıkı sarıldı.
“- Hasretine dayanamıyorum Hadra…Ya sen gel, ya ben geleyim yanına?…”
Şaşırarak sordum;
“- Mayınlı alanı nasıl geçtin? Sana bir şey olacak diye, az daha ödüm kopuyordu!..”
“- Sabah erken saatlerde mayınlı alana iki katır saldım, mayınlara basan katırlar bana yol açtı.Geçeceğim yoldaki şu kocaman taşları kırmızı yağlı boya ile işaretledim!… ”
Eşim Hüseyin’ le olan lezbiyen sevişmelerimizin finalini, her bayram günlerinde ve Suriye sınırından kaçak Türkiye’ ye giren sevgilim Abdülaziz’ de tamamlamanın uygunsuzluğunu yaşadım yıllar yılı…

Abdülaziz Annesini ve babasını üst üste kaybedince, kendisini Suriye’ ye bağlayan unsurların da ortadan kalktığını söyleyerek, Halep ve Lazkiye’ deki işlerini fes etti ve Türk vatandaşı oldu.Antakya’ ya yerleşti. Yıllarca bana olan sevgisinden evlenmemişti.Ben de O’ nu hala seviyordum ve hala O’ na aşıktım.Defalarca eşimden ayrılıp kendisiyle evlenmemi istiyordu fakat ben Hüseyin’ i yalnız bırakamazdım.Ayrılırsam, Vicdan azabıyla yaşayamazdım.Abdülaziz bazen kardeşi Mahmut’ a ziyarete gelir ve misafir olarak kaldığı günler olurdu.Kızımı ve oğlumu kendi çocukları gibi çok sever, her gelişinde onları hediyelere boğardı.Oğlum Seyid’ le çok iyi anlaşıyorlardı.Seyid, Abdülaziz’ e “-Abdülamca” diye hitap ederdi.Birlikte ata biner, tenis ve basketbol maçı yaparlardı.Hüseyin bunların mutluluğunu görünce çok mutlu olur hiç kıskanmazdı.Kıskançlık ve nefretin uğursuzluğa , felakete yol açacağına inanıyordu hep.Bazen aralarına katılır birlikte iddiasına futbol maçı yaparlardı.Kızım Sara, İstanbul Hukuk fakültesinin son sınıfındaydı, hedefi savcı olmaktı.Seyid Lise son sınıfta okurken, Üniversiteye hazırlık için Antakya’ da dershaneye gitmek istediğini söyledi.Babası O’ nu dershaneye yazdırdı.Her Cuma günü öğleden sonra dolmuşla Antakya’ ya gidiyor, iki gün Abdülaziz’ in evinde kalıyor ve Pazar günü akşamı dolmuşla geri dönüyordu.Beş kişilik bir aile gibiydik.Abdülaziz, eşimin en sıkışık olduğu zamanlarda Hızır gibi imdadına yetişiyor ve büyük mal varlığını bizlerden esirgemiyordu.

Yazan: Sedat ERDOĞDU
ARKASI YARIN
ARKASI YARIN – HADRA –9.BÖLÜM

Bir hafta sonu Antakya’ ya alışveriş için gideceğimi söyledim.Hüseyin’ den arabanın anahtarlarını alarak yola çıktım.Abdülaziz’ le şehre her gidişimde buluşuyor, aşkımızı tazeliyorduk.
Bırakmıştık kendimizi zaman denen coşkun ırmağa, yastıklar terliyordu ateşimizin sıcaklığından, nağmelerde yaşatıyorduk şarkılarımızı, çorak topraklarımızdan yaban gülleri derliyorduk…
Evin anahtarlarından birisi de oğlumdaymış.Dershanesi erken tatile giren Seyid, bizi yatak odasında sevişirken yakalayınca deliye döndü…Utancımdan yedi kat yerin altına girdiğimi hissettim.Kanım çekilmişti damarlarımdan.Öfkelenen Seyid küfürler saçarak, salonun duvarında asılı duran tüfeği kaptı, Abdülaziz’ e ateş açarak kapıdan fırlayıp gitti…
O’ na “- Dur yapma! O adam senin baban” , diyemedim…
Hemen acile telefon açarak, ambulansla Abdülaziz’ i hastaneye götürdüm.Doktorların şikayeti üzerine gelen polisler, hakkımda soruşturma başlattılar.Abdülaziz’ e” -Bir şey söyleme!..” diye yalvardım. Suçu üzerime aldım .Abdülaziz sağ omzundan yaralanmıştı, hemen ameliyata aldılar.Gelen polisler beni tutuklayıp emniyete götürdüler.
Emniyette verdiğim ifademde;
“- Oğlum Said, Antakya’ da dershaneye gidiyordu.Hafta sonları aile dostumuz olan Abdülaziz’ in evinde kalıyordu.Ben de Antakya’ ya alışverişe gelmişken oğlumu görmek istedim ve Abdülaziz Bey’ in evine gittim.Oğlum yoktu, içkiliydi bana tecavüz etmeye kalktı, ben de vurdum, namusumu korudum!…” diye yazılı ifade verdim.İfadem alındıktan sonra Cezaevine gönderdiler.
Olayı telefonla öğrenen Hüseyin, Avukatla birlikte Cezaevine geldi.Emniyette söylediğim yalanları Hüseyin ve avukata da anlattım.Tabi ki Hüseyin hiçbir sözüme inanmadı.O’ na oğlumu sordum.
Seyid’ in evde odasına kapandığını hiç dışarı çıkmadığını söyledi.Demek ki oğlum gördüklerini ve yaşanan olayları kimseye anlatmamıştı… İçimden bir “-oh…” dedim.
Cezaevinde üç ay kaldım.Günler ay olmuş geçmek bilmiyordu…Aklım Abdülaziz’ de kalmıştı.Avukatıma sorduğumda, şikayetçi olmadığını, içkiliyken tecavüze kalkıştığını kabul eder bir dilekçe yazıp beni kurtarmaya çalıştığını anlattı.Fakat Kamu davası olduğundan dolayı mahkeme gününe kadar tutuklu kalmam gerektiğini söyledi.Kızım Sara olayı duyunca Yanıma ziyaretime geldi.Olanlara bir türlü inanamıyordu;
“- Ya anne, Abdülaziz amca bunları sana nasıl yapar, inanamıyorum…Demek yıllarca koynumuzda yılan beslemişiz…Nefret ediyorum bu adamdan, ilk gördüğüm yerde suratına tüküreceğim!…”
“- Sakın yapma kızım, içkiliydi ve kendinde değildi.Ben gereken dersi verdim!..Sen şimdi eve git!.. Babana ve kardeşine benim yokluğumu aratma güzel kızım.Sizleri çok seviyorum.Kaderimde bu günleri görmek de varmış…”
Bakışlarımı karanlığa çevirdim , sırtımı dayadım soğuk duvara.Demir penceremde bir ışık aradım …
”-Ne zaman gözlerim güneşin ilk ışıklarıyla kamaşacak, ne zaman yağmurlar altında yürüyeceğim ve içime huzursuzluk veren bu kara kutudan ne zaman kurtulacağım Tanrım? “

Bir gün, mektup geldi dediler.Zarfın üzerine baktım güvercin resimleri uçuşuyordu.Abdülaziz’ den geldiğini hemen anladım ve sevinçle açıp okudum;
Hadra…Epey oldu seninle görüşmeyeli.İki sevdalının en yi bakışma yeri olarak yolluyorum bu beyaz kağıt pencereyi…Seni öyle özledim ki…Yüreğimi uzatıyorum sana.Bu mektupla kucaklıyorum ve konuk oluyorum yattığın ranzana.Al bu gece mektubumu koynuna, hayallerinde resmimi iyi ağırla.Benim yerime bu mektup sıkıyor şimdi sıcak ellerini.Yazdığım kelimeler benim yüreğim, yapıştırdığım pulda dudak izlerim var.Harf kervanlarım düştü çöl yollarına, su serp yanan şu deli bağrıma…En yakın zamanda kavuşmak umuduyla…Seni çok Seviyorum…

Yazan: Sedat ERDOĞDU
ARKASI YARIN

ARKASI YARIN – HADRA –10.BÖLÜM

Mahkeme günü gelip çatmıştı.Adliye binasındaki duruşma salonuna girdiğimde eşim, kızım ve Seyid yan yana oturmuş duruşmayı bekliyorlardı. Seyid’ in nefret dolu bakışlarını üzerimde hissettim.Hakim’ in ve Savcının sorduğu sorulara, daha önce emniyette verdiğim ifadenin aynısını anlattım.Mahkeme salonunda benim anlattıklarım, memur tarafından tutanakla kaydedildi.Avukatım beni güzel bir şekilde savundu.
Sıra Abdülaziz’ e gelmişti;
“- Evet hakim bey, Hadra’ nın söyledikleri aynen doğrudur.Ben o gün çok içkiliydim ve ne yaptığımı bilmiyordum.Hadra’ nın eşinin kız kardeşi, benim erkek kardeşimle evlidir.Yakın akraba sayılırız.Oğlu Seyid Antakya’ da dershaneye gidiyor ve hafta sonları yanımda kalıyordu. Hadra Hanım olay günü, oğlunu ziyarete gelmişti.Evde oğlunu görmek için bekliyordu.Ben de içkili olduğumdan, tecavüz girişiminde bulundum ve ne yaptığımı inanın bilmiyorum.Asıl suçlu benim.O kendi namusunu korumak için tüfeği ateşledi…”
Seyid hakime bağırarak;
“- Bunların ikiside ahlaksız ve yalan söylüyor Hakim bey.Bu şerefsizleri uygunsuz vaziyette ben yakaladım.Artık bu kadına “- Anne!..” demek bile istemiyorum.Babamı aldatan ve aile şerefimizi iki paralık eden böyle namussuz bir kadına ben”- Anne” diyemem.Şu ahlaksız adamı yıllarca “-Amca” bildim.Hiç mi utanmadınız babamı aldatmaya ve hiç mi vicdanınız sızlamadı mı?
Şu karşımda duran yılanı ben vurdum.Bu kadın bu olayda suçsuz, fakat Allah katında ve bizlerin önünde suçludur.Beni tutuklayın, değilse elimden tekrar bir kaza çıkacak ve bu alçak adam tahtalı köyü boylayacak!..”
Olayları öğrenen mahkeme heyeti ve aile çevremiz, şaşkınlık içindeydi.

Ölmek istiyordum…Eğer ölürsem karalarınızı değil, bayramlıklarınızı giyinin…Gözyaşlarınız karışmasın toprağıma, rahat uyuyamam.Son bir defa gülüşlerinizi duyayım ne olur!..Ne mezar taşım olsun isterim, ne de gül fidanlarımı sulayın…Karalar bağlamış anlımdan boncuk boncuk terlerimi silmeyin!…Bir kız çocuğu yaşardı Afrin’ de bir zamanlar…Sevdalar ekerdi gönül tarlasına…Gizli gizli buluşurdu sevgilisiyle, düşleri yanıp gitti çakılan bir kibritle…Bir deli fırtına savurdu, hem seni… hem beni …yaşarken cehenneme!..

“- Hakim bey son kez bir şey söylemek istiyorum, yazılı verebilir miyim?..”
“- Tabi buyrun verin!…”
Hemen orada Yazdığım mektubu, hakim Bey’ e uzattım.Mektubu uzun uzun okudu ve bana dönerek sordu;
“- Bunları açıklamak zorundayım, mahkemeye sunulan yazıları ihbar kabul ederiz…”
Hakim, Abdülaziz’ e dönerek;
“- Seyid, senin oğlun!..”
Başım dönme dolap gibi dönüyordu, birden olduğum yere yığılıp kaldım.Gözlerimi açtığımda kızım ve Abdülaziz baş ucumda bekliyorlardı.Hüseyin, iktidarsızlığının duyulması ve erkeklik gururunun verdiği utançla orada perişan bir vaziyette, kaderine lanet okuyordu.Oğlum büyük bir şok içinde Cezaevine girmişti.Bunca yaşanan olayın suçlusu kim di?Sevda mı suçlu, yoksa kader mi?…Bir imzaydı bizi suçlu kılan.Kızım Sara tahsilinin verdiği olgunlukla karşıladı bizim sevdamızı.Babasına sarılarak ağlamaya başladı ve bana hitaben;
“- Boşanmalısınız Anneciğim!..Toplumumuzun örf ve adetlerinin verdiği yazısız kurallar var ve bunlara uymak mecburiyetindeyiz!..Abdülaziz Amca hala seni seviyor, belli ki sen de O’nu çok seviyorsun.Ben de babamı çok seviyorum.Seyid de Cezaevinden çıkınca kendi öz babasını çok sevecem eminim.Bundan böyle biz beş kişilik bir aileyiz kimse mutluluğumuza gölge düşüremeyecek!..”
Duruşma sonucu benim tahliye kararım yazıldı ve ben Abdülaziz’ in yanına yerleştim.Hamamat’ a gitmeye yüzüm varmadı. Hüseyin, le boşanmaya karar verdik ve tek celsede boşandık .Boşanmamızın ardından Abdülaziz’ le nikahlandık.Nikaha kızım da katıldı ve bize manevi desteğini esirgemedi.
Kırgınlık, karamsarlık, yılgınlık …Artık bütün hüzünlü duygular, kalbimin şöminesinde öyle cayır cayır yanıyordu ki dumanları beynimi uyuşturuyordu.Kendimi bir kelebek kadar özgür, beyaz martılar kadar hür ve mutlu hissediyordum.Oğlum Cezaevine her ziyarete gidişimde beni görmek istemiyordu.Duruşma günü oğlum, yaralama olayından az bir ceza aldı.Hüseyin ve kızım ziyarete gidişlerinde O’na olayları ve Abdülaziz’ le evlendiğimizi anlatmışlardı.Bundan sonra Yargı da yargıç ta Seyid’ ti….
Tahliye olacağı gün, Abdülaziz, Hüseyin, Kızım ve ben büyük bir heyecanla kapıda beklemeye başladık.Oğlumu çok özlemiştim ve çok seviyordum.Demir kapı açılıp elinde bavulla dışarı çıktığında, Abdülaziz ve benim suratımıza hiç bakmadı.”- Babacığım!..” diyerek Hüseyin’ e sarıldı ve daha sonra da ablasına sarılarak hasret giderdi.Üçü sırtını dönüp arabaya doğru gidiyorlardı ki ,birden geri dönüp kollarını açtı ve “- Anneciğim!..” diyen sesini işittim.Gözlerimden yaşlar sel olup akmaya başladı.Seyid Abdülaziz’ e bakarak;
“- Affet beni Abdülamca, seven AFFEDER!…Hepinizi çok seviyorum fakat babamdan asla vazgeçemem!..” Bu söz üzerine Hüseyin, oğluyla daha çok gururlandı…

– S O N –
Yazan: Sedat ERDOĞDU

Kategoriler
Bitki ve çiçekler Deneme Yazıları Doğa ve Yaşam Gazeteci Komedyen Ressam Şair Şarkıcı Yazar

Resimli Veciz(e)ler Zinciri

RESIMLI VECIZ(E)LER ZINCIRI (KERVANI) (1)

(©) Bu veciz(e)lerin her türlü telif hakkı yazar(lar)ın kendisine aittir!

RESIMLI VECIZELER KERVANI (2)

(©) Bu veciz(e)lerin her türlü telif hakkı yazarın kendisine aittir!


RESIMLI VECIZELER KERVANI (3)

(©) Bu veciz(e)lerin her türlü telif hakkı yazarın kendisine aittir!


RESIMLI VECIZELER KERVANI (4)

(©) Bu veciz(e)lerin her türlü telif hakkı yazarın kendisine aittir!

Yakup Icik

Ana Kaynak: www.vecizeler.de.tl

Kategoriler
Güncel Haberler Kişisel makaleler Şair Toplumsal Konular

Köpekleşen Şairlerin Anatomisi

KÖPEKLEŞEN ŞAİRLERİN ANATOMİSİ

Yıl 2005. Bir telefon konuşması:

Hüseyin Alemdar: Serkan n’aber?
Serkan Engin: İyiyim, sağol.
Hüseyin Alemdar: Serkan, Enver Ercan’a selamımı söyle, senin şiirlerini Varlık’ta bassın.
Serkan Engin: (Gülerek) Ya “arkadaş yakinimdir” diyerek şiir mi bastırılır?

İlk bakışta Hüseyin Alemdar’ın yaklaşımı iyi niyetli olarak genç bir şaire destek gibi algılanabilir ama etik açıdan iğrençtir böyle selamla kelamla, torpille şiir yayımlatmak. Ne var ki onlar için doğal ve sıradandır bu durum. Çarklar böyle işler. Aslında bu, yetenek gördükleri genç bir şairi “çarklara” dahil etmektir, “ehlileştirerek”, bir şiir erkine biat etmesini sağlayıp “köpekleştirme” çabasıdır. Çokları için şiir bir erk alanıdır. Makro ve mikro şiir erkleri ile donatılmıştır şiir coğrafyası. Şiir şeyhleri edindikleri müritlerle güçlerini artırmak ister sürekli. Güçleri arttıkça erklerinin geleceğini garantilemek ve erkin getirdiği rantı yemektir amaçları. Enver Ercan, elinde bulundurduğu Varlık ve Yasak Meyve dergileriyle şiir coğrafyasındaki erk alanından aslan payını götüren kişidir. Bu sayede hemen her şiir yarışması jürisinde rahatlıkla görebilirsiniz kendisini. Köpekleşen genç şair!lerden pek çok müridi vardır, paralarını alıp Yasak Meyve Yayınları’ndan kitabını bastığı. Ödüller vererek, şiirlerini kendi dergilerinde yayımlayarak “ulufe” dağıttığı bu şair!ler sayesinde emre amade kapıkulları beslemektedir.

Köpekleşen Şairlerin Anatomisi
Köpekleşen Şairlerin Anatomisi

Bir başka erk sahibi de yakın zamana kadar Adam Sanat Dergisi’nin başında olan ve şimdi aynı tavrı Sözcükler Dergisi’nde gösteren Turgay Fişekçi’dir. Gene Hüseyin Alemdar’ın aktardığına göre Ahmet Erhan ve Hüseyin Alemdar kaç kez ilkokul çocuğu gibi elinden tutup Onur Caymaz’ı Adam Sanat Dergisi’ne götürmüşlerdir, “Abi bu çocuğun şiirlerini bas” diyerek…Oysa ne kadar alçaltıcı bir durumdur bu kendine saygısı olan bir insan için. Ne var ki Onur Caymaz bu duruma “höst” demek yerine boynunu büküp “abilerinin” vereceği ulufeyi ellerine ovuşturarak kabul etmiş ve böyle böyle palazlandırılmıştır. Tabi erke tabi, emre amade olması şartıyla.
Bir başka şiir şeyhi ise jürisinde olduğu şiir yarışmasında aleni şekilde kendi oğlu Ali Hikmet’e ödül vermekten çekinmeyecek kadar pervasızca ulufe dağıtan Hilmi Yavuz’dur. Can Yayınları’nın şiir editörlüğü yaptığı sırada Can Bahadır Yüce’ye kitabını basmak suretiyle ulufesini vermiş ve himayesine almıştır. Bugün kral ve soytarısı şeklinde her yerde beraber boy göstermektedirler. Televizyon programlarına Can Bahadır Yüce’yi de götürüp kendine övgüler düzdürmektedir Hilmi Yavuz.

Veysel Çolak da bir başka şiir şeyhidir elinde bulundurduğu Dize Dergisi ve şiir yıllıkları yayımlamasının verdiği güçle. Pek çok kapıkulu beslemektedir emre amade. k. İskender de bir başka şiir şeyhidir evinde müritlerine uşak muamelesi yaptığı sabit kişi…Bu isimler ve dergilere daha pek çokları örnek olarak eklenebilir şiir coğrafyasında irili ufaklı erk sahibi…

“Şeyh uçmaz mürit uçurur” diye güzel bir söz vardır. Şiir şeyhlerinin erkini besleyen işte bu kısa yoldan tanınmak, palazlanmak, dergilerde şiirleri ve kendileri hakkında övgü dolu sözlerin yayımlanması, şiir ödüllerine kapmak, şiir yıllıklarına girmek, tanınmış yayınevlerinde kitaplarını bastırmak vs gibi çıkarlar uğruna bu şiir şeyhlerine biat ederek köpekleşen şaircikledir. Hatta şiir coğrafyamız bu yolda “metres şairi!” bile görmüştür. Çok ünlü bir yayınevinden şiir kitabını bastırmak ve Avrupa’da Şiir Festivallerinde fink atmak pahasına dedesi yaşındaki ünlü şairle ilişkisi ulusal basına kadar taşınmıştır bu şahsın.

Oysa nitelikli şiir zaten geleceğe kalacak ve tarih herkesi doğru yere koyacaktır. Bırakın şiir ödülünüz olmasın, büyük yayınevleri şiir kitabınızı basmasın, namlı dergiler size yer vermesin…Günübirlik parsayı toplamak sizi geleceğe taşımaz, sadece geçici bir süre popüler yapar. Sonra şiir tarihinin çöplüğünü boylarsınız şiiriniz nitelikli değilse ve ancak okurun özdeşlik kurabileceği ya da okura empati kurduran şiirler geleceğe kalır. Nitelikli şiir yazamıyorsanız, okurun kalbine iki dize çakamıyorsanız, hiçbir şiir ödülü ya da edebiyat dergisi sizi geleceğe taşımaz. Ece Ayhan’ı şiir yıllıklarına bile almazlardı mesela. Bugün ise şiirleri hakkında tezler yazılan, pek çok genç şairi etkileyen ve tartışmasız şiir tarihimizin en özgün şiirlerini yazmış nitelikli bir şair olarak değerlendirilerek geleceğe doğru ilerlemektedir.

Köpekleşen şaircikler oldukça bu şiir erkleri sürecektir. Ne var ki bu kapıkulu şaircikler tarihe utanç abideleri olarak geçerler ancak. Bir Nazım’ın, Mayakovski’nin, Can Yücel’in, Neruda’nın, Rimbaud’un şiir erklerine biat ettiğini düşünebilir misiniz?..

Bir re-prodüksiyon şiirimle “höst” demek istiyorum bu şiir erklerine ve köpekleşen şairciklere :

Şiir Haini
Nazım’a ince selamlarımla…

Evet, şiir hainiyim, siz şiirperverseniz, siz şiirseverseniz, ben şiir
hainiyim.
Şiir, ahbap-çavuş ilişkilerinizse,
hemşehrim-köylüm kayırmacılığınızsa şiir,
şiir, kirli klikleriniz, çirkef klanlarınızsa,
şiir, el altından takas ettiğiniz sahte ödüllerinizse
mürit-mürşit yaltaklanmalarınızsa şiir,
şiir, mikro iktidarlarınız, mikro vicdanlarınız, mikro beyinlerinizse,
ben şiir hainiyim.
Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :
Serkan Engin şiir hainliğine devam ediyor hâlâ.

Serkan Engin

(BU YAZI ORMANŞEHİR DERGİSİ’NİN İKİNCİ SAYISINDA YAYIMLANACAKTIR)

Kategoriler
Günlük hayat iletişim Şair Söyleşiler - Röportajlar Yazar

Selçuk Erat Özel Söyleşi!

Çok sevdiğim bir arkadaşım, yazar, şair, Radyocu Selçuk Erat. Söylesi teklifimi kırmadı sağolsun. Fazla uzatmadan söyleşiye geçiyorum arkadaşlar..

Makaleci: Bize kısaca kendinizden bahseder misiniz?

Erat: 1982 İstanbul (Şişli) doğumluyum. Kütüğümüz, Kastamonu’nun Çatalzeytin ilçesine bağlı olsa da kendimi hep İstanbullu gördüm ve İstanbul’da yaşamaktan mutlu oldum, gurur duydum. Kova burcuyum ve özelliklerini tamamen taşırım. Yaşamımı sürdürmek için para kazandığım bir işte çalışıyorum; varlığımı devam ettirmek için ise çeşitli uğraşlarım var: Edebiyat, sanat, web tasarım ve radyo yayıncılığı… Okul yıllarım, varlığım ve ruhumla çelişkiye düşen bölümlerde eğitim almakla geçti. Lisede makine, üniversitede işletme eğitimi aldım. Fakat mesleğimi sürdürmeyi tercih etmedim. Dergi ve gazete çıkardım; kültür – sanat siteleri kurdum ve etkinlikler düzenledim; şimdiyse bu faaliyetlere ek olarak web tasarım işleri ve radyo yayıncılığı yapıyorum. Birçoğumuz gibi aslında basit ve çok hareketli olmayan bir yaşamım var ve henüz evlilik düşünmüyorum. :)

Selcuk Erat - ISTANBUL
Selcuk Erat – ISTANBUL

Makaleci: Yaşamı sürdürmek ve varlığı sürdürmek ne anlama geliyor?

Erat: Yaşamı sürdürmek derken, aslında bir işte çalışmak zorunda olduğumu ifade etmek istedim. Kiralar, faturalar, taksitler, mutfak ve yol masrafları… Ve diğer bütün harcamalar… Hepsi dünya için, hepsi para için. Ortalama 70 yıl gibi kısacık bir yaşam süresinin çok büyük bir bölümü bunlardan ibaret. Çalışır, kazanır ve iyi – kötü yaşamınızı tamamlarsınız. Bu bence dünya sahnesinin en basit ve en kolay oynanabilir oyunudur.

Varlığı tamamlamak veya sürdürmek ise bambaşka bir şeydir, oynaması çok zordur. Yaşarken, varlığınızı sürdürmek zorunda değilsiniz. Ama varlığınızı sürmek için aynı zamanda yaşamanız gerekir. Sıradan bir insan gibi doğar, ergen olur, çalışır, evlenir, emekliliğe ayrılır ve ölürsünüz… Arkanızda ne kalır? Veya Mozart, Mevlâna, Atatürk, Van Gogh gibi varlığınızı devam ettirirsiniz. Arkanızda neler kalır!

Ben de bunu yaparken edebiyat ve sanat alanındaki çalışmalarımla bir yandan da varlığımı sürdürmeye gayret ediyorum. Tanrı’nın bana vermiş olduğu yaratma, ortaya çıkarma, oluşturma yeteneğimi, dünyaya faydalı olabilecek şekilde sürdürme gayreti… Bundan taltif, takdir, alkış dışında henüz maddi anlamda bir kazancım yok. Mutlu muyum, evet! Umarım ifade edebilmişimdir.

Makaleci: Daha en başta İstanbul’a vurgu yapmanızın sebebi nedir?

Erat: İstanbul, biliyorsunuz ki sevgili Kılıç, 2010 Avrupa Kültür Başkenti. Şu günlerde bu konuyla ilgili gelişmeleri yakından takip ediyorum. Şüphesiz, sanatın birçok dalıyla ilişkisi bulunan biri için bu mesele fevkalade önemlidir. Ben İstanbul’u seviyorum. İstanbul, ruhlu bir şehirdir. Tarihten gelen bir varlığı, ağırlığı vardır. Şehirler, insanları şekillendirir. İnsanları büyüten anne babalar gibi görünse de, aslında onlar değil, şehirlerdir. İnsanlar şehirlere göre giyinir, şehirlere göre yer ve içerler, şehirlere göre uyur ve uyanırlar, şehirlere göre suç işler, iyilik yaparlar… Şehir, insanın âdeta ikinci kalbi gibidir. Bu kalp ne kadar güzel çalışır, ne kadar sağlıklı olursa, topluma ve ülkeye o denli çalışkan ve sağlıklı bireyler sunar… Yoksa yanılıyor muyum?

Selcuk Erat
Selcuk Erat

O nedenle, kendimi kısaca ifade ederken, İstanbul’a hakkını vermeden geçmek istemedim…

Makaleci: Edebiyata olan ilginiz nerden geliyor? Bu konudaki tecrübeleriniz nelerdir?

Erat: Edebiyatla tanışıklığım 1997’de başladı. O döneme kadar bir süre resimle ilgilendim. Okul dönemim boyunca resim yarışmalarında derecelerim oldu. Ancak profesyonel anlamda ilgilenemedim. Zaten, lise döneminde teknik resme geçip, o disiplini kazanınca resimle bağım da koptu. Bir dönem mimarlığa ilgi duydum. Küçük maket şehirler ve bina tasarımları ile ilgilendim. Kendi tasarımlarımı yine kendi malzemelerimle makete çeviriyordum. Heykelle ilgilendiğim de oldu. Alçı, çimento ve kilden heykeller yaptım. Elbette bunların hiçbiri beni tatmin etmedi. Aslında bütün bu ilgimin kaybolmasında veya ileri düzeye taşıyamamamda, okulumun payı büyük oldu. Asla istediğim bölümleri okuyamadım. Gazetecilik, televizyonculuk, mimarlık, inşaat gibi bölümler isterdim, fakat makine okumak zorunda kaldım.

Hazırlık sınıfında İngilizce ders saatimiz 24 saatti. İngilizceyle yatıp kalkıyorduk adeta. Öykü, makale yazma gibi ödevlerimiz olurdu. Ben edebiyata ilk kez bu ödevler sayesinde ilgi duymaya başladım. İngilizce öğretmenim Fatih Bey (kulakları çınlasın) yazdıklarımla ilgili güzel şeyler söyledikçe ve moral verdikçe, ilgim de bu yöne doğru kaydı. Yeterince ilgilenemeyip bırakmak zorunda kaldığım resim, heykel ve mimari çalışmalarımdan oluşan boşluğu bir şekilde doldurmalıydım.

Daha sonraki yıllarda öğretmenleriminin de tavsiyeleri ile edebiyata ağırlık verdim. Bu dönemde, edebiyat öğretmenim sevgili Dilek Sezen’in bana katkıları büyük olmuştur. Hatta kendisinin armağan ettiği bir şiiri hâlâ saklarım.

Özetlemek gerekirse, 1997’den bu yana edebiyatla ilgileniyorum. 2 şiir kitabım var. 30’un üzerinde dergi ve gazetede şiirlerim, yazılarım ve yaptığım söyleşiler yayınlandı. Antoloji.com’daki şiir ve Makaleci.com’daki makale birinciliğim dışında edebiyat ödülüm yok. Yazmaya devam ediyorum.

Makaleci: Dilek Sezen öğretmeninizin size armağan ettiği şiiri hâlâ hatırlıyor musunuz? Mümkünse okurlarımızla paylaşır mısınız ?

Erat: Elbette. Şiir, sevgili öğretmenime ait bir şiirdir. Kompozisyon yarışmalarından birinde hediye ettiği kitaplardan birine iliştirmişti. Kendi internet sitem www.selcukerat.com ‘un girişinde var, buraya alıntılamaktan da memnuniyet duyarım.

Değişiyor değer yargılarımız.
Değişiyor anımsadıklarımız,
Sonuçlara bakışımız.
Yaşadıklarımız farklı;
Farklı sonuçlarımız.
Kimse aslında
Yaşayamaz birbirini.
Birbirinin yerine,
Olamaz biri gibi.
İnsanları anlasak da
Anladığımız biri, o değil,
Kendimizdir aslında.
Kılavuzun ilim; kalbin Allah’ın sevgisi olsun…
Dilek Sezen (03.06.1998)

Makaleci: Yaşamınız boyunca, edebiyat konusunda sizi en çok mutlu eden, ya da üzen konular nelerdir ?

Erat: Aslında bu soru, başlıbaşına bir söyleşiye konu olacak türden. Kısaca ifade etmek gerekirse, edebiyat, ona ilgi duyan insanlara huzur ve rahatlama hissi veren bir sanat ve düşün dalı. İyi veya kötü sonucu olsa da, sonuçta edebiyatla uğraşan insanların mutlu olduğunu görürsünüz. Aç kalsalar, yaşam şartları çok kötü olsa da, yine edebiyatı yüceltirler. Okurun taltifi, takdiri, alkışı, sempatisi, desteği… bunların maddi hiçbir karşılığı yoktur. Fakat ben de birçok şair veya yazar gibi maddi anlamda da mutlu olabilseydik diye düşünüyorum. Keşke ülkemizde edebiyatla uğraşan insanlar daha iyi şartlarda çalışmalarına devam edebilselerdi. Bu hususta bir üzgünlük, bir kırgınlık söz konusu olabilir belki ancak genel anlamda, ben mutlu oluyorum. Ortaya koyduğum ürünlerle de okurumu mutlu ettiğimi düşünüyorum.

Makaleci: Şiir kitaplarınız olduğunu söylediniz. Kitaplarınızdan söz eder misiniz? Ayrıca bu kitapları yazmanızda etkili olan ilham kaynaklarınız nelerdir?

Erat: Evet, ilk kitabım olan “Yaş” Nisan 2003’te kendi imkânlarımla yayınlandı. Bu kitabımı şimdilerde büyük bir rahatlıkla reddediyorum ve bunu her söyleşimde dile getiriyorum. O dönemde, bana destek olan, Yazar sevgili Ata Türker’in çok ısrarı olmuştu ve bir dosya hazırladık. İlk kez yayınlanacak bir kitap için, evet başarılıydı. Şiirler, acemi fakat iyiydi. Ancak bir kitapta buluşabilecek kadar olgunlaşmamıştı.

Yaş
Yaş

İyi eleştiriler ve değerlendirmeler aldım fakat şimdi geriye baktığımda, erken ve gereksiz bir çalışmaymış diyebiliyorum sadece. İkinci kitabım, “Toz Yanığı” Ağustos 2008’de Ada Yayınları’ndan çıktı. Keşke Toz Yanığı, ilk kitabım olsaydı. Toz Yanığı’nda, daha şiirsel, daha olgun ve kalemi daha oturmuş bir Selçuk Erat görüyorum.

Toz Yanığı Kapak
Toz Yanığı Kapak

İlham dediğimiz şey, duruma, mekâna ve ruh haline göre değişiyor. Sanki bunu kitap için değil de, her şiir için ayrı ayrı ele almak lâzım. Bunu umarım ilerleyen söyleşilerimizde değerlendiririz. Kısaca yanıtlamam gerekirse şöyle söyleyebilirim: Her iki kitaba da ilham veren, insanlar oldu. İnsanlar ve yaşamları… Selçuk Erat’ın o insanlara farklı pencerelerden bakmalarıydı.

Aslında bu soruyu en güzel okurlar yanıtlar diye düşünüyorum ve bu bağlamda sözü, sevgili H. İhsan Sönmez’e vermeyi arzu ediyorum. Kendisinin tespitleri beni benden daha iyi anlatıyor, benim kendime ve kitaplarıma ilişkin yapamadığım değerlendirmeyi yapıyor. Bakınız, kitaplarımdaki ilham kaynağını veya konusunu nasıl tanımlamış, şöyle söylüyor kendisi:

Selçuk Erat; düşünsel, mitolojik, tarihsel, tanrısal ve toplumsal göstergelerle metinsel malzemeleri işleyerek yeniden güncel anlamlar veya öte anlamlandırmalar ürettirmeyi başarıyor. Bugünü değerlendirerek yarının düşünü kurma bilinci açıkken, aşk ve ölüm temaları, insana ve nesneye bakışta sık sık başvurulan öğeler olarak karşımıza çıkmaktadır. Selçuk Erat şiirleriyle tinsel algımıza yardımcı olurken, sık sık insan yaşamına ve güncel gerçeğimize parmak basmaktadır. Göstergebilimsel ve yan metinsellik açısından okunması, göndermelere dikkat edilmesi gereken şiirlere imza atıyor.

Makaleci: Radyo yayıncılığı dediniz, söz eder misiniz?

Erat: Profesyonel anlamda bir yayıncılıktan söz etmiyorum ama (belki birçok kişi büyük bir ukalalık örneği sergilediğimi düşünebilir) kendimin bu alanda bir numara olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. İnternet radyoculuğundan bahsediyorum. Yaklaşık dört yıldır, çeşitli internet radyolarında program hazırlayıp sunuyorum. Canlı sunduğum bu programlara edebiyat, sanat ve düşün dünyasından şahsiyetler davet ediyor ve bir konu etrafında yayın yapıyorum.

Bir ay önce de kendi radyomu faaliyete geçirdim: Yelken Radyo. Türkiye’nin ilk ve tek tematik ağ radyosu. İnternet üzerinden tematik yayın yapan tek radyo. Tematik şekilde internet üzerinden yayın yapan başka bir radyo varsa bile ben bilmiyorum. Son zamanlardaki en büyük uğraşım budur.

Makaleci: Yazmakla konuşmak arasında bir fark var mı peki? Yani yazmayı mı, konuşmayı mı tercih ediyorsunuz?

Erat: Hem de çok. Kesinlikle kitlelere konuşarak hitap etmek çok farklı ve insanın ruhunu okşayan bir duygudur. Dört yıl önce kendimi denemek için mikrofon karşısına geçtim ve bir daha bırakamadım. Şimdi bu eylemimi, yavaş yavaş daha profesyonel platformlarda sürdürmeyi düşünüyorum. Bu alanda da geride başarıdan mülhem bir iz bırakabilirsem ne mutlu bana.

Konuşmak da tıpkı yazmak gibi başlı başına bir sanattır. Ben şimdilik amatörce de olsa bu sanatla ilgilenmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. İnternetin her şeyde egemen olduğu bir dünyada, konuşmak, yazmanın sanki birkaç adım daha ötesinde gibi geliyor bana. Artık okumuyor, dinliyoruz veya izliyoruz. Bu anlamda konuşmak, mikrofon ve radyo oldukça önemlidir.

Evet, konuşmayı, yazmaya tercih ediyorum…

Makaleci: Hayatınız boyunca yapmayı istediğiniz ama yapamadığınız seyler var mı? Varsa nelerdir?

Erat: Hayatımda birçok şeyi yaptığımı düşünüyorum, o anlamda mutluyum. Hiçbir zaman şunu da yapmalı, bunu da denemeliyim diye düşünmedim, özenmedim. Hayatta en çok yaptığım işi lâyıkıyla yapıp mutlu olmayı yeğledim.

Elbette hâlâ yapmayı istediğim birçok şey vardır, şimdi aklıma gelmiyor. Örneğin, dünya turuna çıkmak isterdim. Türkiye’nin birçok yerini gezip gördüm, belki ileride, param olursa bir bisiklet veya motorsikletle dünya turu yapmayı arzu ederim. Yeni şehirlere, yeni insanlara ve yaşamlara yelken açmak… Başka bir şey şu an aklıma getiremiyorum. Belki de benim artık ciddi bir tatile ihtiyacım var, sevgili Kılıç. :)

Makaleci: Şimdiki uğraşılarınız nelerdir? Nasıl geçiyor günleriniz Sevgili Erat?

Erat: Şu anda ağırlığı radyoya verdim. Radyo’yu adına yakışır bir içeriğe ve ekibe kavuşturma çabasındayım. Elbette bir yandan edebi çalışmalarım sürüyor. Bunun dışında web tasarımları ve bilişim işleri alıp, onlarla ilgileniyorum. Bütün bunlara ek olarak da para kazandığım bir işim var. Uluslararası bir sivil toplum kuruluşunun genel sekreterliğini yapıyorum. Bu dünya uğraşılarından pek zaman kalmıyor ama kaldığı zamanlarda kendimi dinliyorum, kendimle ilgileniyorum… Şimdilik bu kadar.

Makaleci: Bu kadar çok karpuzu taşımak güç olmuyor mu?

Erat: Şairler veya Kova burcu insanları diyeyim; hırslıdırlar. Çünkü onlar, yaratıcı ve üretken insanlardır. Onların bu yetisi, şüphesiz birçok alanda başarılı olmalarının da anahtarıdır bence. Şiir dediğimiz sanat; müzikten resme, plâstik sanatlardan heykele, doğadan teknolojiye, edebiyatın diğer türlerinden sanatın bütün dallarına tiyatroya, sinemaya, hatta bilime kadar, yaşamın bütün alanına bulaşabilen, yansıyan, yaşayabilen bir sanat. Bu anlamda şairlerin, şiir dışında birçok sanat veya meslekle uğraşması şaşırtıcı olmamalıdır. Ben bütün bu karpuzları büyük bir hazla taşıyorum ve yeri geldiğinde büyük bir keyifle yiyorum. Kaç koltuğum varsa, o kadar da karpuzum olmasını isterim, çünkü benim için yaşamın anlamı budur…

Makaleci: Bir şiirinizi paylaşır mısınız bizle?

Erat: Memnuniyetle. Çok uzun zamandır üzerinde çalıştığım veya tamamlayabildiğim bir şiirim yok, ancak benim sevdiğim, anıları ve hisleri bende kuvvetli olan bir şiirimi, “Barış’a Övgü”yü paylaşayım sizlerle, arzu ederseniz.

Barış’a Övgü

şiirler, neden hep aşka gereksinim duyar, yazılmak için?..
ve aşklar, niçin övgüyle biter?..

– I –

yeryüzü,
suların çekilip, havanın kurumasıyla büzülen,
çölden öte, kum yığınına dönmüşken;
insan, hayvansı bir yaratık olmuşken;
sözün özü, her şey, tastamam bitmişken;
seni büyüttüm…

– II –

koca tufandan sıyrılıp, köknar yaprağına sığınan,
gülücüklü bir yıldızdın.
sırlı evrenin eşiğinde, bana bakarak ışıldayan,
heybetli bir müjdeydin.
dudaklarından süzülen parıltıyla beni bürüyen,
peygamber nefesi gibiydin…
ve sen,
sen’in ötesinde, hepsinden ziyade,
tarifsizdin…

– III –

hiçbir edebiyata sığmadı adın;
diller, yetmedi seni anlatmaya.
şairler, bir dize dahi yazamadı.
çizemedi fırçalar, rengini ve şeklini;
ressamların usu, eremedi hayâline.
notalar, asla yan yana gelemedi;
ne bir çalgı çalabildi müziğini,
ne de bir şarkıcının dili döndü söylemeye.
heykeller, ulaşamadı kıvrımlarına;
heykeltıraşların parmakları, sana yetmedi.

– IV –

bir bilim var mıdır, seni izah etsin!
bir kanun var mıdır, yasaklasın seni!

– V –

hangi tanrı vardır ki,
suretini yaratsın!..

Selçuk Erat, 17 Ocak 2009, İstanbul

Makaleci: Son olarak okurumuza iletmek istediğiniz bir konu var mı?

Erat: Öncelikle size bana yer verdiğiniz için teşekkür ederim, sevgili Kılıç. Bütün makaleci.com ekibine de sevgilerimi sunuyorum.

Selçuk Erat
Selçuk Erat

Okura gelince… Okur ve dinleyenler, benim için önemlidir. Onların beğenisi için, onlara bir değer katmak için yazıyor veya sesleniyoruz. Sevdikleri ve ilgi duydukları herkesi desteklemelerini öneriyor ve önemsiyorum. Çünkü, insanların en büyük gücü, bu sevgiden ve ilgiden geliyor. Yaşamamız için oksijen ne kadar gerekliyse, sanatın doğması ve sürmesi için de destek ve ilgi o kadar gerekli. Sanatla uğraşan herkesin, bunu başarabilen okurlara ve dinleyenlere sahip olması dileklerimle, bu söyleşiyi okuyan herkese sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Teşekkür ederim.

Bu arada, reklam yapacağım izninizle… :) Yelken Radyo‘yu da arada bir açıp dinleyin…

Teşekkürler Erat, bu güzel ve heyecanlı söylesi için tekrardan size teşekkürlerimi sunmak istiyorum. Hayatınız boyunca isteklerinizin ve temennilerinizin gerçekleşmesi dileğiyle, Sağlıcakla kalın.

Söyleşi Yazar: Selçuk Kılıç

Kategoriler
Günlük hayat iletişim Şair Sevgi ve Ask Dünyası Şiirler Videolar

Hoşçakal Ey Aşk – Hatice KUNDAKÇI [GÖZYAŞLARIMDAKİ TEBESSÜM]

Merhaba arkadaşlar bu yazımda sizlere sesiyle ve yüreğiyle çok büyük başarılara imza atan Hatice KUNDAKÇI hakkında bir şeyler karalamak istedim. Şans eseri rast geldiğim şiir videosunu dinlediğimde bu başarılarının gerçekten hakedildiğini gördüm. Sitemizde de bir çok şiir yürekli yazar arkadaşım var eminim beğenecekleri ve dinleyecekleri bir saair olarak göreceklerdir Hatice KUNDAKÇIyı.

Bugün dinlediğim Hoşçakal Ey Aşk şiirini seslendirdiği videoyuda yazıya ekliyorum. Sözlerinin yanında hatice arkadaşımdaki sesde gerçekten insanın yüreğine işliyor. Selçuk Erat arkadaşımın radyoda şiirsel anlatımına da biraz benzettiğim KUNDAKÇI İlerleyen zamanlarda çok daha büyük başarılara imza atacağa benziyor. Buradan Selçuk Erat Kardeşimede seslenmek istiyorum, imkanı olursa Hatice arkadaşımı radyo programına konuk olarak bağlayabilirse canlı olarak güzel sesinden bir şiir dinletmesini isteriz. Çok fazla konuyu dağıtmak istemiyorum, Bu konunun üzerinde Hoşçakal Ey Aşk isimli şiirinin kendisi tarafından seslendirilmiş halini izleyebilirler.

Yüzündeki Güzelliği kadar sesininde çok değerli olduğunu ve yumuşak, anlam dolu şiirleri ile insana huzur verdiğini yazdıktan sonra Hatice KUNDAKÇI hakkında küçük bir biyografik yazıyla bitirmek istiyorum.

Hatice KUNDAKÇI Kimdir? Hayatı hakkında kısa biyografik bilgiler:

Hatice KUNDAKÇI
Hatice KUNDAKÇI

28 Eylül 1990 yıllın da Kayseri’de doğdu. Altı yaşına kadar Kayseri’de büyüdü. Ailesiyle İstanbul’a geldiğinde, bir sene sonra eğitim öğretim hayatı başladı. İlk okulu, İlhami ertem İ.Ö.O’da bitirdi. Liseyi ,”Kadıköy İntaş lisesin’de” okudu. Hayatının en güzel cağını lise yıllarında gerçekleştirdi. Kendine güvenmeyi ve çalışarak her şeyi başarabileceğine inandı. Her girdiği sınıfta şiirleriyle konuşmak istedi ve hep öle oldu. Daha küçük yaşta şiirlerle yaşamaya başlayan şairin , en büyük hayali kendi kitabını çıkarmak olmuştu.

Lise ikide il genelinde düzenlenen Çanakkale ile ilgili şiir kompozisyon yarışmasına katıldı, fakat yazıları yetişmeyince sınıflar arası yarışmaya tabi tutuldu kompozisyon 2.si şiir dalının 1.si oldu.
Bu yıl(2009) Yedigün içecek firmasıyla , kral tv’nin ortaklaşa yürüttüğü yedigünyildizları yetenek yarışmasına katıldı. Şiirleriyle yarışan şair orada da büyük bir kitleye erişti. ve 4. lükle ayrıldı.
Şairin bu başarıları, hayallerine daha yakın olma konusunda güzel bir adım olmuştu. Lise hayatı 3 sene sürdü ve mezun oldu. Bu yıl “Doğuş Üniversitesi İç Mimarlık bölümünü %50 bursla kazandı.”

Ailesi ve öğretmenlerinin desteğiyle azmetti, hayaletti ve hiç pes etmedi. ve sonunda en büyük hayaline kavuştu…
Doksan altı sayfalık ,içerisinde aşkın saf halini ,ayrılık acından yanan kalplerin kokusunu alıcağınız, aşkı yaşayan çiftlerin sesini duyucağınız ,katıksız bir şiir kitabı çıkardı.”GÖZYAŞLARIMDAKİ TEBESSÜM” ŞİİR KİTABI.
Şairin şimdiki hayali , şiir kitabını bir çok kesime ulaştırmak,okuyucularıyla buluşturmak, olucak. Ve ilerde başarılı bir iç mimar olmak..

Gözyaşlarınızın Tebessümlerle son bulması dileğiyle..

Kategoriler
Biyografi Deneme Yazıları Eğitim - öğretim Gazeteci Günlük hayat Kişisel makaleler Psikolojik sorunlar Şair siyasetci Toplumsal Konular Türkiye üzerine Yazar

Çöpe Atılmış Duygu ve Düsünceler(3)

Cöpe Atilmis Duygu ve Düsünceler(3)

http://www.kuaza.com/out.php/i351718_1387.jpgBarut gibiyiz. Ateşin olmadığı alanlarda bile ince, derin manalar içeren imalı sözlerden kıvılcım alıyoruz.
Her şeyin güllük gülüstanlık olmadığı kanısı bizi, içinden çıkılmaz duygu ve düsüncelerle bırakırken, hayatımızı yönlendirmekte zorlanıyoruz.
Sağlıklı düsünebilmenin yollarından biri, önyargılardan arınmaktır.
Ne istediğimizi bilmeden yaşamak bizi hoşgörüsüz toplum yapar. Toplumların, sosyal-ahlak başarıları aldığı iyi bir eğitimle ölçülür.
Birbirimizi anlayabilmenin kuralları önyargılardan arınmış hoşgörülü eylemlerle başlar.
Maddenin ağır bastığı günümüzde gülücükler yapmacık, tebessümler soluk.
Gerçekleri konuşabilme cesaretimiz yok.
Birbirimizin hakkında farklı tanımlar yapıyoruz, bu tanımlar çok kalp kırıcı olabiliyor.
Daima ironik bir tavır içinde bulunuyor olmamız bizi, saldırgan kılıyor.
Bir çok konularda tartışma içindeyken, en nihayetinde varılan mutlu sonun son noktasında bir şeylerin ters gitmesi paylaştığımız bütün güzellikleri alıp götürüyor çirkinliklere. Polifonik olabilmek ayrıcalık olmalı.
Bu ayrıcalığın toplumumuzdaki kültür mozaiğinden ileri geliyor olmasının farkına varamamak, hayatta daima yanımızda var olan mutluluğun uzaklaşmasın neden olmakta.
Yer küremizin biz, birbirimizi anlayamadan bizi anladığını ve bize olan tepkisini görüyoruz; her ne hikmetse idrak etmekte zorlanıyoruz.
Aynı dili konuştuğumuz platformlarda içimizdeki magandalığımız ” her şey güzel gidiyor ” derken ” argo ” bir hal alıyoruz.
En ince kılcaldamarlarımızdan her zerremize zerkolan narsizm, aklımızın derebeyi oluyor. ” demin ” kendimizdeyken, kendimizin içinden bir başka kendimizle başkalaşıveriyoruz.
Psikoterapisiz delirmemek elde değil.
Gerginliğimiz mısına gibi gözükse de içimizdeki hoşgörülü, önyargısız benliğimizi bir türlü dışa çıkartmayı asla beceremiyoruz.

Yakup ICIK