Kategoriler
Azerbaycan üzerine Dünya ülkeleri Eğitim - öğretim Genel Konular Günlük hayat Günün Tarihi iletişim İnternet Dünyası internet hizmetleri Kutlamalar Milli Görüş Toplumsal Konular Türkiye üzerine Web Site Tanıtımları

Azerbaycan’nın özgür sesi – Qaynar Haber Portalı

Qaynar Haber Portalı, değerli ağabeyimin tavsiyesi üzerine ziyaret ettiğim ve tasarımından, yazarlarından, haber kategorilerinin çeşitliğinden tutunda yayınladığı haberlere bakış açısına kadar oldukça beğendiğim bir site.
 
Haberlere bakışından kasıt şudur; haber portalının yazarlarından Qurban Yaqupoğlu'nun Türkiye-Azerbaycan arasında ki gerilime değindiği yazı mesela. Özellikle de bizim medyamızın, " Azerbaycan gitti gidiyor! " şeklinde ortalığı telaşa verdiğini görüyor ve biliyoruz. Öyle ki bu haberler, Türk insanını çok üzdü. Kamuoyunu yanlış yönlendirdi.
 
Uzun lafın kısası, büyük zararlar verdi!
 
Ama, bahsettiğim yazarın yazısı, medyamızın şu an ki durumunu gözler önüne seriyor. Yazar, yazısında adeta Türkiye-Azerbaycan insanının sesi olmuş.
 
Bir gerçek var, bayrak krizinin bu kadar büyük olmasının sebebi, Türkiye-Azerbaycan yönetimleridir! Çünkü, kriz ustaca yönetilememiş, her iki ülkenin yönetimleri de birbirine yüz çevirmiştir.
 
Kısacası, yazar bu konuda halkın sesi olmayı başarabilmiştir, çünkü Qurban Yaqupoğlu'na göre Ermeni açılımı, AKP projesidir.
 
Bu açılımı destekleyin yada desteklemeyin, sizce yalan mı? Sokağa indiğiniz de ne deniyor, açılım olsun mu?
 
Bence, tam aksi!
 
Portalda ayrıca; Ermenistan, Gürcistan, İran Güney Azerbaycan adlı kategoriler de var. Oldukça profesyonel bir yaklaşım. Bizim sitelerimiz de, bu türden kategoriler yoktur mesela. Suriye, Yunanistan, İran gibi ülkeler için ayrı kategoriler açılmaz.
 
Açılmadığı içinde, sorun olur. Çünkü, gündem iyice kalabalıklaşır, okuyucu okumaktan vazgeçer. 
 
İran Azerbaycan başlığının açılması neden güzel birşeydir? Kısaca açıklayalım;
 
İran topraklarında, 35.000.000 Azeri Türk'ü yaşamaktadır. Bu ülkede, orada ki Azeriler'den her şekilde faydalanırlar, bilim hariç!
 
Okumak zordur, büyük adam olmak zordur. Ama, İran için savaşan, işçi olarak çalıştırılan insanlardan, kısacası sömürülenlerden olmak oldukça kolaydır…
 
Tabi, İran böyle zannediyor!
 
Azeri Türkleri, buna rağmen Türklük şuurunu taşımaktadır. İşte, Qaynar haber portalı bu sorumluluğunun bilincinde, İran Azerbaycan başlığı ile İran'da yaşayan soydaşlarını unutmamıştır!
 
Bu konuda, portalı oluşturan ekibe teşekkürü bir borç bilirim. 
 
Tabi, Ermenistan-Gürcistan başlıklarını unutmamak gerek. Bu iki ülke için özel başlıklar açılmıştır.
 
Kategoriler
Deneme Yazıları Günlük hayat iletişim Kitap Görüşleri Şair şiir edebiyat Şiirler Toplumsal Konular

Vural Bahadır Bayrıl ve Şiirleri Üzerine Bir Deneme

Hilmi Yavuz, Vural Bahadır Bayrıl için “Daha bugünden Türk şiirinde göz ardı edilmeyecek bir birikimle kendini kabul ettirdi. Artık V. B. Bayrıl’sız bir 21. yüzyıl şiirinden söz edilemez1 derken, çok önemli ve doğru bir tespitte bulunuyor.

 

Bayrıl, sadece şiire âşık ve şiire hakkını veren biri değil! O, aynı zamanda şairliğe de hakkını veren ender kişiliklerden biridir. “Şaire, ‘şair olmak’ yetmeli” diyor ve şöyle devam ediyor: “Bu kadar büyük ve cüretkâr bir ‘sıfat ve hâl’ bile bir insanın ruhunu tatmin edemiyorsa, dünyadaki başka hiçbir şey o ruhu yatıştıramaz. Salın ipini gitsin…

 

Bayrıl, ‘Şer Cisimler’ adlı kitabındaki, ‘İns’ şiirinin bir dizesi ile kendisini beynimin duvarına silinmemek üzere kazımıştır: “Sonra… çok ama çok sonra anılan bir şey oldu insan.

 

Bayrıl’ın birçok şiirini okurken – belki de hepsinde – Mevlâna’nın bir yansımasını görmek hoşuma gidiyor. Sadece yukarıdaki dize bile, Bayrıl’ın iç dünyasının ne kadar derin olduğunu kavramak için yeterli. Bu dizede, daha doğrusu ‘İns’ şiirinin bütününde, Büyük Sevgili’ye gönderilen selâmı görebiliyor, O’na beslenen kutsal aşkın sayesinde bir değerimiz olduğunu bir kez daha anlayabiliyorum. İşte bu, Bayrıl’ın şiirlerinin verdiği mesajın yerine fazlasıyla ulaştığını kanıtlıyor ve bu sebepten olsa gerek Bayrıl’ın şiirleri, şiir okurunun kalbindeki en güzel köşeye yerleşiyor.

 

Elbette sadece Mevlâna değil; Bayrıl’ın şiirlerinin güneşli kıyılarında ilerlerken kâh Nedim’e, Kâh Nietzsche’ye rastlıyor, bazen Rilke ve Blanchot ile karşılaşıyor, kimi zaman da Yahya Kemâl’e, Tanpınar’a, Dıranas’a, Dağlarca’ya, Karakoç’a yahut Cansever’e kadar şiirin altın adamlarıyla bir araya geliyorsunuz.

 

Bayrıl’ın dünyasının, sadece şiirden örülü olmadığı açıktır. O’nun dünyasında, şiir olduğu kadar düşünce, felsefe, bilim, tarih ve mimari de yerli yerince ve yeterince bulunmaktadır. İçselleştirilen şiirlerin okura çok yakın olduğu düşüncesini hep taşıdım. Bayrıl’ın kullandığı mistik izlek ve ifadeler, bilindik fakat ‘unutulduk’ gerçeklere gönderme yaparken, ‘tanrı’ ve ‘insan’ odaklı bir dünya kurgulamakta, ‘varoluş’a ve ‘yaratılış’a sık sık temas edilerek, içselleştirilen (kitaplaştırılarak da genelleştirilen) ‘hesaplaşma’lar ve ‘yüzleşme’ler yapılmaktadır. İşte bu nedenle Bayrıl’ın şiirleri, haklı olarak kendi kimliğini yaratmasını başarmıştır. Aslında sadece Bayrıl değil, okuru da O’nu okumak ve anlamak üzerine bir kimlik geliştirmiş olmalıdır. Zira, Bayrıl’ın şiirlerini okuyan okur, ‘kimlikli’ bir okur olmak zorundadır.

 

Bayrıl’ın şiirlerinde ‘aşk’, insana ve nesneye bakışta sık sık karşımıza çıkan bir öğe olmakla beraber, insansı değil, ‘tanrısal’dır; Bayrıl’ın aşkı maddenin ve eşyanın çok ötesinde, fakat yansıması madde ve eşyada görülebilen ‘sahici aşk’tır. Zaten şiirlere insanların aşkı yakışmıyor, çünkü şiir kadar kudretli bir varlığa, ancak ona denk bir aşk yakışabilir, öyle değil mi?

 

Mimari diyorum, çünkü Bayrıl; şiirlerini, Sabit Kemâl Bayındıran’ın da ifade ettiği gibi ‘mükemmellikle’ inşa ediyor, çünkü şiir inşa edilir, tıpkı bir bina gibi. Bayrıl’ın şiirlerini oluşturan harcın ve kullanılan her tuğlanın, şiir ve düşün bilimlerinin derinlerinden fışkırarak gelen ve herkeste pek rastlanmayan ‘ince mesajları’ bulunuyor. Bu mesajları almasını bilen her okur, O’nun dizelerinden yeni ve başka anlamları kolayca türetebilir ve hatta dizelerine özel öyküler, romanlar ortaya koyabilir. Zira, Bayrıl’ın kullandığı dil buna elverişli olmakla birlikte, kendisinin de “Şiir, bir dilin dehâsıdır” sözünde ifade ettiği gibi, bu eyleme açıktır. Bayrıl’ın şiirleri, okunduktan sonra zihinde derin anlam fırtınaları yaratarak geçmişten günümüze uzanan bir köprü kurmakta, yaptığı göndermeler ve kullandığı ifadelerle çok çeşitli sahnelerin aklımızda yeniden dirilmesine ortam hazırlamaktadır.

 

Aslında, Bayrıl için yazılanlar arasında, en görkemli tespiti, 2000 yılında Gösteri Dergisi’nde yayınlanan “Şiir Beyaz Cinnet!..” başlıklı yazısında Engin Turgut yapmış ve Bayrıl’ı bizlere şöyle ifade etmiştir: “V. B. Bayrıl’ın şiirlerinde yumuşacık bir ney sesi de var sanki… Eşyanın da bir ruhu olduğunu iyi bilenlerden.

 

Bayrıl’ın şiirlerinde derin bir ‘ayrılık’ hâkim. O’nun şiirleri, hem eşyanın hem de insanın Büyük Sevgili’ye olan ayrılığını ve geçmişliğini âdeta bir ‘ney’ gibi şikâyet ederek aktarıyor bizlere. O’nun şiirlerinde derin bir ‘günah’ da var aynı zamanda; ayrılığın ve geçmişliğin nedeni olan bir günah… Kâinatın temel taşları olan bu iki öğenin, Bayrıl’ın coğrafyasında nasıl şekillendiğini ve dile geldiğini görmek için ‘Lotus’ başlıklı şiirini okumak gerekli: “Bu olmalı hepimize aratan, Tanrı’daki tamamlanmışlığı.

 

Bayrıl’ın şiirlerini ‘yüksek sesle’ okumak lâzım. Çünkü, O’nun şiirlerindeki musikî ve âhenk, sessizliğe karşı çıkan bir ‘isyan’ barındırıyor içinde. Maddenin zulmünden ayrı kalma arzusu olmalı bu isyan!.. Öyle olmalı ki, günah ve isyandan türeyen ‘eksik insan’ Tanrı’da tamamlanabilsin.

 

Bunun yanı sıra; ayrılık, günah ve isyanla örülü bir dünyanın; bahçe, gölge, balkon, gül, defne, bitki, cam, varoluş, kâinat, insan gibi sıklıkla kullanılan öğelerden oluşan bir coğrafya üzerinde yer alması, ney’in şikâyetlerini dinleyen bir şairle karşı karşıya olabileceğimizin işareti olabilir. Şair, sadece dinlemekle kalmıyor, ‘Şer Cisimler’ ve ‘Arzuda Tenhâ’ kitapları ile dinlediklerini okura da aktarıyor.

 

Bayrıl’ı yalnızlığın en kutsallarından birini yaşayan adam olarak tanıdım; ‘şair yalnızlığı’ bu. Bayrıl’ı diğer birçok güçlü şair gibi ayrı ve önemli kılan da bu olsa gerek. Zaten sık sık bahçeye, balkona, kâinata, insana, cama yönelen bir şair, yalnız olmalıdır! Aksi halde, madde – eşya ve insan temelli izleklerin ve tespitlerin şiire aktarılması pek mümkün olmayabilir. Kitabının adını ‘Arzuda Tenhâ’ koyarak bu yalnızlığa dikkat çekmiş olmalı şair.

 

‘Lotus’ adlı şiirini, kitap henüz yayımlanmadan okuduğumdan mıdır, yoksa yukarıdan buraya kadar anlattıklarımı özetlediğinden midir, bilmem; çok sevdim ve benimsedim. Şiirdeki derinlik ve şiirin mesajı, varlığımızı unutulan bir evrene yükseltirken, birçoğumuzun şiddetle gereksinim duyduğu ve mumla aradığı o yüce güçle buluşturuyor bizleri. Bu özelliklerinden ötürü, huzurunuzdan ‘Lotus’ ile ayrılmayı uygun görüyorum.

 

Bayrıl, şiire âşık her insanın okuması gereken önemli bir kalem. Emimin ki, Bayrıl’ın şiirlerini okuduktan sonra, ‘dalgın bir zambak’ olmaktan çıkacak, ‘sır’ın bütün açıklığıyla önünüzde serildiği bir ırmakta, kendinizi bulacaksınız.

 

Güneş, Büyük Sevgili’nin isteği ile yeniden yükseldiğinde görüşmek dileğiyle, esen kalınız.

 

Selçuk ERAT

01 Kasım 2009, İstanbul

http://www.selcukerat.com

 

 

 

LOTUS 2

 

Algının dağınık sabahı… Camsı

sınırlar… Kusurlu güzelliğin

tende ısrarı…

 

Sendeki esrâra bakarım. Ey kutsal

bitki!.. Ruh ile gülün alaşımı.

 

Varlık dinlenir… Bahçe olurken

ve Olmak yapraklarda henüzken…

Sendin hilkâtin ürperen ırmağı.

 

Sırları var hayatın ve aklın eşya

ötesi dalgınlığı. Sus! Büyümesin

aramızda, hayretin şerhâ yalınlığı.

 

Kalp neler neler saklar? Ki saklamalı!

Bazen de ne yapsanız, âşikârdır

bir zambağın kendi tenine alınganlığı.

 

Neresinden bakılsa eksiktir insan.

İnsan ki lâin serencâm. Tahammül

mülkünün çırağı.

 

Ey kutsal bitki! Ruh ile gülün alaşımı.

 

Bu olmalı hepimize aratan, Tanrı'daki

tamamlanmışlığı.

 

 

 

NOTLAR:

 

1. Arzuda Tenhâ, V. B. Bayrıl, Şiir, 2009, Mühür Kitaplığı, Arka Kapak

2. Lotus, Arzuda Tenhâ, S. 65.

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat Komedyen Söyleşiler - Röportajlar

Yavuz Seçkin ile Özel Hayatı ve Okul Yılları Hakkında Röportaj

Okul zamanında biz Yeni Karamürsel'e kaçıyorduk. Nişantaşı Meslek Lisesi'nin önüne gidiyorduk. Nişantaşında gezerdik. Taksimdeki sinemalara giderdik, Zincirlikuyu Yapı Meslek Lisesi ile kapışıyor Maçlarımız çok kavgalı geçiyordu. Bunun nedeni de belli değildi. Futbol anlamında motor meslek çok iyiydi, 1987-1988 yılı mezun olmuştum yanlış hatırlamıyorsam.

Öncelikle bu röportajı kabul ettiğiniz için teşekkür ediyorum. Dergimiz gerçekten, verilerek çıkarılan bir dergi. Şuan Şişli' de sadece birkaç okulda düzenli olarak, çıkartılmaktadır. Bunun içinde özel okullar da dahil. Çok emek vererek yaptığın çalışma ve özellikle bizim okuldan mezun olan sizin gibi sanatçıları görmek bizi\ sevindiriyor; çünkü öğrencilerimiz meslek lisesinin vermiş olduğu bir sıkıntıyla noktalara gelme anlamında biz özgüven sorunu yaşıyorlar. Sizleri gördükleri vakit o / genişliyor, inşallah çok iyi bir noktaya gelecekler.

….Tabi canım, yani bizim biraz öyle örnek alınan bir durumumuz var. Mesut YAR olsun ULUEREIM, ben tabi; hepimiz aynı yıl jenerasyonuz. Öyle bir enerji veriyorsak öğrencin mutlu bize.Temelinde eğitim var bu işin. Eğitim almadan hiçbir meslekte başarılı olur Biz de bu işin temelini iyi bir okulda aldık. Benim zamanımda Şişli Motor Meslek Lise şimdi Endüstri Meslek Lisesi olmuş. Güzel bir okul, enerjisi yüksek bir okul. Daha böyle yetenekler çıkacaktır.

Siz kendinizi bu toplumda hangi noktada görüyorsunuz? Kişilik anlamında, yaşantı anlamında Yavuz SEÇKİN dediğimiz vakit nasıl tanımlayabilirsiniz kendinizi?

….Ben komedyen, insanları güldüren, eğlendiren adam durumundayım şuan. İnsanlara pozitif elektrik vermeye çalışıyorum. İnsanların maddi sıkıntılarını, geçim sıkıntılarını bir nebze de olsa yaptığımız işle hafifletmeye çalışıyoruz. Aslında çok büyük bir yük var üzerimizde. Komedyen olmak çok büyük bir zanaat; çünkü sizdeki enerjiyi veriyorsunuz, siz de negatif kalıyor, karşı taraf pozitife geçiyor. Sevilen karakter olarak işte Avrupa Yakası'ndan kaynaklanan bir Sertaç olayı, yani her halde elektriği yüksek bir oyuncu olarak görünüyorum

Biraz farklı bir açılım yapmak istiyorum. Tiyatronun tarihi süreç içerisinde hem güldürme hem de toplumu düşündürme eğitme misyonunu taşıdığını görüyoruz. Sizin böyle bir gayeniz var mı?

…Hayır düşünmüyorum. Ben direk güldüreyim bitsin, yani elimde ne varsa hepsini vereyim bitsin. Öyle bir amacım yok; çünkü bir yandan da düşündürmek yorucu olur yani.

Tabi biraz da toplumumuzun sürekli dinamik ve değişken bir piskolojiye sahip olmasının etkisi var diye düşünüyorum. Gülme ihtiyacımız tamamen böyle anlık reflekslerden kaynaklanıyor.

…Böyle hemen anında tüketilen ayak üstü verilen espiriler artık gündemde ve dolayısıyla insanlar böyle çok ağır espirilere artık gülmüyor. Yani daha anlaşılır, daha bir anda ver gülsün bitsin, yoksa onu saatlerce gülmek için beklemeyi sevmiyor bizim halkımız. Bir esplri yap gülsün geçsin.

Farklı bir espiri anlayışımız var değil mi? Bir İngiltere'ye oranla Amerika'ya oranla veya bir Avrupa toplumuna oranla bizim kendimize has, farklı olan neyimiz var sizce?

…Bence samimi olan her şeye gülüyoruz. Sıcak olan samimi olan; yani birisi kötü bir fıkra anlatsa da anlatırken düştüğü o zor duruma dair gülebiliyoruz. Anlatıcı olmasının yanı sıra mimiklere daha çok güldüğümüzü düşünüyorum. Yıllar yılı Kemal SUIMAL, Şener ŞEN, Perhan KUTMAIM, Ayşen GRUDA sayesinde biz bunları gördük.

…hemen anında tüketilen ayak üstü verilen espriler artık gündemde ve dolayısıyla İnsanlar böyle çok ağır esprilere artık gülmüyor. Yani daha anlaşılır, daha bir anda ver gülsün bitsin, yoksa onu saatlerce gülmek İçin beklemeyi sevmiyor bizim halkımız. Bir espri yap gülsün geçsin.

Oyunculuktan çok tip, duruş, sıcaklık… Sanatçıyı halkın benimsemesi ve bir kere benimsediği zaman da asla bırakmaması. Türkiye'deki seyirci bir kere sevdiği zaman sonuna kadar seviyor, bir kere de sevmediği zaman asla sevmiyor.

Biz çok farklı bir toplumuz dünyadaki toplumlara göre. : Bir çok değişik inanıştaki insanın bir araya geldiği, dostça yaşadığı ve sıcak, iç İçe yaşadığı bir ülkedir Türkiye. Bu anlamda şimdi aslında herkese hitap edilebilecek espri tarzı diye bir şey yok. Birisini güldürebilirsin yaptığın bir espri İle. Mesela bir Karadeniz esprisi ile güldürürsün; ama Karadenizliyi belki güldüremezsin; çünkü ona mesela soğuk gelebilir veya itici gelebilir. Onun için daha bir evrensel, daha ortaya esprilerle ilerlemeye çalışıyoruz.

 

Peki şuan gördüğünüz, hani bu işin iyilerinden dediğiniz komedyen Türkiye'de kimdir?

…Türkiye'de komedyen olarak çok fazla komedyen yok; ama Cem YILMAZ'ı, Engin GÜNAYDIN'ı çok beğeniyorum, onlar iyi komedyenler, iyi oyuncular. Beyaz olsun, Okan Bayülgen olsun onlar daha çok sunucu komedyenler. Yani showmen diyebiliriz aslında, böyle ayırabiliriz. Mesela ben sunucu komedyen değilim, ben komedyenim. Sunmayı sevmiyorum çok fazla; çünkü ben direkt başladığım zaman güldürmeyi istiyorum. Yirmi dakika, otuz dakika güldürüp inmeyi seviyorum. Yani onu böyle uzun saatlere yaymak hoşuma gitmiyor.

Ağırlıkta taklitten daha çok besleniyorsunuz değil mi? Çıkış noktanız taklit mi?

.. .Yani aslında imitator de deniliyor. Bunun bir çok ismi var yurt dışında da imitasyon. Yani bir hayvanı da taklit ediyoruz, bir maddeyi de taklit edebiliriz. Yani sadece ünlüleri değil, bir masa takliti de yapabilirim, araba takliti de yapabilirim; çünkü taklitçi biraz daha basite indirgenmiş bir kelime. Taklitçi diye birşey yok zaten o suç. Bizimkisi biraz daha başka, bir sanat yan Türkiye'de tabi çok fazla kişi de görülmeyen durumdur, İstisna kişilerden biri olduğunu düşünüyorum. Türkiye' de son elli yılda belki be kişi sayabiliriz. Ateş Böceği Ercan, Yalçın, Gaffur U; Ercan Akışık. Ata Demirel, o da başarılı. Biz biraz istisnayi bir durumdayız; ama benim branşım bu, yani tipi» yaparak güldürmeye çalışıyorum ve şu anda komedi elli tane tipleme yaptım. İsmail, Ali Tuncer de yanımda çok yetenekli. Onun da hakkını yemeye Onu da ben yetiştirdim; çok yetenekli bir arkadaş İzlediğim ve takip ettiğim herkesi canlandırabilecek kapasitede…

Hani gerçekten oynadığınızda haz duyduğuna hoşunuza giden tipleme hangisi?

…Şimdi Ahmet Çakar var mesela, çok fazla sevdiğim Bir de son dönemde Güneri Civaoğlu yaptım. Ben genelde çok severek yapıyorum. Mehmet Ali Birand tipleme çok severek yapıyorum. Hepsini severek yapıyorum Aslında öyle bir ayrım yapmıyorum. Daha doğrusu bir şov, sevmeden yapmanız zaten mümkün değil: tipe girmek İçin zaten iki saat boyunca makyaj yapmak zorunda kalıyorum.

Radyoda program yapmaya nasıl başladım

…Kadir Çöpdemir'in yanına gittim on iki sene evel,Bir  de yetenek yarışmasına girmiştim, iner misin Çı mısın. O yarışmadan çıktıktan sonra yeteneğimi kullanmak istedim radyoda ve Kadir'in yanına gittim orada başladı Klas'ta.

Komedyen ve taklit yeteneğinizi ne zaman fark etim

…Esnaftım, ben ticaretle uğraşıyordum. Benden  çok esnaf arkadaşlarım fark ettiler; çünkü müşteri olmadığı dönemlerde dükkana gelip benle şakalaşırlardı.  şunu yap, bunu yap diye. Gültepe'de dükkanım vardı benim. Esnaf keşfetti, daha çok onların gazıyla iner misin Çıkar mısın'a girdim. Çok acayip bir yerlere olay, yani bir hayaldi gerçek oldu.

Yavuz Seçkin'in bu kadar çok sevilmesinin nede sizce nedir?

Yavuz Seçkin'in sevilmesinde Avrupa Yakası'nın büyük bir. bir rolü var. Radyo programcılığı da yapıyorum. Birçok iş yapmam yüzünden sevildiğimi düşünüyorum. Radyoda: her akşam 2 milyon dinleyenim var. Avrupa Yakasını izleyen bir kitle var. Komediyi çok ayrı seven kişiler Yaptığım Show programını hiç izlemeyen de var, izleyen de… Bu işlerimle kişilere pozitif enerji verdi: düşünüyorum.

Yaptığınız işten halktan nasıl tepkiler alıyorsunuz?

Tipleme yaptığım için tabi ki halktan çok olumlu tepkiler alıyorum. Yolda çevirip benim de takliti mi yapar mısın diye soranlar oluyor. Tabi bu tiplemeleri belli bir çalışma sonucu yapıyorum. Ünlü birini taklit etmek için 1 hafta 10 gün izleyip seslerini ezberliyorum. Bir kişinin taklitini 2.5 saatte hazırlanıp yapıyorum. Yolda karşılaştığım durumlar da var tabi. Hıncal Abi , Sertaç diyenler de oluyor. Benim adımın Yavuz olduğunu 5 kişiden 1 kişi tutturabiliyor. Bu durum zor; ama gene de güzel.

Okulda da böyle komik biri miydiniz?

Hayır değildim. Okulda durgun bir çocuktum. Orta ayar bir öğrenciydim. Çok çalışkan değildim, çok tembel de değildim. Sınıfta hiç kalmadım. Motor bölümündeydim. Çok eğlenceli bir okul hayatım vardı. Maçlar falan yapıyorduk. Sınıf çok keyifliydi. Hocalar da keyifliydi.

Şu andaki çocuklar Cevahir'e kaçıyorlar. Siz nereye kaçıyordunuz ?

Okul zamanında biz Yeni Karamürsel'e kaçıyorduk. Nişantaşı Kız Meslek Lisesi'nin önüne gidiyorduk. Nişantaş'ında gezerdik. Taksim'de sinemalara giderdik. Zincirlikuyu Yapı Meslek Lisesi ile kapışıyorduk. Maçlarımız çok kavgalı geçiyordu. Bunun nedeni de belli değildi. Futbol anlamında motor meslek çok iyiydi. 1987-1988 yılı mezunuyum yanlış hatırlamıyorsam.

Sizin zamanınızdaki Şişli E.M.L. ile şimdiki Şişli E.M.L arasında fark var mı?

Eskiden çok iyi öğretmenlerimiz, müdürümüz vardı. Şimdi de öyledir diye umuyorum. Diğer liselere göre daha anlayışlı öğretmenlerimiz vardı. Bizlere dostça yaklaşıyorlardı. Branş öğretmenleri, hele bizle arkadaş gibiydiler. Çok rahat derdimizi anlatabiliyorduk. Şimdiki öğretmenler daha sıcaktır diye tahmin ediyorum. Meslek lisesinde normal liselere göre daha iyi bir sıcaklık var diye düşünüyorum.

Mezun olduğunuz mesleği yaptınız mı?

Hayır yapmadım. Oto Marsan'da staj gördüm. Bir yıl boyunca otobüs kampanası yıkadım. Çok değişik bir tecrübeydi benim için. Ağabeyimin mesleği elektronik dalınçlaydı. Maçka Lisesinden kurs aldım. Hem motordan hem elektrikten anlıyorum, komedyenim de. Enteresan, yaptığım işle okuduğum bölüm uç noktalar. Evde elektrik işlerimi yapabiliyorum mesela, arabamda sorun olduğunda anlayabiliyorum ve bunlar benim çok işime yarıyor.

Lise döneminizde unutamadığınız bir anınız var mı?

Ben 2 gün görme yeteneğimi kaybettim. Kaynak atölyesinde kaynak yaparken koruyucu gözlük takmadığımdan görmemde sorun oluştu ve 2 gün göremedim. Bu durumu da aileme anlattığımda annem gözüme patates koymuştu. Bu anımı hiç unutmuyorum.

Okulumuzdaki öğrencilere iletmek istediğiniz mesaj var mı?

Meslek lisesindeki öğrenciler normal liselere göre daha çok çalışmalıdır; çünkü üniversitede biraz daha zor oluyor. Mutlaka bir dersane desteği alınması lazım. Önce eğitimi dört dörtlük alıp sonra üzerine katlayacaksınız. Ondan sonra istediğiniz yere geçmek daha kolay olur. Mesleğinde iyi olmak için öğrenciler kendilerini çok iyi yetiştirmeliler. Hepsine sevgilerimi ve selamlarımı yolluyorum. Size de başarılar diliyorum, derginiz çok güzel. Teşekkür ederim.

 

Biz ve Söz adına başarılarınızın devamını diliyoruz. Çok teşekkür ederiz; zaman ayırıp ilgi gösterdiğiniz için.

Dergi Tam İsim: Biz ve Söz
Sayı: 5

Kategoriler
Deneme Yazıları Geçmiş Tarih Genel Konular Günlük hayat Günün Tarihi Spor Türkiye üzerine

Fenerbahçe Galatasaray Derbileri

Fenerbahçe ve Galatasaray Derbileri

Tüm Türkiyeyi küçüğünden büyüğüne ekran başına , cafelere ve ya dahada ilerisi Stad lara taşıyan bu ezeli rekabetin başlangıcı 1909..1909 da karşı karşıya gelen bu 2 takım Galatasarayın 2-0 üstünlüğüyle bitmişti.. Fakat o zamanlar Galatasaray ve Fenerbahçenin ezeli bi rakip olacağını düşünseler akıllarına gelmezdi heralde.. O zamandan bu yana sürekli ligde ve kupalarda karşı karşıya gelen Galatasaray ve Fenerbahçe, 1 GS nin 1 FB nin ardındaki maçı FB nin yenmesi gibi sürekli çekişmeli gitmesi bir Rekabetin başlangıcıydı.. ve bu Rekabet günümüze kadar yani tam 100 yıldır sürmekte.. Bu Rekabette üstün olan takım FENERBAHÇE.. Tam tamına 363 maç oynandı ve bu maçların 136'sını Fenerbahçe 116'sını ise Galatasaray kazandı.. 110 maçta ise eşitlik bozulmadı..Ligde ise 103 maç yapan Fenerbahçe ve Galatasaray, 41-29 luk bir skorla Fenerbahçe üstünlüğü göze çarpıyor.. Ligde en farklı galibiyet ise Fenerbahçenin Galatasarayı Kadıköyde 6-0 yendiği maç.

Kadıköyde FENERBAHÇE

Galatasarayın KADIKÖYE karşı şanssızlığı tam tamına 10 senedir sürüyor.. Son 10 senede 1 beraberlik bile alamayan Galatasaray her sene "bu bir son" diyerek başladığı maçtan yenik ayrılıyor.. "BURASI KADIKÖY BURDAN ÇIKIŞ YOK" diyen Fenerbahçe taraftarıda aslında haksız sayılmaz.. Gerçi bu son 10 yılda Fenerbahçe'nin çok kötü, aksine Galatasaray'ında çok iyi olduğu zamanda bile Galatasaray yenildi.. Örnek ; 2008 yılında Ligde çok kötü durumda olan Fenerbahçe , Alex siz çıktığı maçtan 4-1 galip ayrıldı.. Yani açıkçası Fenerbahçe, taraftarı önünde ve ezeli rakibi karşısında o kadar hırslı ve azimli oynuyor ki rakibine bir beraberlik bile vermedi.. Geçen bir spor programında izlemiştim Fenerbahçeli eski bir futbolcu olayı şöyle açıklıyordu ; " Biz Galatasaray maçının olduğu o hafta o kadar rahat olurduk ki, sanki yeneceğimize o kadar inanmışız ki o kadar rahat yani" .. Bu sözlerdende anlıyoruzki Fenerbahçenin Kadıköyde ezeli rakibine karşı yenilmesi çok zor..

Tarihde Yaşanılan Garip Olaylar

Bazı gazetecilerin ve o zamanın yöneticilerinin açıkladığı bazı garip olaylar var..Gerçekten okudukdan sonra şaşırdım onlardan 1-2 örnekle Makalemi sonlandıracağım..

1914'te Fenerbahçe kaptanının Galatasaray kaptanını arıyarak ; " Oberle Kardeşler Hasta ve Sakat oyuncularınızda var, isterseniz maçı erteleyelim..sizi karşımızda eksik görmek istemiyoruz dedi". ve Galatasaray kaptanıda kabul etti ve maç ileri tarihe alındı..

FENERSARAY ; Yabancı takımları Türkiye çağırıp maç yapan Galatasaray ve Fenerbahçe, bir maçta ise birleşerek rakip takımın karşısına çıktılar..Formalarda 2 takımın renginden oluştu..

1925'de Fenerbahçe bir penaltı kazandı ve bu penaltıyı atacakken, Stadın büyük balkon kısmının yıkılmasıyla Fenerbahçeli Cafer topu kaleci Ulvi ye verdi.

Kategoriler
Deneme Yazıları Dünya ülkeleri Günlük hayat Günün Tarihi Kişisel makaleler Toplumsal Konular Türkiye üzerine

Dağdan İndik Ovaya, Ovadakiler Bize Maraba…

Uzun süredir TV izleyemediğim için gündemden epey uzak düştüğümü dün haberleri açınca fark ettim. Bir grup insan, coşku içinde karşılanıyorlar, konvoyla şehirden şehre dolaştırılıyorlardı. Acaba kimdir bunlar dedim. Keşke demez olsaydım.

Açılım dediler ya bir dönem. Meğer açılmışlar, saçılmışlar. Güzel ülkemde askere mermi sıkanları bayram gibi konvoylarla karşılamışlar. Açılmış saçılmış Türkiye Cumhuriyeti içinde Sarı – Kırmızı – Yeşil bayraklar açtırmışlar. Konvoyda Apo bizim her şeyimiz sloganlarına göz yummuşlar.

Aslında söylenecek söz kalmıyor geriye. Açılım açılım olalı böyle açıklık görmemiştir sanırım. 20 yıla yakın süredir bir ülkeyi kana bulayın. Yüz binlerce insanı katledin. Ülkeyi bölmek için çabalayın. Ermeni ile Rum ile ve daha ismini saymak dahi istemediğim Medeni! Avrupalı devletler ile ittifak kurun, sonrada sınırda paşalar gibi karşılanın. Mahkemede suçsuz bulunup salıverilin.

Başbakan demişti ya analar ağlamasın. Analar evlatlarını kaybettiklerinde gözyaşı dökerlerdi. Ama bu manzarayı görünce değil analar, şahadet mertebesine ulaşmış ne kadar şehidimiz varsa gözyaşı değil, kan yaşı döktüler.

Bu böyle olmamalı idi ama oldu. Hani derler ya dağdan geldin, bağdakini mi kovuyorsun. Dün anladım ki dağda bağda aynı yolun yolcusu. Dağdan gelen bağda nasıl bir şenlikle karşılanıyor.

Bu ülkenin her türlü imkânından yararlanıyorlar, bu ülkede yaşıyor, okuyor, yatıyor, kalkıyor, besleniyor, çalışıyor ama bu ülkenin bölünmesi için her şeyi yapıyorlar.

Yazık ki gerçekten ne yazık. Ama onlara suç bulamıyorum. Ülkemi yöneten bu değerli idareciler yumuşak başlı olursa, olsunda bir şekilde olsun derlerse işte bu olur.

Bakalım daha neler göreceğiz. Daha nelere şahit olacağız. Birgün seçim meydanlarında Başbakan Öcalan seslerini duyarsak şaşırmayalım. Nede olsa açılım. İmralıyı da açalım. Kurtulalım…

Bu arada televizyonu açtığıma pişmanım. Tekrar kapattım. 2 hafta daha açmayacağım. Artık o zamanda açtığımda Yeni Türkiye Sınırları ile karşılaşırım. Nede olsa hızlı bir ülkemiz ve ondan daha hızlı yöneticilerimiz var.

Hakkımızda hayırlısı…

Kategoriler
Günlük hayat Günün Tarihi iletişim Milli Görüş Toplumsal Konular Türkiye üzerine

Bu film çok konuşulacak: Nefes

Terörle mücadele eden bir komando timinin öyküsünü konu alan, "Nefes", bugün gösterime girdi..

Çekimleri iki yılda tamamlanan, fragmanını internette son bir ayda 2 milyon kişi tarafından izlenen "Nefes" filmi bugün vizyona girdi..

Yönetmenliğini Levent Semerci’nin yaptığı filmin senaryosu Hakan Evrensel’in gerçeklere dayanan "Güneydoğu’dan Öyküler" kitabından yola çıkılarak kaleme alınan film, Irak sınırına yakın, Karabal Jandarma Karakolu’nu korumakla görevlendirilen bir yüzbaşı ve komutasındaki 40 askerin maceralarını konu alıyor.

KÜRT AÇILIMI TARTIŞILIRKEN..

Irak sınırında, dağda, teröre karşı mücadele veren askerlerin yaşadığı gerçekle izleyiciyi ‘görüntünün gücüyle’ yüzleştiren filminden sahnelerin internete verilmesi, tam da hükümetin ‘Kürt açılımı’nı açıkladığı günlerde denk geldi.

Güneydoğu’da sınıra yakın Karabal Tepesi’ndeki bir röle istasyonunu koruyan bir yüzbaşı ve 40 askerin hikayesinin anlatıldığı filmin fragmanı, internette rekor kırdı.

Free Image Hosting At site

TAHTALI DAĞI’NA KARAKOL KURULDU

Levent Semerci’nin yönetmenliğini yaptığı film, Antalya’nın Kemer İlçesi yakınlarındaki Tahtalı Dağı’nda çekildi. Film için dağda, 2365 metre yükseklikte, küçük bir karakol kuruldu. Tahtalı Dağı’nı tercih etmesinin nedeni, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ne jeolojik olarak benzemesi. Filmde 40 askeri canlandıran oyuncular, Türkiye’nin farklı illerindeki konservatuvarlarda okuyan, isimsiz öğrencilerinin arasından seçildi.

SENARİST ESKİ SUBAY

Filmin senaryosu aynı zamanda filmin yönetmeni olan Levent Semerci ile Mehmet İlker Altınay ve Hakan Evrensel’e ait. Senaryo Hakan Evrensel’in ‘Güneydoğudan Öyküler’ adlı kitabından uyarlandı. Kitabında Güneydoğu’da yaşanan terörü anlatan Hakan Evrensel, askeri okul mezunu. Uzun yıllar Güneydoğu’da subay olarak görev alan Evrensel, kendi isteğiyle ordudan ayrıldıktan sonra tanıklıklarını kitaplaştırdı.

EMEKLİ SUBAYDAN DERS ALDILAR

– Film, gerçek bir hikayeden yola çıkılarak yazılmadı. Bugüne kadar görülen, duyulan ve yaşanan olaylar birbirine eklenerek, tamamen kurmaca olaylar ve karakterler yaratıldı.

– 40 askeri canlandıracak yetenekli, zamanı bol ve ‘no name’ (Ünlü olmayan) isimler seçildi.

– Çekimler Tahtalı Dağı’nın yanı sıra Gömbe, İstanbul ve İzmit’te yapıldı.

– Hazırlık aşamasında bölgede görev yapmış emekli askerlerle ve askerliklerini orada yapmış gençlerle konuşuldu.

– Hazırlıklarına iki yıl önceden başlanan filmin çekimi 140 gün sürdü.

– Oyuncular bir ay, emekli bir eğitim subayı tarafından gerçeğe birebir uygun şartlarda eğitim aldı.

İŞTE O FİLMİN FRAGMANI

FİLMDEN ÇOK KONUŞULAN DİYALOGLAR
Filmin başrol karakteri yüzbaşı, bir askerin nöbet sırasında öldürülmesi üzerine, geri kalan askerlerine, izleyiciyi ağlatan bir konuşma yapıyor. Sınır boylarında askeri operasyon görüntülerinin sıkça kullanıldığı film, belli ki bu monologla çok konuşulacak

Yüzbaşı: Kamil Ateş sen öldün! Karın var mı?

Asker: Var komutanım.

Yüzbaşı: Lojmanda mı kalıyor?

Asker: Evet komutanım.

Yüzbaşı: Söyle hemen yeni ev arasın. Lojmanda çok fazla tutmayacaklar. Çünkü sen öldün. Anan, baban hayatta mı?

Asker: Evet komutanım.

Yüzbaşı: İyi cenazeni ona göndeririz. Sen!

Asker: Hakan Atakan, Hatay. Emret komutanım!

Yüzbaşı: Öldün sen Hataylı. Annenizin gözü yaşlı, hüngür hüngür ağlıyor kadın. Komşularınızın kolları arasında. Bileklerini ovuyorlar kolonyayla. ‘Evladım’ diye ağlıyor. Babanız da ağlıyor. Göstermiyor ama yıkılmış bir köşeye içten içe ağlıyor adam. Ama ağzında bir cümle, ‘Vatan sağolsun, memleket sağolsun, bir oğlum olsa onu da gönderirim’ diye ağlıyor. Aldılar hepinizi, aldılar. Gönderdik cenazeleri ailenize, kurşun izlerini silerler, yıkarlar sizi. Bir güzel de bayrağa sararlar. Böyle öldü. En değer verdiğim adam böyle öldü. Ama uyuduğu için değil, buraya erken gelelim diye. Koydular helikoptere, gönderdiler memleketine. Televizyona bile çıkarsınız. 45 saniyeliğine kahraman olursunuz. Çıkar süslü bir karı, hüzünlü sesle anlatır. Hekim Bulut, karakol baskınında şehit düştü. 45 saniye. Sonra da magazin haberleri. Kahramanca mı savaştınız? Hayır. Bu adam uyuduğu için öldünüz. Kızmayın ona. Kızmayacaksınız. Kendinize kızın. Burası bir birlik. Arkadaşınla hareket edeceksin. O uyusa bile uyumayacaksın. Uyurken ölemeyeceksin! Uyursan ölürsün! Ölürsünüz! Sen uyursan herkes ölür. Bak ‘Hazırım’ yazıyor. Neye hazırsınız? Uyurken ölmeye hazırsınız. Uyumayacaksınız! Yemeyeceksiniz, dinlenmeyeceksiniz. Sizin cesetlerinizi, sizin cenazelerinizi ailenize göndertmeyeceğim. Ölmenizi yasaklıyorum. Anlaşıldı mı asker?

Asker: Emredersiniz komutanım
Kaynak

Kategoriler
Deneme Yazıları Genel Konular Günlük hayat Günün Tarihi Teknoloji Toplumsal Konular Türkiye üzerine

Trenlerde 3G Uygulaması (Üçüncü Nesil)

3rd Generation (Üçüncü Nesil) olarak ülkemize bu yıl giriş yapan 3G teknolojisi artık trenlerde de uygulamaya başlanıyor. Avea, Ulaştırma Bakanlığı ve Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları (TCDD) ortaklığında yapılacak olan proje 3G altyapısı sağlandıktan sonra yolculara seyahat boyunca mobil iletişimlerden ve 3G hizmetlerinden yararlanma fırsatı verecek. Hayata geçirilecek olan proje ilk olarak Ankara-Eskişehir hattında kullanıma sunulacak.

tren_internet_haberici
Trenlerde 3G Uygulaması (Üçüncü Nesil)

Kategoriler
Genel Konular Günlük hayat iletişim Kişisel makaleler şiir edebiyat Toplumsal Konular

YazSanat’ın Terbiyesizliği

 

Daha en başında, şu hususu özellikle vurgulamak isterim: Bu yazının; yanlış anlaşılmamak, tek kişilik bir okura sahip olsam dahi, okuruma, beni izleyenlere ve takip edenlere durumu açıklama sorumluluğu adına kaleme alındığı bilinmeli.
 
Derdim, ne başkalarına iftira atmak, ne de kişileri kötülemek. Tek amacım, aşağıda meydana gelen talihsiz olayla ilgili, konuyu dikkatlerinize sunmak ve kendimce doğru gördüğüm noktaları ifade etmektir.
 
Ahmet Erdem ile 2004’ten bu yana (antoloji.com’daki birinciliğimin ardından) gelen ve düzeyli bir dostluğumuzun olduğuna inandığım bir ilişkimiz vardı. Kendisi hemen her platformda, çalışmalarıma ve düzenlediğim etkinliklere verdiği desteği açık bir dille ifade etmiştir. Ancak, bilerek veya bilmeyerek sergilediği bu kırıcı tutumla, samimiyetinin ne denli temeller üzerinde inşa edildiğini görerek üzüldüm; hem şahsım hem de kendisi adına…
 
Yaklaşık iki hafta önceki konuşmamızda, düzenlediği toplantıların haberlerini takip ettiğimi kendisine iletmiş, ardından şaka babında, beni ne zaman davet edeceğini sormuştum. Erdem de, benim zaten programda var olduğumu, konuyu bana ilerleyen günlerde zaten açmayı düşündüğünü, programı bu konuşmamız üzerine yakın bir tarihe çekebileceğini ifade ederek, nezaket örneği sergilemişti ve o günden sonra birlikte yapacağımız etkinliğin çalışmaları böylece başlamış oldu. (Bütün bu süreçte yaşanan konuşma kayıtlarını, merak edenler tarafımdan temin edebilirler.)
 
Büyük bir şanssızlık ki, etkinlik daha başlamadan bitti. Hem de çok yersiz, gereksiz bir sebepten ötürü… Hatta öyle bir sebepti ki bu, başta Ahmet Erdem olmak üzere YazSanat mensuplarının, düzenledikleri etkinliklere ve davet ettikleri konuklara yaklaşımını ve gösterdikleri değeri gözler önüne sermişti.
 
Şunu bütün samimiyetimle ifade etmeliyim ki, yaşanan talihsiz olaylar, Selçuk Erat’tan ne bir şeyler eksiltir, ne de Selçuk Erat’a bir şeyler katar. Kişiler gelip geçer, ama şiir, edebiyat, sanat bâkidir, ebedidir. Bu tür etkinlikler, kişiler için sadece bir işaret fişeği, bir duyuru olmaktan öteye geçmez. Etkinlikler, şiiri ve edebiyatı yüceltir, ortaya konan eserlere anlam katar ve sonsuz zamanın akıntısında, onlara bir dönemin değerlerini yükler. Fakat burada uygulanan etkinlik düzeninin ve iletişimsizliğin, bana değil de, şiire ve edebiyata, şiir ve edebiyat adına yapılan bir çalışmaya nasıl gölge düşürdüğünü görerek üzülüyorum.
 
Etkinliğin başlamasında 2 saat kala, Ahmet Erdem ile yaptığım talihsiz telefon görüşmesi, çok daha kırıcı ve üzücü bir duruma imza atıyor, aramızdaki düzeyli geçmişin bütün saygınlığını ve değerini yerin dibine sokuyordu:
 
Ahmet Erdem, belinde meydana gelen bir rahatsızlık nedeniyle programa iştirak edemeyeceğini belirtiyor, ardından beni davet ettikleri saatte, salonda bir başka etkinliğin yapılacağını, bu etkinliğin akşam 18.00’e kadar sürebileceğini, benim o saatten sonra orada olabileceğimi veya bir başka haftaya erteleyebileceğimizi ifade ediyor.
 
Hastalık, her yerde ve her alanda mazur görülebilen bir mazerettir. Kişiler rahatsızlanabilir, doğaldır. Hatta rahatsızlık nedeniyle moderatörün, toplantıya gelememesi de hoş karşılanabilir. Fakat etkinliğe iki saat kala, hiçbir konuğa, o gün orada başka bir etkinliğin yapılacağı söylenemez. Bu felsefenin ne ahlâklı çalışma prensiplerinde yeri vardır, ne de şiir sanatı böyle bir düzensizliği ve hatayı kaldırır!
 
Beni üzen, bu iletişimsizlikten, bu laubali organizasyondan doğan olumsuz sonuçtur. Yoksa ben orada bulunmuşum veya bulunmamışım, bunun hiçbir önemi yok. Ben sadece şiir veya edebiyat adına yapılan bir etkinliğin nasıl kolayca, hunharca ve değersizce harcandığını, başarılı etkinliklere imza atan biri olarak, görmüş ve hayli üzülmüş durumdayım.
 
Aradan geçen zaman rağmen, YazSanat ilgililerinden hiçbirinin arayıp özür bile dilememesi, şiirin ve edebiyatın nasıl insanların elinde olduğunun en güzel kanıtıdır. Ahmet Erdem’in ise sadece basit bir bel rahatsızlığını abartarak, bu hastalığı nedeniyle etkinliğin iptal edilmesini duyurması ve göstermelik bir dille özür dilemesi ise ne vahim!
 
Etkinliğin moderatörü ile işletme sahipleri arasında bir iletişim kopukluğu olduğuna, aslında bakarsanız hiç inanmıyorum. Zira bir hafta gibi bir zaman dilimi, programlarda ve saatlerde nasıl bir çakışmanın olabileceğini görmek için hayli uzun bir zaman. Bunun dışında, bazı ufak ilginçlikler de yok değil!
 
Örneğin, Ahmet Erdem’in iki gün öncesinde, bana etkinlik için açılan grup sayfasının yöneticiliğini vermesi ve bir gün önce, orada kaçta olacağımıza dair yaptığımız görüşmeye verdiği “bakalım” yanıtı, durumun katılımcılara ve bana yansıtılmayan pis bir tarafının olabileceğini düşündürüyor.
 
Yönetici olarak etkinliği derhal iptal edebilecek, “bakalım” yanıtı ile her an her türlü aksaklığa hazır olabilecektim.
 
Bu tip etkinliklerin, nasıl amatörce ve hangi amaçlarla yapıldığını görmek ve üzülmemek elde değil. Bu insanlar yüzünden nice usta kalem ve yeteneklerin, kendi köşelerine çekildiklerine şaşmamalı. Edebiyatın ve şiirin bugünkü acınacak haline nasıl eriştiği hakkında, bu insanlar ve çalışmaları bir fikir edinmemizi sağlayabilir.
 
Zavallı okur, zavallı şiir severler! Onların hiçbir suçu yok. Onlar oldukça masumane ve şiir dinleme, şiirle ilgili birkaç kelâm duyma arzusuyla etkinliklere katılırlar. Kimisi, bu ufak çaplı organizasyonlarda kişilerin gerçek yüzleriyle karşılar ve geri çekilirler… Hep bir geri çekilme söz konusudur şiirde. Şiir geri çekildikçe, kurak bir çölde su bulma umuduyla dolanan bizler kalırız geride ve bu kısır döngü sürer gider böylece…
 
 
Selçuk ERAT
12 Ekim 2009, İstanbul
www.selcukerat.com