Kategoriler
Genel Konular Güncel Haberler Toplumsal Konular Türkiye üzerine

ÜLKEMİZİN MENFAATLERİ SİYASETİN ÜZERİNDE OLMALIDIR

 

Ülkemiz yeni bir seçimden çıktı. Ve bu seçim sonucunda belirli bir siyasi tablo ortaya geldi. Bu tabloya göre siyasi partiler ancak birleşerek yani bir koalisyon kurarak hükümet kurmak durumuna geldiler. Ve seçimin üzerinden de bir aydan fazla bir süre geçti. Ki bu süre uzun bir süredir. NEDEN Mİ ?

 

Güzel vatanımız içerden ve dışarıdan çok fazla güçün saldırısı altında olduğunu görüyoruz. Bunlardan Amerikan Devleti Komünist pkk yapılanması en tehlikelileri durumunda. Bunun üstüne de bazı yazarların teslimiyetçi ve ürkek konumdaki yazıları ile çoğunluğun güvenmediği ve anlamsız bulduğu Çözüm Süreci ısrarla devam etmekte. Bunun sonucu olarak da Komünist yapılanma, vatan topraklarının içinde ve dışında çok geniş bir şekilde rahatça yerleşmektedir. Malumunuz Güneydoğu ve Doğu Anadoludaki illerimize huzur ve güven içerisinde gidemiyoruz. Ağrıda yaylalarda halay çekip, bayrağımızı sallayamıyoruz. Ypg,Kck,Pkk yani hepsi aynı isimde Pkk, şu an dindar kürt kardeşlerimize olağanüstü bir baskı ortamı kurmaktadır. Çocuklar kaçırılmakta, asker kışladan çıkamamakta, devletin binaları araçları yakılmakta,talan edilmektedir. Tehditler,şantajlar ve baskılar çok şiddetli bir şekilde bölgede kendisini hissettirmektedir. Kürt kardeşlerimizin çocukları dağlara kaçırılmakta, komünist telkine maruz bırakılmakta, Allah’sız dinsiz bu örgütün eline bırakılmaktalar. ÜLKEMİZ ÇOK CİDDİ TEHDİTLER ALTINDADIR !

O halde bu tehlikeli durumda iken siyasilere nasıl bir sorumluluk bilinci düşmektedir ?

Ak parti ve Mhp ülkemizin sağ kesimini temsil eden milliyetçi dindar vatansever kardeşlerimizin kurduğu ve birbirlerine de oy tabanları açısından çok fazla benzeyen iki siyasi partidir. Sn Bahçeli ile Sn Davudoğlu yaptıkları açıklamalarda, koalisyonun bir an önce başlaması ve bir uzalaşıya dökülmesi gerektiği konusunda ortak ve benzer açıklamalar yaptılar. Yurdumuzun bu denli tehlikeli durumlarını çok iyi analiz eden Sn Bahçeli ve Sn Davudoğlu ümit ederiz ki en yakın zamanda koalisyonu kurarlar. Şu an görünen en hayırlı tablonun da Ak parti – Mhp koalisyonu olduğunu toplumun büyük kesiminden görebiliyoruz.

Allah, vatanımızı bölmeye kalkan tüm bu güruhların tuzaklarını bozar inşaAllah. Ve en yakın zamanda en hayırlı olan koalisyon ile hükümet kurulur. Dualarımızı eksik etmeyelim…..

 

Sevgilerimle

Hüseyin Uçkun

 

Kategoriler
Bilimsel Makale Gelecek Teknoloji Güncel Haberler Türkiye üzerine Uzay Teknolojileri Uzay ve zaman

Geleceğin Uzay Araçlarına Uzanan Bir Proje : THOR

Dünya uzaya gitmenin kolaylaşacağı yeni bir hayali düşlerken, gelişmiş ülkeler de insanları dünya ötesine taşıyacak yeni araçları geliştirme yarışına girdi. Türkiye de bu yarışa seyirci kalmamak için harekete geçti.

Uzay bütün insanlık için uçsuz bucaksız bir dünya.Ve aynı zamanda keşfetmeyi bekleyen.Bu nedenle her zaman büyük kitlelerin dikkatini çekmiş bir konu.Hatta bir çok filme ilham kaynağı olmuş bir konu.İşte Türkiye’nin de THOR projesi belki uzay ile ilgilenenlerin pür dikkat kesileceği bir yenilik olabilir.

TÜBİTAK Uzay Teknolojileri Araştırma Enstitüsü bilim adamları, gelecekte Türkler’i uzaya taşıyacak tamamen yerli mekik hazırlığı için THOR adını verdikleri projeyi faaliyete geçirdi. THOR’da geleceğin uzay araçları ile hipersonik taşıma araçlarının atmosferden rahat geçişleri için neler yapılması gerektiği ele alınacak. Yüksek ısılı atmosfer geçişlerinde uzay araçlarında oluşacak sürtünmeden kaynaklı ısınmaların en aza indirgenmesi için çalışmalar yapılacak.

     Adını mitolojide en güçlü tanrı olarak bilinen Thor’dan alan projede ‘ısıl koruma tekniği’ baz alınacak. Burun ve kanatları yüksek ısıya maruz kalan uzay mekiklerinin bu bölgelerdeki uçuşu da etkileyen yuvarlak hatları yeniden değerlendirilecek. THOR ekibi hem uçuş performansının artırılması hem de atmosfer geçişinin sorunsuz yaşanması için yeni projeler geliştirecek.

 

Kategoriler
Genel Konular Güncel Haberler Toplumsal Konular Türkiye üzerine

BAŞKANLIK SİSTEMİ = BÖLÜNME

 

         Başkanlık sistemini ilk olarak Bölücübaşı Öcalan ortaya attı. Sonra bir de baktık ki medyadan aynı sesler gelmeye başladı. En son Cumhurbaşkanımızda bunu dillendirdi. Bölücübaşının söylediği bir söz için önce bir durup iyice düşünüp sonra tersini yapmamız lazım. Bu ülkeye yıkmaya azmetmiş eli kanlı bir örgütün lideri bu adam. Bunu unutmayalım öncelikle. 30 yıldan fazla senedir onbinlerce şehit verdik bu vatan uğruna. Bunları tekrar hatırlatmada fayda var.

Başkanlık sistemi denildiğinde bakıyoruz bizim yaşadığımız coğrafyaya. Mısır,Suriye,Libya,Irak gibi ülkelerde başkanlık sistemi var. Bu ülkeler hepsi de paramparça durumdalar. Başlarında diktatörlerin olduğu, demokrasinin tamamen bittiği diktatörlüklere dönüşmüşler. Halkları fakir, mutsuz ve zulme uğruyorlar. Başka coğrafyalara baktığımızda mesela Amerikada da başkanlık sistemi var. Ama orda da halkın iyice fakirleştiği ve mutsuzlaştığını görüyoruz. Amerika şu an büyük sarsıntılar geçiriyor. Demokrasi bitmiş durumda. Obama’nın partisi %30 lara gerilemiş durumda ama başkan durumda kendisi. Çok acı bir durumdalar. Başkanlık sistemi dünyada hiçbir zaman mutluluk getirmemiş. Kaliteyi demokrasiyi zenginliği bitiriyor bu sistem. Çok çok tehlikeli bir durum !

Bir de olaya kendi içimizde bakıp değerlendirelim. Türkiye’de bir Başbakan var. Bir Cumhurbaşkanı var. Bakanlar,Milletvekilleri ve Meclis var. Demokrasi tıkır tıkır işliyor. Güçlü bir muhalefet var. Gürül gürül iktidara kükrüyor. Basınımız özgür. Baskı yok. İktidarda hizmet etme eğiliminde. Bir çok icraatleri de var 12 yıl içinde. Yeni Başbakanımız çok çalışkan ve bayağı da samimi. Pekala Sn Erdoğan, Başbakanımızın yapamadığı neyi görüyor da kendisi Başkan olarak bunu gerçekleştireceğini söylüyor ? Başbakanımız yetki bakımından eksik mi ki ? Ya da neye yetişemiyor ? Neler eksik kalıyor ? Yazarlar bize bunu söylemeli. Başkanlık sistemini isteyen arkadaşlar detaylıca bunu anlatmalılar. Başbakanımız bu denli başarılı ve çalışkan iken sorun olarak neyi görüyorlar ?

He bir de milletimiz var. En önemli o değil mi ki ? Yapılan kamuoyu anketleri ve halkın duruşuna baktığımızda milletimiz başkanlık sistemine büyük ölçüde soğuk duruyor. Demokrasiden herkes genel olarak memnun. İnsanımız özgür. Basınımız özgür. Milletimiz hiçbir yerden baskı görmüyor. Başkanlık sisteminde bütün yetkilerin tek bir kişide toplanmasının tehlikesini çok iyi fark ediyor milletimiz. Bu büyük bir risk konumunda. Bir kısım akıldanenin ortaya attığı ve hiçbir akılcı yaklaşımı olmayan bu sistem Türkiye için büyük tehlike konumunda. Şu an Türkiyenin en önemli konusu bu. Çok çok büyük bir risktir Başkanlık.

Bölücübaşı diyor ki Başkanlık sistemi olacak sonra da yok federasyon yok konfederasyon gibi süslü laflarla bize bölünmeyi kibarca yutturacağını zannediyor. Bizim milletimizin feraseti ve basireti çok yüksektir. Ariftir Türk halkı. Çok çok uyanıktır. Bunun tehlikesinin farkında bütün milletimiz. Asla kabul edebileceğimiz bir sistem değildir. Demokrasinin nimetlerini ve lüksünü doya doya yaşıyoruz. Güçlü bir iktidar güçlü bir muhalefet var. Başbakanımız atom karınca gibi çalışkan ve akıllı. Çok da dindar. Yürüyen güzel bir hükümet devlet ve millet birlikteliği var. Buna dokunmak çok tehlikeli olur !!!   Bölücübaşının aklına hiç mi hiç ihtiyacımız yok. İki ayağı mezara sallanmış ahı gitmiş vahı kalmış dede olmuş. Ölümden kurtardık onu. Bunu düşünsün ve tilkilik yapmasın bize. Biz ondan bin misli uyanığızdır millet olarak. Türkiye Cumhuriyeti asla bölünmeyecektir. Allah buna izin vermesin inşaAllah. Tuzak kuranların tuzaklarını başlarına çevirsin. Ayaklarını dolasın.

“İşte böyle; çünkü Allah, iman edenlerin velisidir; kafirlerin ise, velisi yoktur.” (Muhammed Suresi, 11)

Saygılarımla

Hüseyin Uçkun

 

Kategoriler
Genel Konular Toplumsal Konular Türkiye üzerine

SORUNLAR ŞİDDETLE ÇÖZÜLMEZ

Dünya tarihine baktığımızda çok fazla savaş,ihtilal,baskınlar,harekatlar,katliamlar görürüz. Sadece I. ve II. Dünya savaşlarında 300 milyondan fazla insan öldürülmüş. Milyonlarcası da sakat kalmıştır. Bu savaşların kökenine baktığımızda, çeşitli ideolojilerin baskın ve üstün olma isteğini görüyoruz. Amerika’nın Japonya’ya atom bombası atması, Hitler’in milyonlarca yahudiyi öldürmesi de kanın ve şiddetin dünyada ne kadar yaygın olduğunun bir

Günümüze baktığımızda ise; ABD, Ortadoğuda bir çeşit baskı sistemi kurma gayretinde.Bazı ülkeleri işgal ediyor, gerektiğinde giriyor,bombalıyor ve savaşlar çıkartıyor. Bunun arka planında da Ortadoğu’daki bağnaz ve radikal grupların oluşturduğu tehlikeleri ortadan kaldırma gayretinde olduklarını görüyoruz. ABD, yıllardır bunu yapıyor. Vietnam’da, Japonya’da, Irak’ta milyonlarca ton bomba atıldı. Milyarlarca mermi atıldı. Binlerce askerleri öldü. Milyonlarca masum, sivil, yaşlı, kadın ve çocuk şehit oldular. Hiçbir zaman çözümü şiddetle sağlayamadı. Sağlayamaz da.

Fikri mücadeleyi hiçbir zaman düşünmedi Amerika. Karşındaki idelojinin yanlışlığını anlatmadı. Hep yıkma bombalama düşüncesinde oldu. Doğru fikri doğru düşünceyi broşür yapıp bomba yerine atılabilir mesela. Televizyonlarda ilmi yayınlar yapılabilir gazete ve sosyal medyada şefkat temelli bir yaklaşımda bulunulabilir. İnsanları yok etmeye değil ıslah etmeye yanaşmalı. Nefretin yerine sevginin şefkatin merhametin tesis edilmesi için mücadele etmeli. Amerika, büyük ülke olduğunu ancak bu şekilde tüm dünyaya gösterebilir. Ki örnek alınabilecek bir ülke olsun. Şu anda dünyanın gözünde katil bir ülke pozisyonunda. Bunu artık değiştirmeli.

Aynı şekilde Türkiye’de pkk’ya karşı yıllarca mücadele etti. On binlerce şehit verdik. Ama asla  fikri bir mücadele denenmedi. Aklın yolu birdir denir. Aklın yolu, Kuran’da anlatılan ve imanla birlikte gelen akıldır. Komünist ideolojiye sahip pkk’ya karşı topla, tüfekle hiçbir zaman çözüm sağlanamaz. Bilakis gelişir. Şu anda olan da budur. Pkk, yıllar geçtikçe daha da gelişmiştir. O halde bu yöntem bırakılmalı. Pkk’nın savunduğu komünist ideolojiye anti komünist fikri,ilmi ve bilimsel telkinle yaklaşılmalıdır. Devletin televizyonlarından bu şekilde bir propaganda yapılsa çok kısa sürede büyük neticeler alınabilir. Ayrıca komünizmin dayandığı darwinizm hala daha okullarda çocuklarımıza anlatılıyor. Bunun bir an önce kaldırılması gerekiyor. Kendi elimizle yıkım yapamayız.Türkiye için önümüzdeki yıllar çok güzel olacak inşaAllah. Bunu öngörmek hiçte zor değil.

“Allah barış yurduna çağırır ve kimi dilerse dosdoğru yola yöneltip-iletir.” (Yunus Suresi, 25)

 

Sevgilerimle

Hüseyin Uçkun

Kategoriler
Suriye üzerine

2014 Türkiye Cumhurbaşkanlığı Seçimi

2014 Türkiye Cumhurbaşkanlığı Seçimi Sonuçları, Adaylar, il bazında analizler, Seçim Haberleri ve Canlı Yayın

Kategoriler
Güncel Haberler

Madende 2 milyon yıllık fosil bulundu – Türkiye – [ntvmsnbc]

Samsun’da eski bir maden ocağında tesadüfen bulunan fosillerin, 2 milyon yıl önce yaşamış bir mamuta ait olduğu belirlendi…

Kategoriler
Toplumsal Konular

Tek Yol Expo

Expo heyeti bildiğiniz üzere İzmir’de incelemelerde bulunmakta. 2020 yolunda ilerlerken bırakacağımız izlenim bir hayli önemli. Öncü heyet misafir. Ve küçük bir grup olarak incelemelerde bulunuyor. Dün de bildiğim kadarıyla Efes antik kentini ziyaret ettiler ve incelemelerde bulundular gayet memnun edici gelişmeler elbette şehrimiz açısından. Ancak şehrin önde gelen yerel gazete sitelerini inceleme ve yorumlara bakma fırsatım oldu. Klasik yerel yönetim sempatizanı arkadaşlar yine iş başındaydı. İzmir Metro’sunun Halkapınar üzerinden Otogar’ la yapılacak entegre metro ağı hakkında çeşitli fikirler beyan edilmiş. Bu projenin Ankara-İzmir arası hızlı tren projesi kapsamında düşünüldüğü gibi bir içeriği var haberin. Ulaştırma Bakanlığı’nın destek verdiği bu proje hayata geçecek gibi görülse de yakın vadede, halkın yaptığı tartışma bir hayli ilginç. Yerel yönetimin, projeyi sahipleneceğini iddia eden de var, Akp’ nin bu işte payının olmadığını ve tamamiyle yerel yönetimin başarısıyla gerçekleşeceğini iddia eden de. Dilin kemiği yok malum.

Yaşım 22 ve yaklaşık 6 veya 7 yıldır çeşitli sebeplerden dolayı aksamalı olarak ta olsa takip ettiğim gazetecilerden biridir Hasan Tahsin Kocabaş. Kendi gibi adı da bir ayrı değerdir İzmir için. Malum ilk kurşun ve Hasan Tahsin bir başka önemlidir  İzmir ve Türkiye tarihi açısından. İzmir’de ikamet eden, yerel televizyon ve medya materyallerini takip eden hemşehrilerimiz kendisini gayet iyi tanır. Objektif duruşu, Milli değerlere sahip çıkışı ve fazla dobra olması sebebiyle birtakım sansürlere uğramış hatta sürgüne dahi gitmiş benim gözümde İzmir’in saygı değer gazetecilerinin başında yer alır. Televizyon programları bir süreliğine yayından kaldırılmış, gazete yazılarına devam etmiş daha sonra radyo programı yapmış ve yeniden televizyona geri dönmüştür. Üniversite eğitimim sırasında dahi yayını kaldırılmadan evvel fırsat buldukça izleme fırsatım olurdu. Manisa’da okumam sebebiyle ve ikinci öğretim olarak nitelendirilen itilmiş öğrenci sınıfı içerisinde bir genç olarak uykumu böler sabah programlarını takip etmeye çalışırdım. Kendi şehrimde okuyamamam belki benim başarısızlığım, belki de eğitim sisteminin yetersizliğiydi kim bilir? Ancak istemediğim bir bölümü istemediğim bir yerde okuma gibi bir zorunluluğum oldu. Belki de günümüz şartlarında illa ki üniversite mezunu olunması gerektiği inancı acele etmeme sebep olmuştu. Yazarlık ve şairlik ideallerini bir kenara atarak elimdeki en yakın fırsatı değerlendirmek, günün koşullarına ayak uydurmam gerekti anlayacağınız. Askere gittim döndüm ve bir yıl düşünme kararı aldım. Pek te sağlıklı düşündüğüm söylenemez açıkçası. Neyse, yakın gelecekte her Türk gencinin birgün tadacağı açıköğretim fakültesi işletme bölümü öğrencisi adayı biri olarak ne yazık ki sistemi daha fazla eleştirmek istemiyorum. Çünkü karaladığımız şeyler bile belki birgün ayağına kapanacağımız fırsatlar haline gelebiliyor. Neyse konumuza gelelim.

Şu anda hala Hasan Tahsin Kocabaş İzmir’in yerel televizyon kanallarından birinde görev yapıyor. Öyle bir ideoloji manyaklığı var ki ülkemizde, ne yazık ki o değerli insanın hakkı olan ekmeğini kazanmasından çok birileri onun o televizyonda nasıl yayın yapabildiğini bile eleştirebiliyor. Çevremde görüyorum. Neymiş efendim, televizyon kanalı birtakım kişi ve grupların elindeymiş. Cumhuriyetçi, Atatürkçü biri nasıl o kanalda yayın yapabilirmiş? Arkadaş siz sahip çıktınız mı ki şimdi bunu eleştirebiliyorsunuz? Hadi herşeyi bir kenara bırakın, adamın işini yapması sizi neden bu kadar rahatsız ediyor? Daima olaya bu şu grubun şirketi, diğeri bu grubun yandaşı diyerek nereye varacaksınız? Öyleyse çalıştığınız işi de bırakın, ne dersiniz? Hergün kendi halinde yazan, kitlesiz çıkarsız bir zat olarak, bir yandan hükümeti eleştiriyor, bir yandan yaptıkları hizmetleri dile getiriyorum. Aynı zamanda ülkemizin kurucusunun partisi olduğu için tarafı olmasam da saygı duyduğum Gazi Mustafa Kemal’in partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’ne de ateş püskürüyor ancak eleştirdiği kimi konularda onlara katılıyorum. Olması gereken de bu değil midir? Ancak hata o vatandaşlarımızda değil. Onları o sisteme layık gören, ve o potada yetiştiren kişilere kızmamız gerek. Objektif olmayı, “Kime hizmet ediyor belli değil” diyerek eleştiren vatandaşlarımız oldukça taraf olmaya zorlandığımız, bu tarz düşüncelerin esir aldığı bir toplum olarak yaşamayı sürdüreceğiz. Bu değerli gazeteciyi elimden geldiğince, tanıştığı insanı önyargılı şekilde süzen ve tanımadan fikir edinen birtakım kişilik bozukluğu olan tipler gibi değil, insanın konuştuğundan ne olduğunu ne anlatmak istediğini anlamaya çalışan biri olarak keyifle izliyorum. Dost başa düşman ayağa bakar tarzındaki bana göre kaldırılması gereken o ataösözü misali adamın ne yaptığına değil televizyonun üst köşedeki logosuna etiketine  göre kafasında yorum oluşturan tiplere inat izliyorum yayınını.

Farkım da bu noktada başlıyor sanırım. Dünkü yazımda iktidarın yeni Anayasa sürecinde, Milli menfaatlerimiz üzerinde yapması olası değişiklilklere tepki gösterdim. Kutupsallaşma yönünde birtakım adımların harekete geçtiğini ve rahatsız edici düzeye geldiğini. Ve herşeyden evvel Milli Birliğimizin yıpratılması, değerlerimizin hiçe sayılmasının elindeki kitleye güvenerek kimsenin pazarlık unsuru olarak göremeyeceğini anlattım. İşte bu ülke için yapılması gereken budur. Sistem insanları taraf olmak için zorluyorsa ve illa ki çark böyle dönüyor diyorsanız Amerika Birleşik Devletleri örneğine bakın. Her tür unsur, aşırıya kaçmamakla birlikte örgütlenebilir. Ama bizlerde ki kadar katı olmuyorlar değil mi? Öyle ki fırsatları bizden bir hayli fazla. Örgütlenme konusundaki başarılarını her yönüyle masaya yatırabilirsiniz. İstihbarat biriminden, ordusuna, düzenli işleyen idari yapısına. Demek ki coğrafyan ve kozmopolit yapın sebebiyle sen başkasın arkadaş. Farklı bir çözüm yolu arayacaksın, ya da insanlarını objektif olma konusunda bir konuyu her yönüyle değerlendirme ve  düşünme başarısı edindirme konusunda çabalayacaksın. Yoksa sen işe benim dümenim yolunda nasıl olsa kazanıyorum ve kazandırıyorum bakış açısıyla ülkeyi yönetir veya yönetmeye talip olursan bu devran böyle sürüp gitmeye mahkum olur. Bizler de boşu boşuna çenemizi yorarız. Eleştirdiğimiz Medeniyet denen kahpeyi yukarda olduğu gibi birden över baş tacı ederiz.

İşte bu büyük gazeteciyi izleme ve takip etmem, içinde bulunduğum çevreyi haddinden fazla izlemem ve değerlendirmem bana böyle bir bakış açısı kazandırdı. İyi ki de kazandırdı. Hasan Tahsin Kocabaş’ın bir sözü vardır “Ben Alsancak’lı değilim arkadaş ben Eşrefpaşa’lıyım” der. Birilerine tokat gibi bir cevap niteliğinde. Hayatının bir döneminde o civada yaşamış biri olarak bu söze gönülden katılıyorum. Bu şehre Alsancak veya Karşıyaka’lı gözüyle bakmak artık yetmiyor. Expo heyetine sunduğunuz zeybek gösterileri ne kadar hoş. Bakar mısınız, zeybek oynayacak Efe’ler nereye kayboldu gören yok. Kapılarını çaldınız mı? İzmir’de yerel kültürü yok eden, sadece tertiplediğiniz resmi folklör gösterilerinde yaşatan sizler değil misiniz? Şehre aşağıdan bakanlar.
Hani sizin o birilerine hizmet ediyor diye yerden yere vurduğunuz kanal, geçen gün Beydağ diye biryer gösterdi. Oradaki bir vatandaşla konuşuyorlardı kanalları değiştirirken dikkatimi çekti. İzlemedim biliyor musunuz, sadece gördüm ve çevirdim. Siz hangi gün, elinizde bulundurduğunuz mevkide veya medya kuruluşunda Ege’nin Ege’li yapısını kaybetmemiş ücra bir kasabası veya ilçesinde canlı yayın olarak bir kültür gecesi yaptınız. Ya da yaptınız diyelim bunları biz neden iyi göremedik. Piyano konserleri, bale gösterileri izledik te neden kendi kültürümüze dair birşeyler göremedik. Şimdi kalkmış heyete biz buyuz diyorsunuz. Biz bu değiliz arkadaş, kendini kandırma. Kültürünü yaşatamadın. Ailesi İzmir’e yıllar önce göçmüş bir babanın oğlu olarak, babamın elli yıl önce oynadığı zeybeği anlatması bile bana büyük gurur veriyor. Şimdi İzmir’in sokaklarında gezdiğinizde “Hemşehrim nerelisin diye sorduklarında İzmir’liyim dediğimde, İzmir’li mi kaldı diye tepki verilen şaşırtıcı semtler var” Bu sizlerin eseri beyler. Şehire aşağıdan bakmanızın ürünü. Buradaki yakarışım kesinlikle göç veya başkalarının kültürlerini yaşatmasında dolayı duyduğum hoşgörüsüzlük değil. Aksine benim de ailem göç etmiş zamanında bu şehre. Sadece İzmirli olmayı dillerde yaşattınız tek kırgınlığım ona. Sizleri affetmiyorum kendi nazarımda. Hiç birinizin umru da değil bunu çok iyi biliyorum.

Kadifekale’de yıkmış olduğunuz konutların binlerce fazlası şehire dağılmış durumda. Yerel yönetime değildir sadece sitemim. Yukarıda belirttiğim zihniyete sahip kişilere de. Çünkü kim yönetimi ele geçirdiyse hiç biri bu şehir için yeterli çabayı göstermemiştir. Şimdi ki hizmet yetersizliğini, iktidarın kısıtlamalarına bağlayan kişiler dünkü iktidarlarda neler yaptılar. Elimizde olan tek değer Ahmet Piriştina’yı da kaybettik. Onun sayesinde metroya kavuştuk. Kim kaldı ki geriye. İzliyorum, okuyorum İzmir’in Expo adaylığından bahsediyorlar. Bana ve halka bu organizasyon çok önemli, şehir her yönden kalkınacak ne olur belli etmeyin, gecekondu sorunumuz, altyapı eksikliklerimiz var ve bu organizasyon bunların giderilmesinde çok önemli diye konuşun inanalım. Ancak şehri mükemmel olarak nitelendirip, hiçbir eksiğimiz yokmuş gibi konuşmanız yok mu adamı delirtmiyor değil. Röpörtajlardan birini izliyorm. O meşhur Alsancak Kıbrıs Şehitleri Caddesinde. Bayan muhabir soruyor halka İzmir’in en büyük sorunu nedir diye. Verilen en çok cevap ne biliyor musunuz? Hazır olun ve sakın şaşırmayın. Küçük dilinizi yutmayın sakın çünkü hastahaneler perişan durumda. Cevap açık ve net, Otopark. Evet İzmir’in en büyük sorunu otoparkmış arkadaşlar. Kimilerine göre ise İzmir’in hiçbir sorunu yok. Arada tektük alt yapı sorunları var diyen çıkıyor. Bir iki kişi de kentsel dönüşüm konusundaki yetersizliği dile getirmiş. O da sanırım gözüne hitap etmediği gerekçesiyle. Orada yaşayan halk kimin umrunda. İşte böyle bir vatandaş profili hala ne yazık ki var ve bu insanlarla aynı şehri paylaşıyoruz. Elbettte Otopark sorunu var. İstanbul, Ankara ve İzmir gibi şehirlerde otopark sorunu hat safhada. Ancak öncesindeki sorunlar kimseyi ilgilendirmiyor çünkü onu ilgilendiren birşey değil. O sadece binlerce lira vererek aldığı sıfır kilometre aracının güvenliğini düşünüyor. O sorun ortadan kalkmıyor mu, o kadar büyütülecek birşey yok diyerek ideoloji peşinden gidiyor. Çünkü şehre doğru çıkmamış. Yani yukarı doğru. Aynı röpörtajı, Ballıkuyu’da yapsalar ya da Eşrefpaşa’da bakın ne cevaplar verilecek. Değerlendirmeyi size bırakıyorum.

İzmir’i ziyaret eden heyete Yeşildere gezdirilmeli. Daha sonra otantik Eşrefpaşa sokaklarından Kako yokuşu veya İkiçeşmeliğin ara sokaklarından Kadifekale’ye çıkarılmalı. Yıkılan binaların etrafında duran binlerce gecekondu inceletilmeli. Oradan yavaşça aşağıya inerek uyuşturucu merkezi olmuş Çimentepe gösterilmeli. Başıboşluğun, yasadışılığın nasıl ortadan kaldırılacağı konusunda bilgi alınmalı. İkiçeşmelik caddesindeki  spotçular tanıtılmalı, Bengladeş kültürünün şehrimizde nasıl yaşatıldığı anlatılmalıdır. İşportanın, birtakım zümrelerin elinde olduğunu söylememeleri gerekir. Öyle ki göstermelik birkaç gariban işportacının ekmeğine mani olurken, örgütlü işporta çetelerine nasıl göz yumulduğunu sakın anlatmasınlar. Yıllarca bitirilemeyen metronun ayıbını, bedava istasyon yöntemiyle kapatabildiklerini de. Ege Üniversitesi çevresindeki Bar ve cafe kombinasyonu dışında, şehirdeki para tuzağı Avm’ler dışında vakit geçirecek birtek yerin olmadığı gerçeğini ifade etmesinler. Gençlerinin Milli Kütüphane’ye abone olarak, parasızlıktan 2000’li yılların kitaplarını okumak zorunda kalmasının onların umrunda olmadığını açıkça belirtmesinler. Şehrin bu kafa yapısı yüzünden 20 yıl geriden geldiğini onlar hala bilmiyor. Çünkü yazları Kuşadası ve Çeşme’ye yüzmeye gönderdikleri evlatları ve torunları var. Onlar evlatlarına sosyal ortamlar yaratabiliyor. Diğerlerini hiç umursayan yok. Karşıyaka akıllı bisiklet sistemini hayata geçirmiş. Mükemmel bir haber. Bundan sonra yapacak bir aktivite bulundu. Stadyum’u bile içler acısı olan bir şehriz, ki sosyal aktivite yapacak tesislerimiz olsun. Sokaklara masa atarak biraların yudumlandığı ve İzmir işte bu diyen kişiler İzmir’e yıllardır zarar veriyor. İçtiğiniz o bira yasaklanmasın istiyorsanız, çalışın arkadaş. Korkuyorsanız yaşam tarzınızın kısıtlanacağı konusunda. Tereddütleriniz varsa, İran’a dönüşeceğimiz konusunda. İçki şişelerinin arkasına saklanmayın. Şehrin tamamini kucaklayın artık.

Sağlık temalı İzmir ne kadar hoş geliyor kulağa. Yeşilyurt Devlet Hastahanesi’ne gitme gibi bir durumum oldu geçtiğimiz hafta. İnanın girmemle çıkmam bir oldu. Yok arkadaş dedim, oraya gireceğime ölmeye razıyım. Genelde Bozyaka Sosyal Sigortalar Hastahanesini tercih eden biri olarak bu kez de oraya gideyim dedim Sağlık konusunda mükemmeliz ya, elimiz bol ya sağlık kuruluşu açısından nereye gideceğimi bilemedim. Gitmez olaydım. Mümkün olduğunca alt kata yapmışlar klinikleri. Zemin katın aşağısına iniyorsunuz muayene için. O meşhur hastahane kokusu yok mu burada hat safhada. Hava soğuk diye pencereler de açılmamış. Yok böyle bir dünya o derece. Başıboş dolaşan kayıt personeli, vatandaş bir soru sorduğunda azarlamakta geri kalmıyor. Sanırsın, baş hekim. Nasıl olsa denetleyen yok. Muayeneye gelen yaşlı yoksul vatandaş gözünde. Öyle ya parası olsa bu pisliğin içinde ne işi var. İşte o derece hastahanelerimiz. Eminim Türkiye’nin her yerinde böyle. Şehrin en ücra ilçesinden oraya muayene olmak için gelen var. Demek ki sağlık kuruluşun yetersiz. Ne yüzle sağlık temalı bir Expo vaat ediyorsun. Dört beş sene önceye kadar vatandaş saat 5’te güneş doğmadan kuyruğa girerdi sıra almak için. Hala bekleyenler var. İnsanları hastahaneye gitmeyi bir ızdırap gibi düşündürmeye sebep sizlersiniz. Devleti yöneten kimler varsa. İnsanların temel yaşam ihtiyaçlarını yerine getirmesinde devlet ve yerel yönetimlerdir sorumlu. Hayatında Devlet Hastahanesinde muayene olmamış insanlar ne bilir o şartları. Acil ünitesindeki personelin vurdumduymaz tavırlarını. Acilde müzik dinleyerek, ölmek üzere olan hastalara zerre saygı duymayan kişilik yoksunu kayıt personelini.

Sizler gezdirmeye devam edin beyler şehri. Çeşme ve Urla’yı gezdirin. Güzelbahçe’de balık yedirin, Alsancak’ta rakı içirin. Tarihi asansör’den körfezi seyrettirin, Varyant’ a yaklaştırmayın. Karşıyaka’nın modern yapısını, Mavişehir’in çok katlı apartmanlarını. Avm kültürümüzü gösterin. Ne de olsa heyetin mutluluğu önemli. Organizasyon şehre kazandırıldığında, ne de olsa başarı sizlerin bir başarısı olarak kayda geçecek. Ve kaldığınız yerden Alsancak’ta dolaşmaya devam edeceksiniz. Expo başarınızla böbürlenerek. Kimseyi kandırmayın beyler, Expo sağlık teması sizler için geçerli. Sizin yaşam standartlarınızda. Önce kendi içinizdeki vatandaşın sağlığını düşünün, yeteri kadar hastahane kazandırın da o zaman başkaları da tedaviye gelsin. Tek taraflı politikanızı sürdürdüğünüz, samimiyetinizi yansıtmadığınız sürece oyları alsanız da ideolojiyi doyurduğunuzu bilin yeter. Benim gibi bir mahkemelik canı olan gariban vatandaşın konuşması bile birilerini rahatsız etmiş, maillerime yerel yönetimi öven mesajlar yağmışsa varın düşünün kimlerin gözünü ne kadar hırs bürümüş, sağlıcakla…

Kategoriler
Toplumsal Konular

Yeni Anayasa Süreci

Anayasa süreci ve sonrası belli ki çok baş ağrıtacak. Öyle ki, laikliğin yeni anayasa içerisinde olmayacağı tartışmaları Atatürk ve Türk milleti kavramlarının adının dahi geçmeyeceği korkusu, neredeyse Sevr anlaşmasının işgalsiz versiyonu olabileceği  ihtimalini taşıyan  yeni Anayasa birilerinin ekmeğine yağ sürmeyi mi amaçlıyor? Ab yolunda yapılan reformların devamı niteliğinde olan, ancak Ab yolundan sapılacağı veya vazgeçileceği olasılığı hesaplandığında atılan adımlar bir hayli tehlikeli. Biliyoruz ki Ab, bizleri almak konusunda pek fazla istekli değil. İngiltere’nin dahi 2015 yılında Ab üyeliğini sorgulayan referanduruma gidilebileceğini iddia eden bir lideri var. Demek ki birlik çatırdamaya başladı ve fonksiyonları kısmen felç oldu.

 Benim gördüğüm kadarıyla Ab 10 yıl içerisinde ve devamı gelen süreçte, bizleri almama sebebi olarak gösterdiğimiz Hristiyan Klubü tarzı ifadelerimiz sıfatına layıkıyla oturacak. Almanya, Fransa, Hollanda ve Avusturya gibi ülkelerin hazırlayacağı yeni kanunlarla kabuklarına çekileceği olan biteni seyredecekleri aşikar. Öyle ki, yüzünü hiçbir zaman olmadığı kadar çevirmesi gerektiği Türkiye ve Ortadoğu’ya isteksiz yaklaşarak kendi sonunu kendi küçülmesini kendi hazırlıyor. Elde ettiği göçlerin kendine yeteceğini düşünen bu ülkeler, yetmeyeceğini düşündükleri anda örneğin Mali’ye bir operasyon yaparak oradaki Afrikalı kardeşleri kendi ülkelerine getirerek işçi, futbolcu hatta rapçi olarak kullanabilirler. Bu potansiyeli iyi biliyorlar. Her ne kadar onları adam yerine koymayıp Banliyölere hapis eden bir zihniyetleri olsa da. Almanya’ya geldiğimizde şu an gördükleri Alman’ın bile iş bulamadığı Türk ve Polonya’lı göçmenlerden  dolayı Nazi zihniyetinin dahi hortlamasıdır. Avrupa’nın en büyük sanayisi, dünyanın önde gelen sanayilerinden biri durumunda olan Almanya sanırım işçi konusunda doygun durumda. Hayata geçirecekleri nüfus politikaları vs var sanırım. Öyle ki tavırları bunu gösteriyor. Hollanda ve Avusturya’dan bahsetmek istemiyorum. Malum Viyana korkusu beylerde hat safhada. Bakmayın askeri konulardaki atacaklarını iddia ettikleri esnek adımlara her an teyakkuzda olacaklar. Hollanda’lıların da bizleri sevmesi zaten beklenemez. Anlayacağınız AB yakın gelecekte birçok ülkenin üyelikten ayrıldığı saydığımız birkaç ülke dışında kimsenin rağbet etmediği bir birlik olarak hayatına devam edecektir.

Yetmiş beş milyon nüfusumuzla birliğe girerek, onların efendisi olabileceğimizi iddia eden, belki de bunu bilerek halka aşılayan birilerinin olduğu aşikar. Ab bizi almayacak benim öngörüm bu. Sadece yaptıkları, içerideki dinamikleri ve şu an ki siyasi karmaşıklığın verdiği güvenle olan biteni izlemek ve tamamiyle giremeyeceğimiz bir noktada ilişkilerin imkansız hale geldiğini açıklayacakları anı kollamaktır. Avrupa’lı ülkeler, hiçbir anlamda bize güvenmeyen bizleri karalamak adına tarihten beri ellerinden geleni yaptıkları anlaşmalı medeniyetlerdir. Öyle ki filmlerinde, belgesellerinde bile Kapalıçarşı’dan çıkmayan, İstanbul’da Hintli kılıklı insanların flütle yılan oynattıkları düşüncesini dünyaya pazarlamış kişilerdir. Oysa ki bir çoğu Kuşadası, Bodrum ve Antalya gibi yerleri çok iyi bilen İstanbul’a geldiklerinde ilk gittikleri yerin boğazın ünlü gece klüplerinin olduğu gayet bilinci açık kişiler. Suç onlarda değil onları yönlendiren kitlelerde. Neyse konumuzdan kopmayalım. İşte böylesi riyakar ve samimiyetten uzak bir toplumla bütünleşmeye çalışmamız, onlardan uzak durarak “Siz bizi almadınız, reformlardan vazgeçtik laiklik kalksın” boyutundan daha çekilir niteliktedir. Ve şu anda yürütülen reform politikaları giderek taviz verici ve birtakım odakların çıkarına hizmet eden bir yola doğru gitmektedir.

Güneydoğu meselesine, ülkede görmekte rahatsız oldukları milliyetçi ve ulusal kesimi zayıflatmak adına tavizkar yaklaşan bir zihniyet varsa bunu nefretle kınıyorum. Ya da içinde böyle bir düşünce barındırıyor olan varsa. Barış istiyoruz diyorlarsa ve bunu samimi söylüyorlarsa sorun yok. Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez anlayışıyla hareket etmek, elindeki çiftliği kaybetmeye bile yol açabilecek kadar riskli. Milli kimliklerin tartışılma konusu olduğu, özgürlük adı altında bizlerden taviz ve cömertlik bekledikleri bir süreçteyiz. Bu cömert yaklaşımın beklentisi içerisinde olan kesimleri üstte belirttim. Bir yandan terörle müzakere etmem diyen, diğer yandan birtakım güçlerin baskısıyla çözümü İmralı’ya bağlayan düşünce tutarsız yaklaşımların ürünüdür. Ancak ve ancak cahil ve yönlendirilmeye alışmış toplumların sindirebileceği bir gerçektir. Ve biz de bu ürünü ister istemez sindirmek zorunda kalıyoruz. Abd ve Ab gibi oluşumların çıkarları doğrultusunda yaptıkları baskı sonucu bu sonuca ulaşıyoruz.. Bütün bu olumsuz gelişmelerin dışında belki de son günlerde içimizi az da olsa ferahlatan konu teröre verilen mali desteğin ayrıntılı şekilde inceleneceği, finansmanın kesilmesi yolunda büyük adımlar atılacağı yönündeki kararlı duruşdu. Umarım büyük adımlar atılır. Ab fonlarından Güneydoğu ve özellikle Diyarbakır’a yapılan mali yardımlar adresini buldu mu yoksa bulmadı mı bundan sonra sanırım daha ayrıntılı şekilde incelenecek. Öyle ki bu paraların şehirdeki hizmete yönelik kullanıldığını ifade eden pek insan yok ortalıkta, şehri yönetenlere destek verenlerin dışında.

Dediğimiz gibi umarım Ab sevdası ve ideolojik saplantılarımız sebebiyle, Ab kriterlerini rant unsuru görmez, Türkiye çıkarına ne uygunsa ona göre hareket etmeye devam ederiz.. Öyle ki bu süreç, inanın ki bizlerden çok dış ülkelerin yakından takip ettiği ” Acaba Nasıl Yıpratırız, Nasıl birşeyler koparırız” diye düşündükleri bir zeminde. Şunu da ifade etmeliyim ki, yeni anayasa ve içeriğiyle ilgili pek fazla bilgim olmamakla beraber, maddeleri konusunda az çok fikir yürütebiliyorum. Ve şöyle düşünüyorum.  1982 Anayasanın değiştirilemez olarak nitelendirdiği ilk üç madde ve bu üç maddenin değiştirilmesinin mümkün olmayacağı uyarısını yapan dördüncü maddenin yok edilmesi, tarihe gömülmesi bu ülkenin içinden çıkamayacağı bir sürece doğru yürümesi olasılığının kuvvet kazanacağı bir süreç halini alacaktır. Bir taraftan bu ülkenin değerlerini yücelttiğini ima edip, diğer yandan bu değerleri resmi olmaktan çıkarmak tutarlı değildir. Bu coğrafya, ne zaman ne olacağını kestiremeyen insan ve toplumların yaşadığı, dinamit misali patlamaya hazır olan unsurların kol gezdiği başıboş bir bölgedir, bilginize…

Kategoriler
Türkiye üzerine

Avrupa Birliği ve Osmanlı Rüyası

Avrupa Birliği, bildiğiniz üzere 1963 Ankara Antlaşmasıyla başlayan süreçte elli yıldan beri ülkemizi kapısında bekletmeye devam ediyor. Yarattıkları bahaneler hep aynı. Fikir özgürlüğü, basın özgürlüğü, kültürel talepler ve benzeri konular. Ancak bu eksikliklerimizi telafi ettiğimiz zaman Ab ile bütünleşebileceğimiz net şekilde ifade ediliyor.

Türkiye Cumhuriyeti fiziksel koşulları, coğrafi yapısı, kültürel ve etnik farklılıkları göz önüne alındığında dünyada eşi benzeri olmayan nadir ülkelerden biri bunu hepimiz biliyoruz. Jeopolitik konumu, Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan köprü görevi gören, bir çok medeniyete ev sahipliği yapmış ve her milletin gönlünde birgün sahip olabilmek adına çeşitli hayaller kurduğu topraklara sahibiz. Hala Rusya ve İngiltere gibi devletlerin boğazlara hakim olma hedefleri tükenmiş değil. Ancak artık dünya da eski dünya değil ve artık işler masabaşında yürütülüyor. Zaten tehditler de azaldı. Yunanlıların Megalo İdea yani büyük fikir dedikleri büyük Yunanistan içinde yer alan başkent Konstantinapolis hayalleri bitmemiş olsa da, Türkiye takıntısı yüzünden boyundan büyük giriştiği silahlanma politikaları sonucu şu sıralar kendi içinde can çekişen bir ülke izleniminden uzağa gidemediği aşikar. Anlayacağınuz şu an için ülkemiz üzerinde görülür bir tehlike değil. Ancak görüyoruz ki bizlerin bu topraklara sahip olması avantajlarının yanında birtakım dezavantajları da beraberinde getiriyor. Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Çin gibi ülkeler gözünde ülkemiz büyük bir denge unsuru. Ne yazık ki, bu tarafların menfaatleri doğrultusunda yön verdikleri içeride çeşitli oyunlar oynadıkları, çeşitli oyuncular sürdükleri bir ülkeyiz. Bu yıllardan beri böyle. Bakmayın siz yönetenlerin arada seslerini yükselttiklerine. Atmış atmış beş yıl evvel  Sovyet korkusuyla neler yapıldığını çok iyi biliyoruz. Ancak halkımızın duygusal yapısı ve milliyetçi duruşu başımızdakileri arada sırada bu tip konuşmalara yöneltebiliyor. Olan Anadolu’daki bilinçsiz, söylenilene kanan vatandaşa oluyor. Çünkü yıllardır cahil kalınmasına göz yumulmuş olan Anadolu hala birtakım kitleler için büyük nimet. Oraların ileri değil, geri gitmesi birilerinin işine geliyor. Burada geriye gitmekten kastım, yol veya avm yapmamak anlamında değil kafaların geriye gitmesine çanak tutmak ve elinden geleni yapmak olarak ifade edilebilir. Ülkeyi Osmanlı Devleti’ne yani Avrupa’nın tabiriyle Hasta Adam sıfatına yeniden kavuşturma ideali şimdilerde yeni moda. Bakın biz artık iyileştik mesajı mı veriliyor bilmiyorum ama, şunu da belirteyim ki benim bildiğim Osmanlı Devleti kararlarını dağılma süreci dışında tek başına alırdı. Birilerinin gölgesinde, siyaset sürdürmezdi. Bu yüzden yıllarca yürüttüğü o sert, o yumruğu masaya vuran duruşu yüzünden hallaç pamuğu gibi dağıldı ve Cumhuriyet öncesi son dönemlerinde Avrupalı güçlerin eteğine sığınan liderleri padişahları oldu. İşte o dönem artık bu görkemli İmparatorluğunun sonunun geldiği görüldü ve adıyla yönetimiyle günün koşullarına uygun yepyeni bir Cumhuriyet kuruldu.

Avrupa Birliği bu yeni ülkeyi bünyesine almayı hiçbir zaman içine sindiremedi. Çünkü bu Cumhuriyet onlara göre Türklerin yeni bir stratejisi, yeni bir yayılma politikasından ibaretti. Avrupa Türkiye’nin kendi gibi olmasını hiç bir zaman istemiyordu. Bu nedenle çeşitli oyunlar oynamalı, Cumhuriyet öncesinde yürüttüğü gizli faaliyetlere kaldığı yerden devam etmeliydi. Bu yüzden Kürt sorunu, Ermeni meselesi ve Kıbrıs sorunu gibi milli hassasiyetleri barındıran konular ısıtılıp ısıtılıp önümze getirildi. Tabi yerseniz. Onlar da biliyordu hiç bir zaman kabul edilmeyecek hususları dikte ettirmeye çalıştıklarını. Çünkü karşılarında, dünkü çocuk yoktu. Köklü bir imparatorluk, ve genlerinde hiçbir zaman kaybetme duygusu olmayan bir halk vardı ve bu halkı kırmak gururuyla hiç bir zaman olmadığı kadar oynanmak isteniyordu.Yıllar geçti üzerinden ha bugün ha yarın derken elli yılı geride bıraktık. Nüfusu 4 veya 5 milyon, ekonomisi zayıf ülkeler dahi birliğe davet edilirken, bizim gibi bir devi küçük düşürüyorlar. Mesut Yılmaz’ın da dediği gibi Avrupa Birliği’nin yolunun Diyarbakır’dan geçtiğini ifade ediyorlar. Bu bölün de gel stratejisi, onlara zarar vermeyecek, bölünmüş ancak nefes almaya gücü yeten bir ülkeyi  kendine dahil etme lüksü yaratabileceği anlamını taşıyor. 75 milyonluk  bir gücün Ab standartlarına göre nüfus bakımından birlik içerisindeki edineceği söz hakkı birilerini korkutuyor. İş Hristiyan Kulübü kalma idealinin çok ötesinde. Onların korkusu İslam falan değil Türk korkusundan ibaret. Bu yüzden içerideki farklı etnik grupları özgürlük kapsamında galeyana getirip Türklük bilincini ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Alman milli takımlarında oynayan zenci sayısını hesaplamadan. İşte bu kadar kalleş bu kadar çifte standart uygulayan bir birliğe dahil olma adına uğraşıyoruz. Afrikalı Fransa’da Fransız, İtalyan Amerika Birleşik Devletleri’nde Amerikan vatandaşı oluyor da, Türkiye’de Laz, Çerkez, Boşnak, Kürt, Pomak, Arnavut, Türkmen, Abaza Türk üst kimliği adı altında birleşemiyor. Ya da birleşemez. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu arkadaş. Kanmıyoruz artık sizin uyum kriterlerinize.

Son günlerde hükümetin, Avrupa Birliği’ne yönelik yürüttüğü keskin bir tavır var. Bunu görmek mümkün. Ya bizi alırsın, ya biz yolumuza bakarız diyorlar. Şanghay Beşlisi önerisi ve Avrupa’ya yönelik sitemler, umarım Türkiye lehine bir politikadır. Öyle ki, yapılan reformlar insan hak ve özgürlükleri üzerine yürütülen çalışmalar bizim bildiğimiz kadarıyla Avrupa Birliği hedefi içindi. Şarttı, ancak bu kadar hızlı gerçekleşmesi Birliğe katılma hevesinde olduğumuzu gösteriyordu. Şimdiki hükümetin şu anki tutumu, insanın içinde kuşkular barındırmıyor değil. Madem Avrupa Birliği’ne çatacaktın, neden istediği şeyleri yaptın ya da şimdi neden vazgeçiyorsun? Yoksa birçok yasağı kaldırman için sana baskı yapan Avrupa’nın hala kamuda başörtüsü serbestliği konusunda sana baskı yapmaması seni rahatsız mı ediyor? İdeolojik duyguların hizmetlerinin önüne mi geçmeye başladı. Bu çok tehlikeli, umarım böyle değildir…

Türk dış politikası yıllarca Realist bir vizyon yürüttü. Bu realist politika Akp iktidarıyla kısmen rafa kalktı. Ancak haliyle tamamiyle devlet merkezli anlayışın yok olduğu söylenemez. Bu mümkün de değil açıkçası. Realist vizyon bu toprakların bu devletin sırtını dayacağı sağlam bir unsur. Ve hiç bir ülkede emin olun bizim kadar yararlı duramaz. Eğer devlet merkezli anlayış kaybolursa, işte o zaman millet unsuru yok olmaya gebedir. Avrupa’nın istediği tam olarak ta budur. Ya da Amerika Birleşik Devletleri’nin. Bu yüzden değil mi, İmralı süreci gibi konulara tam olarak destek veriyoruz diye açıklama yapmalarının sebebi. Türkiye coğrafi konumu, iç dinamikleri ve köklü devlet geleneği bulunan bir ülke olarak realist anlayıştan ve askeri güvenlikçi politikasından vazgeçemez. Yumuşatabilir ancak vazgeçmesi intihar olur. Bunun tersini isteyen Avrupa Birliği riyakar yüzünü böylece açık şekilde göstermektedir. Bütün bu şartlar doğrultusunda, hükümetin hizmet odaklı anlayışını bir kenara bırakarak, ideolojik bastırılmış duygularını da açığa çıkarması ve millet üzerinde köklü bir değişim yaratma çabası içine girmesi son derece yanlış ve üzücü politikalardandır. Beyinlere enjekte olmuş bir Neo Osmanlı hayali, şu an büyük bir kitlenin hafızasında en önemli yeri teşkil etmekte. Güneydoğu sorunuyla uğraşırken, halkı iç savaş senaryolarından uzak tutmaya çalışırken Erbil bize bağlanmak istiyor tarzı kehanetler ülkenin temeline dinamit koymaktır bunu böyle bilin. Bu ülkenin kimliğini taşımaktan utanan, nüfus cüzdanını yakan insanları gördük. Bayrağı yakanları seyrettik. Bu tip faşist Kürt milliyetçisi tavırları sergileyen birtakım hainler var. Sen önce bu hainleri yakalamalısın. Kerkük ve Musul 1938 şartlarından çok uzak. Hatay misali toprağımıza katalım. Yakın vadede, İran ve İsrail gibi ülkelerin aleyhimize yürüttüğü senaryoları bertaraf etmek adına çıkar yol gibi gözükse de, Irak’ın Kuzeyiyle olan şaşırtıcı yakınlaşma hayr-ı alamet değil. Bu yakınlaşma birilerinin dediği gibi Petrol anlaşması üzerine olan bir yakınlık da değil. Bambaşka bir strateji var işin içinde. Ve bu kararı bizim verdiğimiz imajı pek te kanılır nitelikte değil.

Ümmetçi bir halk yaratarak, farklılıklari bir araya getiren böylece, bölgeye hakim olan bir ülke yaratma çabası ne kadar doğru zaman gösterecek? Halkın içindeki milliyetçi ve ulusalcı tarafı ameliyatla aldırmak bu ülkenin felaketi olacaktır. Bir yandan 2071 yılını hedef gösterip, diğer yandan Türk kimliğini silmek çok bağdaşmıyor. 1071 Malazgirt Savaşı tarihte Anadolu’nun kapısının Türklere açıldığı bir savaş olarak yer alır. Ne yani bundan sonra Anadolu’nun kapısı müslümanlara açılmış mı diyeceğiz.. Tamam dedik peki 2071’i neden hedef gösteriyoruz.. 1071 Türklerle ilgili olan bir mesele. Öyleyse sizler de bu ülkede Türk milleti gerçeğini değiştiremeyeceğinizi çok iyi biliyorsunuz. Yaptığınız doğrular oldu mu başımız üstüne, bunu her fırsatta dile getiriyoruz. Ancak milleti istediğiniz yola sokma ve ideolojiye büründürme yönünüz son günlerde pek hoş durmuyor. Buna sebep olarak kağıt üzerinde yakaladığınız başarılar ve politika yoksunu bir hayli başarısız muhalefet partileri sebep şüphesiz. Ancak düşünce ve yaşam tarzında getirmek istediğiniz yenilik ve değişimler çok yararlı olmayacak. Örnek doktor olarak başörtülü bir bayan atadığınızda bu kez dini inançları gereği o bayan erkek hastaya bakmak istemeyebilir, bundan rahatsız olabilir. Buna ne çare bulacaksınız? Bu yol kadın ve erkeği ayıracak bir sürece doğru gidecek, sizin aksinizde düşünen insanların en büyük korkusu bu. İnançları gereği başını kapatan, veya çıplak gezen insanımız beni rahatsız etmez. Demokrasi nin gerektirdiği insanların yaşam tarzına, kılık kıyafetine ve inançlarına karışmamaktır. Ancak belki de bugüne kadar bu yasağın devam etmesine sebep Türkiye’nin birtakım özgürlüklere bir noktadan sonra çıkar odağı gözüyle bakması örnek gösterilebilir mi? Ya da bu başörtülü kardeşlerimize kamu da inançlarının engel olmayacağı ünitelerde görev vermek doğru olmaz mı? Sen de doktor olma demekten daha az kırıcı olabilir kısa vadede, en azından kalıcı bir çare bulunana dek.

Avrupa Birliği inançlar, özgürlükler noktasında Türkiye adına hala birtakım kriterler öne sürüyor. Olumsuz olmaları bir yana, sanırım onların da bu karmaşık insan ve inanç yapımızdan dolayı bir takım tereddütleri var. Belki böleriz anlayışıyla karıştırdıkları bu ülke şimdi onlarında içinden çıkamadığı ve kapısında bekleyen bir sorun olarak önlerinde duruyor. Bu yüzden bizleri soğutmak istiyorlar, olamaz mı? Ne vazgeçebiliyorlar, ne kabullenebiliyorlar. anlamakta zorluk çekiyoruz. Bizim hedefimiz sanırım bir yandan ABD’nin yönlendirdiği ülke konumundan çıkarak AB gibi bir oluşum içine girerek daha özgür ve güçlü hale gelmek. Böylece her ne kadar müttefik olarak görülse de bana göre büyük bir tehdit olan süper güçün ülkemiz üzerinde üstü kapalı bekleyen düşmanlık potansiyeli kısa vadede imkansız hale gelecek. Irak savaşı sürecinde yarı yolda bıraktığımız müttefiğimiz, savaş sonrası destek gördükleri Kuzey Irak’ı ödüllendirerek bizleri cezalandırma yoluna gitmişti. Süre gelen süreçte, Suriye’nin de bu sürece doğru yürümekte olduğu göz önüne alındığında, Abd gibi bir küresel gücün intikamının ne derece büyük olduğunu görmekteyiz. Bu yüzden telaşımız. Ve sorunu bir an evvel çözme isteğimiz. Anlayacağınız yanlış politikalar başımıza çorap ördü. O beğenilmeyen realist politika, hükümetin uzaklaştığı devlet merkezli anlayış belki de geçmişte Kıbrıs’ta ve başka örneklerde de olduğu gibi başarılı olsa da bu kez istisnai olarak, birilerinin maşası olmak için değil Kuzey’de kurulacak bir devlete müdahale edebilmek ve Türkmenleri korumak adına girilseydi belki de bu dönemeçte olmayacaktık. Karar aşamasına getirilmeyecektik. Çünkü bir karar aşamasındayız. Ya kısa vadede Irak’ta olan özerk yapı, Suriye’de oluşmakta olan özerk bölgeye göz yumulacak, ya da sıranın Türkiye ve İran içerisindeki potansiyel özerk bölgelere gelmeden yani palazlanmadan buna bir şekilde müdahale edilecek. Örgütün mali yapısını mı çökertirsiniz, lider kadroyu mu ele geçirirsiniz orası sizin bileceğiniz iş. Ancak büyük güçler gözünde denge unsuru olmaktan öteye geçemeyen bir ülke olduğumuzu unutmadan, Osmanlı rüyalarından uyanıp günümüz Türkiye’sine bakmalısınız. Ne o petrolü Türk’e yar ederler ne de Erbil’i. İçimizdeki Diyarbakır’ı bizlerden koparmaya yelteniyorlarken…

Kategoriler
Genel Konular

Avrupa’dan İthal Çürük Medeniyet

Şu yemek programlarında yarışan insanları kahkaha ile seyrediyorum. Nasıl yapmacık kişiler öyle. Sanırsınız hepsi İngiliz asilzadesi. Neymiş efendim birinin çatalı konmamış masaya aç kalmış. Ne kadar komiksin öyle, diyesi geliyor insanın. Gören de önünden yemek kaldırıldı sanılır. Aç kalacakmış hanımefendi. Gönlü rahat olsun bu ülkede tek aç kalmayacak insan türü kendisininde dahil olduğu türdür. Diyeceksiniz ki sen neden izliyorsun? İşte ben toplumun yozlaşan yüzünü, çağdaşlaşırken komikleşen hallerini bu şekilde tespit edebiliyorum. Eminim hepiniz benim düşündüklerimi düşünmüşsünüzdür bir kere de olsa. Çorba için ayrı, diğer sulu yemek için ayrı kaşık olacak tatlı kaşığı başka. Üç tane kaşık, üç çatal ve üç bıçakla yemek muharebesine girmemiz gerekiyor. Bunu topluma aşılamalıyız. Öyle bir konuşuyorlar ki, yetmişbeş milyonun yüzde doksanı sanki elle yemek yiyor. O ne mütevazilik, o ne kibarlık. Küçümsemek için söylemiyorum tamamiyle benliğini kaybettiği için, köyden mi gelmiş, mezradan mı unutmuş. Sanırsınız soyu paşa soyu. Bir parça ekmek, bir damla su bulamayan zorlu savaşlardan geçen toplumun torunları değiller sanki. Nineleri Milli Mücadele döneminde zar zor buldukları bayat ekmek ve çorbayı, servet ödedikleri yemek takımlarıyla yiyorlardı eminim. İzlerken çok zevk alıyor, aynı zamanda üzülüyorum.

İşte biz medeni olmakla, insan olmak arasındaki ince çizgiyi yeteri kadar kavrayabilmiş değiliz. Medeni olmaya çalışırken insan olmayı unuttuğumuz taraflarımız var. Her yönden kandırılıyoruz. Bir yandan bir zümre zenginliğine zenginlik katıyor. Birileri birtakım ideolojileri insanlara aşılayarak prim kazanıyor. Birileri yoksul halkın tek eğlencesi olan televizyonu umut malzemesi olarak insanlara tanıtıyor. İnsanları uyutuyorlar. Televizyon programları çok ilginç gerçekten. Ajanslardan getirilen insanların yarıştığı, milyonlarca insanın başvurduğı programlar var. Foyaları açığa çıkmasın diye birkaç gerçek başvuru değerlendiriliyor, gerisi hep kurgu. Sokakta yatan adam mı dersin, şalvarla tarladan gelmiş kültürlü teyze mi? Ulan bu kadar da salak mıyız arkadaş? Neymiş efendim küçük mü görüyoruz, öyle giyiniyorsa kültürlü olamaz mı, lise mezunu kadın gibi cümleler işitiyoruz. Siz devam edin kanmaya. Üniversite mezunu insan oraya çıkmaya korkuyor, teyzem tarladan çıkıp direk yarışmaya gelmiş. Evlatlarıysa benden daha marka giyiniyor. Yok öyle birşey. Toplum zaten cahil ne de olsa. Bir başka yarışma da ses yarışması. Alakası yok inanın sesle. Çünkü sesler yarışmıyor. Birkaç defa denk geldim, bakayım doğru olan birşeyler var mı diye? Olamaz böyle birşey. Bir erkek ve bir bayan aynı şarkıyı söylüyor ve yarışıyorlar. Kötü söyleyen elenecek. Sonuç ne mi dersiniz? Jüri hanımefendinin hoşlandığı ve kötü söyleyen şarkıcı kazanıyor. İyi söyleyen kızımızda hayal kırıklığı. Bizler yorumsuz demekle birlikte, eh be kızım bilmiyor musun 2013 yılına geldik ne dolaplar dönüyor ne kurgular oluyor diyerek teselli veriyoruz. Senin o programda olman bile başlı başına hata.

Programlarda yarışan öğrenci profilleri belli. Özel üniversitede okuyan ailesi zengin insanlar. Hepsinin nasıl madara olduğunu keyifle izliyoruz. Çünkü o kişilerin birçoğu aile zorlaması ve kendilerini tatmin amacı ile okuyorlar. Yoksa okudukları bölümle ilgili bir iş yapacak değiller. Buna eminim. O havayla ve gururlar okudukları özel Üniversitenin adını verip, en basit soruda elenen utanç abideleri görüyoruz. Geçenlerde internet üzerinden birkaç komik video izlerken birşeye rastladım. Bir muhabir vatandaşa birtakım sorular soruyor. Paylaştım hatta sosyal medyadaki hesabımda ancak yeteri prim görmedi arkadaşlarım tarafından, şaşırmadım da. Gençler ve halkın geneli bu sorulara cevap veriyor. Biliyor musunuz, bu soru ve cevaplı videoları komik videolar kategorisinde. Düşünebiliyor musunuz garipliği? Çünkü birşey bildiğimiz yok. Zengin oluyoruz ama insan olamıyoruz. Okuyoruz ama genel kültürümüz sıfır. Sorulara cevap veremeyen birtakım uyanıklar, ben burada yaşamıyorum diyecek kadar alçalabiliyorlar. Net şekilde bilmiyorum diyebileceklerken. Öyle ya onlar işin hep medyatik boyutundalar. Çünkü medya haber verici nitelikte olmasından ziyade,  rezil etme ve rezil olma ortamı. Kendileri de ezilen durumuna düşmek istemiyorlar. Bir soruda Kıbrıs nerede diye soruyor muhabir. Karadeniz’ de diyenler mi dersin, Sicilya’da diyen mi? Akdeniz’in en büyük adası olan Sicilya içinde bir başka ada yarattıı hayalgücü milyoneri vatandaş. Milli Marşımızın adını bilmeyen insanlarımız var. Cumhurbaşkanı’nın kim olduğunu bilmeyen, İsmet İnönü Chp’ den ihraç edilmiş ne düşünüyorsunuz diye ciddi şekilde soran muhabire, aynı ciddiyetle bence demokrasiye uygun bir davranış değil, herkes özgürce kendini ifade edebilmeli diyebilen gençlerimiz de var. Son moda hangi kıyafet, hangi model telefon çıkmış hepsini ezbere bilen bir toplum halini aldık. Ancak milli benliğini unutan, gittikçe yozlaşan bir ülke olma yolunda emin adımlarlar ilerliyoruz. Bu yüzden toplum kendi içinde kutuplaşmaya gidiyor. Birileri diyor ki, şu grup çok muhafazakar diğeri diyor bunlar çok açık giyiniyor. Çünkü biz Avrupalı kadar esnek bir millet değiliz. Böyle olmayacağız da. Bu röpörtajın bir hayli eski olduğunu, ancak sosyal medya aracılığı ile kolayca ulaşabileceğinizi belirtip,  bu tip sorular soran muhabirin, hangi haber merkezine bağlı olduğunu sorgulayıp toplumun vahim taraflarına üzülecek, hatta kahrolacakken hala ideoloji peşinde koşan çevreler var.  Neymiş böyle röpörtajlar halkı küçük düşürüyormuş. Sen zaten düşmüşsün arkadaş, daha ne kadar düşeceksin. Milli Marşını kim yazmış, daha onu bilmiyorsun. İftar açan ilk il hangisi diye soruluyor, muhafazakar geçinen amcam İstanbul veya Konya diyebiliyor. Neyin küçük düşürmesi bu. Biz bir kitabız ve sadece kapağımız güzel. Ancak dışarısı kapağa bakmıyor, içimize bakıyor. Sonra da diyoruz ki Avrupa bizi neden sevmiyor, ya da dışlıyor. Sevmezler tabi. Ülkene gelmiş dünya yıldızı bir futbolcunun eşinin geçmişte oynamış olduğu müstahcen bir role bakıp, utanmadı mı Galatasaray bu futbolcuyu getirirken diye söylenen beyni sulanmış bireylere sahibiz. Kazanılacak sportif başarı veya dünyadaki prestij hiçe sayan hiçlerimiz var.

Ekonomimiz güzel, Avrupa kan ağlıyor masallarına kanmayalım. Kültürel değerlerimizin bir çoğunu yitirdik. Yitirmediklerimizi de, büründüğümüz garip şekillerimiz içerisinde yaşatıyoruz. Almanya’ya işçi statüsünde gidip orada yuva kuran gurbetçilerimizin çocuklarının iki kültür arasına sıkışıp farklı bir birey haline dönüştükleri gibi, şimdiki neslimiz de o yöne doğru hızlı şekilde yürüyor. Her zaman söylüyorum, elimizin altında dünyanın en gelişmiş ülkelerinin elinde olan hemen hemen her türlü imkan var. Ancak bu birden görmüşlük, bize pek yaramadı. Gökdelen dikmekle de ne yazık ki medeni olunmuyor. Bunu anlamamız gerek. Cape Town misali bir tarafımız gökdelenlerle dolu diğer yanımız sefaletle boğuşuyorsa birtakım işlerin yolunda gitmediği görülmelidir. Bana göre her ne kadar milli dini tüm değerlerin yitirildiği, yozlaştırıldığı bir ülke halini alsak ta inancına toz konduramayan kitlelerin varlığını düşündüğümde misyonerlik faaliyetlerinin de bu topraklarda nefes alamayacağını düşünürsek, bizim gecekondulu vatandaşımızı kurtaracak misyonerimiz de yok iyi bilinmelidir. İşsizin azalması çoğunun sekizyüz liraya çalıştığı ve bir ailenin o parayla asla geçinemeyeceği gerçeğini değiştirmez. Önemli olan, insanların iş sahibi olması değil bana göre refah içerisinde yaşayabileceği ve insan yerine konabileceği düzeyde para kazanmasıdır. Yoksa siz istediğiniz kadar rezidans yapmaya, siteleşmeye devam edin. Şehrin gerçek sahipleri o binalarda oturamadıktan sonra.

Atatürk’ün çağdaşlık, muasır medeniyetler seviyesine ulaşma idealini hiç bir zaman kavrayamadık. Bizler batının genelde kötü taraflarını örnek aldık. Yeri geldi kendi insanımızı küçük gördük, aşağıladık. Dün geldiğimiz yerleri hiçe sayarak. Avrupa’lı turist olarak geldiği Türkiye’de sıfır kompleks ile yırtık pantolon, eski gömlek ile dolaştı. Bizler onu modaya dönüştürdük. İşte biz bu kadar medeni bir toplumuz. Oysa kıyafetleri yüzünden insan yerine konmayan kişiler vardı ülkemde. Ben ne yazık ki ülkenin geleceğini karanlık görüyorum. Umarım her konuda olduğu gibi yine yanılan ben olurum. Gerçekleri konuşan insanlar hiç bir zaman sevilmezler. Bunu çok iyi biliyorum. Ve ben sevilmemeyi tercih ediyorum. Bir insan bildiği doğrulardan şaşmamalı ancak olup biten yanlışları da göz ardı etmemeli. Ben böyle düşünüyorum. Yarınların daha iyi olması temennisiyle…