Kategoriler
Türkiye üzerine

Paylaşılamayan Tunceli ve Çevresi

 

Gerek Türkiye gerek dışarıdan hakkında en fazla yazı yazılan yerlerden birisi Tunceli ve çevresidir. Tunceli ve çevresi ile aynı inanç birliğinde olan başka il ve bölgelerimiz olmasına rağmen oralardan fazla bahsedilmezken Tunceli ve çevresinin sürekli kaşınan bir yara gibi bölgenin kaşınmasının bazı sebepleri olsa gerek. Geçmişten beri sorunlu bir bölge olan yörenin Türkiye Cumhuriyeti Devleti sınırları içinde bulunan Türk toprağı olması adeta kasıtlı olarak bir tarafa konulup üzerinde oyunlar oynanmaya ve halkı kullanılmaya günümüzde de tam hız devam etmektedir.

 

Paylaşılamayan bir bölge konumunda olan yöre üzerindeki hak iddiaları; en az dört farklı görüşün çarpışmasına sahne olmaktadır. Çarpışan taraflar kendilerince deliller sunmaya çalışarak haklılıklarını öne çıkarma çabasındadırlar. Bütün bu çarpışmaların altında yatan gerçeğin ise siyasi olduğunu bilmeyenimiz yoktur.

 

Bölge hakkındaki yazarçizer takımı neden bir Kırıkkale, bir Mardin, bir Kütahya, bir Sinop değil de bu bölgeyle ilgilenirler sürekli. Bunun nedenleri şöyle sıralayabiliriz. Yörenin tarihi, coğrafi yapısı, bölge halkının inancı, kültürü; zapt edilemez kale görüntüsü çizmesi veya çizdirilmesi vs. Kaleyi zapt eden adeta zaferi kazanacak…

 

Biz, Tunceli ve çevresi Türk’tür demeyeceğiz, Ermeni’dir demeyeceğiz Kürt’tür demeyeceğiz, Zaza’dır demeyeceğiz. Ama inanç bağlamında çoğunluğu Alevi’dir derken, etnik köken olarak ise yöre hakkında araştırmalar yapmış yöre insanı yazarların, aynı inancı paylaşan ve yöreyi tanıma fırsatı bulmuş yazarların, Tunceli ve diğer üniversitelerden bölge ile ilgili yazıları bulunan üniversite elemanlarının ve Ermenistanlı bir etnologun yazılarından faydalanarak yazımızı devam ettireceğiz. Özellikle aynı kökene ve inanca bağlı yöre insanı yazarların görüşlerine ağırlık vereceğiz ki Tunceli yöresi halkını bu insanlardan tanıyalım.

 

‘‘Bu çalışmada genelde Dersim tarihinden bahsedilmiş, özelde ise Dersim/Tunceli yöresine yerleşmiş olan aşiretler, bu aşiretlerin Osmanlı Devleti ile ilişkileri ve sosyo-kültürel yapıları incelenmiştir. Bu tezde aşiretlere ilişkin bilgiler tahrir defterleri, mühimme defterleri, 18.-20. asır arasına tarihlenen arşiv belgeleri ve raporlardan alınmıştır. Ayrıca gerek askeri gerek sivil gerekse yabancı kişilerin anılarından yararlanılmıştır.
Kaynakların ışığında hazırladığımız çalışmadan anlaşıldığı üzere, Dersim yöresi aşiretlerine dair mevcut bilgiler oldukça eksik ve yanlıştır. Bu durum, bölge hakkında yapılan çoğu araştırmanın bilimsel verilere göre değil, siyasal yaklaşımlara dayanılarak yapılmış olmasından kaynaklanmaktadır. Araştırmamızın sonuçlarına göre, Dersim yöresi aşiretlerinin önemli bir kısmı tarihsel ve kültürel açıdan Türkmen kökenlidir. Bölgenin coğrafi şeklinden kaynaklanan sosyo-kültürel yapısı, bu aşiretleri oldukça etkilemiştir. Özellikle dış çevre ve kültürlere kapalı olan bu aşiretler, geleneksel yapılarını korumuşlardır; değişime uğrayan diğer konar-göçerlerle göreceli olarak farklılaşmışlardır. Nitekim 20. asrın başında dahi Dersim aşiretleri içerisindeki gelenek-görenek, sosyal yapı ve kullanılan dilde, eski Türk göçerliği canlı bir şekilde yaşatılmıştır.’’ (1)

 

Ermeni bir etnologun görüşleri ise şöyle: ‘‘Çeşitli yazarların ifadelerine göre, 20. yüzyılın başında, Dersim’de nüfusun yaklaşık üçte biri “Armani” denilen Ermenilerden oluşuyordu ama onlar kendilerine  ‘Hay’ diyorlardı. Ermeni kimliği aşağıdaki harici işaretler ile karakterize edilmekteydi: Hıristiyanlık, Ermeni dili, Ermeni isimleri, bazı popüler ayinler ile  giyim ve mutfak konusundaki bazı farklılıklar: Geleneksel olarak Ermeniler daha kültürlüydü, çoğu yanında bir dini okul bulunan bir kiliseye sahip köylerdeydiler ve Konstantinopolis Ermeni Patrikhanesi ile  Erzincan ve Harput piskoposluklar ile bağları vardı…19. yüzyılda, çeşitli nedenlerle, Ermenilerin bir kısmı Dersim’den göç etti ve diğer bir kısmı da alevi oldular, böylece Ermenilerin sayısı giderek azaldı. Kürtleşme ve Sünnileşme aşamasında olan Ermeniler de vardı… 17. yüzyılda başlamış ve 19. yüzyılda öyle bir dereceye ulaşmıştır ki Ermenileri Alevilerden sadece dıştan değil aynı zamanda karşılıklı yaşam tarzları birbirine çok benzediği ölçüde sosyo-kültürel planda da ayırt etmek bir hayli zordu… Ermeni yazarların Dersim hakkındaki gözlemleri ve notları, Dersim Alevilerinin en azından bir kısmının Ermenilerin Alevileşmesinin belleklerinde koruduklarını göstermektedir.’’(2)

 

Bölge hakkında araştırmalar yapan ve hakkında yazı yazan yazarçizeri yukarıda belirttiğim gibi dört gruba ayırırsak bir görüşe göre tarihi akış içerisinde sayısal olarak azalmış bile olsa Tunceli halkının bir kısmını Alevileşmiş veya az da olsa Sünnileşmiş Ermeni sayanlar var. Ki görüş savunucusuna ait.

 

Bir görüşe göre ise sadece Kürt, bir görüşe göre sadece Zaza, bir görüşe göre ise ağırlıklı olarak Türk sayılması gerekir. Bu arada yörenin Alevi inanç ve kültür kimliğini de hesaba katmak gerekiyor ki: Tokatlı ve yöre hakkında araştırmalar yapan Rıza Zelyut şöyle demektedir:

 

‘‘Dersim’in nüfusuyla ilgili ilk ciddi bilgi; ‘Asya Türkiye’si Muharriri’ diye bilinen Vitali Genet’in 1885 yılında verdiği rakamdır. Buna göre Dersim sancağında 15.460 Müslüman, 27.830 Kızılbaş, 12.000 Kürt, 8.170 Ermeni yaşamaktadır. Buradaki 63 bin nüfusun içindeki Müslüman nüfus, Sünni Türkleri göstermektedir. Genet’in; Kürtleri ayrı göstererek Kızılbaş saymaması üzerinde önemle durulacak bir konudur. Dersim’de 19. yüzyılın sonlarında; Kürtlerle Aleviler ayrı ayrı varlıklar olarak görülmektedirler. Bu durum bile Dersim’deki Kızılbaş nüfusun Kürt olmadığını anlamak için yeterlidir.

 

Devletin, Dersim nüfusuyla ilgili resmî tespitini 1935 yılında Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya TBMM’de dile getirmiştir. 25.12.1935 tarihli oturumda konuşan İçişleri Bakanı Kaya; ‘Dersim (…) sakinleri 65–70 bin nüfustan ibarettir. Aslen Türk unsuruna mensup bir kitledir.’ diyerek önemli bir gerçeği vurgulamıştır…

 

‘EKRAD’ TERİMİMİNİN SOSYOLOJİK TANIMI Şeyh Hasanlı ve Dersimli aşiret grupları anlatılırken; Osmanlı belgelerinde ‘Ekrad’ terimi geçmektedir. Bu kelime; bu aşiretlerin ‘Kürtler’ olarak nitelendiğini göstermektedir. Hâlbuki; Tunceli bölgesinin tarihi ve kültürü Kürtlerinkinden farklı; özellikle bulunduğu nokta; Kürtlerin yaşadığı alanın dışındadır. Kürtlere çok yakınlık gösteren, hatta 1915’te yazdığı Kürtler isimli makalede; Kürtleri açıkça kışkırtan Rus diplomat Minorski, sonradan yazdığı Kürtlerle ilgili ayrıntılı makalede; Dersim bölgesinde bulunan Zazaları; kesinlikle Kürtlerden ayrı göstermekte ve İran kökenli saymaktadır.

 

‘20. asırda Kürtler arasında bu kavme mensup olmayan bir İrani unsurun (Guran-Zaza zümresi) mevcudiyeti ortaya çıkarılmıştır. Şu saptama da aynı gerçeği başka biçimde tekrar etmektedir: ‘Bugün Kürtlerin büyük ekseriyeti Şafii’dir. (…) Bununla beraber az veya çok Şii vasfı gösteren müfritlik, daha ziyade Kürdistan’ın gerçek Kürt olmayan İran kabileleri arasında taraftar bulmaktadır. Görüldüğü üzere; Minorski; Tunceli bölgesindeki Zazaları Kürt saymamaktadır.

 

Doğu Anadolu aşiretleri ile ilgili olarak görülen belgelerde; Ekrad sözcüğü, etnik bir terim olarak Kürtleri ifade ettiği gibi; sosyal bir terim olarak göçebe yaşayan bölge aşiretlerini de anlatır. Osmanlılar da ekrad tanımlamasını konar-göçer aşiretler için kullanmışlardır. Yavuz Selim zamanında tutulmaya başlanan tahrir defterlerinde ekrad tabiri, Türk olduğu kesin olan birçok konar-göçer Türk aşireti için kullanılmıştır. Sadece birkaç örnek olmak üzere, konar-göçer Kılıçlı, Döger, Avşar, İğirmidörtlü aşiretleri sayılabilir… Mesela Bozuluş Türkmenlerinden İzzeddünlü Cemaati deniliyor; zira başında İzzettin Bey var. İzzettinli cemaatinin bir bölümü Kilis yöresinde yaşıyor. Orada Türkmen taifesinden gösterilirken, Osmanlı Devleti tarafından ok yapmakla görevlendirilince dağlık alanlara gitmek zorunda kalıyorlar. Çünkü oku ancak dağlık alanlardaki ağaçlardan yapabilirler. Onlar dağlık alanlara çıkınca, kendilerine ‘Ekrad-ı Okçu İzzeddinlü ‘ denmeye başlıyor. Bu sadece çok açık seçik örneklerden birisidir ama buna benzer pek çok örnek bulunmaktadır… Mesela bu bölgelerde ‘Ekrad-ı Türkmenan’ ibaresi de çok sık olarak kayıtlarda geçmektedir. Ne demektir: Türkmenlerin Kürtleri… Burada yine yukarıdaki örnekle aynı anlamda, Türkmenlerin dağda yaşayan grupları anlatılmaya çalışılıyor…

 

Araştırmalarım, beni, Kurmancı denen ve Kürtler olarak tanınan insanlar arasında kalmaya götürdü. Töreleri; Orta Asya’ya kadar uzanan Türk töreleri idi. Ölümle ilgili adetler; yeni doğanları ve yeni lohusaları basan insan yiyici cin (demone), Al inanışı; şubat ayında, gerçekte, Türklerin 12 Hayvanlı Takvimleri’ne göre eski ‘yeni yıl bayramları’ olan Hızır Bayramı’nın kutlanması, vb… 16. yüzyıl arşiv kayıtlarını inceleyen Osman Türkay’ın saptağı oymak, aşiret ve cemaatler içinde; ‘Türkmen Ekradı Yörükan taifesinden’ veya ‘konar-göçer Türkmen Ekradı taifesinden’ gibi oymak veya aşiretlere işaret ediliyor. Yukarıda geçen ‘Türkmen Kürtleri Yörükleri’ veya ‘Türkmen Kürtleri’ terimleri; etnik anlamda düşünüldüğünde çok saçma gelir. Çünkü ‘Türk Kürtlerinin Yörük kolu’ gibi bir anlam ortaya çıkar ki tarihte hem Türk olup hem de Kürt olan Yörük olmamıştır; bir kişinin tek kökeni olacağından böyle bir durum olamaz da. Bu yüzden; buradaki anlam; sosyal niteliklidir.’’(3)

 

Siyasi Kürtçülüğün dayanağı olan ve Arapça ‘ekrad’ sözcüğünün Kürt sözcüğünün

çoğulu anlamına geliyor olması ile Osmanlı metinlerinde geçen ‘ekrad’ sözü ile Kürt toplumunun kastedildiğinin anlaşılmasıdır.

 

Oysaki Türkmen ve Yörük topluluklarının birçoğu konar-göçer bir hayat sürmesinden ve dağlık bölgelerde yaşamasından ya da yaşamaya mecbur edilmesinden ötürü aynı adlandırmadan nasibini almıştır.

 

Özellikle Akkoyunlu-Osmanlı, Osmanlı-Safevi, Moğol-Harzemşah arası mücadeleler sonucu coğrafi konumundan dolayı kolay kolay ele geçirilemeyen Doğu ve Güneydoğu ile beraber Tunceli çevresine sığınan Türkmen aşiretleri de bu adlandırmadan nasiplenmişlerdir.

 

Hâlbuki Tunceli henüz bir eyalet veya sancak değilken bölgesinin merkezi konumunda olan Çemişgezek’in 12. yüzyılda Türk hükümdarlar tarafından yönetildiği Şerefneme’de belirtilmektedir.

 

Rıza Zelyut: ‘‘İlginçtir, dönemin Arap kaynaklarında Kürt kelimesi, bugün kökenleri kesin olarak bilinen değişik etnik gruplar için de kullanılmıştır. Örneğin Horasan’daki Halaçlar dâhil buradaki birçok Türk oymağını, göçebe oluşlarından hareketle Arap kaynakları tarafından ‘Ekrad-Kürtler’ olarak adlandırılmışlardır. İstahri de Halaçları, göçebeliklerine bakarak Kürt olarak tanıtmıştır’’(4) dedikten sonra:

 

‘‘Şeyh Hasanlı ve Dersimli aşiretlerinin etnik kimliğini Kürt göstermek gerçekçi değildir. Osmanlı belgelerinde de Kürdistan’ın bugünkü Güneydoğu ile ilgili olarak kullanılmadığı bilinmektedir. Kanuni Sultan Süleyman’ın 1526 yılında Fransa Kralı 1. François’ya yazdığı mektuptan da anlaşılıyor ki Diyarbakır ile Kürdistan denilen bölgenin ilgisi yoktur: ‘Ben ki… Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve Rum’un ve Vilayet-i Dulkadiriyye’nin ve Diyarbekir’in ve Kürdistan’ın ve Azerbaycan’ın ve Acem’in ve Şam’ın ve Halep’in ve Mısır’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin… nice diyarların sultanı ve padişahı Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım’ Mektuptaki diziliş önemli bir gerçeği gösteriyor: Adana-Diyarbakır-Kürdistan-Azerbaycan… Bu dizilişteki Kürdistan da Doğu Anadolu’da, Azerbaycan’ın güneyini işaret etmektedir. 1473’te Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mehmet, Akkoyunlu hakanı Uzun Hasan’ı yenince; dağılan askerlerden Kızılbaş olanlar da Ovacık-Pülümür hattından Dersim bölgesine sığındılar. Akkoyunlu Devleti’nden sonra İran tarafına egemen olan Kızılbaş Türkmenlerin Safevi devleti de Kızılbaş Türkmenleri öne çıkartan tutum içine girdi. Bu süreçte; Kızılbaş boyların bölgede hâkim duruma getirilmesi politikası temel alınmıştı.’’(5)

 

Osmanlı’da mülk Allah’ındır, padişah koyulan kanunlar çerçevesinde defterdarlar aracılığı ile mülkü yönetir. Mülk kira sistemi ile işletilir. Devlet giderlerini karşılayamaz ise arazi satışı yapabilir. Fakat burada dikkat çekici bir durum var ki Yavuz Sultan Selim yayımladığı ferman ile 33 Kürt beyine derebeylik hakkı vererek bulundukları köyün şehrin işgal ettikleri toprağın babadan oğla geçmesine olanak sağlamış oluyordu. Bunun bazı sebepleri olmalı idi.

 

‘‘Çaldıran Savaşı’ndan önce Doğu Anadolu’nun büyük bölümü hatta Dersim bölgesinin en büyük kalesi Kemah yine Safevilere bağlı Alevilerin merkezi durumundaydı. Bu süreçte; Dersim bölgesi Alevi kimlikli Türkmenler tarafından yönetiliyordu. Konu ile ilgili ayrıntılı bilgiler, Şerefname’de yer almaktadır. Yavuz Sultan Selim; içeride kalan en önemli Kızılbaş merkezi Kemah’ı ele geçirmek için Bıyıklı Mehmet Paşa’yı görevlendirdi, içinde Kürtlerin de bulunduğu Osmanlı ordusu ancak 1515’te burasını zapt etti. Böylece; bölgedeki Kızılbaş güçleri Dersim dağlarına doğru çekildiler; bunların boşalttığı aşağı kesimlere de Kürt aşiretlerinden gelenler oldu… Bu işbirliği sonucunda Osmanlı sınırları içinde kalan Kızılbaş Türkler; kırım, baskı ve bunun peşinden de eritilme sürecini yaşadılar. Böylece, devletin düşman saydığı ve Kürt beylerinin insafına terk ettiği Kızılbaş boylar; Kürt egemenlerine yanaşacak ve oralarda yaşayacak yollar aradılar. Kendilerini anlatmak ve karşıdakileri anlayabilmek için Kürtçeyi öğrenip anadilleri Türkçe yerine onu geçirdiler.

 

Bilimsel olarak da tespit edilmiştir ki böyle bir ortam içinde boyların anadillerini 60 yıl içinde yitirmeleri ve egemen dili kullanmaları olabilmektedir. Tarih içinde Türk oldukları belli olan Türk boylarından bazılarının bugün Kürtçe konuşuyor olmasının sebebi de işte budur.’’(6)

 

Ermenilere karşı kurulan Hamidiye Alaylarının Şafi Kürtlerden ve Zazalardan kurulmuş olması ve alay mensuplarının sayısının neredeyse 100 bini bulması, Alevi- Şii inançtaki aşiretlerin bu alaylara alınmaması; alayların kuruluş amaçlarının dışına çıkarak çapulculuk ve katliamlar yapması devletin Ermeniler iyi gözle bakmadığı Alevi aşiretlerini de etkilemiştir.

 

Uygulanan kırım, zulüm ve baskılar neticesinde günlük konuşma dili olarak Türkmenlerin Kürtçe ya da Zazaca konuşmaları ibadetlerini ise Türkçe yapmaları bundandır. Konu ile ilgili Mehmet Şerif Fırat’ın Doğu İlleri ve Varto Tarihi adlı eserinde geniş bilgiler mevcuttur.

 

Bu konuda yine Rıza Zelyut şöyle demektedir: ‘‘Bir not olarak ekleyelim ki; devlet raporlarında; 1930’larda; Dersim’de 60–70 yaşlarındakilerle Türkçe anlaşıldığını ama bunların çocuklarının tamamen Kürtçe konuştuğu dile getiriliyor. Kürtleşmenin o sıralar nasıl hızlanmış bulunduğunu bu örnek de göstermektedir. Böylece, günlük dili Türkçenin yanı sıra Kürtçe veya Zazaca olan ama kültürü, yaşam biçimi, inancı tamamen Türk olarak kalan bir hayat tarzı ortaya çıkmıştır. Dersim bölgesinin damarlarına girince bu Türk kimliğini çok parlak biçimde bulmaktayız. Kürtleşen Bazı Türk Boyları Osmanlı Devleti’nin Kürt aşiretlerini kullanarak yürüttüğü Türk düşmanlığı sonucunda Doğu Anadolu’daki Kızılbaş Türk boyları yer yer Kürtleşmiştir. Doğu Anadolu’da kimliğini değiştiren boylardan bazıları şunlardır: Halaç, Ağaçeri, Mukri, Bayat, Avşar, Beğdilli, Eyva (Yıva) Günümüzde; Doğu Anadolu’da yaşayıp kendisini Kürt sanan Avşarlar var. Afşarlar Türkiye’nin doğusuna, güneyine, batısına kadar saçılmışlardır. Dersim de anadilini değiştiren Oğuz ve Kıpçak boylarının yaşadığı bölgelerden birisidir…

 

Öncelikle belirtelim ki bölgede konuşulan üç ayrı dil vardır. Bunlardan birisi Türkçe olup oldukça yaygındır. İkincisi Kürtçedir ki bu Kurmanci diye bilinir. Üçüncü dil ise Zazacadır. Ayrıca; Tunceli bölgesi, Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın dışındadır. Tarihte sınırları pek de belli olmayan Kürdistan coğrafyası; Türkiye’nin İran sınırından ötelere denk düşmektedir. En önemlisi de Tunceli kültürü ile Kürt kültürünün bir ilişkisi bulunmamaktadır. Bu gerçeği Kürtler ile ilgili araştırma yapan herkes görmüş ve yazmıştır.

 

Tunceli ile ilgili kültür öğelerinden bazılarının izlenmesi bile; bölgenin Türk kimliğini yansıtan bir coğrafya olduğunu ortaya koyacaktır… Dersim’de bulunan eski mezarlar; o bölgenin millî kimliğini gösterirler. Dersim bölgesi ile buranın batıdaki uzantısı Koçgiri alanlarında, mezar taşlarının koç biçiminde ya da koçbaşı biçiminde dikildiği görülüyor. Karakoyunlu ve Akkoyunlu Türklerinin İran’da ve Doğu Anadolu’da yerleştiklerini; devletler kurduklarını; bunların koyun-koç sembollerini mezar taşlarına işlediklerini biliyoruz. Koç biçimli veya koçbaşı biçimli sembollerin Türkler tarafından kullanılması binlerce yıl eskiye gitmektedir. Hun Türklerinde koç, en makbul kurban sayılıyordu… Altaylar-da VIII. ve X. yüzyıllara ait bir mezarda erkeğin yanında at, kadının yanında da koç bulunmuştur. Değişik Türk halkları koç-başını çeşitli eşyalarına süs olarak işlemişlerdir. Kırgız, Oğuzlar, Avar, Karakalpak, Çuvaş, Bulgar Türk halkları gibi… Altaylardan Anadolu’ya uzanan geniş Türk coğrafyasındaki bu geleneği dağlık Tunceli ve Bingöl bölgelerinde de aynen aynen görmekteyiz… Tunceli bölgesinde çok daha eski dönemi temsil ettiğini tespit etmiş bulunuyoruz. Çünkü bu koç biçimli mezar taşlarının üstüne aynı zamanda güneş piktog-ramları da işlenmiştir. Bu sembol; Gök Tanrı inancının açıkça işaretidir… Anadolu’da koç heykelli mezar taşları Zazalardan önce Kıpçak (Kuman) Türkleri ile bölgede görülmeye başlanmıştır. Özellikle Karadeniz Bölgesi’nin Kıpçaklar tarafından yurt tutulduğunu ve burada birçok koç heykelli mezar taşı bıraktığını biliyoruz…

 

Milattan öncesinden başlayarak Dersim coğrafyasına ulaşan değişik Türk halkları olmuştur. Bunların önemlileri şunlardır: İskitler: MÖ 7. yy’da devletleşen İskitler; MÖ 5. ve 4. yüzyıllarda Kafkaslar üzerinden aşarak Orta Anadolu’ya kadar uzanmışlardır. Hunlar (Ağaçeri kolu): MS 396’dan başlayarak değişik tarihlerde Doğu Anadolu’yu hatta Suriye’yi bile istila etmişlerdir. Ağaçeriler Bizans’la anlaşmalı olarak buralardan başlayarak Toroslara kadar yerleşmişlerdir. Sabırlar: 516’da Kafkaslar üzerinden bu bölgelere ve Orta Anadolu’ya kadar uzanmışlardır. Hazarlar (Batı Gök Türkleri): 7. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren Hazar Türkleri Kafkasya üzerinden güneye inmişler ve bölgede etkili olmuşlardır. Kıpçaklar (Kumanlar): 10. yy Bizans askeri olarak Doğu Anadolu’da yer aldılar. Bunlar daha sonra da bu bölgelere indiler ve Karadeniz hattına yerleştiler. Beyaz tenli, yeşil gözlü, sarı veya kumral Türkler, işte bu Kıpçakların torunlarıdır…’’(7)

 

Rıza Zelyut’un işaret ettiği Tunceli yöresi MÖ den beri Türk boylarının zaman zaman uğrak yeri olması Türklerin ilk yerleşenlerinin Zazalardan önce buralarda yerleşmiş olabileceklerini düşündürmektedir.

 

Tunceli ve çevresinin kimliğini siyasi emellerine alet etmeyenlerin araştırıp yazdıklarından yararlanırsak daha doğru bir yargıya varmak mümkün olur ancak.

 

Tunceli Üniversitesi 2. Uluslar arası Tunceli Sempozyumu Kitabından da kısa iki alıntı yaparak yazımıza devam edelim. ‘‘Dersim, tarihi boyunca hep Anadolu’dan farklı bir tarihsel serüven yaşamıştır. Dersim bölgesinin sosyal, dini ve etnik olarak Kürt tarihiyle organik bağı tespit edilememiştir.’’(8)

 

‘‘Cumhuriyetin ilk resmi nüfus sayımı toplam nüfus 76290 kişi. Bu dönemde bölgede en fazla konuşulan dil Kürtçe olarak görülmektedir. Oysa bu bölgede Zazalar çoğunluktadır. Bundan dolayı Zazaca daha yaygındır. Dönemin nüfus sayım memurları Zazacayı Kürtçe olarak görmüş olabilir. Bölgede Kürtçe ve Zazaca (Kürtçe başlığı altında) en fazla konuşulan anadildir. İkinci sırada Türkçe yer almaktadır… Bu duruma göre nüfusun % 69,5’i Kürtçe ve Zazaca, % 29,8’i Türkçe, % 0.74’ü Ermenice konuşmaktadır…’’(9) Burada dikkat edilmesi gereken bir durum var ki yıl 1927’dir. Tarihi akış içerisinde Kürtçe veya Zazaca konuşmak zorunda kalıp anadil olarak bunlardan birisini nüfus sayımında söylemiş olsun. Böyle bir durumun olduğunu varsayarsak Türk kökenlilerin yüzdesinin daha fazla olması gerekir.

 

Tunceli halkının büyük çoğunluğunun Alevi inancı ve kültüründe olması dolayısıyla daha çok Alevi aydınlarının sözüne itibar edilmesi gerektiğini düşünmekteyim. Çünkü içinde bulundukları topluluğu en iyi kendileri bilirler ve anlatırlar. Alevilik inancında olanları ayrı bir millet olarak görmeye ve göstermeye çalışanların dahi olduğu şu dönemde konu üzerinde değerli araştırmaları bulunan bilim adamlarının düşünceleri ise ayrı bir önem taşımaktadır.

 

Bu konuda değerli bir akademisyen ve araştırmacı yazar olan Ali Tayyar Önder şöyle diyor: ‘‘Aleviler Türk’le Sünni’yi özdeşleştirmişler, Türklüğü sahiplenmemişlerdir. Zazaca Tırk’ın ‘Sünni’ anlamı taşıması bundandır. Aleviliği, ‘evrensel’ bir oluşum gibi takdim etme kompleksine sahip birçok Alevi araştırmacı (nedeni çok) Aleviliği, Şamanizm, Zerdüştlük, Manihaizm, Hıristiyanlık vb. pek çok etmenin bir paydası olarak tanımlamak gayretkeşliğiyle, 72 millet felsefesi, etnik kimliği horlayan bir ‘insanlık’ kimliği uydurmuşlardır. Oysa Alevilik inanç olarak değil, töre, gelenek, usul, yaşam tarzı olarak Şamandır.

 

Dersim milletvekili Hasan Hayri Bey’in 1921’de TBMM’de… Yavuz Sultan Selim zamanında Harzemli Alevi Türklerin can güvenlikleri nedeni ile Dersim dağlarına çekilmek zorunda kaldıklarını ve bu tecrit neticesinde kendilerini gizlemek için Kürtçe öğrendiklerini, süreç içinde Türkçeden uzaklaşarak Kürtleştiklerini belirtmesi çok anlamlıdır…’’(10)

 

Alevi toplumunun yakından tanıdığı bir diğer araştırmacı yazar ise: ‘‘Bizim yaşlılar, özellikle Zazaca ya da Kurmançca konuşan Alevi yaşlıları kendi etnik kimliklerini ifade ederlerken, Zazaca konuşmamıza rağmen ya da Kurmançca konuşmamıza rağmen biz Türk’üz dediklerinde onlara çoğu kesim gülüp geçiyordu. Biz de gençliğimizde öyle davranıyorduk. Asimile olmuşlar, ya da Kemalizm etkilemiş diyorduk. Hâlbuki durumun bunun tam tersi olduğunu Kürt tarihini Türk tarihini inceleyince anladık.’’(11)

 

Tunceli ve çevresini çok iyi tanıyan ve Alevilik üzerine çok sayıda esere imza atan Erzincan doğumlu Cemal Şener bu konuda ne diyor acaba. Cemal Şener bölge üzerinden Zazaca konuşanları incelerken inanç bağlamında ikiye ayırmak gerektiğini belirterek söyle diyor: ‘‘1) Alevi olup Zazaca konuşanlar 2) Sünni İslam’ı benimseyen Zazalar. Bu grubu da kendi içinde 2’ye ayırmak gerekiyor: a) Hanefi Zazalar b)Şafii Zazalar. Zazalar arasındaki görünüşte basit gözüken bu İslam içindeki dinsel farktan kaynaklanan ayrım ayırt edici bir öneme sahiptir. Bir araştırmacının dediği gibi; ‘Alevi ve Şafii’ Zazalar taban tabana zıt iki toplumsal yapıyı gösteriyorlar.’ Bu taban tabana zıt denen tespit o denli isabetli görünüyor ki Alevi Zazaları Deylem’den 1100–1200 yıllarında Anadolu (Dersim)ya getiren tarihten beri Alevi Zazalar ile Sünni (Şafii) Zazalar birbirine hiç dost olmamışlardır. Bin yıllık bir toplumsal tepki vardır. Bu iki yapı nasıl aynı milliyetin parçaları olabilirler. Zazalar Türkiye’den başka yerde yoktur. Kürt’e, Türk’e, Ermeni’ye, Süryani’ye, Yezidi’ye yakın coğrafya olan İran, Irak, Suriye v.s. de görmek olası iken Zazalar bu yakın coğrafyalarda yoktur. Alevi Zazalar ile Sünni (Şafii) Zazalardaki sosyolojik farklılık ister istemez Alevilerin Zazaca’yı sonradan öğrenen ve hatta Zazalaşan Türkmen Aleviler olduğu tezini güçlendiriyor. Tarihte Alevi Zazalar ile Şafii Zazaların ortak bir toplumsal tepkisi, ortak tavrı v.s. olmamıştır. Toplumsal zıtlık bu iki toplumsal grup arasında hep var olmuştur.’’(12)

 

Gerek Tunceli yöresi gerek diğer yöreler olsun Zazaca konuşan Aleviler ile Zazaca konuşan Şafilerin yaşadıkları yerler genelde farklı coğrafyalardır. Aynı coğrafyanın paylaşıldığı yerlerde bile ailevi, kültürel ve sosyal ilişkiler bakımından birliktelikleri bulunmamaktadır.

 

‘‘Alevi Zazalar; Tunceli’de-Ovacık, Hozat, Nazmiye, Mazgirt, Pülümür yerleşmelerinin hemen tümü Zazaca konuşan nüfustur. Mazgirt, Pertek, Bingöl-Kığı, Karlıova gibi yerleşmelerde Kürtçe konuşan Alevilerle ortak yaşıyorlar. Bu bölgeler dışında Erzincan’da-Çayırlı, Tercan, Kemah, Refahiye ilçeleri ve Merkez ilçe köylerinde nüfusun yaklaşık %20’si kadar Zazaca konuşan Alevi nüfus bulunuyor. Sivas’ın ise, İmranlı, Zara, Divriği ve Kangal’ın bazı köylerinde Zazaca bilen Aleviler var. Ayrıca; Erzurum Hınıs ve Muş-Varto’da Zazaca bilen Aleviler yaşıyor. Zaza Alevi denilen toplumsal kesimin oturduğu klasik coğrafya burasıdır. Sünni Zazalar ise; çoğunluğu Bingöl’de Genç, Solhan, olmak üzere Elazığ-Karakoçan, Palu, Muş-Varto’da, Diyarbakır-Kulp, Lice, Çermik, Çüngüş, Adıyaman, Urfa-Karacadağ, Siverek ve Bitlis-Mutki, Tatvan, Batman-Sason sayılabilir.

 

Bugün Zazalar tarafından yapılan tahmine göre; 1,5 milyon ile 2,5 milyon arasında Zazaca bilen nüfusun olduğu ifade ediliyor. Bunun ise %60’ı,Sünni-Şafii Zazalardan %40 civarı ise Zazaca bilen Alevilerden oluştuğu tahmin ediliyor. Alevi Zazaların kendi içinde ve diğer Aleviler ile Şafii Zazaların da kendi içinde ve diğer Kürtlerle evlendiği görülüyor. Alevi Zaza, Şafii Zaza evliliği mümkün olmayan bir olgu gibidir. Ortak payda oluşumunda dinsel ayrım tayin edicidir. Küçük bir siyasallaşmış Zaza aydınlar dışında Zazalık ortak payda değildir. Alevi Zazaları bir araya getiren ortak bileşken Alevi olmalarıdır. Şafii Zazaları da bir araya getiren ortak yapışkan Şafii inancıdır. Zazalık her iki kesim için ortak payda olmamıştır. Alevi Zazalar, Türk Alevileri, Şafii Zazalardan kendilerine daha yakın buluyorlar. Hatta Alevi Zazalar, Türk Sünnileri bile Şafii Zazalardan kendilerine daha yakın buluyorlar.’’(13)

 

Alevi Türkler ile Sünni Türkler arasında evliliklerin olmadığı vakası Zazaca konuşan Alevi ve Sünniler arasında da görülen bir durum. Geçmişte yaşadıklarını iddia ettikleri olumsuzluklara (Alevilerin yaşadıklarını tarih gösteriyor) rağmen Cemal Şener’in yazısında dikkat çekici bir durum var ki düşünmeye değer. O da: Siyasallaşmış bazı aydınlar hariç Zazalığın bir yakınlaştırma rolü oynamadığı, inancın ön planda olduğudur.

 

Türkiye’nin etnik dokusu ve tarihi kökleri ile ilgili araştırmalar yaparak çok değerli eserlere imza atan bölge insanı Erzincan doğumlu Ali Rıza Özdemir ‘Kayıp Türkler’ adlı eseri ile ilgili ‘2023 Dergisi’ ile yaptığı bir röportajda:

 

‘‘Kitabınızın yaşadığımız terör sürecine bir panzehir olabileceğini düşünüyor musunuz?’’ (14) Sorusuna şöyle cevap veriyor:

 

‘‘Elbette faydası olur ama bütünüyle panzehir olmasını beklemiyorum. Bunun birçok nedeni var. Öncelikle terörizmle mücadele çok boyutlu bir uğraş. Birçok alanda ortak hareket etmeyi gerektiren girift bir mesele… Diğer taraftan dünyanın her yerinde olduğu gibi, ülkemizde de terör, her şeyden önce bir ekonomi. Terörden beslenen, bundan rant elde eden, güç kazanan geniş bir kitle var. Bu kitlenin önemli kısmı da, ne yazık ki, Kürtleşen Türkmen aşiretlerine mensup bulunuyor. Bunların bir kısmı Türkmen olduklarını zaten biliyorlar; ancak rantları kesilir, güçlerini kaybederler endişesiyle, Kürtçülük yapmaya devam ediyorlar. Üstelik bunlardan bir kısmı en öndeler.’’ (15) Şeklinde yanıt vererek acı bir gerçeğin altını çizmektedir.

 

Kimler var sorusuna ise:‘‘Geniş bir liste var. Ben açık kaynaklardan elliyi aşkın kişi tespit ettim. Hatta bununla ilgili bir çalışma yapılabilir ve bence yapılmalı da. Çünkü bundan kitap çıkar. Kimler var? Mesela Seyit Rıza var. Alişer var. Biri Dersim, diğeri Koçgiri isyanının elebaşları. Yakın zamanda bir faili meçhulle öldürülen Musa Anter var. Kemal Burkay var. Bunlar bir kenara PKK yöneticilerinden Mustafa Karasu, Duran Kalkan, Kemal Pir var. Üstelik hepsi Türk kökenli; Kürtleşme de yok geçmişlerinde. Kürtçülüğün ideologlarından İsmail Beşikçi var mesela. Bugünlerde Abdullah Öcalan’ı yeterince sağlam durmamakla eleştiriyor. Sonra ‘Ben de Türk’üm, Allah başka bir keder vermesin’ diyerek güya espri yapan Sırrı Süreyya Önder var. Yani var oğlu var. Tirkan aşiretinden bir dostum, ‘Kürdistan’ı kuracaksa Türkmenler kuracak’ demişti. Durumu en iyi özetleyen cümle bu galiba…’’ (16) Diyerek durumun vahametini göstermeye çalışmış.

 

Ne Osmanlı döneminde ne de içinde bulunduğumuz zaman diliminde Türklüğün insanlara maddi olarak bir şey vermemesi, aksine Kürtlere kazanımlar sağlaması ise durumun bir başka boyutuna ışık tutuyor olsa gerek.

 

Ali Rıza Özdemir’in ‘Kayıp Türkler’ adlı eserinde 200 civarında aşireti incelediğini görüyoruz. Bu aşiretleri incelerken ise olumsuz itirazlara yer bırakmamak için titiz davrandığını ve özellikle belgelere dayalı araştırmaların neticesi olduğunu anlıyoruz.

 

Konumuz Tunceli ve çevresi olduğundan, sadece bu bölge ile ilgili dilini kaybeden ve Türkmen asıllı olduğu belirtilen bazı aşiretlerinden örnekler verelim:

 

‘‘Abbasan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Abdalan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Alan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Baba Mansurlar Kızılbaştırlar. Balabanlı Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Balçik (Baluşağı) Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Balikan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Bamiran Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Batan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Çarekli (Çarekan) Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Dersimli Aşiretler Konfederasyonu Zazaca konuşur Alevidirler. Gülabioğulları Zazaca konuşur ve Alevidir. Hasenan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Hayradaran Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Hormekli Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. İzolu Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Kalan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Karabalı Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Karşan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Kemanlı Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Koçan (Koçuşağı) Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Kudan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Kureyşan Zazaca Konuşur ve Kızılbaştır. Laçin Uşağı Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Lolan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Maksut Uşağı Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Mestanlı Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Milli Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Parçikanlı Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Pirsultanlı Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Sarı Saltıklar Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Sisan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Şavelan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Şeyh Hasanlılar Aşiretler Konfederasyonu Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Şeyh Mahmutlu Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir. Zengan Aşireti Zazaca konuşur ve Alevidir.’’(17)

 

Yukarı da isimleri zikredilen aşiretlerden bölge dışında yaşayan kollarına da işaret edilmiştir. İşaret edilen bu kolların bazılarının farklı mezheplerde oldukları ve faklı dil konuştukları görülmektedir.

 

Yine aynı yazar Tunceli için söyle bir tanımlamada bulunmuş: ‘‘Dersim’in Türk tarihinde özel yeri vardır. Birincisi, coğrafî bakımdan koca Osmanlı’nın bile tam olarak nüfuz edemediği korunaklı bir kale gibidir. İkincisi, Zazacayı sonradan öğrenen birçok Türkmen aşireti, Gök Tanrı inancının kültürel kodlarını yakın tarihimize kadar taşımıştır.’’ (18)

 

Biz bu yazı dizimizde okuduklarımızdan özet aktarımlar yapmış durumdayız. Kişioğlu ne olduğuna ve nerede olması gerektiğine kendisi karar verecektir.

 

Mensubu olduğu aşiretin Kürtçe konuştuğunu ve kendisinin de Türkçeyi okul döneminde öğrendiğini belirten Karacadağ Türkmen Derneği başkanı Nusret Kaya’nın: ‘‘Biz konuştuğumuz dilin değil yaşadığımız kültürün insanıyız’’ derken etnik kökenlerinin Türk olduğuna vurgu yapmaktadır. Hangi aşiretin Türk, hangi aşiretin Kürt, hangi aşiretin Zaza olduğunu çözecek olanlar tarafsız olarak düşünebilen tarih bilimcileridir. Türk oldukları bilinip ibadetlerini Sünni Türkler gibi Arapça yapanları bir tarafa koyarak, konuştuğu dile bakılmaksızın en azından ibadetlerini Türkçe yapanların Türk kökenli oldukları inancındayım.

 

Nusret Kaya gibi benliğini bulanları kutlarken, Türk kökenli olup da bilmeden de olsa PKK terör örgütüne destek verenleri ya da Türkiye Cumhuriyeti devletine bayrak açan ve yararlandığımız kaynaklarda Türkmen oldukları belirtilen Seyit Rıza ve ‘Ceddimiz Şeyh Hasan şahı Horasan, Himmeti bizlere olmuş saye ban, İkilik perdesini atalım hemen, Birlik makamıdır zamanı Dersim’ diyen Alişer gibileri de hoş görmemiz mümkün değildir.

 

(1) Kibar Taş: Tunceli (Dersim) Çevresindeki Aşiretler ve Sosyo-kültürel Yapıları. Yüksek Lisans Tezi.

(2) Hranouch Kharatian Etnolog: Dersim’de Kimlik Araştırması İkinci Bölüm: Dersim’in Alevi Olmuş Ermenileri

(3), (4), (5), (6), (7) Rıza Zelyut: Dersim İsyanları ve Seyit Rıza Gerçeği.

(8) Yrd. Doç. Dr. Bekir Biçer: 2. Uluslararası Tunceli Sempozyumu Bildiriler Kitabı.

(9) Savaş Sertel: 2.Uluslararası Tunceli Sempozyumu Bildiriler Kitabı.

(10) Ali Tayyar Önder: Cemal Şener’in Alevilerin Etnik Kimliği Aleviler Kürt Mü? Türk Mü? Kitabının Sunusundan.

(11) İsmail Onarlı Şeyh: Hasan Ocağı

(12), (13) Cemal Şener: Türkiye ‘de Yaşayan Etnik ve Dinsel Gruplar. Etik Yayınları.

(14), (15),(16) Ali Rıza Özdemir: 2013 Dergisi Röportajından

(17) Ali Rıza Özdemir: Kayıp Türkler Eseri.

(18) İki Dersimli: Diyap Ağa ve Seyit Rıza Makalesinden.

 

Osman ÖCAL

Kategoriler
Genel Konular

PKK/PYD KOMÜNİST BİR ÖRGÜTTÜR ve FİKİRLE CEVAP VERİLMELİDİR

 Pkk/Pyd terör örgütü gerçekte komünist terörün ta kendisidir. Bölücü örgütün elebaşı sözlerinde bu durumu açıkça belirtir:

Örneğin, Bölücü örgütün elebaşı 13. kuruluş yıldönümü mesajında şunları söyler:
”Sosyalizm yıkıldı, komünizm yıkıldı” diyenlere en iyi cevap olarak, ‘tam tersine, KOMÜNİZMİN EN GÜÇLÜSÜ, EN DOĞRUSU, EN YÜCESİ PKK’DE GERÇEKLEŞMİŞTİR’ diyoruz.”

Bölücü örgütün elebaşının 1 Mayıs 1982 tarihli konuşması da PKK’nın Marksist ve Leninist bir örgüt olduğunu çok açık ifade ettiği çok sayıdaki konuşmasından biridir:

”Ne kadar elverişsiz koşulları yaşarsa yaşasın, işçi sınıfının objektif gücüne ve onun eylem kılavuzu olan bilimine, MARKSİZM-LENINİZM’E DAYANMAK ZORUNDADIR VE DİKKAT EDİLİRSE BİZİM VARLIK NEDENİMİZ TÜMÜYLE BU GERÇEK ETRAFINDA OLUŞMUŞTUR. …Eğer o aşiret duvarları, o feodal çitler aşılmasaydı, MODERN DÜŞÜNCE, EN DEVRİMCİ DÜŞÜNCE OLAN MARKSİZM-LENINİZM kafalarımıza oturmayacaktı.”

Örgütün Marksist Komünist yapıda olduğu, gerek savcılık iddianamelerinde, gerek MİT raporlarında gerekse mahkeme kararlarında sabittir. Hatta örgütün uzun yıllar kullandığı bayrağında komünizmin en bilinen simgesi olan orak-çekiç motifinin yer alması bile konunun ispatı için yeterlidir. Bu amblem daha sonra strateji ve taktik değişikliğine giden örgüt tarafından değiştirilmiştir.

O halde karşımızda komünist ideolojisi olan eli kanlı bir örgüt var. Bu ideolojinin yanlışlığı bilimsel olarak hiç anlatılmadı. Hatta bu konuya neredeyse hiç değinilmedi. Yıllarca dağlar bombalandı. Bombalandıkça pkk gelişti büyüdü. Çünkü adamlar şöyle diyorlar. Demek ki bize cevap veremiyorlar. Sadece bombalayarak bizi susturmak ideolojimizden çevirmek istiyorlar. O halde biz haklıyız davamızdan da vazgeçmeyiz kafasına giriyorlar. Daha da bileniyorlar. Bu konu çok önemlidir !

Devlet olarak medya olarak halk olarak komünist ideolojinin ne olduğunu öğrenmeliyiz. Komünizm neye dayanıyor nerelerden besleniyor karşı propaganda için çalışmalar neler olmalıdır diye çalışmalar yapılmalıdır. Kitaplar basılmalı konferanslar verilmeli televizyonlarda bu ideolojinin yanlış olduğu anlatılmalıdır. Güneydoğuda milyonlarca broşür basılıp gerek yerden gerek havadan dağıtılmalıdır. Elinde tüfek tutan birinin elinden tüfeği almak en kolay fikirledir. Artık tüfeği tutmasının bir anlamı kalmaz, inandığı ideolojinin yanlışlığı kendisine anlatılınca artık o tüfeği tutacak gücü bulamaz tutmaz da. Yanlış olan amacından çevrilmelidir pkklılar. Şu an Türkiye’nin en önemli konusu pkk/pyd ile mücadeledir. Bizler Allah için din için kitap için vatan bayrak için yaşıyoruz. Bunlar giderse yaşamamızın da anlamı kalmaz.

Dikkat !!!!!   Pkk/Pyd tehlikesi sinsi bir şekilde devam ediyor !!!!!

Saygılarımla

Kategoriler
Güncel Haberler Türkiye üzerine

Türk Milletinin Zafer Bayramı kutlu olsun | Kuaza

Ulusumuzun doğuşunu müjdeleyen ve Cumhuriyetimize hayat veren büyük zaferinin 91. yıldönümünü kutlamanın heyecanı ve sevinci içerisindeyiz.Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde 26 Ağustosta başlayan ve 30 Ağustos 1922 de eşsiz bir zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Savaşı ile vatan topraklarımız kurtarılmış, Türk Milleti Hürriyet ve Bağımsızlık içinde yaşama onuruna kavuşmuştur.

Kategoriler
Türkiye üzerine

Türk Edebiyatında Milli Edebiyat Dönemi

Osmanlı Devleti’nin son yılları siyasal, askeri, dinsel ve ekonomik sorunların yaşandığı bir dönemdir. Bu çalkantılı dönemden Türk aydın ve edebiyatçıları etkilenmemiş olamazdı. Çeşitli cereyanlar içerisinde Türkçülük akımı da dilde milliyetçilik olarak nitelendirebileceğimiz bir anlayışla kendini göstermiş, çekirdek kadrosunu Ali Canip, Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp gibi edebiyatçıların oluşturduğu milliyetçi bir çizgide yayın yapan Genç Kalemler dergisi, akabinde Yeni Lisan Hareketi, Türk Derneği, Türk Yurdu Cemiyeti, kuruluşunda büyük Türkçü Yusuf Akçura’nın da aktif rol aldığı Türk Ocağı gibi kuruluşlar çıkardıkları yayın organlarıyla Türk milliyetçiliği fikrinin ve Türkçü Turancı düşüncesinin yayılmasına öncülük etmişlerdir. Yönetimini on yedi yıl Akçura’nın yaptığı ‘‘ Türk Yurdu Dergisi’’ni örnek verebiliriz.

 

Edebiyat çevresinde ‘‘Milli Edebiyat Dönemi’’ diye adlandırılan edebiyat akımı bu dönemde doğmuştur. 1911’de Selanik’te çıkarılan ‘‘Genç Kalemler’’ dergisinde Ömer Seyfettin’in ‘‘ Yeni Lisan’’ adlı makaleleri yayımlanır. Birinci ‘‘Yeni Lisan’’ makalesini ‘‘Milli Edebiyat’’ın bildirgesi olarak da kabul edebiliriz. Bu makalelerin yayımlanmasıyla ‘‘Milli Edebiyat’’ dediğimiz hareket başlamış olur. ‘‘Milli Edebiyat’’ terimi de ilk olarak bu dergide kullanılmıştır.

 

Edebiyatın en önemli malzemesi dildir. Dolayısıyla bu hareketin önemsediği en önemli konu da dil olmuştur. Yani milli lisanın öne çıkarılması diğer taraftan da yeni bir edebiyat anlayışının ortaya konmasıdır.

 

XX. yüzyıl Türkçesi “Yeni Lisan” makalelerinin attığı temel üzerine inşa edilmiştir. Bu hareket aynı zamanda dil anlayışının yaygınlaşıp gelişebilmesi için edebiyatla ilgili görüşlerde ileri sürmüşlerdir.

 

Bu görüşlerden birincisi: Birinci ‘‘Yeni Lisan’’ makalesinin dört ana temel üzerine kurulu olduğunu görürüz. Bunlardan birincisi durum tespitidir. Yani Türk dilinin ve edebiyatının geçmiş ile o andaki durumunun tespitidir ki; özetle, daha önce başlamış olan dilin yabancı sözcüklerden arındırılmasının Türkiye Türklerini yüzyılların kazanımlarından mahrum bırakacağı düşünülerek çok da doğru bulunmaz ve Türk diline girmiş Arapça ve Farsça sözlüklerden ziyade bu dillere ait kurallar öne çıkar. Edebiyatta ise Fars ve Fransız edebiyatı taklitçiliğinin mevcudiyeti üzerinde durulur. Millî edebiyatın kendi halkımızın anlayabildiği, toplum hayatımızı anlatan, kendi ahlak ve değer yargılarımıza uygun eserlerden meydana gelen bir edebiyat olabileceği vurgulanır.

 

İkincisi: Yapılması ve yapılmaması gerekenlerdir. Yapılması gereken dilimizin Arapça ve Farsça kurallardan arındırılmasıdır. Yapılmaması gerekenler ise, Ömer Seyfettin dilde sadeleştirme çalışmalarına ilk etapta katılmış fakat aşırılığa kaçıldığını ve dilde tasfiyecilik yapıldığını düşünerek bu eylemden vazgeçilmesi gerektiği belirtmiştir. Diğer taraftan şiirde aruz ölçüsü yerine hece ölçüsünün geçmemesidir. Ancak daha sonra aruz ölçünün korunması yanlış bulunmuş ve milli veznimiz hece ölçüsüne dönüş yapılmıştır.

 

XX. yüzyıl Türkçesinin temellerini atarken, Yeni Lisancıların düştüğü bir diğer yanlış ise diğer Türk lehçelerinin dile sokulmamasıdır. Bu yanlıştan dönülmemiştir. Türkiye Türkçesini diğer Türk lehçelerinden gelecek sözcüklere kapalı tutma ya da böyle bir tavır sergileme yerine bunun tersini benimsemiş olsalardı büyük ihtimal bugün Türk lehçeleri arasında ortak bir yazı ve konuşma dili tesis etmek şimdikinden daha kolay olurdu.

Üçüncüsü: Gerekli olanların nasıl yapılacağıdır. Bu konuda özetle Arapça ve Farsça kaidelerle yapılan bütün tamlamalardan vazgeçilmesi ve yine Arapça Farsça ve diğer yabancı dillerden gelen edatların kullanılmaması ve yerine sadece Türkçe edatların kullanılmasıdır. Bunun içinde bu lisanla makaleler, şiirler, hikâyeler yazılmalı çeviriler yapılması gereklidir.

 

Dördüncüsü: Gerekenleri kimin ve ne için yapacağı:  Yine özetle, ‘‘ Hiçbir ölü kendi mezarını kazmaz…’’ denilerek, bu işi eskimişlerin değil bugünkülerin yani gençlerin yapacağı belirtilir. Gençlerin “Bütün dünyaca siyasî ve içtimaî mevcudiyeti silinmek istenen bir milleti kurtarmak” görevini üstlenmek ve milli bir dil ve milli bir edebiyat düşüncesini gerçekleştirmek zorunluluğunda oldukları belirtilir.

 

1911 yılında yazılan “Yeni Lisan” makaleleri hakkında eleştiri yazıları da yazılmıştır. Fakat birçok edebiyatçı ‘‘Milli Edebiyat’’ı benimsemiş ve yazdıkları eserlerle hem destek olmuş hem de Türk milliyetçiliğinin gelişmesine katkıda bulunmuşlardır.

 

Milli Edebiyat Akımına katkıda bulunan edebiyatçılarımız şiirde daha çok bireysel konulara, roman ve öyküde sosyal sorunlara eğilim gösterirken milli ruha hitap eden milliyetçilik düşüncesi, kurtuluş savaşı gibi konular işlenmiş, aşk bu dönem romanının ve hikâyesinin önemli teması olmuştur. Dil günlük konuşma dili olurken konular İstanbul dışına çıkarılmış Anadolu insanının değerleri göz önüne alınmıştır.

 

Dilde sadeleşmeyi kabul edip öykü ve romanlarında Türkçeyi ustaca kullanan edebiyatçıların yanında sadece dilde sadeleşmeyle yetinmeyip Türkçülük akımına eserleriyle destek veren edebiyatçılarımız da vardır.

 

Bu dönem edebiyatçılarından ve daha çok hikâyeleriyle tanıdığımız ‘‘Benim vatanımın sınırları Edirne’den başlayıp Hakkâri’de bitmez. Benim vatanımın sınırları Türkçe konuşulan yerde başlar Türkçe konuşulan yerde biter.’’ Sözlerinin sahibi Ömer Seyfettin sade bir dil kullanmış ve tarihteki kahramanlıklardan ve günlük yaşantılardan yararlanarak, o günün şartlarında mükemmel eserler vermiştir.

 

Ayrıca Ömer Seyfettin ve Ali Canip Yöntem yayımladıkları makalelerle ‘’ Yeni Lisan’’ın ve milli edebiyatın savunmasını yapmışlardır. Ali Canip Yöntem ‘Milli Edebiyat Meselesi’’ ve ‘‘Cenab Beyle Münakaşalarım’’ adlı eserde bu makalelerini kitaplaştırmıştır.

 

Çıkarılan ‘‘Halka Doğru’’ dergisi özellikle halkın toplumsal seviyesine inmeyi amaç edinmiştir. Diğer taraftan İktidarda bulunan İttihat ve Terakki Cemiyetinin Milli Edebiyat akımı taraftarlarına destek olmasından dolayı akımın edebiyatçı çevresi de hızlı bir şekilde gelişmiştir. Türkçülük hareketinin önderi durumunda olan Ziya Gökalp hem yazıları hem de İstanbul Üniversitesinde verdiği sosyoloji dersleriyle aydın kesimi milliyetçiliğin ilkeleri konusunda aydınlatarak benimsetmiş hem de milli edebiyatın yaratılmasında etken olmuştur.

 

‘‘Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan
Vatan, büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan’’

 

Mısralarının sahibi ve Ulu Başbuğumuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün  “Benim vücudumun babası Ali Rıza Efendi, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tır” sözünün muhatabı, düşüncelerini millete yaymak için şiiri bir araç olarak görmüş ve sanatsal yönden güçlü eserler vermiştir. Şiirde hece ölçüsünü kullanmıştır. Türkçülük düşüncesini sistemleştiren Gökalp aynı zamanda bir sosyologdur. Günlük konuşma dili ile yazı dilini birleştirmiş ve eserlerinde bunu başarı ile uygulamıştır. İşlediği konular arasında İslamiyet öncesi dönem, yurt, millet, ahlak ve din konuları öne çıkmış ve bunları eğitici bir yaklaşımla işlemiştir.

 

‘‘Maksadı gitmektir birliğe doğru,

Millî düşünceye dirliğe doğru.

Bilir bir gün millî irfan doğacak,

Yeni Orhun, yeni Turfan doğacak.

İçtimaî bir yurt, kavmî bir tarih

Edecek Türklüğü taklitten tenzih.’’

 

Diyen Gökalp’ın Türkçülüğün Esasları adlı eseri adeta bir el kitabı olmuştur.

 

Milli Edebiyat akımı temsilcilerinin gayretleri sayesinde, akıma taraftar olan bazı şairlerin milli edebiyat kavramını farklı yorumlayıp kendi yorumlarına göre yazmış olmaları ve her zaman Cenap Şahabettin, Süleyman Nazif, Ali Kemal gibi bazı yazarların şiddetle karşı koymalarına rağmen 1917’de kurulan Şairler Derneği’nde sadece konuşma dilinin ve hece vezninin kullanılmasında görüş birliğine varılmış ve konuşma dili edebiyat dili olarak yaygınlaştırılmıştır.

 

Bu görüşün yayılıp yerleşmesinde hecenin beş şairi diye adlandırılan Halit Fahri Ozansoy, Enis Behiç Koryürek, Orhon Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç ve Faruk Nafiz Çamlıbel büyük katkılarda bulunmuşlardır.

 

Milli edebiyat dönemi şairlerine yukarda adı zikredilenlerin dışında bazı örnekler daha verecek olursak: Mehmet Emin Yurdakul, İbrahim Alâaddin Gövsa, Kemalettin Kami, Mithat Cemal Kuntay, Ahmet Hamdi Tanpınar, Necmettin Halil Onan, Halide Nusret Zorlutuna, Ömer Bedrettin Uşaklı gibi şairleri sayabiliriz.

 

Bu dönemde roman konuları İstanbul dışına çıkarılmıştır. Refik Hali Karay’ın ‘‘Memleket Hikâyeleri’’, Halide Edip’in ‘‘Yeni Turan ve Ateşten Gömlek’’ Ahmet Hikmet’in ‘‘ Gönül Hanım’’, Yakup Kadri’nin ‘‘Yaban’’ gibi romanlarını örnek verebiliriz. Reşat Nuri Güntekin, Ömer Seyfettin, Aka Gündüz, Refik Halit Karay gibi yazarlarımızda dönemin hikâyecilerine örnek verilebilir.

 

Teknik bakımdan zayıf, dil ve üslup bakımından başarılı olan tiyatro oyunları savaştan dolayı aralıklı olarak sürdürülse de İbnürrefik Ahmet Nuri, Musahipzade Celâl, Aka Gündüz, Reşat Nuri, Halit Fahri, Yusuf Ziya, Faruk Nafiz gibi edebiyatçılar da tiyatro dalında eserler vermişlerdir.

 

Türk edebiyatı tarihi konusunda da verimli çalışmalara bu dönemde başlanmıştır. Türk edebiyatı destanlar çağından başlanarak o güne kadar olanı bir bütün halinde Fuat Köprülü tarafından belgelere dayanılarak ele alınmıştır. Ali Canip Yöntem edebiyat tarihi, Mithat Cemal monografik incelemeler yine Ömer Seyfettin, Ali Canip Yöntem, Hamdullah Suphi, Yakup Kadri, Raif Necdet kalem kavgası ve tenkit konularında öne çıkan yazarlar olmuşlardır.

 

Milli edebiyat döneminde Anadolu Türkçesiyle beraber, Anadolu insanı, vatan, millet, milliyetçilik, Turan ülküsü, Kurtuluş Savaşı gibi milli duyguları besleyici konular da öne çıkmıştır.

 

Yazımızı Yusuf Akçura’nın bir sözü ile tamamlarken Milli Edebiyat akımına eserleriyle katkıda bulunmuş tüm edebiyatçılarımızın tinleri şad olsun diyorum.

 

‘‘Tarih mücerret bir ilim değildir. Tarih hayat içindir; Tarih milletlerin, kavimlerin varlıklarını muhafaza etmek, kuvvetlerini inkişaf ettirmek içindir.’’
Osman Öcal

Kategoriler
Kitap Görüşleri Kitap Tanitimlari Yazar

Selam Getirdim

Elimde bir kitap. Buram buram hasret kokulu: Vatan hasreti, öze dönüş hasreti, Turan hasreti…Türk elinden Türk eline gönül köprüsü. Uzakta kalmışlığın sesi soluğu adeta.

 

İçindeki şiirler ve mektuplar gönül damlalarından oluşmuş birer inci. Adı: ‘Selam Getirdim’ İşte Türk yurtlarından Gök Oğuz eline getirilen selam: Türk yurdunun, Türk atasının, Türk töresinin ululuğu. Dirilişe çağrı…

 

‘Uyan Gagauzistan!

Sana Türk ocaandan selam getirdim.

Büük halkın oollarından,

Senin için milletim, kurt sesi getirdim!

 

Kalkın, Gagauzistan!

Sana Korkut ocaandan kıvılcım getirdim.

Şeitlerin ruhundan,

Senin için milletim, kucak dolusu nur getirdim.

 

Seslan Gagauzistan!

Sana dedam Oguzun soluunu getirdim.

Ayaa kalk, bir ol milletim,

Sana kuvet getirdim!’

 

Aslını sahiplenme, saygı duyma. Dilini ve özünü koruyuşun özeti:

 

‘Ban Türküm, ban bir Gagauzum!

Kaavi, girgin serbest Oguzum!

Çok zor çektim, düştüm kalktım,

Üündüm, hep dedema baktım.

……………………………

 

‘Ban Türküm, ban bir Gagauzum!

Kaavi, girgin serbest Oguzum!

Bir ool oldum Vatanıma.

Ban Gagauzum! Ne mutlu bana!’

 

Dil dedik de; Türk, geçmişte ne zaman yeni bir dinle tanıştı o din ile alakalı bazı sözcükleri diline katarak kimilerinin ‘zenginleşme’ kimilerinin ‘kültür erozyonu’ olarak nitelediği durumu yaşamıştır, yaşamaktadır. Hıristiyan Türklerin Hıristiyan Slav, Müslüman Türklerin Arap ismi almış olmaları ve özellikle edebiyat alanında ise Arapça Farsça kökenli sözcüklerin bolca kullanılması gibi.

 

Türk, mutlaka milli değerlerini, dilini, âdetini kısacası kültürünü koruyup gelecek nesle emanet edebilmeli ki varlığı daim olsun. Ne mutlu ki Gök Oğuz da bunun farkında.

 

‘Gelecaan gözaldir Gagauz,

Göka kaldır bayraa, git ileri

Senin dedan Attila, Han Oguz.

Sev Dilini, koru adetini!

 

Unutma ool, üçüz milionnuk

Kan kardaşın yaşeer bu dünnaada,

Ko bürüsün seni büük hodulluk,

Sevin, ki san da bu ulu soydan.

 

Üüren, çalış, yaşat gagauzluu

Zenginneştir gözal Bucaamızı.

Sevil hem sev, koru eski dostluu,

Kuvetlendir süünmaz ocaamızı.’

 

Bucak, Moldova’daki Gök Oğuzların toplu olarak yaşadıkları bölgeye verdikleri vatan anlamına gelen bir isimdir. Vatanı korumak, ocağı tüttürmek her Türkün birincil görevi, boynunun borcudur.

 

 

İç işlerinde serbest, dış işlerinde bağımlı olan Gök Oğuz, şimdilik esaretin zincirini kıramasa da üzerinde yaşadığı toprağı bir toprak parçası değil en kutsal varlıklarıyla özdeşleştirerek, hasretiyle beraber ona nasıl bir ululuk kazandırmış şairin mısralarında görelim.

 

‘Sarı saçlı nazlı Bucaam,

Gül kokulu eşil Bucaam!

Özlemnan hep yanerım ban,

Anam, balım, canım Bucaam!

 

Topraan, havan, suyun senin

Bana kuvet verer her an.

Yaşa, geliş hem çiçeklan,

Komur gözlüm, sarı Bucaam

……………………………..’

 

Bucak vatandır oylum oylum çiçek bezeli, gül kokulu; bucak anadır, bucak sarı saçlı, kömür gözlü sevgilidir. Aşığın maşukudur. Havasıyla, suyuyla hayattır. Berekettir, umuttur bucak.

Gök Oğuz bunu bilir de ‘Anam, ömürüm, canım Bucaam!’ der. Der der de bununla yetinmez:

 

‘Zamana yorsun Deda Korkudum!

Seni çok aaradım, şükür buldum!

Al eski kauşu, otur taşına

Da topla bizi bir ocak başına.

 

Bir nasaat ver biza, hey ulu Dedam,

Evellar gibi uurla bizi san.

Yol göster hem üüret san bizi yaşama,

Türk adını büün pek zor taşımaa.

………………………………

 

Deyip, Korkut Ata’nın bilgeliğine yol göstericiliğine vurgu yaparken Türklüğün zor zamanlar geçirdiğine, bilgesiz kaldığına gönderme yaparak hep yeni bir Dede Korkut’un umudunu taşımaktadır haklı olarak. Türk başsız, kılavuzsuz kalsa bile asla vatansız kalamaz. Ve bir yolunu bulup:

 

‘İşit Tangrım, çık karşı, durgut belayı

Kara yıldızlar toplanmışlar Turan üstüna,

Hey Bozkurdum, çık karşı, göster yolları.’

 

Diyerek kılavuzunu da bulur hanını da. Yeter ki:

 

‘Zor yıllar, büük agalar,

Türlü çirkin oyunnar,

Hep bir köstek koydular,

Ama eski bir ruhum ban!

 

Çok şeylera yanık kaldım,

Aliflendim, süündüm, yandım.

Öz sesima hasret kaldım,

Ama kavi bir ruhum ban.

………………………….’

 

Dörtlüklerinde olduğu gibi kim olduğunun ve üzerindeki kara bulutların farkına varsın. Titreyip kendine dönsün. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde o kadar ihtiyacımız var ki buna.

 

Görev amacıyla vatanından uzakta kalan yazar hasretini gidermek için döndüğünde duygularını vatanına yazdığı bir mektubunda ‘işte vatan sevgisi budur’ dedirten çıkışlarla adeta ders veriyor vatansızlara: ‘Te ban gena geldim. Tanıdın mı beni?  Ban senin kızın. Brakmıştım beni sensiz, Seni da bensiz…Ban senin için braktım Seni! Elimdan geleni yaperım, inan, Vatanım. Saa ol, san da unutmamışın…Yukarı gidan o sokak tanıdı beni…Yolun boyunda dut aacı da tanıdı beni. Doyunca o biyaz dutlarınnan doyurdu…O gün sokakta iki genç gagauz Rusça lafedardi, pek acıttı canımı…Hepsi islaa olacek…’

 

Vatanını ve milli değerlerini önemseyen bir yüreğin sesi bu. Asla umutsuzluğa kapılmadan yarınlara yürüyen bir yürek. ‘Ne mutlu bana, ki ban Senin kızınım…’diyebilen bir yürek.

 

Bir diğer mektubunda çocukluğuna ve çevresine olan özlemini o kadar güzel dile getiriyor ki bu özlemi vatan sevgisiyle sarıp sarmalıyor: ‘…Her şey geçmişta kaldı: manim da, dadum da, dut aacı da, şaraplı ekmek ta. Yortularda el öpmak adeti da. Allah onnara raamet elesin, Topracıkları ilin olsun! Pek özledim onnarı. Geçmişta kalan şeyleri özledim. Dedelaerimizdan bobalarımız biraz almışlar, biz da bobalarımızdan  bişeylar aldık, acaba uşaklarımıza bişey verabilecez mi?! Eeh, Vatanım ne olur adetlerimiz kaybelmesin! ‘‘Evelki gagauzu’’ bizim içimizda uyandır, yaşat Vatanım. Unutma, ban her zaman senin yanındayım.’

 

Ya şuraya ne demeli: ‘…taa dorusu zenginnenmak şansını kaçırdım. Küçücüktüm, 12-13 yaşındaydım. Şindi fukaarayım. Keşki biraz çok yaşasaydılar. Onnar beni zenginnedardilar, ban da seni Vatanım!’

 

‘‘Devletin malı deniz, yemeyen domuz’’ demiyor yani. Türk’ün vatana bakış açısı bu olsa gerek.

 

Bir diğer mektubunda birliğin, yeniden dirilişin umut ışıklarını yakıyor şair yazarımız hiç sönmemek üzere:

 

‘ Zaman hayır olsun, Vatanım…Ban artık yetiştim kapundayım! Yalnız da diilim! Geniş aç kollarını. Çokuz! Hiçbirimiz kenarda kalmasın…Bir gün suuk güz gecesinda bir deli lüzgar kopuşmuş ta sepelemiş ipranmış yaprakları dünnaanın dört tarafına. Taa Amerikaya Braziliyaya yetişmiş bu yapraklar, ama yera düşüp çürümemişlar, kök salmışlar. Angı aaçtan koptuklarını unutmamışlar, damarlarında milli duyguyu yaşatmışlar…

 

Bir gün Sıcak güneşli yaz yaamurcuu, dünnaayı dolanıp ‘‘Toplanın, Gagauz oolları’’ sesini fısırdadı. 14 devlettan gelabildilar…Dünnaa gagauzları horuya toplandı. Bir bütün olduk…Kadıncayı oynadık…Bulgariyadan gelan kardaşlarımız ‘‘ Üüsek üüsek tepelerda ev kurmasınnar’’ türküsünü birkaç kera çaldılar. Varmış bir manası…’ Evet, bir manası var elbette: Ayrılık, acı ve özlem.

 

Dünyanın dört bir yanına dağılmış olan Gök Oğuzlar tek yürek olabiliyorlarsa bütün Türklerin tek yürek olmaması için bir sebep yok.

 

Yazarın en büyük korkusu, dünyanın tek bir pazar haline getirilmesine yönelik çabalar ve sonucu itibariyle yozlaşmayla milletin kimliğinden uzaklaşması korkusudur. Ki yerden göğe kadar haklıdır.

 

Bir toplantıda dinleme fırsatı bulduğum Gagauzyalı Türkolog Sayın Güllü Karanfil Hanımefendiyi böyle bir esere imza atmalarından dolayı kutluyorum.

 

Not: Bazı sözcüklerde kullanılan üzeri çift noktalı küçük a ve üzeri şapkalı küçük e seslerinin yazımını bu klavye ile gerçekleştirmek mümkün olmadığından bizdeki Latin harflerinin yazılışı şeklinde alınmıştır.

 

Osman Öcal

 

Kategoriler
Türk Tarihi

SSCB Yirmi Yıl Daha Yaşasaydı

 

‘‘ Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği yirmi yıl daha yaşasaydı Kazakistan Türklüğü diye bir şey kalmayacaktı.’’

 

SSCB yönetimi altında tuttuğu milletleri kendi potasında öyle bir eritiyordu ki Rus olmayan topluluklar kendi öz benliklerini kaybedip adeta Ruslaşıyordu. Kültürün her alanında sürdürülen asimilasyon çalışmalarına bir de cumhuriyetler içindeki nüfus dengesi ile oynanması yurdun asıl sahiplerini vatansızlaştırıyor, öz yurtlarına Rus asıllı olanlar yerleştiriliyordu.

 

Rejime direnmek isteyenlerin cezalandırılması yönetimin işini kolaylaştırıyor, rejim taraftarlarından seçilen cumhuriyetlerin yöneticilerinin tutumu ve uygulamaları ise işin tuzu biberi oluyordu. Türkler açısından acı gerçeği Dinmuhammed Ametbek’in şu sözü net olarak ortaya koyuyor. ‘‘ Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği yirmi yıl daha yaşasaydı Kazakistan Türklüğü diye bir şey kalmayacaktı.’’ Sadece Kazakistan Türklüğü mü; tüm Türk toplulukları için bunu söylemek mümkündür.

 

Kazak Türküne Türk kimliğinin unutturulduğunu geçen yıllarda adeta yaşayarak öğrenmiştim. Bazı Türk cumhuriyetleri ve topluluklarına ait olan örütbağ ortamlarında Türkçe paylaşımlar yapıyordum. Bir Kazak Türk sitesindeki yaptığım paylaşımlar neticesinde adeta eleştiri yağmuruna tutulmuş, yapılan tartışmalar sonunda da siteden atılmıştım. Gerekçeleri Türkçeyi anlamadıkları ve Türk kimliğini kabul etmedikleri idi. (Kendilerini sadece Kazak olarak adlandırıyorlardı)

 

Kazakların Türk olduklarının bilinmesi, her ortamda desteklenmesi ve Türk birliği içinde görülmesine rağmen; Kazak gençliğinin kendilerini Türk olarak bilmemeleri veya Türk kimliğinden imtina etmeleri (Bu tespit elbette tüm Kazak Türk halkını kapsamamaktadır.) Rus asimilasyonunun en güzel göstergesi sayılmaz mı.

 

Özellikle, Sovyet rejiminin sona erip Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanmalarından sonraki dönemlerde yapılan Türkü kimliğine kavuşturmaya, Türk dünyasının bütünleşmesine yönelik çalışmalar diğer cumhuriyetlerde olduğu gibi Kazakistan Cumhuriyetinde de önemli bir mesafe kat etmesine rağmen yeterli olmamaktadır. Bütün birlik, konsey, dernek, akademi, okul gibi kurum ve kuruluşların daha verimli çalışmaları gerekmektedir. Kimliğe dönüş yolunda her Kazak genci nasiplendirilmelidir.

 

Elbette kimliğine kavuşmuş çok sayıda Kazak genci var. İşte bunlardan bir tanesi de İLESAM genel merkezinde Kazakistan Cumhuriyeti ve devlet başkanı Nursultan Nazarbayev ile ilgili bilgilendirme konuşması yapmak için geldiğinde tanıştığım Dinmuhammed Ametbek. Yaşına rağmen hedeflediği yolda önemli mesafe kat etmiş pırıl pırıl bir genç. Dudağından her Türk kelimesi dökülürken gözlerindeki parıltıya, yüzünde açılan güllere  şahit olduk.

 

Dinmuhammed Ametbek sunumunun bir bölümünde özetle şöyle demişti: ‘‘ Kazaklar hem soy bakımından hem oturduğu toprak bakımından kendini bugünkü Kazakistan topraklarında yaşamış bütün Türk devlet ve imparatorlukların varisi olarak saymaktadır. Soy bakımından diyorum çünkü bugünkü Kazakların içinde eskiden isimlerini büyük devletlere veren ve adları Türk tarihinin ilk kaynaklarında geçen Kıpçak, Kanlı, Uysun, Arğun, Aşlın gibi yüzlerce boylar bulunmaktadır.’’

 

‘‘Toprak bakımından da Kazakistan Türk devlet geleneğinin varisidir çünkü Kazakistan bağımsız bir Türk devleti olarak kendi topraklarında en eski Türk topraklarını barındırmaktadır. Türk geleneğine göre bir babanın oğulları büyüyüp evlendikten sonra onlara ayrı otağ kurulur. Evin en küçük oğlu ise baba ocağında kalır. Ve bu otağa Karaşanırak denir. Kazak Şairi Mağcan Cumabay’ın şiirlerinde vurguladığı gibi bütün Türk boyları dünyanın her tarafına gittiğinde Karaşanırakta kalan yani baba ocağında kalan Kazaklardır.’’

 

‘‘Kazakistan Göktürk İmparatorluğunun varisi olduğunu devlet seviyesinde vurgulamaktadır. Kazakistan bayrağının gökyüzü mavisi olmasının Cumhurbaşkanı Nazarbayev ‘Tarihin Akışı’ Kitabında açıklarken Göktürklere atıfta bulunmaktadır. Ayrıca geçen sene Kazakistan bağımsızlığının 20. yıl dönümünde Astana’da ‘Bengü İl’ anıtının resmi törenle açılması da manidardır. Bengü il yani baki devlet kavramı Göktürklerle geliştirilmiş bir kavramdı. Kazakistan yöneticilerinin böyle bir anıtın açılmasıyla Göktürkler mirasına sahip çıktıklarının bariz göstergesidir. Bunun gibi yüzlerce örnek verebiliriz.’’

 

Dinmuhammed Ametbek’in ayrıca Kazak Hanlığına, Cengiz Han devrine, Altın Orda Devletine, Timur İmparatorluğuna ve Altın Orda’dan güneye göçen Özbeklere vurgu yaparak bugünkü Kazakistan’ın temelini oluşturan Kazak Hanlığının tarihi ile ilgili verdiği bilgiler ile Kazak Türklerinin İslamiyet’i en son kabul eden toplum olarak Arap ve Farslardan en az etkilenen Türk toplumu olduğunu belirtmesi Kazakları Türklükten soyutlamaya çalışanlara ders verir niteliktedir.

Sunumdaki bir önemli haber ise yirmi yıl öncesinde Kazakistan nüfusunun yüzde otuzları Kazak Türkü iken son nüfus sayımında bu oranın yüzde altmışlara çıktığını belirtmesidir. Bu genç kardeşimiz gibi yüz binlerce Kazak’ın milli kimliğine kavuştuğunu biliyoruz. Bunda en büyük etkinin Türk Dünyası ile ilgili tüm girişim ve çalışmalar yanında Dinmuhammed Ametbek’in ‘Türk Dünyasının Aksakalı diye adlandırılıyor’ dediği devlet başkanı Nursultan Nazarbayev’in bilinçli ve özverili çalışmalarını da göz ardı etmemek lazım.

 

Türkün birliği Türkün dirliği açısından Tanrı tüm Türk devlet ve topluluklarının başına Türk kimliğine sahip çıkan yöneticilerin gelmesini nasip etsin.

 

Osman Öcal

Kategoriler
Deneme Yazıları Genel Konular Güncel Haberler Günün Tarihi Radyo ve Tv medya Türkiye üzerine

ÖFKE !!!!!!!!!!!!!!

kldrm[1].jpg
kldrm[1

Herkez yargı memuru,herkez dürüst,herkez doğru,bir de bilir kişi herkez… (OY DÜNYALIK MENFAATLER OYYYYYYYYYYYYYYYYY) şimdi suçlu ağzı laf yapamayanlarmı,suçlu yoklukta aczde doğanlarmı,yada hep olduğu gibi suçlu diye adlandırılanlar hep masumlarmı?Düşüncelerinizde ki yargısız infaza sesleniyorum…El insaf vicdan fakirleri, el insaf böbüründen gözleri kapananlar , el insaf bakıp……ta duyarsız kalanlar, el insaf ki ne ramazanlar terbiye eder zihninizi ne mektepler nede ellerinize bulaştırdığınız kanı sildiğiniz ipek mendiller,çok kısa” zaman” hayli kısa görebilene; kazanılmış küçük zaferleriniz kurtaramıyacak sizi,ağıtlar senfonisi olmuş akıttığınız gözyaşlarının içinde susayarak boğulacaksınız.Soğukta terleyerek öleceksiniz.Gözlerimi kör, kulaklarımı sağır yapıyorum……..
Yaptığınız her işkence haberlerinde de,,,,, şu sokakta feryad eden şehitler için kopan çığlıkları, daha iyi görmek daha iyi duymak daha iyi yaşatmak için benliğimde ,size tüm duyu organlarım kapalı ;lanetler eksik olmayacak başınızdan bende lanet ediyorum aldığınız tüm gereksiz soluğa…
SVD..
Kategoriler
Genel Konular Türkiye üzerine

Mum Söndü

Benim de kurucuları arasında bulunduğum ve bir kısım şair ve edebiyatçı tarafından benimsenen ve yazdıkları eser ve yazılarıyla desteklenen Gülce Edebiyat Akımı zaman zaman eleştiriler de almaktadır. Yapılan olumlu ve olumsuz eleştiriler akımın dikkate alındığının göstergesidir ki bizleri ziyadesiyle memnun etmektedir.

 

Amacımız geçmişimize, dilimize, milli manevi tüm değerlerimize sahip çıkmak ve yazdığımız eserlerle çok sayıda değerimizi şiir diliyle okuyucuyla yeniden buluştururken şaire yeni nefes alanları yaratmaktır. Ayrıca her üç nazım türünü de sahiplenerek Türk edebiyatında yeni bir çığır açmaktır. Bundan dolayı daha fazla eleştirilmemizi şahsen arzu etmekteyken Gülce’nin tahrip, mensuplarının tahrik edilmeye çalışıldığına şahit olduk.

 

Akımın örütbağ sitesinde binlerce şaire ve şiirlerine yer verirken üyelerinin genelde şairlerden oluşan antoloji sitesindeki grubumuzda sadece Gülce nazım türleri ile ilgili paylaşımların yapılmasını istedik ve aykırı durumlar olmaması için defalarca uyarı mesajları yayınladık. Buna rağmen zaman zaman aykırı paylaşımlar oldu, hoş gördük.

 

Birkaç gün önce kendilerine şair gözüyle bakamayacağımız bir kendini bilmez; mensupları değişik siyasi düşüncelere sahip olduğu halde hiç bir siyasi grubun veya partinin güdümünde olmayan amacı sadece Türk edebiyatına hizmet olan akımımızın grubunda öyle bir şiir paylaştı ki bırak akımın üyesi olmayı milli manevi değerlerine sahip, vatanın birliğinden dirliğinden yana olan herkesi düşündürmeye davet eder cinsten. Ayrıca içinde bulunduğumuz zamanın kimlere hizmet ettiğinin açık bir göstergesi niteliğinde.

 

Kendi özel sayfasında dahi yayınlamazken, art niyetli olarak, hep birlik bütünlük mesajları veren Gülce mekânında bizden izinsiz okumamıza sunulduğunu bildiğimiz ve aşağıya aldığım bu şiir üzerinde birkaç cümle söz etmek istedim.

 

‘‘Mum Söndü

Birkaç büyük baş için
Osmanlıya sövdüler,
Dine hakaret edip
Halifeyi sürdüler.

Şanlı tarih dediler
Yok ellerinde veri,
Aklımızı yıkadı
Yalancı öyküleri.

Lozan’da dini satan
Sonra bizi satmıştı,
Allah’ı tanrı yapan
Bizi de Türk yapmıştı.

Sekiz yıl hiç durmadan
And içtik, yalan içtik,
Ecdadımız Kürt iken
Zorla Türk’üz demiştik.

Hey gidi koca dünya
Sap döndü hesap döndü,
Güneş tekrar çıkınca
Yalancı mumlar söndü…

Necip Abdurrahmanoğlu’’

 

Türk’ün tarihini yok sayan, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere Türk büyüklerini birkaç büyük baş diye nitelendiren, Kurtuluş Savaşımızı ve cumhuriyeti hakir gören, Türk dilini küçümseyen, sözde dini savunurken İslam dinini satılılık bir meta gibi ifade eden; Kürt’ün asimilasyona uğradığını imaya çalışan bu şiirden siz ne anlıyorsunuz değerli okuyucular.

 

Zamanın çarkını döndürenler kime hizmet ediyor acaba. Öğrenci andından yakınanlar kimlerdi.

 

Osman Öcal

 

 

Kategoriler
Türk Tarihi

Nisan:2 Mayıs:3

Türkün: Türklük, var olma, bağımsızlık, egemenlik, özgürlük mücadelesinde Nisan:2 Mayıs:3. O yüzden diyorum ki Nisanlar umudum, Mayıslar kutlu bana.

Türk tarihine damga vuran; dededen toruna, nesilden nesle aktarılacak önemli bir kaç olayın yıl dönümlerinin içerisindeyiz. Saltanatın kaldırılışıyla anlamlandırılan Hâkimiyet-i Milliye Bayramı ile 23 Nisan Milli Bayramı’nın birleşmesi ile oluşan ve Ulu önderimiz, Başbuğumuz Atatürk tarafından yarınımız, umudumuz olan Türk çocuklarına armağan edilen 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının kutlanması. Gölge düşürülmek istense de anlamı ve muhatabı gereği devam edecektir.

*

29 Nisan, Türkün özgürlük mücadelesinde efsane isimlerden birisi olan Osman Batur’un Kızıl Çin tarafından şehit edilişinin yıl dönümü. 1889 yılında Altay Vilayetindeki Köktogay İlçesinin Öndirqara Köyünde doğan Osman Batur korkusuz bir yiğit, yılmaz bir savaşçıdır. Türkeli Rus ve Çin işgali altında idi. Yüreği Doğu Türkeli’nin özgürlük aşkı ile doluydu. Tarih 1940’lı yıllar. Kızıl orduların zulmü dayanılmaz hal almıştı. Ya ölecek ya da Türk özgür olacak ve gök bayrak nazlı nazlı dalgalanacaktı. Türkün bağımsızlığı için savaşmaya yemin etti.

 

“Yemin olsun Yaradan’a,

Kara yere yemin olsun

Vey ırmağı kıyısında

Ölen er’e yemin olsun!

 

İster batı, ister doğu

Öç bırakmam sende yağı,

Görklü Tanrı’nın buyruğu,

Hayra şerre yemin olsun!

 

Yasamız budur acunda,

Hesaplar pusat ucunda

Kırk kâfirlerin yamacında

Duran bire yemin olsun!’’

 

Korkusuz yiğitlerle beraber silahlandı. Bazen silahlı bazen siyasi olarak 1950 yılına kadar kahramanca özgürlük mücadelesi verdi. 1950 Kasımında cephanesi bittiği için Kamambal dağında Kızıl Çin ordusuna esir düştü. Göstermelik bir mahkemede işgalci Çinlilerce idama mahkûm edilerek 29 Nisan 1951 tarihinde Urumçi’de kurşuna dizilerek şehit edildi.

Özgürlük ruhu gök bayrak göndere çekilene kadar sonsuza kadar yaşayacaktır. Ruhun aramızda mekânın uçmağ olsun Osman Batur Beg.

*

Rus ve Çin’in Türk düşmanlığı eksilmeden devam eder. Türkün, Türklüğün var olma mücadelesi zaman gelir Türk yurdu Anadolu’ya sıçrar. Tabutluklar, işkenceler, cezalar… Türklük ruhunu ve mücadelesini engelleyemez. Atsız Ata ve diğer Türkçüler Türklüğün birer gönüllü neferleridir. 1944’lü yıllarda verilen mücadelenin anısına ilk defa 3 Mayıs 1945 tarihinde Tophane Askerî hapishanesinde Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Nejdet Sancar ve Reha Oğuz Türkan gibi Türkçüler tarafından kutlanan Türkçüler günü her yıl 3 Mayıs tarihinde kutlanmaktadır. Bazı çevrelerce ‘milliyetçiler günü’ olarak lanse edilse de ‘Türkçüler Günü’ olarak kutlanacak, Türklük ruhu yaşatılacaktır.

*

Türk’e zincir vurulmaz. Bunu defalarca kanıtlamış bir milletin evlatlarıyız. Türk milleti ne zaman dara düştü içerisinden bir önder çıkarmıştır. İşte, emperyalist güçler ve işbirlikçileri tarafından Türkün esir edilmek istendiği Birinci Dünya Savaşı sonunda da bir önder çıkararak özgürlüğün yolunu aralamıştır. Özgürlüğe giden yol Kurtuluş Savaşımızın başlangıcı 19 Mayıs 1919 Ata’nın Samsun’a çıkışı. Bu anlamlı günü Cumhuriyeti emanet ettiği gençliğe bayram olarak hediye eder.

Özgürlük ruhumuzu canlı tutan bu bayram hiç şüphesiz tüm müdahalelere rağmen kutlanacaktır kutlanmalıdır.

*

Ve 29 Mayıs 1453. İstanbul’un ebedi olmak kaydıyla Türk ülkesine katıldığı tarih. Türk’ün aklının Türkün gücünün, kahramanlığının Bizans’ı dize getirdiği gün.

 

Osman Öcal

 

Kategoriler
Kişisel makaleler Türkiye üzerine

Genç Türkler Birliği

Genç Türkler Birliği

Yal yediği çanağı taşa çalan nedamet,

İbret al bak da bir gönlün leşte değilse.

Ne ayağında zincir ne boynunda bir kement,

Sen de sevebilirsin göz oynaşta değilse.

20 Şubat yıllardan beri, Türk olmayan bir bölgede Türk’ten habersiz, Türk bayrağının dalgalandırılarak şenliklerin yapıldığı bir tarih. Her yıl olduğu gibi bu yıl da özellikle Belçika’nın değişik yerlerinden Türk kökenli misafirlerini ağırlayan bu mini şenliğin, söylencelere dayalı bir geçmişi var.

Türkleri tanımamalarına rağmen Türk köyü diye adlandırılan, Belçika’nın Ardennen bölgesinden Faymonville köyünden bahsediyorum. Bölgede, Türkler olarak adlandırılan köylülerin anlatımına göre; sekizinci yüzyıla uzanan, bir başka söylenceye göre ise on altıncı on yedinci yüz yıldan kalma sözlü veriler. Türklere karşı birleşip yardım toplayan kiliseye yardım etmeme ve sonucunda da Hıristiyan düşmanı olarak nitelendirilen bir olaya bağlanan söylenceler. İkinci Dünya Savaşında ise Almanların Türk bayrak ve simgelerini görünce köye saldırmadıklarının ifade ediliyor olması, şenliğe giden yol olmalı.

Şenlikte kullanılan Türk giysilerinin özenle hazırlandığı, meydanında Türk bayrağının sürekli dalgalandığı ve bundan sonra da dalgalanacağını ifade eden bu köy halkının Avrupa’da hüküm sürmüş Hun devleti ile geçmişe dönük bir bağlantısı var mı bilemeyiz ama kendilerini Türk gibi ifade etmek istedikleri belli. Ayrıca köy halkının Türk bayrağına ve simgelerine olan sevgisi için geçmişe dönük bir baskı yâda asimilasyon uygulaması da söz konusu değil.

Bir diğer husus ise armasında Türk bayrağı olan bir futbol takımlarının olması. Adı, Genç Türkler Birliği anlamına gelen ‘‘RFC Turkania’’ olan ve Belçika amatör ligi D grubunda mücadele eden oldukça da başarılı bir takım. Türk milli takımı dışında armasında Türk bayrağı olan tek takım. Türk olmayan küçücük bir topluluğun Türk bayrağını benimseyip saygı duyması, amatör ligdeki bir takımın armasında Türk bayrağının bulunması çok mu önemli diyenler olacaktır elbette. Ben şahsen bu duruma ibretlik olarak bakıyorum. Diğer birçok ülkenin olduğu gibi Belçika’da Türk ve Türk yurdu düşmanlarının cirit attığı bir yer iken, bağrından böyle bir köyün çıkmış olması. Yurdumuzun bazı yerlerinde dalgalandırılmak istenmeyen bayrağımızın burada özgürce ve sevilerek dalgalandırılıyor olması ayrıca gurur verici diye düşünüyorum.

Biz bu köy halkının bayrağımıza, adımıza, geçmişimize gösterdikleri sevgiden dolayı memnuniyetimizi belirtiyoruz. Yaşı Türkiye Cumhuriyetinden üç yaş büyük olan, Genç Türkler Birliği’ne mücadelelerinde başarılar diliyoruz.

Bu arada bir ayrıntıya değinmek istiyorum. Bu köy ve halkı ile ilgili zaman zaman yazılı basından haber ve bilgiler okuyoruz. Bizim basın, köy halkının kendilerini Türk olmadıklarını ifade ettikleri halde Türk hissediyorlar diye yazıyorlar. Yani Türk köyü gibi lanse ediyorlar. Türk kavramı soya dayalı, dolayısıyla hissetmekle değişmeyecek bir olgu. Benimsemek, sevmek, saygı duymak başka bir şey, Türk soyunun taşıdığı kanı taşıyor olmak ve Türk olmak başka bir şey. Kısacası hissetmekle Türk olunmaz.

Bu vatanın ekmeğini yiyip havasını solurken Türk adına, Türk adı ile ilgili her varlığa ve bayrağımıza alerjisi olanlara, fırsat buldukça bayrağımızı yakanlara, Türk kavramıyla ilgili ne varsa bertaraf etmek isteyenlere ibret olsun diyoruz.

Osman Öcal