Kategoriler
Toplumsal Konular

Sinema mı yoksa tiyatro mu ?

Hangisi daha sanatsal ?
Sinemanın yapım aşamasında verilen emekler keza oyuncuların sanatsal ruhlarını ( jest,mimik vs.) ön plana koyması sadece sinema düşünüldüğünde sanatta dibe vurmuş bir dal olduğunu gösteriyor.
Peki ya tiyatro neden sinemaya karşı bu kadar güçlü bir rakip?
Yapım aşamaları,oyuncuların sanatsal ruhları,yetenekleri burada sinema ile birlikte ,aynı düzeyde yer alıyor.Ayrıldığı nokta ise bence :
Sinema, yapılana kadar her şey dediğimiz gibi sanatsal olarak ilerliyor.Fakat gösterim sırasında canlı olarak kim ne yapıyor? Asıl olan tüm seyirci önünde tüm yeteneğinle onları etkilemek onlarda bir etki bırakmak değil midir?! İşte tiyatronun ayrıldığı yer.Canlı performans! Sanatçı kimliğini herkes önünde koyarak gerek doğaçlama gerekse hazırlanılmış bir şekilde onları etkilemeyi başarıyor.İnsanlar olaya,olay fantastik olsa bile,normal bir şekilde hayattan gibi bakabiliyor.Çünkü onu insanlar,sanatçılar canlı bir şekilde yapıyor.Yani hayatta her insanın bazen küçük bir ihtimal bile olsa yapabileceğini gösteriyor.Keza deyim yerindeyse onlar daha sanatçı geliyor bana.

Kategoriler
Deneme Yazıları

Hayat Bir Tiyatro Sahnesi mi?

Bir televizyon dizisinin, “sahne aynı sahne ama roller farklı” diye başlayan jenerik müziğinin sözleri gerçekten de toplumda çoğunluğun ortak görüşü. Birçok insandan, “hayat bir tiyatro sahnesidir” diyerek başlayan ve yaşamın ne denli acımasız olduğu ve kimi zaman bir kukla, kimi zaman oyuncu gibi her insana farklı roller yüklediği sözlerini duyarız. Hayret verici sıklıkla kullanılan bu klişe sözleri söyleyenler, muhtemelen kendilerini rollerine fazla kaptırmış kimseler olmalı…

 Rol yapmayı “hayatın gerçeği” olarak gören birçok kişi, genellikle kendisini diğer insanlardan üstün görür ya da göstermeye çalışır. Konuşması, davranışları, sözleri hatta bakışlarıyla samimiyetsiz, yapmacıktır. Gün içinde rolünü başarıyla oynar, akşam olduğunda anne babası, eşi ya da çocuklarıyla birlikteyken de rolünü kesintisiz sürdürür. Gece oyunun perdesi kapanır ancak sabah yeniden maskesini takıp yaşam sahnesindeki rolünü alır.

 İnsan, rolünden ne kadar sıyrılır ve kendisi olursa o denli güzeldir. Ancak birçok insan etrafındaki insanları hoşnut etmeyi hedeflediği için, kendisinden beklenen neyse o hayatı yaşar.  Doğru, iyi, güzel ve yararlı olan yerine, çevresindekilerin beğenisine uygun olarak kendisine hangi kimliği uygun görüyorsa, o kimliğin gerektirdiği rolü üstlenir.

Bu sahnede ortama uygun olduğu düşünülen konuşma, mimik ve davranışlar sergilenir; her insan üzerine düşen rolü başarıyla oynamaya çalışır. Nerede nasıl davranılacağı önceden belirlenmiş olan bu yaşam şekli hiç sorgulanmaz, üzerinde düşünülmez, yanlışları düzeltilmeye çalışılmaz.

Söz konusu insanların sevgiye bakış açıları da farklıdır. Sevgi anlayışları çıkarlar ve beklentiler üzerine kuruludur; bu yüzden sevgiyi gerçek anlamda hiçbir zaman yaşayamazlar. Kendilerine yardımı dokunan, beklentilerini karşılayan insanlara sevgi duyarlar. Kuşkusuz bu temelleri çürük sevgi, gerçek ve samimi değildir.

Samimi sevgi en derin hissedilebilen duygulardan biridir; Allah’ın, dünya hayatında insanlar için yarattığı en güzel nimetlerdendir.

Çıkarlar devam ettiği sürece yaşanan sevgi ise, sevilen kişiye haz veremez. Gerçekten çok sevdiğini söyleyen kişilerin sevgi sözcükleri bile içten samimi sözler değil, belli, kalıplaşmış ifadelerdir. Özel günlerde gönderilen telefon mesajlarında ya da alınan hediyelerin üzerinde hep önceden belirlenmiş cümleler vardır. Maddi ya da manevi çıkarlar sona erdiğinde ise bu sahte sevginin de sonu gelmiş demektir.

Rol yaparak, oyun oynanarak süren sahte sevgiler, çok aşağılayıcı ve eziyet vericidir. Karşılıklı olarak mutluluk gösterisinde bulunsalar da oynanan, her insanın canını yakan kötü bir tiyatrodur. 

Gerçekten seven insan ise sevdiği kişiye duygularını ifade ederken içinden geldiği gibidir; içten ve samimi sözler söyler. Nezaketle davranır, onore eder. İyiliğini ve rahatını düşünür; zarar verecek şeylerden sakındırır.

Zaman Sevgiyi Yıpratır mı?

Toplumdaki yanlış düşüncelerden biri de, “zamanın sevgiyi yıprattığı” görüşü. Samimi sevgi yaşanmadığında birliktelikler zamanla sıkıcı bir hale dönüşür. Gerçek sevgide ise aksine zamanın rolü hep olumludur. İnsanlar birbirlerinin güzel ahlak özelliklerine tanık olduklarında sevgileri daha da artar. Ahlakını güzelleştirme, kişiliğini daha da olgunlaştırma çabası içinde olan insanların birbirlerine duydukları sevgi, zamanla daha da derinlik kazanır.

Yitirilen güzellikler ya da maddiyat, sevginin azalması için bir sebep değildir. Ancak çoğunluğun kıstası görünüm ve maddi beklentiler olduğu için her kayıp, ilişkileri yıkıma doğru sürükler.

Maskeler Her Ortamda

Kalplerdeki inanç bozuğu nedeniyle birçok insan güzelliklerden gerçek anlamda zevk alamaz, sevgisiz bir dünyada yaşar. İnsanların çoğu bu azap içinde, samimiyetin verdiği zevkten yoksun bir yaşam sürer. Sevgi, saygı, sadakat gibi güzel duygular kalpten değil, taklidi olarak yaşanır.

Doğallık, dürüstlük ve samimiyet insan fıtratına ve vicdanına en uygun olandır; bu ruha zevk verir. Ancak içinde kötü ahlak özellikleri taşıyan kişi dürüst olamaz; çünkü bunların açığa çıkması durumunda insanların tepki vermesinden çekinir. Katıdır; şefkat ve merhamet duygularından uzak karaktere sahiptir. Az da olsa merhamet eden kişi ise karşılığında başa kakar, minnet altında bırakır ya da bir beklenti içine girer. Hatta kimileri en yakınlarına dahi, yaşlandıklarında karşılaşabilecekleri zor koşullar nedeniyle ilgi gösterirler.

Çalışma ortamlarında da durum aynıdır. İş arkadaşları genellikle birbirlerinin yüzüne güler, arkalarından ise olmadık suçlamalarda bulunur, dedikodu yaparlar. Rekabet eder, birbirlerinin “kuyusunu kazar”, “ayaklarını kaydırmaya” çalışırlar. Ancak bunlar da gizli yaşanır, yüzlerdeki maskelerle oyun sürer gider.

Sonuç Olarak;

Bu batıl sistem, insanların gözünde belirli bir yere gelebilmek adına, kendine karşı bile samimi olamayan, yapmacık, sahte kişilikli insan modelleri oluşturur. Her açıdan insanı zorlayan bu durumdan sıyrılmadıkça, dini gerçek anlamda yaşamak zordur. Çünkü İslam’ın ana koşulu samimi ve doğal olmaktır. İnsanın gerçek mutluluk ve kurtuluşa ulaşması,  Allah’a, insanlara ve hatta kendisine karşı samimiyeti ölçüsünde mümkündür. 

Yapmamız gereken, bu batıl sistemi ne kadar yaşayıp yaşamadığımız konusunda kendimizi gözden geçirmemiz. Çünkü her ne kadar üzerimize alınmak istemesek de, etkilenmiş olabiliriz. Yaşamımızın her anına sızabilecek bu karanlık sistemden korunmak için, öncelikle dikkatli ve samimi olmamız gerekir. Samimiyet zemini üzerine kurulan inanç sağlamdır; sarsılmaz, -Allah’ın dilemesi dışında- yıkılmaz.

 

Fuat Türker

 

Kategoriler
Deneme Yazıları Günlük hayat Kişisel makaleler Toplumsal Konular

‘Kentlerin Dini’

Gerçek din samimiyet, doğallık ve içtenlik içerir; mensupları da samimi, içten ve doğal insanlardır. Günümüz büyük kentlerinde ise din dışı, samimiyetten uzak, çoğunluğun karakterinin adeta bir parçası olmuş, yapay tavırlarla kendini gösteren, sessizce yaşanan bir ‘din’ oluşmuştur.

Allah’ı gereğince takdir edemeyen bu kişiler, yalnızca Allah’tan korkup sakınan müminlerin aksine sürekli korku, endişe, güvensizlik ve kişilik bozukluğu içindedirler. Toplumda küçük düşmek, ezilmek, dikkate alınmamak gibi endişeler yaşamlarının en önemli sorunudur. Bu zaaflarını gizlemek amacıyla da, “en iyi savunma saldırıdır” mantığına uygun davranışlar sergilerler.

Yaşanan bu dinin bireyleri yapmacık davranışları, mimikleri, samimiyetsiz bakışlarıyla kendilerini hemen deşifre ederler. Tek kelime etmeden mesaj verir, ilgi çekecek davranışlarda bulunur, gösteriş yaparlar.

Konuşarak değil de, bakış ve davranışlarla duygularını açığa vurmalarının nedeni, hissettiklerini açıkça ifade etmeyi kendilerine yedirememeleridir. Sinirlendiklerinde, bozulduklarında, kıskandıklarında sözle dile getirmez, ‘trip’ yaparlar. Kapı çarpma, sinirli bakış atma, cevap vermeme, sesini kısarak dişlerinin arasından konuşma, ortamı aniden terk etme gibi imalı anlatımları tercih ederler.

Bu basit kişiler üstünlük elde etmek için, karşı tarafı ezmenin zorunlu olduğunu, ancak bu şekilde yükselebileceklerini zannederler. Karşısındaki insanı ‘adam yerine koymamak’ çok sık görülen davranışlarındandır.

İlgisizlik, yaşamın her safhasında büyük bir özenle uygulanır. Bu kimseler için selam verilen kişi olmak oldukça önemlidir. Karşılarındaki insan selam vermeden kendileri selam vermezler. Bazı durumlarda verilen selamı da duymazdan gelir, bunun bir aşağılama yöntemi olduğunu düşünürler. Oysa Kur’an’da, selam vermek çok önemli bir ahlâk özelliğidir. Ve yaşanan bu kent dinindeki kurallardan çok farklıdır.

“Bir selamla selamlandığınızda, siz ondan daha güzeliyle selam verin ya da aynıyla karşılık verin…” (Nisa Suresi, 86)

Birey, bulunduğu ortamda aykırı tavırlarla herkesten farklı görünmeye çalışır, neşeli ortamlarda ciddidir fazla konuşmaz, kimsenin sevmediği müziği sever gibi yapar; kısacası ‘cool’ takılır. Ya da olaylara bazen normalden fazla tepkiler verir bazen de aşırı tepkisiz davranır. Değişik durur, farklı oturur, mimiklerinde ve el kol hareketlerinde abartılıdır; bu davranışların tümü ilgi çekmeye yöneliktir.

Bu kişiler farklı ve özel bir ilgi görebilmek için, zaten ‘tiyatro sahnesi’ olarak adlandırdıkları dünya hayatında sürekli rol yaparlar. Perdeleri hiç kapanmayan bir oyun oynarlar.

Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, ‘(eğlence türünden) tutkulu bir oyalama’, bir süs, kendi aranızda bir övünme (süresi ve konusu), mal ve çocuklarda bir ‘çoğalma-tutkusu’dur. (Hadid Suresi, 20)

Gösteriş yapmak da bu insanlar arasında oldukça yaygındır. Gerçekte yaşamın en önemli amacı Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilmektir ancak yaşanan bu dinde tek hedef insanların rızasıdır. Bu nedenle beğenilen, özenilen hatta kıskanılan insan olmak en büyük amaçtır. Bu kişiler en son modaya uygun giyinir, en popüler mesleği seçer, en çok satan kitabı okurlar. Pahalı ve göz alıcı mobilyalarla döşedikleri evlerinin salonuna girmez, ancak hava atabilecekleri konukları geldiğinde salonda otururlar. İslam ahlâkında konukları güzel ağırlamak beğenilen bir özelliktir. Ancak bu kişiler gösteriş amacıyla davet verir, en pahalıya mal olacak yemek çeşitlerini hazırlarlar.

Çocuklarının iyi bir kolejde okuması, birkaç yabancı dil bilmesi, marka giyinmesi bu dinin mensubu anne ve babanın saygınlığı açısından oldukça önemlidir. Çocuklarını Allah’ın beğendiği ahlâk gereği sevgi, şefkat ve merhametli insanlar olarak değil, girecekleri ilk sınavda yaşıtlarını geride bırakacak birer ‘yarış atı’ gibi yetiştirirler.

Kent dininin bireyinin her konuda bir fikri vardır. Her sorunda çözüm olacağını düşündüğü bir fikir yürütür. Ancak amacı sonuca varmak değil, büyüklük isteğini tatmin etmektir. Bir konuda ukalalığı ya da haksızlığı anlaşılsa dahi asla kabullenmez; çünkü o yanılmaz, hata yapmaz.

Çarpık görüşleri nedeniyle bu kişiler ‘deli cesareti’ne sahiptirler. Bazen canlarını bile tehlikeye atabilirler. Ölümden korkmadıklarını kanıtlamak için delice davranışlar sergilerler. Sözde cesaret gösterisi yapan kişiler ciddi anlamda ölümü hissettiklerinde ise delilik, yerini korkuya bırakır, Allah’tan yardım ister, kurtulmak için O’na dua ederler.

Herşeyin en mükemmeline sahip oldukları imajını vermek isteyen kişiler, hiçbir şeyi beğenmezler. Beğenseler dahi belli etmez, mutlaka olumsuz eleştirirler. Kimse bir başkasını kendisinden daha akıllı, daha güzel, daha yetenekli, kısacası daha üstün görmez. Kimse birbirini övmez.

Oysa güzel söz söylemek, Allah’ın insanlara verdiği çok önemli bir yükümlülüktür. Kur’an’da, “Kullarıma, sözün en güzel olanını söylemelerini söyle…” (İsra Suresi, 53) ayetiyle inanan insanlara güzel söz söylemeleri buyrulur.

Güzel söz söylemek kalpleri ısındırır; dostluk ve güven oluşmasının ilk adımı atılmış olur. Sözleriyle Allah’a olan yakınlığı ve sevgisine tanık olunan kişiye, sevgi ve saygı duyulur. Bu durum insanlar arasındaki sevgi ve bağlılığı artırır.

Kent dininin kurallarının aksine, Allah’ın beğendiği ahlâkı yaşayanlar, her şeyi Allah’ın tecellileri olarak görür, çevrelerindeki insanları güzel sözle onore ederler.

O halde, Kur’an’da tarif edilen kötü ahlâk özelliklerini, kimin koyduğu belli olmayan ve uyulması zorunlu kurallar olarak yaşayan kişilere gerçek dini güzel sözle anlatmak sorumluluğumuz olmalı. Umulur ki, “…onlar, sözü işitirler ve en güzeline uyarlar…” (Zümer Suresi, 18)

Fuat Türker