Kategoriler
İslam Dini

Kareleri Görebilmek

Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -onun ardından yedi deniz daha eklenerek- (mürekkep) olsa, yine de Allah’ın kelimeleri (yazmakla) tükenmez. Şüphesiz Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Lokman Suresi, 27)

 

Düşünüyorum da bir tükenmez kalemi sonuna kadar kullanarak ufak bir defteri bile doldurmam mümkün değil. Sadece Akdeniz’in yaklaşık 3 milyon km² yüzölçümü olduğunu ve bütün denizlere yedi deniz daha eklendiğini düşünürsem?  Bu muhteşem sayı ise Allah’ın yaratma sanatının rakamla ifadesi.

 

Tüm bu nimetler için Allah’ın bizden tek istediği nankörlük etmemek ve şükredici olmak. Ama bizler her şeyde olduğu gibi şükür konusunda da ne kadar cimriyiz. Kur’an’ı her açtığımızda “ne az şükrediyorsunuz!” buyuruyor Allah bize ama önemsemiyoruz.

 

Düşünüyorum, eğer vücudumu kendim kontrol etmek zorunda olsaydım bunu başarmam mümkün olabilir miydi?  Bu şekilde hayatımı sürdürebilir miydim?

 

Haberim dahi olmadan içimde mükemmel bir emir-komuta sistemi oluşturmuş Allah ve yine bilgim dışında, içimdeki her şeyi kontrol altında tutuyor. Bu sistemde benim hiçbir rolüm ve hiçbir söz hakkım yok.

 

İzlediğimiz hiçbir görüntü boş ve amaçsız yaratılmıyor. O halde şimdi söz veriyorum; Allah’ın benim için yarattığı o karelere boş bakmayacak, görmeye çalışacağım.

 

Görebildiğim İlk Kareler

 

Vücudumdaki bütün hücreler tek bir hücrenin çoğalmasıyla oluşuyor. Gözümdeki ince ve şeffaf canlı zarı oluşturan hücreler de, sert kemiklerimi oluşturan hücreler de, kan ve sinir hücrelerim de; tümü tek bir hücrenin bölünmesi ve çoğalması sonucunda var olmuş. Bir hücre bölünerek bir taraftan taş gibi sert olan kemikleri, diğer taraftan cam kadar şeffaf olan göz korneamı oluşturmuş.

 

Şu tek bir cümleyi yazıncaya kadar gözümde yaklaşık yüz milyar (100.000.000.000) işlem yapılıyor. Hayatımda sahip olduğum her şey gözlerim sayesinde anlamlı. Ailemi, dostlarımı, evimi hayatım boyunca karşılaştığım her şeyi gerçek anlamda gözlerimle tanıdım. Onlar olmasaydı renklerin, ağaçların, denizlerin, kısacası güzelliklerin nasıl bir şey olduğunu hayalimde canlandıramazdım.

 

Ama gözlerim var, okuyorum, yazıyorum. Dahası, bunun için hiçbir çaba harcamıyor yalnızca görmek istediğim neyse ona bakıyorum o kadar.

 

Fotoğraf çekebilmek için fotoğraf makinesini ayarlarken, gözlerimle yalnızca bakıyorum. Ne göz merceğimle optik ölçümler yapıyor, ne de göz kaslarımın çok hassas kasılma oranlarını hesaplamıyorum. Bu işlemlerin tümü benim için otomatik olarak düzenleniyor. Bunun ne büyük bir mucize olduğu aklıma bile gelmiyordu. Ancak şimdi biliyorum ki bu, Allah’ın çok büyük bir lütfu. Allah, benzersiz yaratmasını böyle cömertçe sergiliyor ki O’nu tanıyıp, sonsuz gücünü gereği gibi takdir edebilelim.

 

Belli ki canlı ya da cansız tüm varlıklardaki her bir molekül Allah’ın ilhamı ile hareket ediyor. Bu gerçeği kavramak Rabbime dayanıp güvenmemi sağlıyor. Beni bir kader dahilinde yaşatan, sayısız nimet veren Allah’a yönelmek gerçek huzuru tattırıyor.

 

Tesadüfen yaşadığıma inanıyor olsam, tesadüfen çalışan beynime, tesadüfen atan kalbime ve tesadüfen çalışan tüm diğer organlarıma güvenerek rahat bir hayat sürdürmem mümkün olabilir miydi?.. Bu konuda huzurlu yaşayabilme nedenim, bana can veren Yaratıcının, bedenimdeki tüm sistemleri kontrolü altında tutuyor olması.

 

Her gün ortalama yirmi üç bin kez nefes alıyorum. Aldığım nefesler adedince Rabbime hamd olsun!

 

Bedenimdeki yüz trilyon hücrenin sahibi ve Yaratıcısı, üstün güç sahibi olan Allah. İnsanı sahip olduğu tüm organlarıyla birlikte “en güzel surette” yaratıp, kendisini tanıyıp bilmesi için delillerini sergileyen de Yüce Allah.

 

O halde üzerimdeki nimetlerin farkına varmalı, hayatımı yalnızca Allah’ın razı olacağı şekilde düzenlemeli; sahip olduğum mucizevî bedenin Allah’ın bir lütfu olduğunun bilinciyle O’na hamd ve şükür içinde olmalıyım.

 

Hamd ediyorum coşuyorum sevinçten. Bedenim selâmette, sonsuz bir aklın kontrolündeyim ve O’na teslim olmuşum. Büyüklüğüyle seviniyorum, gücüyle seviniyorum Allah’ın. Beynim ferahlıyor, kalbim mutmain oluyor, ruhum bayram ediyor!

 

 

Fuat Türker

Kategoriler
Bilimsel Makale

Rastlantıların, Birbirinin Aynı 2 Parmak İzi Yapmasını Bekliyoruz [!]

Evrimciler, doğada bir evrim başlatarak canlıya ihtiyaç duyduğu yeni özellikler ilave eden bir mekanizma olduğunu zannederler. “Tabiat Ana”, “doğa” gibi isimler verdikleri bu hayal ürünü mekanizma, evrimcilerin sahte ilahı olan “rastlantı” ya da “tesadüf”tür. Onlara göre tesadüf, zaman ile birlikte akla gelebilecek her şeyi, muhteşem komplekslikte olan her sistemi meydana getirebilir. Oysa ne doğanın ne de tesadüflerin canlı yaratmak ya da canlıları geliştirmek gibi bir gücü yoktur.

Evrimci literatür bilim dışı, mantığa uygun olmayan sayısız hayali senaryoyla doludur. Bu senaryolara göre herhangi bir gün bir canlı aniden bir ihtiyacına yönelik olarak daha mükemmel organlara sahip olacak şekilde evrimleşebilir. Hikayelerin sebebi ve sonucu vardır ancak “nasıl?” sorusuna evrimciler asla cevap veremezler. Çünkü “nasıl” sorusu kanıt ister. Yaratılışın kanıtı olan 350 milyon fosil varken, evrimcilerin ellerinde, bu “nasıl”a kanıt olabilecek tek bir fosil yoktur. Kolun kanada, solungacın akciğere, ter bezlerinin süt bezlerine nasıl dönüştüğü ve bunlar gibi yüzlerce soru, 150 yıldır cevabını bulamamıştır.

Evrim, tüm evreni ve canlılığı yarattığını iddia ettiği tesadüfü ilahi bir akıl gibi sunar. Tesadüf, bütün insanların aklından daha üstün akla sahip muhteşem bir dehadır(!)

Evrim teorisyenleri, insanları kendi sahte ilahlarına inandırmak için adeta bir büyü metodu geliştirmişlerdir. Bu yönteme göre tesadüflerin hayali yetenekleri, bilimsel terimler kullanılarak anlatılır. Her canlının evrim süreci tesadüflerin oluşturduğu mucizevi aşamalarla doludur. Yalanları, daha ilk canlı hücrenin nasıl oluştuğu sorusuna verdikleri cevapla başlar: “İlk canlı hücre, bir çamur birikintisi içinde mucizevi bir şekilde kendiliğinden ortaya çıktı.”

Evrimcilere göre evrenin yaklaşık 15 milyar yıl önce, sonsuz yoğunlukta ve sıfır hacimdeki tek bir noktada meydana gelen büyük bir patlama (Big Bang) ile ortaya çıkışı mucizevi bir şekilde-tesadüfen-olmuştur. Evrendeki 300 milyara yakın galaksi ve bizim galaksimiz olan Samanyolu dahil tüm galaksilerdeki yaklaşık 300’er milyar yıldız mucizevi bir şekilde -tesadüfen- oluşmuştur. Ve tüm bu gök cisimlerinin hem kendi etraflarında, hem de bağlı oldukları sistemlerle dönerken ve hatta bazen birbirlerinin içinden geçerken mucizevi bir şekilde çarpışmamaları da tesadüfler nedeniyledir.

Evrimcilere göre insanın oluşumu sırasında babadan gelen 250 milyon spermden yalnızca 1000 kadarının yumurta hücresine ulaşması ancak yarım tuz tanesi büyüklüğündeki yumurtanın spermlerin sadece birini kabul etmesi, diğer spermleri uzaklaştırmak için mucizevi bir şekilde elektrik yükünü değiştirmesi -tesadüf-tür. Yine insan vücudunda her biri dev bir fabrika gibi çalışan ve her birinde 200 bin çeşit ürün üretilen 100 trilyon hücre de mucizevi bir şekilde -tesadüfen- oluşmuştur.

Peki bu denli büyük güce, akla ve bilince sahip(!) olan tesadüfler, neden mucizevi bir şekilde birbirinin aynı olan iki parmak izi yaratamazlar? Tek yumurta ikizleri de dahil, her insanın parmak izi kendine özeldir. Yani her insanın kimliği bugün kullanılan barkod sistemine benzer şekilde parmak uçlarında şifrelenmiştir.

Parmak izi, kalıcı bir yara olmadığı sürece ömür boyu sabit kalan çok önemli bir “kimlik kartı”dır. 19. yüzyılın sonlarına doğru keşfedilen bu özelliği Kur’an 1400 yıl önce haber verir. İnsanları ölümden sonra diriltmenin Allah için çok kolay olduğu anlatılırken, insanların parmak uçlarından söz edilir:

Evet; onun parmak uçlarını dahi derleyip-(yeniden) düzene koymaya güç yetirenleriz. (Kıyamet Suresi, 4)

Tesadüf-evrimciler artık random kelimesini kullansalar da, o da tesadüf anlamındadır-deneme yanılma yoluyla en doğruyu bulamaz, tasarım yapamaz, tedbir alamaz. Şuursuz, bilinçsiz tesadüfler hiçbir şey yaratamaz. Yeryüzündeki muhteşem çeşitliliğin tesadüfler sonucu meydana geldiğini düşünmek mantık ve bilim dışıdır, akledememektir.

150 yıldır insanlığı etkisi altına alarak Allah’ı inkara sürükleyen bu deccali büyü, bugün hala okullarda okutuluyor. Ancak deccalin bugün içine düştüğü tuzak dehşetlidir. Tesadüflerin ne denli akılsızca bir iddia olduğunu artık çocuklar da görmüştür. Oyun deşifre olmuştur.

Bu sapkın teori, bilime “rağmen” hala bir avuç evrimci tarafından savunulmaya devam ediyor. Evrimciler, yaratılışın kanıtlarını görmezden geliyor, Allah’ın apaçık varlığını kabul etmemek için büyük bir mantık çöküntüsü içinde yaşıyorlar. İlah edindikleri tesadüf açmazının girdabında kuşku içinde sürüklenip duruyorlar.

Ya, Biz ilk yaratılışta güçsüz mü düştük? Hayır, onlar ‘karmaşık bir kuşku’ içindedirler. (Kaf Suresi, 15)

 

Fuat Türker

Kategoriler
Bilimsel Makale

Bedeninizde Neler Oluyor?

Çocukluğunuzdan itibaren “benim vücudum” diyerek sahip çıktığınız bedeninizde derinizin hemen altından başlayarak derinliklere kadar her noktada ne gibi mucizevi olaylar gerçekleştiğini biliyor musunuz?

 

Örneğin kalbinizin içinde bir jeneratör olduğunu ve bu jeneratör devreden çıktığı anda bir yedeğinin devreye girdiğini biliyor musunuz?

 

Ya da ince bağırsağınızdaki hücrelerin, önlerinden geçen yüzlerce farklı madde arasından demir atomunu tanıyabildiklerini ve yakaladıklarını…

 

Kendisi de et olan midenizin etleri sindiren asitler salgılarken, kendi kendisini sindirmemesi için özel bir sisteme sahip olduğunu…

 

Bir yeriniz kesildiğinde, kanın pıhtılaşması için en az 20 enzimin çok özel bir planlama içinde harekete geçtiğini… [1]

 

Başınızdaki hormonal bir bezde üretilen hormon molekülünün, kendisinden çok uzakta bulunan organlarınıza ulaşarak buradaki hücrelere ne yapmaları gerektiğini emrettiğini…

 

Üreme ve kan hücreleriniz dışında bütün hücreleriniz, her saniye yaklaşık iki bin protein üretir. Bu her gün, her dakika, her saniye gerçekleşen bir işlemdir. Prof. Gerald L. Schroeder bu ortamı, “Hücrelerimiz, hareketliliğin hiç azalmadığı birer şaheserdir. Yedi gün, yirmi dört saat, her saniye üretilen iki bin protein, ihtiyaç duyulan noktalara tam da gerektiği gibi dağılmaktadır. Burada gece uykusuna çekilmek diye bir şey yoktur.” ifadesiyle tarif eder. [2]

 

Farkında bile olmadığımız, gözle göremediğimiz moleküller, bizi yaşatmak için hiç durmadan çalışırlar ve bunun için adeta programlanmışlardır. Çeşitli “kararlar alırlar”, “iş bölümü yaparlar”, “kontrollü hareket ederler”, “tasarruflu davranırlar”; bilinçli davranışlar sergilerler. Cansız  moleküllere bu bilinçli davranışları yaptıran hiç kuşkusuz Allah’tır.

 

Yalnızca tek bir organınızı hareket ettirmek için vücudunuzda birçok kompleks  işlem gerçekleşir. Beyninizde emrin oluşması ile başlayan reaksiyonların sayısı milyarları bulur. Sayısız enzimin görev aldığı sıradan bir hareket için bile, hücrelerde çok sayıda işlem birbiri ardınca sürer. Sizin tek bir hareketiniz için bu işlemler gerçekleşirken, aynı anda beyniniz çalışır, kalbiniz kan pompalar, yediğiniz besinler sindirilir, hücreleriniz çoğalır, tüm organlarınız fonksiyonlarına devam eder. Dahası siz bunları ne fark eder, ne de kontrol edersiniz.

 

Birkaç tanesinden söz ettiğim bu mucizeler yalnızca sizin bedeninizde de değildir. Etrafınızdaki insanlar, anneniz babanız, kardeşleriniz, dostlarınız, iş arkadaşlarınız, televizyon ve gazetelerde gördüğünüz kişiler, şu an yaşayan milyarlarca insan ve ilk insan var olduğundan beri yaşamış olan tüm insanlar da bu mucizevi bedene sahiplerdi.

 

Gerçekte bedeninizdeki enzimler, diğer proteinler ve onları denetleyen büyük moleküller de bir şey yapmaya güç yetiremezler. Gerçekleşen tüm bu işlemler Allah’ın kontrolündedir ve siz de bu muhteşem sisteme güvenerek aslında sonsuz güç sahibi Allah’a teslim olursunuz. Bu sistemde bir aksamanın ancak hastalık durumunda olacağını bilirsiniz. 

 

Tüm bu sistemlerin tesadüfen oluştuğuna inanan kişinin, tesadüfen çalışan beynine, tesadüfen atan kalbine ve tesadüfen çalışan tüm diğer organlarına güvenerek rahatça yaşam sürmesi mümkün müdür?.. İnsanın bu konuda huzurlu yaşayabilme nedeni, kendisine can veren Yaratıcının, bedenindeki tüm sistemleri kontrolü altında tutuyor olmasıdır. 

 

Evrendeki canlı cansız tüm varlıklardaki her bir molekül Allah’ın ilhamı ile hareket eder. Bu gerçeği kavradığında insan, tüm yaşamı süresince Rabb’ine dayanıp güvenir. Kendisini bir kader dahilinde yaşatan, sayısız nimet veren Allah’a yönelir ve gerçek huzuru tadar. Bu, Yüce Allah’ın, sanatının kusursuz örneklerini yaratma nedenlerinden biridir. Allah, benzersiz yaratmasını böyle cömertçe sergiler ki insanlar sonsuz Yaratıcıyı tanıyıp, O’nun gücünü gereği gibi takdir edebilsinler.

 

Bedeninizdeki yaklaşık 100 trilyon hücrenin sahibi ve Yaratıcısı, üstün güç sahibi olan Allah’tır.     Allah, insanı sahip olduğu tüm organlarıyla birlikte “en güzel surette” yaratmış, kendisini tanıyıp   bilmesi için de delillerini sergilemiştir.

 

O halde insan, üzerindeki nimetlerin farkına varmalı, yaşamını yalnızca Allah’ın razı olacağı şekilde düzenlemeli; sahip olduğu mucizevi bedenin Allah’ın bir lütfu olduğunun bilinciyle O’na hamd ve şükür içinde olmalıdır.

 

Bana ne oluyor ki beni Yaratan’a kulluk etmeyecekmişim? Siz O’na döndürüleceksiniz. Ben O’ndan başka ilahlar edinir miyim ki Rahman (olan ) bana bir zarar dileyecek olsa ne onların şefaati bana bir şeyle yarar sağlar ne de onlar beni kurtarabilirler. (Yasin Suresi 22-23)

 

Fuat Türker

Kaynaklar:

[1] http://www.evrimteorisi.info

[2] Gerald L. Schroeder, Tanrı’nın Saklı Yüzü, Çev. A. Ergenç, Gelenek Yayınları, İstanbul, 2003, s. 214

Kategoriler
Eğitim - öğretim Genel Konular Güncel Haberler iletişim Teknoloji Toplumsal Konular

Dünya Batıyor, Sevgi Ölüyor

“kimi ekonomik krizleri bahane gösteriyor, kimileri sömürgeci politikaları… Herkesin mutlaka yanlış yaptığı ve yapılanları düzeltme adına önerebileceği fikirleri var. Teknolojinin bu kadar hayatımıza sokulmasının ve bizleri dar bir dünyada yaşamaya bırakması galiba bir tesadüf! Yakında ebeveynlerimizi bile ziyarete gitmezsek, hiç şaşırmamak lazım…”

Her gün güneş aynı taraftan doğuyor. Yeryüzünde mevsimlere çok aykırı bir durum yok! Her ne kadar küresel tehlike olsa bile, şu an itibariyle anormal durumlar göze çarpmıyor, ya da çarpıtılmıyor. Güneş doğuyor ve batıyor. Korkuyorum acaba güneş neden hiç yön değiştirmiyor… İnanın bir gün güneş doğacak ama dünya batacak!

İnsanların çok sorunları var. Herkesin en büyük sorunu hep kendisiyle; huzurlu yaşamak adına yapmayacakları hiçbir şey yok. Ama yapmıyorlar, bu durumda hiçbir şeyleri de olmuyor. Olabilir mi, olamaz mı? İnanın olmasın! İnsanın hayatına keşkeler, pişmanlıklar girdiği zaman vicdan azapları başlar ki, yaşamı zaten kötü olan biri için daha da çekilmez hal alır. Artık vicdan sızlaması da ekonomiye bağlanmış durumda, çoğu kişinin dilinde para, para… Sanki parayla bu zamana kadar kaç kişinin yüreğinde yer edilebilmiş ki?

Çocukken babamız, kardeşimle bana para verdiğinde kavga etmezdikte, acaba hangimizi daha çok öpecek diye kıskanır dururduk! Huzuru hep sevgide, saygıda, sadakatte arardık. Zamanla, hani insan büyüdükçe dünyası küçülüyor; türlü sıkıntılara karşı bireysel fikirlerle ilerlemek, kendine rahat bir yaşam kurman çok zor. Bunu başaranlar var mıdır bilemiyorum ama sanmıyorum kimselerin öyle rahat uyuyup, uyandıklarını… Yani artık çok zor!

Dünya batıyor! Şaka değil bu, oyunsa hiç… Yazmak içinde yazmıyorum. Ama asıl gerçeğe doğru ilerliyor ömür denilen gemimiz. Daha kaç dalgaya karşı koyarız, kurtulabilir miyiz, alabora olmadan limana ulaşabilir miyiz? İnşallah en güzelini düşünüp yine güzellikler içerisinde yaşarız… Olumlu düşünebiliriz!

Hayatımızda en büyük eksikliği hep yüreğimizde, sevgimizde hissederiz. Yani maddi konular düzeltilebiliyor ama sağlık, ya da kalbini kırdığınız birinin ansız ölmesi sonucu çektiğiniz vicdan azabının… Telafisi olmuyor bazı duyguların ve o duygular ki öyle bir çıkıyorlar ki karşımıza, aynı olayları tekrar yaşıyoruz. Hem acı çeken hemde o acıyı yaratan oluyoruz.

Geçen gün, akşam haberlerini izlerken fark ettim sevginin öldüğünü. Her kanalda ekonominin yarattığı krizden bahsediliyordu. Ama öyle bir haber yayınlandı ki sonra, bir anne nasıl bir vicdansa artık ya da zorunluluk (önyargılı olmamak lazım yine de) yeni doğmuş bebeğini kapı önüne bırakabiliyor. Dini kitaplar bile yazıyor; ne olursa olsun insanı yaşatmaktır asıl olan, zaten her kul kendi rızkıyla doğar-yaşar ve ölür! Yani kimse kimseye öyle çok muhtaç değil, yeter ki biraz sevgi ve sabır gerisi inanın huzurdur! Yaşamak böyle onurlu bir durumdur işte!

Korkuyorum bir gün kuşlar hiç göç etmeyecek diye, ya da diğer hayvanlar saldıracaklar insanlara… Artık birçok şey olasılık taşıyor. Kendi içimizde bile kendimizi öldürmeye niyetlenmişiz. Garip duyguların sığınağı olduğumuzdan mıdır ki bilinmez gün geçtikçe yitiriyoruz insanlığımızı… Yani dünya batıyor; üstelik bunu öyle uzaydaki var sayılan diğer canlılar değil, biziler yapıyoruz. İçimizde canavar yaratıyoruz.

Artık savaşlar başlayacak! Çocuklar ölecek, hani büyüklüğüyle övünen o lider, sömürgeci ülkeler sonunu getirecek insanlığın. Önce yalan haberlerle, sinemalarla, dizilerle, eğlence programlarıyla uyutacaklar halklarını. Sonra her şey sizin için deyip, en masum ülkelerin bir yudum sularına göz dikecekler. Çoğu ırk yok olacak, kültürler yozlaşacak, tek dilin üstün olacağı günler gelecek…

Hani kurulan birlikler var ya, Avrupa birliği, NATO, IMF, bunlar insanlığa hiçbir zaman hizmet için kurulmadılar. Bunlar ayrımcılığın, köleleşmeliğin ve özgürlüğün elinden alınması için kurulmuş sahte birlikler aslında… Bunu bilen çok iyi biliyor. Ama konuşmak istemiyorlar, konuşturulmuyorlar. Kimileri ölmekten korkuyor, kimileri sürünmekten; oysa bir insan özgür olduğu sürece, fikrini uygulayabildiği sürece yaşadığını anımsar. Şimdi biz neyiz, doğduk mu, yaşıyor muyuz?

Şimdi ben düşünüyorum. Bir Türk genciyim! İnanılmaz bir tarihim var; adaletli, cesur, zeki atalarım var ve ben onların torunuyum. Hiçbir zaman haksızlığa karşı susamayacak bir yüreğe sahibim. Genlerim beni dürtüyor her vicdansızlıkta… Birileri tetikliyor asiliğimi, atalarım konuşuyor içimden. Şimdi ben susarsam, biz susarsak! Ne anlamı kalır o tarihin, o adaletin, o cesaretin… Ne anlamı kalır yaşadığımın?

Bana kimse krizden, acizlikten, cimrilikten, korkaklıktan bahsetmesin! Zaten yeterince görüyorum ben bunları. Kendi kararından uzak kurulan hükümetleri, arkasında sömürgeci devletlerin desteği; dahası ülkenin en gözde fabrikaları, bankaları, turistik yerlerinin yabancı sermayeni kontrolünde olması v.s. bunları bana söylemeyin işte! Bana eğitim hakkımı verin, bana hakkımın yendiği zaman soruşturma geçirmeden grev yapma hakkımı verin! Bana özgürlüğümü verin, para da mülkte sizin olsun…

Ben eski ülkemi özlüyorum. Kapılarına kilit vurulmadan, komşunun halinin-hatırının sorulduğu, çocukların kaçırılmadığı, terörün olmadığı günleri özlüyorum. Benim halkımı bölmek adına doğu-batı ayrımı olmadan ve hatta din ayrımı, dil, ırk ayrımı yapılmadan yaşadığımız o günleri özledim! Baksanıza hiç kimseler güvenmez olmuş birbirine, devamlı bir kargaşa ortamı, herkesin geçim sıkıntısı bitmeyen borçları; hani bunların sebebi de var. Neden bir insanın alın terinin hakkı verilmez ki, neden ha? Paraya mı köle olacağız. Ne olur herkes güvenli taşıtlara binebilse, engin fakirleşir mi sanki? Yaradan neden zengine mal vermiş, neden fakire sıkıntı vermiş- sorunlarını paylaşsınlar diye değil mi?

Ben bir bunu bilirim kişinin kendi iç dünyası biterse, dış dünyasının önemi yoktur! Hem bu dünya tüm insanlığın ortak yaşam alanı değil mi, paylaşılamayan ne olabilir ki? Hangi ırk diğerinden nasıl üstün olabilir, sadece bazı kültürler, adetler-örfler vardır, o ırkı diğerinden daha onurlu kılan, yoksa gerisi laf-ı güzaf!

İnsanı, insan yapan yüreğindekiler güzellikleridir. Eğer sen paylaşmazsan o güzelliği, karşındaki de paylaşamaz; o zaman ne sevgi ne de saygı kalır. Geriye bir özlem kalır, birde yitirilen, paylaşılamayan onca güzellik!

Umarım bundan sonra güneş en güzel yarınlarımıza merhaba der!

EMRE ONBEY