Kategoriler
Deneme Yazıları Genel Konular Güncel Haberler Günlük hayat Toplumsal Konular

Siyasi pusuladaki yerimiz

Kişilerin siyasi eğilimlerini tanımlamada kullanılan geleneksel yaklaşım, tek boyutlu bir sol-sağ eksenini esas almaktadır. Fakat, literatürde esasen 1789 devrimi sonrasında Fransız Ulusal Meclisi’ndeki tarafların Cumhuriyetçiler ve Kralcılar şeklindeki oturma düzenine göre belirlenmiş bu ayrımın, günümüz kompleks politik arenasındaki eğilimleri açıklamakta yetersiz kaldığı çok açıktır. Örneğin, Stalin’i sola yerleştirirsek Gandi’yi nereye koymamız gerekecektir? Ya da Hitler ile Friedman(*)’ın her ikisini de sağ diye tanımlamak ne kadar doğrudur? (Hiç!)

Siyasi pusuladaki yerimiz

Yukarıda örnek kişiler üzerinden ortaya serilen tek boyutlu sol-sağ eksenleri ayrımının  yetersizliğini giderebilmek için son zamanlarda öne sürülen alternatif bir yaklaşım, politik eğilimleri ekonomik ve toplumsal olmak üzere iki boyutlu bir eksenle açıklamaktır. Ekonomik açıdan, devletin ekonomik hayata müdahil olduğu kollektivist sol veya ekonominin serbest piyasa mekanizmasının doğal işleyişine bırakıldığı bireyci sağ eksenler; toplumsal açıdan ise kişisel özgürlüklere bakışa göre ayrışmış otoriter veya liberteryen eksenler:

Peki Türkiye’de mevcut siyasi görüşleri bu iki boyutlu eksen üzerinden analiz etmek mümkün müdür? “Kısmen”, denilebilir. CHP ve MHP, devletin ekonomideki yeri ve rolü konusunda, özelleştirme tartışmaları dikkate alındığında, AKP’ye göre daha kollektivist, yani daha sol partilerdir. Kişi hak ve özgürlüklerine devlet müdahalesi noktasında ise AKP liberteryenliğe, MHP ve CHP ise otoriterliğe daha yakın konumlardadır.

“Bir dakika!” seslerini duyar gibi oldum. Yıllardır süregelen “AKP’nin içkiyi yasaklayacağı, herkesin başını kapattıracağı” şeklindeki “Tehlike’nin Farkında mısınız?” serzeniş ve uyarıları… Ergenekon davası sürecinde kişilerin tutuklanmasını, elektronik kulaklarla yapılan dinlemeleri, basılmamış kitapların dahi yasaklanıp imha edildiğini gündeme getirerek memleketin “12 Eylül” günlerinden daha beter bir faşizm içinde olduğunu ileri süren AKP muhalefeti…

Yine, “Bir dakika!” seslerini duyar gibi oldum. Askeri vesayetin kalkmasına dönük atılan adımlara “Askeri yıpratmayın” diyen CHP ve MHP… Kürtçe açılımlarına “Devleti bölüyorsunuz” diyen MHP… Kız öğrencilerin üniversitede başörtü takmalarına “Laiklik elden gidiyor” diyen  CHP… (Bu yazıyı yazarken en son böyle diyorlardı, yazıya başlamadan önce takabilirler diyorlardı, siz bu yazıyı okurken tekrar fikir değiştirmişlerse hatam için özür dilerim!)

Gerçek hangisi? Kim otoriteryen, kim liberteryen? Kendisini muhafazakar demokrat olarak tanımlayan bir AKP, sosyal demokrat olarak tanımlayan bir CHP ve milliyetçi demokrat olarak tanımlayan bir MHP var elimizde. (Herkes bir şekilde demokrat! En azından o konuda mutabakat var! Adında “barış” ve “demokrasi” geçen İmralı partisini de unutmuyoruz elbette!)

İşte burada, yukarıda dile getirdiğim “kısmen”in nedenine gelebilirim. İki boyutlu, uç noktaları ekonomik eksende komünizm-neoliberalizm, sosyal eksende otoriteryen-liberteryen olan siyasi pusula düzlemi, Türkiye’deki ana siyasal atmosferi açıklamada fikir verebilse de, bizim için eksenleri değişik farklı bir pusula çizmek gerektiğini düşünüyorum. Çünkü yukarıdaki grafik, dinle, orduyla ve milletlerini oluşturan unsurlarla meselelerini çok büyük oranda halletmiş ve bu konularda çalkantılar eşiğini aşmış Avrupa siyasi kültürünün bir yansımasını oluşturmakta. Mesela onlarda Hristiyanlık, devlet erkini paylaşmak isteyen ve halkı Engizisyonlarla inim inim inletmiş örgütlü kurumsal bir güçken, bizde ise çoklukla İslamiyet devletin soğuk nefesini ensesinde hissetmiş. Ordu, her 10 yılda bir postallarıyla siyasal sistemi ezip geçmiş. Türklük-Kürtlük derken henüz milletimizin adı bile muallak.

Kısacası, henüz bir pusulamız bile yok. Yine de, yukarıdaki grafikte hangi konumda olduğunu merak edenler, http://www.politicalcompass.org/test adresindeki testi çözüp eğlenebilirler…

(*)Milton Friedman. Devletin serbest piyasaya müdahalesine tamamen karşı kapitalist Amerikalı iktisatçı.

İsmail YAZAR

Kategoriler
Genel Konular Güncel Haberler Kişisel makaleler Türkiye üzerine

Artık Siyasi Yorumlarımı Bırakıyorum

Aslında yeni başlamıştım yazmaya. Birkaç ay oldu. Ama siyaset bir okyanus.
Kaybolmamak için çok uğraş vermek lazım. Bir de edebiyatçının siyasi yazması doğru olmadığını
düşündüğümden siyasi yazılar yazmayı bırakıyorum. Onun yerine artık edebi yazılar yazmayı düşünüyorum.
Kendimi edebiyat alanında geliştirmeyi düşünüyorum. Sayısal çıkışlı olsam bile liseden beri edebiyata merakım olmuştur.
Bir türlü yazamamak kötü hissetmeme neden oluyor. Şimdi yazıyorum. edebi yazılar, öyküler, şiirler ve romanlar.
ilk romanımı bitirdim Allah’ın izniyle. Dikkatimi çeken edebiyat ile siyasetin bir gidemediği. İki ayrı dünyada yaşamak istedim,
fakat başarılı olamadım. Birini tamamlasam diğeri eksik kalıyor. Ben de bu saatten sonra bütün siyasi yazılarıma son veriyorum.
Umarım bu doğru kararım olur. İlk olarakta sizlere en son yazdığım şiirimi yayınlıyorum.

Gözyaşlarındaki Tebessüm

Ağlama boşuna
Dökme gözyaşı
İşte karşında duruyor
mezartaşı

Hep böyle mi biterdi
şiiler, şarkılar
ve de aşklar

Yoksa
başlangıç mıydı?
Gözyaşlarındaki tebessüm

Bir şey vardı
o da yalandı
Bülbülün güle
olan sevdası

Hani bin parçaya bölünsen
Yine söyleyeceğin
aynı şarkı.

Sensizlik kor gibi
yakarken beni
Yine dökeceksin
değil mi,
timsah gözyaşları.

Kategoriler
Avrupa Birliği Genel Konular Günlük hayat Toplumsal Konular Türkiye üzerine

Avrupa birliği ve süreci

Avrupa birliği ilk başlarda siyasi amaçla kurulmamasına rağmen ilerleyen zamanlarda siyasetin içine sürüklendiği ve Birlik içindeki devletlerin birbirlerine imtiyaz sağladıkları açıkca görülmektedir.Türkiye de bu birliğe girmek için Avrupa Birliğine gerekli başvuruları yaptı ve Avrupa Birliği süreci başladı.Avrupa Birliği 27 ülkeden oluşmaktadır.Avrupa birliğinin bir diğer özelliği dünya ekonomisinin %30 unu oluşturmasıdır ve bu nedenle çok büyük ekonomik önem taşıyan birliktir.

1957 de kurucu ülkeler ile hizmete giren Avrupa birliği giderek genişledi ve siyasi bir topluluk halini aldı. Birlikten zaman içinde ayrılma ve yeni katılımlar oldu. Türkiye ise türlü çabalara rağmen bu birliğe henüz girmeyi başaramadı. Birlikteki olağanüstü Türk düşmanlığı Türkiyenin Avrupa birliğine girememesinin ön yüzü olarak gösterilebilir. Bu işin arka bahçesinde ise Türkiye Nüfus olarak Avrupa birliğine göre hızla gelişen ülkedir ve buna bağlı olarak Avrupa birliğinde en çok koltuğu en çok nüfusu olan alır.Gelecekte Türkiye nüfusunun tamamen Avrupa ya fark atacağı belli bir gerçek.Bu nedenle Türkiye üye olursa Avrupa Birliğinin Süper Gücü olacaktır ve en çok Türkiyenin sözü dinlenecektir.Bu nedenle Almanya ve Fransa gibi Avrupa Birliğinin Lider ülkeleri Türkiyenin Avrupa birliğine girmesini istememektedir.Kıbrıs sorunu en büyük Avrupa birliği bahanesidir.Bu sorun Kıbrıs Rum Kesiminin de sorunu olmasına rağmen Kıbrıs Rumları AB ye girmişlerdir.Buradaki durum Türk düşmanlığını açık açık ortaya koymaktadır.Kıbrıs Rumları her seferinde Türkleri AB ye şikayet etmektedir ve AB ye girmesini kesinlikle istememektedir.